3. Bölüm

Edward Chun – Everything

Lee Han Na & 2nd Moon – Prologue

Godfather

Mission Impossible

Pan’s Labyrinth – The Funeral

Clazziquai – Gentle Giant

Sahne 1 (Ev) Bölüm, Berna’yı öpen Jin Ki görüntüsü ile açılır. Jin Ki’nin gözleri kapalıdır, Berna ise faltaşı gibi açık gözlerle kalakalmıştır. Böyle geçen bir-iki saniyeden sonra Berna kendini geriye atar; Jin Ki’nin suratına okkalı bir tokat yapıştırır!

“Ah! Ne vuruyosun yaa??”

Bu kez şok olma sırası Jin Ki’dedir. Berna’ya inanamaz gözlerle bakmaktadır. Berna:

“Manyak mısın sen?? Niye durup dururken beni öpüyorsun??” diye bağırmaya başlar. Jin Ki:

“Ben… Yani ben…” diye kekeler, sonra kendini toparlayıp sinirli bir tavırla: “Sen ne biçim Avrupalı’sın, bunda büyütecek ne var?” diye cevap verir. Berna bir an ağzı açık şoke olmuş halde kalakalır; sonra öncekinden de büyük bir öfkeyle:

“Allah Allah? Avrupalı olunca gelenin geçenin seni öpmesine izin vermek mi lâzım?? Eğer sence Avrupalılık buysa kusura bakma, ben yeterince Avrupalı değilim! Türk’üm ben Türk!” deyip öfkeyle ayağa kalkar, hızlı adımlarla odasına gidip kapıyı çarpar.

Bu arada kapı aralığından olan biteni izleyen Sun Yong’un elini ağzına bastırarak kıkırdadığını görürüz.

 

Sahne 2 (Dış mekân) Jung Woo kendini apartman kapısından dışarı atar, yüzünde bir şok ifadesiyle nerdeyse tökezleyerek bahçe duvarına tutunur. Derin bir nefes alıp verir. Sonra başını kaldırır, kendi dairelerine doğru bakar.

“Bu neydi şimdi böyle?” diye kendi kendine mırıldanır. “Berna’yla Jin Ki… Yani şimdi onlar…”

Yüzüne önce bir hayalkırıklığı, sonra da alaycı bir gülüş yerleşir:

“Eee Jung Woo, ne bekliyordun ki? Adam tescilli bir çapkın; tabii ki burnunun dibindeki güzel bir kıza kayıtsız kalamayacaktı… Berna da bir Avrupalı; bizden farklı düşünüyor… İşlerin böyle olacağı belliydi…”

Sonra yüzündeki gülümseme silinir, bir defa daha başını kaldırıp salonun yanan ışıklarına adeta acıklı bir bakış atar. Sonra ayağa kalkıp, sokakta ağır ve bezgin adımlarla yürümeye başlar. Onun uzaklaşmasını izleriz.

 

Sahne 3 (Berna’nın odası, Jin Ki’nin odası) Berna yatağının üzerinde somurtarak oturmaktadır. Öfkeyle:

“Bunu bana nasıl yapabilir?? Beni nasıl öpebilir?? Ah Jin Ki, seni öldürmek istiyorum!!!”

Böyle deyip yatağının başındaki yastığı yumruklar. Sonra ağlamaklı bir ifadeyle kendini yüz üstü yatağa atar, yastığa kapanır.

Jin Ki ise yatağında sırt üstü yatmış, düşünmektedir. Elinde, Berna’dan aldığı anahtarlık vardır; onu evirip çevirmektedir. “İs…tan…bul…” diye üzerindeki yazıyı heceler. Sonra yüzüne hafif muzip bir gülümseme düşer.

 

Sahne 4 (Evin koridoru) Apartmanın dış çekiminden, sabahın erken saatleri olduğunu görürüz. Sun Yong koşturarak odasından çıkar, eşofmanını tuta tuta banyoya koşar (sıkışmış yavrucak). O sırada kapıdan anahtar sesi gelir. Sun Yong bir an duraklayıp kapıya bakar. Gelenin Jung Woo olduğunu görünce hayretle:

“Aaaa Jung Woo Hyung-nim, sen bütün gece dışarıda mıydın??” diye heyecanla bağırır. Jung Woo ona tek kelime etmeden odasına geçer. Sun Yong şaşkınca dudak büker. Tekrar çişini hatırlar, banyo kapısının koluna uzanır. O sırada diğer taraftan:

“Günaydın…” diye uykulu bir ses gelir. Berna esneyerek sarsak hareketlerle ona doğru gelmektedir. Sun Yong:

“Günaydın Berna-sshi!” der neşeyle, “Nasıl, iyi uyudun mu?”

“Evet, uyudum tabii, niye ki?” der Berna merakla. Sun Yong kıkırdar, sonra sesini alçaltıp Jin Ki’nin odasını işaret eder:

“Bu çapkın horoz seni bir daha rahatsız etmedi, değil mi?”

Berna’nın gözleri hayret ve öfkeyle açılır. Kızgınlıkla:

“Etmedi, edemez de zaten!” diye bağırır. “Beyefendi beni de çevresindeki o kafasız kızlardan zannetti heralde! Ama ben onun numaralarına pabuç bırakır mıyım, cezasını verdim!”

“Biliyorum, gördüm,” diye kıkırdar Sun Yong. “Oh, çok iyi ettin, süpersin!”

Berna da sırıtır: “İyi ettim, di mi?” Sonra iki çocuk gülerek yumruklarını birbirine vururlar. O sırada Jin Ki de odasından çıkmıştır, onlara ters ters bakıp mutfağa gider. Berna da “hıh!” yapıp ona surat asar, sonra banyoya girer. Sun Yong bir ona bir diğerine bakıp kıkırdar. Sonra banyo kapısına bir hamle yapar, ama Berna’nın girdiğini hatırlayıp yüzünde bir umutsuzluk ifadesiyle kalakalır.

“Bernaaa, çabuk ooool!” diye bağırıp yine olduğu yerde kıvranmaya başlar.

 

Sahne 5 (Jung Woo’nun odası) Jung Woo üzerindekileri bile çıkarmadan yatağa yatmış, gözlerini tavana dikmiş düşünmektedir. Sonra esnemeye başlar, gözleri kapanır. O sırada telefonu çalmaya başlar. Jung Woo telefona ilgisizce bir göz atar, sonra arayanın ismini görüp yerinde toparlanır. Saygılı bir biçimde telefonu açar:

“Günaydın efendim… Hayır, uyumuyordum efendim… Tabii… Dinliyorum… Nasıl? Bu hafta sonu mu dediniz? Elbette, uygundur efendim. Tamam efendim… Size de iyi günler…”

Telefonu kapattığında yüzüne yine sıkıntılı bir anlam düşmüştür.

 

Sahne 6 (Salon) Sun Yong ve Berna kahvaltı masasındadırlar. Konuşup gülüşerek yemeklerini yemektedirler. O esnada Jin Ki odasından çıkar, masaya kaçamak bir bakış atar. Berna onu görür görmez başını öbür tarafa çevirir. Jin Ki bir şey diyecek gibi olur, sonra vazgeçip tek kelime bile etmeden evden çıkar.

Bu sırada Sun Yong:

“Dün gece Jung Woo Hyung eve saat kaçta geldi biliyor musun Berna-sshi? Sabahın 7sinde!!!”

Berna’nın gözleri sevinçle irileşir:

“Neee! Cidden mii? Yaşasın!”

Sun Yong’un ona şaşkın şaşkın baktığını görünce “Ah, yani herhalde eğlenmeye gitti, arada bir Jung Woo’nun da hayatını yaşadığını bilmek insanın içini rahatlatıyor…” diye bir açıklama yapar. (Halbuki  geceyi Min Hee’yle geçirdiğini düşünüp sevindirik olmuştur. Seni çakal senii..)

Hemen sonra, Jung Woo odasından çıkar. Elinde yine bond çantası vardır. Sun Yong:

“Jung Woo Hyung-nim, gelsene, kahvaltı yapıyoruz,” diye onu masaya çağırır.

“Evet Jung Woo-sshi, bak omlet yaptım, soğumadan sen de ye,” der Berna ve tavadaki omletten masanın üzerindeki boş tabağa bir miktar koyar. Jung Woo ise:

“Ben yemeyeceğim, hemen çıkmam lâzım,” der. Sonra arkasını dönüp kapıya doğru yürür, çıkmaya hazırlanır. Berna arkasından bağırır:

“Dur bir dakika! O zaman akşama erken gel! Sun Yong’a söz verdim, size bu akşam imambayıldı pişireceğim! Çok güzel bir Türk yemeğidir…”

Jung Woo arkası hâlâ Berna’ya dönük olarak, soğuk soğuk:

“Gelebileceğimi zannetmiyorum,” der, “Haftasonu Busan’da olacağım. Onun için bu akşam iyi çalışmam lâzım…”

Berna birden sevinçle:

“Busan mı??” diye bağırır. Sonra masadan kalkar, koştura koştura Jung Woo’nun yanına gider. Onun yüzüne heyecanla ve sevinçle bakıp koluna asılır:

“Harika bir haber buuuu! Ben de haftasonu Busan’a gitmek istiyordum! Birlikte gideriz, olmaz mı? Haa, olmaz mı Jung Woo??”

Jung Woo ona yüzünü buruşturarak bakar. Yine soğuk soğuk:

“Hayır, olmaz, benim halletmem gereken çok önemli işlerim var, senin turistik meraklarınla uğraşamam!” deyip kolunu sertçe onun elinden kurtarır, sonra da kapıyı açıp çıkar.

Berna şaşkın, biraz da üzgün kalakalmıştır. “Niye bu kadar ters davrandı ki şimdi…” diye kendi kendine mırıldanır, sonra omuz silkip (yüzünde hâlâ üzüntülü bir anlam vardır) kahvaltı masasına geri döner.

 

Sahne 7 (Dış mekân, çeşitli mekânlar) Berna’yı amfide dalgın dalgın ders dinlerken görürüz. Aynı şekilde, Jung Woo da derstedir, dikkatle dinleyip not almaktadır. Jin Ki sahnede, Sun Yong ise fitness’ta görünür. (Herkes işinde, gücündedir yani )

 

Sahne 8 (Berna’nın okulu) Berna kütüphane görevlisinden bir kitap almaktadır. “Evet, o isimli kitap, teşekkürler,” deyip görevli kadına gülümser, kadın kitabı aramak üzere görüntüden çıkar, Berna ise görevli masasının başında beklemeye başlar. O sırada hemen yanına bir başka çocuk yaklaşır, diğer görevli ile konuşup bir başka kitap ismi söyler. Bu çocuk Chang Ui’den (yani bizim gıcık komşu…) başkası değildir! Chang Ui’yle ilgilenen görevli de referans bölümündeki kitapların başına gider. Berna ve Chang Ui yan yana ayakta dikilerek kitaplarının bulunmasını beklerler. O sırada Chang Ui yanındaki kıza bir bakış atar, sonra bir an durur, tekrar Berna’ya döner:

“Pardon… Ben seni bir yerden tanıyor muyum?”

Berna ilgisizce ona doğru döner. Fakat yanındaki çocuğun Chang Ui olduğunu fark etmesiyle beraber gözleri dehşetle irileşir, hemen başını çevirir, yüzünü saçlarının arasına gizlemeye çalışarak:

“Ha-hayır,” diye kekeler, “Hiç zannetmiyorum…”

Chang Ui ise ısrarcıdır, onun yüzüne doğru yaklaşır, yüzüne bakmaya çalışır. Berna başını sağa sola çevirerek onun meraklı bakışlarından kaçmaya çalışmaktadır. Chang Ui:

“Yabancı öğrencisiniz galiba,” der, “Nerelisiniz?”

Berna gene kekeleyerek:

“Ee… Şeyy… İspanya!” diye atılır. Chang Ui:

“Ah, harika! Ben İspanyolları çok severim. Hatırlar mısınız, 2002 Dünya Kupası’nda Çeyrek Final maçında sizin takımı penaltılarda yenmiştik… Ah, ne maçtı…”

O sırada görevli bayan Berna’nın istediği kitabı bulup getirmiştir. Berna kitabı uzanırken Chang Ui:

“Bu arada adınız neydi??” diye ısrarlarını sürdürmektedir. Berna:

“Eee, şeyy, benim gitmem gerek…” deyip arkasını dönüp gitmeye hazırlanır. O sırada arka planda Min Hee görünür:

“Berna! Bernaaaa!” diye bağırıp el sallar. Chang Ui:

“Ah, demek adınız Berna…” diye lafa başlayınca Berna panikle:

“Hayır hayır! Adım, eee, şey… Bernardina! Evet evet, Bernardina!” der ve alelacele selam verip “Tanıştığımıza memnun oldum, benim çok acelem var,” diye kaçarcasına uzaklaşır. Min Hee’nin yanına koştura koştura gider, onun koluna girip kızcağızı sürükler gibi götürür. Chang Ui ise olduğu yerde yüzünde salak bir gülümsemeyle kalmıştır, kendi kendine:

“Bernardina…” diye mırıldanır… “Ne güzel bir isim…”

Sonra “ah ah…” diye içini çekip görevlinin getirdiği kitabı almak üzere görevli bankosuna döner.

 

Sahne 9 (Berna’nın okulu) Min Hee ile kol kola yürüyen Berna hâlâ arada bir dönüp dönüp Chang Ui’un kendisini takip edip etmediğine bakmaktadır. Min Hee şaşkınlıkla:

“Berna, neyin var senin?” diye sorunca birden kendine gelir, abartılı bir neşeyle:

“Benim mi? Yok bir şeyim canım, neyim olacak??” diye gülümser. Min Hee pek inanmamıştır ama hadi öyle olsun der gibi dudak büker… Sonra Berna konuyu değiştirmek için muzip bir gülüşle:

“Sen dün akşam ne yaptın, onu anlat bakalım,” der. “Dersten sonra seni amfide bulamadım. Sonra bir baktım ki Jung Woo ile birlikte yürüyorsunuz…”

Min Hee’nin yüzünde utangaç bir gülümseme belirir. Yarı utangaç, yarı hevesli:

“Şey… İşte bir yemek yedik, sonra da sinemaya gittik…” diye anlatır. Berna hemen:

“Başkaaa?” diye afacan afacan ona doğru sokulur. Min Hee şaşkınca:

“Başka ne olsun? Sinemadan sonra beni evime bıraktı, sonra kendi evine döndü,” der.

Berna kaşlarını kaldırır, inanmaz gibi: “Hımm?” yapar. Sonra gülerek Min Hee’nin koluna girer. “Peki o zaman, yemek nasıl geçti anlat bakalım… Bütün ayrıntıları istiyorum ama!”

İki kız tekrar gülüşerek yürümeye başlarlar.

 

Sahne 10 (Jin Ki’nin okulu) Jin Ki oyuncuların kulisinde, yüzündeki sahne makyajını silmektedir. Birden, arkasında bir gölge belirir. Jin Ki döndüğü zaman, birkaç gün önce kavga ettiği çocuğu, Han Chung’u görür. Derhal ayağa kalkmak üzere davranır. Ama Han Chung eliyle onun omzuna bastırarak:

“Hop, ağır ol bakalım,” der. “Geçen gün yarım kalan bir hesabımız vardı, onu bir açıklığa kavuşturalım Jin Ki-sshi!”

O sırada görüntüde üç tane daha izbandut gibi herif belirir, kapının önüne geçip Jin Ki’nin kaçma yollarını kapatırlar. Jin Ki bir Han Chung’a, bir diğerlerine bakar; yüzünde ciddi bir ifade vardır.

 

Sahne 11 (Sun Yong’un okulu) Sun Yong sevinç içinde elinde bir zarf tutmaktadır. Bir duvar köşesine sinmiştir. Kendi kendine neşeyle:

“Şimdi iş sadece bu mektubu Yoon Ah’ın defterinin arasına koymaya kaldı,” diye mırıldanır. “Sonra o da benden hoşlanmaya başlayacak…”

Sun Yong’un yüzünde salak âşıklara has bir gülümseme belirir. Sonra ekran buğulanır, Sun Yong’un hayallerini izleriz:

Hayalde Yoon Ah, Sun Yong’un kucağındadır. Başında beyaz, çiçekli bir taç, üzerine beyaz bir kıyafet vardır… Yoon Ah:

“Oppa, bana o gün o mektubu vermeseydin asla bugünlere gelemezdik… Ben seni nasıl o zamana kadar fark etmemişim anlamıyorum!”

Sun Yong cool bir tavırla:

“Ben de kendime bunu sorup duruyorum Yoon Ah…” diye konuşur, “Benim gibi mükemmel bir çocuğu sen nasıl daha önce fark etmedin?”

Yoon Ah cilveli cilveli ona sokulur, kulağına yaklaşır:

“Aslında biliyor musun Oppa, yalan söyledim: Ben seni ilk gördüğüm andan beri âşıktım… Ama senin bana karşı olan hislerinden emin değildim… O yüzden o mektubu aldığım zaman hayatımın en mutlu ân’ıydı!”

Sun Yong onun yüzünü avuçlarının içine alır: “Demek öyle, benim tatlı Yoon Ah’ım… Bunu duyduğuma çok mutlu oldum…” deyip dudaklarını kızın dudaklarına yaklaştırır.

Birden görüntü yeniden gerçek hayata döner; Sun Yong duvar kenarında, yüzünde hülyalı bir gülümseme, yarı açık ağzından süzülen salyalarla görüntüye girer. O sırada uzaktan yaklaşan üç kız görünür; Yoon Ah, yine iki kız kankası ile birlikte onun olduğu tarafa doğru gelmektedir. Sun Yong kızları görünce derhal toparlanır, duvarın köşesine sinip onların yaklaşmalarını bekler. O sırada kulağının dibinde bir ses:

“Burda n’apıyorsun Sun Yong-sshi??” der, “Hadi, antremana geç kaldık, gelmiyor musun??”

Takım arkadaşlarından bir çocuk onun yanına yaklaşmış, kolundan tutup çekiştirmeye başlamıştır. O sırada elindeki mektubu fark eder. Ani bir hareketle mektubu kapıverir:

“Ooo! Burda ne var böyle?? Vay vay vay!”

Arkadaşı muzipçe mektubu açmaya çabalarken Sun Yong birden kendine gelmiş, panikle mektubu onun elinden geri almaya çalışmaktadır. O hamle yaptıkça arkadaşı da kahkahalar atarak mektubu daha da yukarıyla kaldırmakta, sağa sola dönüp Sun Yong’un elinden kurtulmaya çabalamaktadır. Bu arada mektubu zarftan çıkarmayı başarmıştır, bağıra bağıra ilk satırı okumaya başlar:

“Kalbimin biricik sahibine… Seni her gördüğümde, içimde yıldızlar tutuşuyor, yanardağlar patlıyor, o anda öleceğim zannediyorum…”

Sun Yong artık çıldırmak üzeredir: “Ver onu dedimmmm!” diye bağırıp bir kaplan gibi arkadaşının üzerine atılır. Arkadaşı dengesini kaybedip yere yuvarlanır, Sun Yong da üzerine düşer. Tam da üç kızın gelmekte olduğu koridora doğru yuvarlanırlar.

Sun Yong başını kaldırdığında, Yoon Ah ve iki arkadaşının hayretle durmuş, onlara bakmakta olduğunu görür. Beceriksiz bir hareketle Yoon Ah’a gülümsemeye çabalar. Yoon Ah’ın iki arkadaşı Yoon Ah’ın başının arkasından: “Bu çocuklar ne yapıyor böyle? Yoksa bunlar gay mi?” diye fısıldaşmaktadırlar. Yoon Ah ise hayret ve hayalkırıklığı ile Sun Yong’a bakmaktadır. Sun Yong birden hâlâ yerde, kendi altında duran arkadaşının elindeki mektubu kaptığı gibi hızlı adımlarla gerisin geri yürümeye başlar. Görüntüden çıkmak üzereyken (arkada hâlâ hayretle onu izlemekte olan üç kız görünmektedir) bir an durur, yüzünü büyük bir hayalkırıklığı ve üzüntü ile (çok pis rezil oldum ulan! anlamında) buruşturur.

 

Sahne 12 (İzbe bir depo) Jin Ki yediği bir tekmeyle yere yıkılır. Ağzından, burnundan kanlar süzülmektedir. Han Chung elleri belinde, sırıta sırıta onun başına gelir:

“Eeee, onurlu bir adamın sevgilisini çalmak nasıl oluyormuş Jin ki-sshi??” diye alaycı bir biçimde konuşur. “Sanırım artık dersini almışsındır ha?”

Jin Ki’nin konuşacak hali bile kalmamıştır. Ama yine de yiğitliğe leke sürdürmez. Kan tükürür, sonra zorlukla konuşur:

“Bir adama dört kişi birden saldırmak onurlu bir adamın yapacağı iş midir??”

Han Chung bu lafı duyunca bir kahkaha atar. Sonra Jin Ki’nin başına çöker, onun saçına yapışarak kafasını yerden kaldırır. Jin Ki’nin yüzünden fazlasıyla canının yandığını okuruz.

“Bir daha Lee Ja’nın etrafında dolaşmayacaksın! Ondan uzak duracaksın! Yoksa seni öldürürüm, tamam mı?!!” diye bağırır Han Chung. Sonra Jin Ki’nin başını nefretle bırakır, ayağa kalkar. Jin Ki’nin hiç mecali yoktur. Yine de son bir gayretle:

“Zaten onunla sadece gönül eğlendiriyordum… Al, senin olsun…” diye mırıldanır.

Han Chung bunu duyunca gene dellenir, “Ne diyorsun sen bee? Hieeeeyt!” diye bağırarak Jin Ki’nin böğrüne tekmeler indirmeye başlar. Jin Ki iki büklüm olur. Bu arada çam yarması diğer üç adam Han Chung’un koluna girip onu sakinleştirmeye çabalarlar. Han Chung kendine gelir, Jin Ki’ye son bir defa bakar (Jin Ki acıdan bayılmıştır), sonra yere tükürüp kızgın adımlarla yürüyerek depodan çıkar.

Bu sırada Jin Ki yüzünü buruşturarak kendine gelir. Zorlukla yerinde doğrulur. Ayağa kalkınca düşecek gibi sallanır. Zorlukla birkaç adım atar. Onun da sallanarak depodan çıktığını görürüz.

 

Sahne 13 (Ev) Berna odasında müzik dinleyerek ders çalışmaktadır. Sonra yerinden kalkar, elinde kupasıyla mutfağa gider, kendine kahve doldurur, bir de neşeyle mutfak dolaplarından birini açar ve bir kurabiye kutusundan gyung dan çıkarıp bir tabağa koyar.

“Bu gyung dan’ları keşfettiğim iyi oldu, Koreliler’in de yenecek güzel bişeyleri varmış…” diye kendi kendine sırıtarak eli kolu dolu bir halde mutfaktan çıkar.

Koridordan geçip kendi odasına girmek üzereyken evin kapısının açıldığını duyar. Merakla kim gelmiş diye bakar. Birden yüzü değişir, bir çığlık atar!

Kapıdan giren Jin Ki’nin üstü başı perişan, yüzü kanlar içindedir. Berna derhal elindekileri masanın üzerine bırakır, ona doğru koşturur. Jin Ki olduğu yerde sallanmaktadır. Berna’nın onu tutmasıyla birlikte son gücünü de tüketmiş gibi yere yıkılır. Bayılmıştır. Berna ise korku içinde:

“Jin Ki-sshi! Jin Ki-sshi! Konuş benimle!” diye bağırmaktadır.

 

Sahne 14 (Jin Ki’nin odası) Jin Ki’nin yatağında baygınca yatmakta olduğunu görürüz. Berna elinde bir bezle onun yüzündeki kanları silmektedir. Sonra elindeki ilkyardım çantasından tentürdiyot (ya da batikon olsun, mikropları öldürürken dokulara zarar vermek istemeyiz, değil mi…) çıkarıp bir pamuğa biraz döker, Jin Ki’nin kaşına, dudağının kenarındaki yaralara sürer. O sırada Jin Ki kendine gelir, acıyla:

“Ahh! Yavaş ol, çok acıyor…” diye sızlanır.

“Rahat dur! Yaralarını temizlememiz gerek. Yoksa mikrop kaparsın!” diye söylenir Berna. Sonra: “Hah, tamam, bitti işte,” deyip iki tane yara bandı çıkartır, birini Jin Ki’nin kaşına, diğerini dudağına yapıştırır. Sonra:

“Kendini nasıl hissediyorsun?” diye sorar Jin Ki’ye, “Göğsünde, böğründe ağrı var mı? İstersen bir hastaneye gidelim…”

Jin Ki zorlukla yerinde doğrulur:

“Gerek yok… İyiyim ben…” Ama bunu derken bile yüzü acıyla kasılmıştır. Berna otoriter bir tavırla:

“Şimdi biraz yatıp dinlen bakalım. Ben sana çorba getireceğim. Eğer durumun daha da kötüleşirse itiraz falan dinlemem, hastaneye gideceğiz,” der ve ayağa kalkar.

(Edward Chun Everything) Berna yatağının kenarından kalkıp odadan çıkarken Jin Ki’nin tuhaf bir yüz ifadesiyle onu izlediğini görürüz. Hemen sonra, yüzüne yine acı çeken birinin ifadesi düşer, Jin Ki kendini sırt üstü yatağa bırakır.

Berna mutfakta çorba tenceresini karıştırırken yüzü kaygılıdır. Bir süre onun dalgınlıkla çorbayı karıştırmasını izleriz, sonra çorbanın kaynadığını fark edip ocağı kapatır, bir kâseye çorba doldurur.

Elinde çorba kasesinin durduğu tepsiyle tekrar Jin Ki’nin odasına geldiğinde Jin Ki gözlerini açar, yerinde doğrulmaya çabalar. Berna çorba tepsisini çalışma masasının üzerine bırakır, onun doğrulması için yardımcı olur, arkasına bir yastık koyar. Sonra çorba tepsisini alıp yatağının kenarına oturur,

“Aç bakalım ağzını,” diye çorbadan bir kaşık alır, üfler, Jin Ki’ye uzatır.

Jin Ki bir an şaşkın-duygulanmış bir halde durur. Berna kaşığı uzatıp yemesi için ısrar edince çekingence ağzını açar, çorba dolu kaşığı ağzına alır.

(Edward Chun Everything) Berna’nın Jin Ki’ye çorba yedirmesini izleriz. Jin Ki, bakışlarını Berna’dan ayırmamaktadır.

Sonra birden Jin Ki onun kolunu tutar. Berna şaşkınlıkla donakalır. Jin Ki ciddi bir yüzle onun gözlerinin içine bakar:

“Ben… ben özür dilerim… dün akşamki hareketim için… ” der, ve gözlerini kaçırıp Berna’nın kolunu bırakır. Berna hafifçe gülümser. Sonra:

“Bunu daha sonra konuşuruz,” diye cevap verir, “Sen şimdi dinlenmene bak, tamam mı?”

Böyle deyip çorba tepsisini yatağın kenarına bırakır, ayağa kalkıp odadan çıkmak üzere ilerler. Kapıya gelince aklına bir şey gelmiş gibi arkasına döner:

“Ha, bu arada: Bu halinin sebebini sormadım diye elimden kurtulacağını zannetme: Biraz kendine gelince bunun da hesabını vereceksin! Ben öyle kavga falan eden vahşi bir ev arkadaşı istemem!”

Sonra kapıyı açıp çıkar.

Jin Ki yüzünde tuhaf, duygulanmış bir ifadeyle kalakalmıştır. Çorba tepsisine gözü takılır. Hafifçe gülümser.

 

Sahne 15 (Ev, çeşitli mekânlar) Berna Jin Ki’nin odasından çıkarken aynı anda Jung Woo eve girmektedir. Berna’nın Jin Ki’nin kapısını çektiğini görünce yüzünde önce bir hayret ifadesi belirir, sonra kaşları çatılır. O sırada Berna her şeyden habersiz, onu görünce neşeyle yanına koşturur:

“Ah, sen mi geldin Jung Woo-sshi? Bugün geç geleceğini, kütüphanede ders çalışacağını zannediyordum…”

Jung Woo kinayeli ve soğuk bir sesle:

“Özür dilerim, erken gelip rahatsız mı ettim yoksa?” diye cevap verir. Berna şaşırır, “Yoo, neden rahatsız edesin ki?” derken Jung Woo onun cevap vermesini bile beklemeden odasına geçer, kapısını kapatır. Berna şaşkın şaşkın olduğu yerde kalakalır.

“Niye böyle bozuk atıyor ki bu şimdi??”

Sonra omuz silker, “Amaaan, her zamanki huysuz Jung Woo işte…” diye mırıldanıp kendi odasına geçer.

(Everything-yükselir) Dört gencin o akşamki hallerini izleriz: Jin Ki acıyla belini tutarak yatağından doğrulur, başucundaki suya uzanır. Sonra bardağın yanına bırakılmış ağrı kesicileri ve üzerindeki notu bulur: “Uyanınca bunları iç. Ağrını azaltıp uyumana yardımcı olur. Berna.” Jin Ki’nin yüzüne bir tebessüm gelir, sonra ağrı kesicilerden birini ağzına atar.

Jung Woo ise yine yatağında sırt üstü yatıp tavana bakarak düşünmektedir. Az önce, Berna’nın Jin Ki’nin odasından çıktığı sahne tekrar gözünün önüne gelir. Jung Woo yüzünü buruşturur.

Aynı anda Sun Yong dışarıda, elleri ceplerinde, avare avare dolaşmaktadır. El ele tutuşmuş gülüşerek yürüyen sevgilileri gördükçe yüzüne üzgün bir anlam çöker, alt dudağını sarkıtır.

Son olarak, Berna’yı yatağında kitap okurken görürüz. Sonra esneyip kitabı komidinin üzerine bırakır. Gözü fotoğraflara ilişir, dedesinin fotoğrafının olduğu çerçeveyi eline alır, fotoğrafı eliyle okşar. Sonra, diğer çerçevenin kenarına sıkıştırdığı, kendi ev arkadaşlarıyla olan fotoğrafı çerçeveden çıkarır, eline alıp bakar, sevgiyle gülümser.

 

Sahne 16 (Dış mekân) Jung Woo apartmandan çıkar. Sokakta yürümeye başlar. Elinde ufak bir valiz vardır. Sabahın ilk saatleri, sokak boş…

Sonra Jung Woo’yu otobüs terminalinde görürüz. Bir yazıhaneye girer, yazıhanenin kapısının üzerinde çeşitli güzergah isimleri yazmaktadır (Seul-Busan da bunlardan biridir), Jung Woo’nun bilet alışını izleriz.

 

Sahne 17 (Otobüs) Jung Woo otobüste, cam kenarında oturmaktadır. Elindeki, üzerinde adres yazılı bir kâğıdı incelemektedir. Birden yanıbaşında:

“Ohh, çok şükür ki burdasın! Ben de seni kaçırdığımı sanmıştım!” diye bir ses duyulur. Jung Woo başını kaldırıp hayretle:

“Sen!” diye bağırır. “Sen nerden çıktın be??”

Konuşanın Berna olduğunu görürüz. Berna elindeki küçük çantayı koltukların üst tarafındaki rafa koyar, sonra neşeyle Jung Woo’nun yanındaki boş koltuğa zıplar. Jung Woo’yu yana kayması için itekler:

“Şöyle bana da yer aç bakayım… Hah, aferin!”

Bu arada Jung Woo hayret ve öfkeyle bakmaktadır. “Hey! Sana bir şey sordum!”

“Bu otobüs Busan’a gitmiyor mu? Ben de Busan’a gidiyorum işte…” diye omuz silker Berna. Jung Woo bir şey diyecek gibi ağzını açar, sonra kapatıp sinirli sinirli önüne döner.

(Lee Han Na & 2nd Moon – Prologue ) Berna ve Jung Woo’nun otobüs maceraları: Berna ikram edilen portakal suyunu Jung Woo’nun üzerine döker, sonra panikle silmeye çalışır, Jung Woo sinirli bir biçimde onun elini iter, üzerini kendisi temizler… Biraz sonra Berna’nın uyukladığını, kafasının Jung Woo’nun omzuna düştüğünü, Jung Woo’nun önce onu kendi koltuğuna itme çabalarını, fakat sonra pes edip başını göğsüne yatırmasını izleriz. Bir süre sonra Jung Woo da başını pencereye yaslayarak uyuyakalmıştır. (İkisinin böyle kucak kucağa uyuması pek şeker bir görüntü, elimde olsa da size gösterebilsem 😀)

Otobüs terminale girince Berna esneyerek uyanır. Jung Woo hazırlanmış, gitmeye hazırdır bile.

“Hey, bir dakika, nereye??” der Berna. Jung Woo ona şaşkınca bakar:

“Benim işim var demiştim ya? Sen kendi kendine takılmayacak mıydın?”

“Tamam ama hiç değilse bir öğle yemeği yiyelim, sonra gidersin,” der Berna da.

Jung Woo bir an düşünür, sonra: “Pekala,” der. “Bir yemek yiyelim, ben öyle giderim, daha vaktim var nasılsa…”

 

Sahne 18 (restoran) Deniz manzaralı bir restoran masasında oturan iki genci görürüz. Berna temiz havayı neşeyle içine çeker:

“Nihayet buraya geldiğime inanamıyorum!” der. “Bunun hayalini o kadar çok kurdum ki!”

Jung Woo biraz şaşkınca ona bakar: “Neden? Busan’ın bu kadar özel olan nesi var?”

Berna ona buruk bir gülümsemeyle bakar: “Dedem burda…”

Jung Woo hiçbir şey anlamamıştır. Berna sağ elindeki yüzükle oynamaya başlamıştır, gözlerini çevirip denize doğru bakar, martıların uçuşunu izler. Tekrar Jung Woo’ya döndüğünde gözleri nemlidir.

(The Funeral)

“Benim dedem Kore Savaşı’nda şehit oldu,” diye söze başlar. “Şimdi Busan’daki Birleşmiş Milletler şehitliğinde yatıyor… Onu görmeye gelmek benim en büyük hayalimdi…”

Jung Woo ne diyeceğini bilemez. Berna bir an denize bakar, sonra tekrar Jung Woo’nun gözlerinin içine gözlerini diker. Gözlerinde yaşlar belirmiştir:

“Zavallı babacığım babasını hiç tanıyamamış, biliyor musun? Dedem askere alındığında babam yalnızca iki aylıkmış…  Sonra… Sonra dedem Kore’ye gönderilmiş… Birkaç hafta sonra da şehit olduğu haberi gelmiş… O günden beri burada, tek başına, yalnız başına bizi bekliyor…”

Berna’nın gözünden şıpır şıpır yaşlar damlamaya başlamıştır. Jung Woo sıkıntılı bir biçimde yerinde kıpırdanır. Sonra:

“Üzgünüm,” der… “Çok üzgünüm…”

“Üzülme, savaş senin suçun değil,” diye gülümser Berna. “Hiçbirimizin suçu değil… Böyle olmuş, ne yapalım… Ben şimdi buradayım ya, önemli olan bu…”

Jung Woo’nun gözlerinin içine bakıp hüzünle gülümser. Jung Woo onun tavrından oldukça etkilenmiştir; Berna gözlerini indirip ellerine baktığı zaman bile büyük bir şefkatle Berna’ya bakmaya devam eder. Berna şimdi sağ elindeki taşlı yüzüğe bakmaktadır.

“Bu yüzük babaannemindi,” der. “Dedem ona evlendikleri zaman vermiş… Ona da büyükannesinden kalmış… Dedemin büyükannesi bir paşa torunuymuş. Sen paşa nedir bilir misin? Osmanlı’da general demektir… İşte bu yüzük onun zamanından kalma. Babaannem de ölmeden önce tek torununa, yani bana verdi. O günden beri bu yüzüğü hiç çıkarmam…”

“Çok değerli bir şey olmalı,” der Jung Woo. Berna güler:

“Maddi değerini bilmiyorum, ama evet, herhalde değerli olmalı… Ama benim için manevi değeri çok ama çok büyüktür. Şimdi bu yüzüğü taktığımı dedemin de görmesini istiyorum…”

Sonra derin bir nefes alır ve ayağa kalkar. Gözleri hâlâ nemlidir, ama yüzü neşeyle ışıldamaktadır:

“O zaman şimdi dedeme gitme zamanıdır! Sen de işine gücüne bak… Hadi görüşürüz çingu!”

Böyle deyip çantasını alır, yürümeye başlar. Jung Woo da ayaklanır, Berna’nın arkasından seslenir:

“Berna! Akşam yine birlikte dönmek ister misin?”

Berna durur, gülümser. Sonra başını hafifçe çevirir:

“Olabilir,” der. “İşin bitince arar mısın?”

Jung Woo:

“Arayacağım!” der. Berna hafifçe başını eğerek onu selamlar, yürümeye devam eder. Jung Woo o uzaklaşana kadar yerine oturmaz, arkasından bakakalır. Tekrar, “Arayacağım…” diye mırıldanır.

 

Sahne 19 (Bir ev) Jung Woo büyük ve gösterişli bir odada, dizlerinin üzerine oturmuş bir biçimde saygıyla beklemektedir. Odanın klasik bir Kore evi odası olduğunu görürüz. Jung Woo huzursuzca bakışlarını odada dolaştırır. Sonra birden, sürgülü bir kapı açılarak, geleneksel kıyafetler giymiş yaşlı bir adam içeri girer. Elinde otuz santime yirmi santim boyutlarında bir kutu tutmaktadır.

Yaşlı adam asık bir yüzle ilerler, Jung Woo’nun önüne kadar gelir. Jung Woo ayağa kalkmış, selamlamak için beline kadar eğilmiştir. Yaşlı adam kutuyu ona uzatır, sert bir ses tonuyla konuşur:

“Bunun içindekinin ne kadar değerli olduğunun farkındasın, öyle değil mi?”

Jung Woo büyük bir ciddiyetle:

“Elbette efendim,” diye cevap verir. “Ku Jon San efendi beni bu görevle vazifelendirirken taşıyacağım emanetin değerini özellikle vurgulamıştı…”

Yaşlı adam “hımmm” diye bir onaylama sesi çıkarır. Fakat bakışlarındaki sertlik dağılmamıştır. Jung Woo saygıyla kutuyu alırken bir an kutuyu sıkıca tutar, Jung Woo’nun gözlerinin içine bakar:

“O halde bu hazinenin başına bir şey gelmemesi için gerekirse kendini siper edeceğine dair söz verdiğini farz ediyorum,” der. “Eğer emniyet içinde ulaşması gereken yere ulaşmazsa, senden bilirim…”

Jung Woo “Tabii efendim,” diye yanıtlar. “Bana güvenebilirsiniz…”

Ve tekrar eğilir.

 

Sahne 20 (Birleşmiş Milletler Mezarlığı) Berna bakımlı mezarlar arasında yürümektedir. İleride mezarlardan birini sulayan yaşlı bir adam görür. Ona yaklaşır.

“Afedersiniz, ben Türk şehitliğini arıyorum,” der. Yaşlı adam başını kaldırır. Değişik aksanlı bir Türkçe’yle:

“Türk müsün?” diye sorar. Berna şaşkınlık ve sevinçle Türkçe cevap verir:

“Evet! Siz Türkçe biliyor musunuz?”

Yaşlı adam gülümseyerek:

“Evet ya… Türkleri çok severim ben! Türkçe’yi de o yüzden öğrendim… Türk askerleri çok yardım etti bize… Savaştan sonra, annem babam çalışamayacak durumdayken yemeklerini bizle paylaştılar… Çok iyiliklerini gördüm, o yüzden şimdi burda gönüllü bekçilik ediyorum…”

Berna çok duygulanmıştır, gururla gülümser. Yaşlı adam:

“Benim adım Muhammed Song (*)” diye kendini tanıtır. Berna:

“Ben de Berna,” der, “Berna Yalçın. Dedem burada yatıyor…”

Yaşlı adam babacan bir tavırla:

“Gel o zaman Berna kızım,” der, “Senin dedenin mezarını birlikte bulalım.”

 

Sahne 20 (Evin Dışı) Jung Woo yaşlı adama ve yanındaki hizmetlilerine eğilerek veda eder ve yürümeye başlar. Evi dışarıdan görürüz, eski tip bir Kore evidir, fakat çok ihtişamlı, saraydan farksızdır. Bahçesi de son derece bakımlı ve muhteşemdir. Jung Woo bahçe kapısından çıkıp bir an soluklanır. Omzuna astığı çantayı yoklar. Sonra cebinden telefonunu çıkarır.

“Alo? Berna-shhi? Nerdesin? Tamam, geliyorum.”

 

Sahne 21 (Mezarlık) (Funeral) Berna bir mezarın başına çökmüş, ellerini açmış, dua etmektedir. Kamera mezar taşını gösterir, İsmail Yalçın ismini okuruz. Berna duasını bitirip ellerini yüzüne sürer. Sonra mezarın toprağını okşar:

“Merhaba dedeciğim… Ben geldim… Ben torunun, Berna… Sana vatanından havadis getirmeye geldim. Bizi özledin, öyle değil mi? Evet, ben de seni çok özledim. Hiç görmesem de seni çok özledim!”

Sonra parmağındaki yüzüğü çıkarır:

“Bu yüzüğü hatırlıyor musun dede? Bak bunu bana babaannem verdi! Senin büyükannenden kalan yüzük dede! Ben de bunu asla çıkarmayacağım! Zamanı gelince de kendi çocuklarıma, torunlarıma vereceğim…”

Sonra çok duygulanır, ellerini yüzüne kapatıp usul usul ağlamaya başlar. Birden, omzuna bir elin dokunduğunu görürüz. Berna yaşlar arasındaki gözlerini yukarı kaldırır. Elin sahibi, Jung Woo’dur. Berna hüzünle gülümser, sonra tekrar başını mezara çevirir. Jung Woo’nun eli hâlâ omzunda, iki genç bir süre böyle kalırlar.

 

Sahne 22 (Mezarlık Çıkışı) Berna ve Jung Woo mezarlık bekçisi Muhammed Song’u eğilerek selamlar, sonra şehitlikten çıkıp yürümeye başlarlar. Muhammed Song onlar uzaklaşana kadar el sallar.

Sokağa çıktıkları zaman Jung Woo:

“Hemen geri dönmek ister misin, yoksa Busan’da biraz gezmeyi mi tercih edersin?” diye sorar. Berna sevimli bir gülüşle:

“Aslında biraz gezmeyi tercih ederim,” der, “Buralara kadar gelmişken Busan’ı görmeden dönmek ayıp olur…” Sonra Jung Woo’ya meraklı bir bakış atar: “Ama sen derslerinden geri kalmayasın??”

Jung Woo “pfff!” diye dudak büker. “Beni bu kadar düşündüğün için sağol… Ama işim beklediğimden kısa sürdü, ben zaten bugünü ve yarını tamamiyle Busan’a ayırmıştım…”

Berna sevinçle onun koluna girer: “Süper o zaman! Eee, Jung Woo-sshi, o halde benle birlikte bu şehrin altını üstüne getirmeye var mısın?”

Jung Woo ona dik dik bakar:

“Senle bir şeyler yapmak genellikle benim hayrıma olmuyor ama… Eh, ne yapalım… Buraya birlikte düştüğümüze göre, birlikte gezelim madem…”

Berna’nın gözleri önce kırgınlıkla açılmış, fakat onun son sözlerinden Jung Woo’nun şaka yaptığını anlayıp az önceki neşeli hale geri dönmüştür. Yine teklifsizce Jung Woo’nun koluna girer:

“Bekle bizi Busan, biz geliyoruuuuuz!” diye bağırıp onu çekiştirerek koşturur. Jung Woo’nun da gülümseyerek ona ayak uydurmaya çalıştığını izleriz.

 

Sahne 23 (Çeşitli Mekânlar) (Clazziquai Gentle Giant) Jung Woo ve Berna’yı Busan’ın turistik yerlerinde neşeyle gezinirken izleriz: Yongdusan Park’taki kuleye çıkar, Nampo Dong sokağında sokak satıcılarından bir şeyler satın alır, Akvaryum’da birbirinden tuhaf balıkları heyecan ve hayretle izlerler. Nihayet, Haedong Yonggungsa tapınağını gezmeye geldiklerini görürüz. Berna’nın gözleri kamaşır:

“Vaovvv… Bu ne muhteşem bir tapınak… Hem de deniz kenarında…”

“Haklısın, bizde tapınaklar genellikle dağlara inşa edilir,” der Jung Woo, “Haedong Yonggungsa deniz kenarındaki az sayıda tapınaktan biridir…”


Sonra, elini Berna’nın omzuna koyup ilerideki heykelleri işaret eder:

“Bak, şuradaki dört aslan heykelini görüyor musun? Bu aslanlar üzüntü, öfke, sevinç ve mutluluğu simgeler.

Şuradaki Buda heykelinin ismi ise “Hakeupbul”dur. Eğer Hakeupbul’a dua edersen, çalışmalarında sana başarı getireceğine inanılır…”

“Haa, beni buraya getirmenin sebebi şimdi anlaşıldı…” diye sırıtır Berna. “Sen Hakeupbul’a dua etmeye gelmişsin!”

“Kim, ben mi?? Başarıya ihtiyacı olan sensin, ben zaten başarılıyım,” diye dudak büker Jung Woo. Berna ona dil çıkartır. (Clazziquai Gentle Giant eşliğinde iki gencin tapınakta gezme görüntülerini, Berna’nın kocaman ejderha heykelini görünce ağzının açık kalmasını, çeşitli hayvan heykelleri arasında neşeyle koşturmasını, şebekliklerini izleriz. Jung Woo’nun yüzünde bazen bir “napıcam ben bu kızla??” ifadesi, bazense bir gülümseme belirmektedir.)


Nihayet ikili okyanusa inen 108 basamağın ortasında durup okyanusa bakarlar. Önlerinde muhteşem bir manzara uzanmaktadır.

“Vayy… Nefes kesici!” diye hayranlıkla söylenir Berna.

“Aslında bir ay sonra gelmeliydik,” der Jung Woo. “Nisan ayında burası muhteşem olur… Sakura yaprakları her yerdedir, gece sabaha kadar fenerler yanar…”

“Muhteşem…” diye mırıldanır Berna. Jung Woo devam eder:

“İnsanlar bir de yeni yılın ilk gününde buraya dua etmeye gelirler. Yeni yılın ilk doğan güneşini izlerken edilen duaların kabul olacağına inanılır…”

“Sadece o kadar değil genç adam, burada senenin her günü edilen dualar kabul edilir,” der yaşlı bir kadın hemen yanıbaşlarından.

Berna ve Jung Woo ona dönerler. Yaşlı kadın ikisine gülümsemektedir:

“Burası sihirli bir yerdir,” diye sözlerine devam eder, “O yüzden burada dilediğiniz dilekler gerçek olur…”

Berna ve Jung Woo’nun hâlâ bir şey demeden kendisine baktıklarını görünce neşeyle:

“Hadi! Hadi ne duruyorsunuz, bir şeyler dilesenize!” diye neşeyle bağırır.

Berna ve Jung Woo birbirlerine bakarlar. Sonra Berna gülümseyerek, “Tamam,” der, gözlerini kapar. Biraz sonra, yüzünde bir tebessümle açar. Jung Woo merakla:

“Ne diledin?” diye sorar.

“Aaaa, dilekler söylenmez!” diye cevaplar onu Berna. “Hadi bakalım, sıra sende!”

Jung Woo da gülerek manzaraya karşı döner. Sonra hafifçe gözlerini kapatır. Berna merakla onun yüzüne bakmaktadır. Biraz sonra Jung Woo gözlerini açar. Ona bakmakta olan Berna’yla göz göze gelir.

“N’oluyor, beynimi mi okumaya çalışıyorsun?” diye alaycı bir biçimde sorar.

Berna omuz silker. Merdivenlerden inmeye koyulur:

“Hiç de bile! Ben senin ne dilediğini zaten biliyorum…”

“Yaaa, neymiş peki?” diye onun peşinden koşturur Jung Woo. Berna dudak büker:

“Ne olacak? “Para para para!” Napolyon gibisin!”

Jung Woo: “Hayır, bilemediiiin!” diye itiraz ederken Berna: “Bildim işte, boşuna yalan söyleme,” diye ısrar etmektedir. İkisi konuşarak uzaklaşırken az önce onlara dilek dilemelerini söyleyen yaşlı kadının gülümseyerek onları izlediğini görürüz. Kendi kendine mırıldanır:

“Aşk ne güzel şey!…”

 

Sahne 24 (Jin Ki’nin odası) Jin Ki odasında repliklerine çalışmaktadır. Kaşında, dudağındaki yara bantlarını fark ederiz. Birden, canı sıkılmış gibi elindekileri bir tarafa fırlatır. Kendini yatağının üzerine atar. Bir süre tavana bakıp düşünür. Sonra, elini uzatır, yatağının yanında duran komodinin üzerinde duran Berna’nın el yazısı olan kâğıdı eline alır. Bir süre dalgın bakışlarla bu kâğıdı inceler.

Sonra kararlı bir biçimde yatağından kalkar. Masanın üzerinde duran laptop’unu eline alır, açar, ve google’a “İstanbul” yazar. Gelen sayfaları tek tek tıklamaya başlar.

 

Sahne 25 (otobüs terminali) Berna ve Jung Woo soluk soluğa içeri koştururlar. Jung Woo:

“Seul’a giden son otobüs kalktı mı?” diye sorar. Görevli:

“Evet efendim, az önce kalktı,” diye cevap verir. Berna hayalkırıklığı içinde derin bir nefes verir, Jung Woo ise:

“Peki bir sonraki kaçta?” diye sorunca görevli:

“Sabah 7’de…” diye yanıtlar. Jung Woo ve Berna hayalkırıklığı ile birbirlerine bakarlar.

Sonraki sahnede iki genci otobüs yazıhanesinden çıkarken görürüz. Berna:

“Peki şimdi ne olacak?” diye sorar üzgün bir yüzle. “Bu saatte kalacak bir yeri nerden bulacağız?”

“En yakın otele gideceğiz, başka çaremiz yok,” der Jung Woo. Sonra Berna’ya yan yan bakar: “Yoksa terminalde rahatsız koltukların üzerinde mi uyumayı tercih edersin?”

“Hiç zannetmiyorum,” der Berna ve önlerinden geçen bir taksiye el eder: “Taksi!”

Taksi durur, Berna ve Jung Woo’nun binişini izleriz.

 

Sahne 26 (Otel resepsiyonu) Berna ve Jung Woo resepsiyon masasının başında dikilmektedirler. Görevli:

“Üzgünüm efendim, bahsettiğiniz fiyat aralığında sadece tek bir boş odamız kaldı,” der. Berna ve Jung Woo birbirlerine bakarlar. Sonra Berna sevimli bir yüzle resepsiyoniste döner, masaya dayanır:

“Fakat söylediğiniz diğer fiyat çok yüksek… Bize ikinci bir odayı daha ilk söylediğiniz fiyattan bir geceliğine veremez misiniz? Bakın bu saatten sonra kimse gelmez nasıl olsa…”

“Üzgünüm efendim, bunu yapamam, otel politikası böyle,” diye cevaplar görevli. “Fakat hemen iki sokak ileride bizimkine benzer bir otel daha var… İsterseniz oraya gidin…”

Berna dudaklarını sarkıtır. Sonra Jung Woo’ya döner:

“Eeee, o zaman sana başka otel yolları göründü Çingu… Hadi baaay, iyi geceleeeer!”

“Bi dakka yaa! Niye ben gidiyormuşum?? Ben hiçbir yere gitmiyorum,” der Jung Woo ve cüzdanını çıkartır: “Odayı alabilir miyim lütfen?”

Berna derhal:

“Hop hop!” diye atlar, “Ne yani, gecenin bu saatinde benim gibi savunmasız bir kızcağızı yine tek başına sokağa salıp başka otele mi yollayacaksın?? Ne biçim adamsın sen??”

“Savunmasız kız mı? Sen mi??” der Jung Woo da abartılı bir hayretle, “Saçımı kestiğin günleri unutmadık! Panter gibi atlamıştın üzerime!”

Berna ona ters ters bakar, Jung Woo da aynı terslikle bakışı iade eder. O sırada görevli:

“Eeee… Şeyy… Karışmak gibi olmasın efendim ama…” diye araya girer. İki çocuk da ona döner.

 

Sahne 26 (Otel odası) Bir sonraki sahnede, aynı görevlinin otel odasının ortasına bir paravan koyup odayı ikiye ayırdığını izleriz. Berna kollarını kavuşturmuş, adamın işini bitirmesini somurtarak beklemektedir. Jung Woo arada ona kaçamak bakışlar atmaktadır. Sonra görevli:

“İşte… Umarım bu sizi idare eder… İyi geceler efendim…” deyip odadan çıkar.

O çıkınca Berna somurtarak paravanın bir tarafındaki yataklardan birine oturur.

“Neyse ki odada iki yatak varmış…” diye söylenir. “Gerçi seninle aynı odada kalma fikri hâlâ hiç hoşuma gitmiyor ama…”

“Nee?! Bunu asıl ben demeliyim, Avrupalı olan sensin!” der Jung Woo da tepkiyle. Berna’nın gözleri hayretle irileşir:

“Avrupalı mı?? Gene Avrupalı muhabbeti mi?? İnanamıyorum yaa!”

Sonra da arkasını dönüp öfkeyle banyoya doğru yürür. Banyo kapısına gelince kızgınlıkla bağırır:

“Bana bak, gene banyoya paldır küldür dalarsan, bu sefer seni kesin öldürürüm!”

Sonra da hışımla banyoya girer, kapıyı çarpar. Jung Woo ise olduğu yerde kalakalmıştır, öfkeyle yatağının üzerine oturur:

“Şuna da bakın! Sanki ev arkadaşıyla öpüşen benim!”

Bu anının aklına gelmesiyle yüzü düşer, bir süre sessizce oturur. Sonra “Aaaaghh!” diye sıkıntıyla bağırarak ayağa kalkar, odanın içinde sinirli sinirli bir o tarafa bir bu tarafa doğru yürür. O sırada telefon çalar. Jung Woo telefonu açar.

“Alo?”

“Alo Jung Woo Hyung-nim, bu gece eve gelmeyecek misin?” der Sun Yong hattın diğer ucunda. “Berna da gelmedi… Üstelik telefonu cevap vermiyor… Senin bir fikrin var mı?”

“Belki Jin Ki’yle birliktedir, neden onu aramıyorsun da beni arıyorsun ki??” der Jung Woo da gıcıklığına.

“Jin Ki evde,” der Sun Yong. Sonra kıkırdar: “Hem ayrıca geçen günkü rezaletten sonra Jin Ki’yle biraz zor dışarı çıkarlar…”

Jung Woo şaşırır. Yerinde doğrularak: “Nasıl yani? Ne rezaleti??” diye sorar. Sun Yong gülerek anlatmaya başlar:

“Sen o akşam yoktun… Bizim çapkın Berna’yı öpmeye kalktı! Ama sonra tokadı yedi!”

Jung Woo’nun gözleri hayretle açılır: “Ne?!”

“Evet evet, çok komikti,” der Sun Yong yine. “Hatta tokadı yiyince “Ne var bunda yaa, sen ne biçim Avrupalı’sın” demez mi salak?? Berna da “Ben Türk’üm Türk!” diye ağzının payını verdi bizimkine!”

“Yaaa… Demek öyle oldu…” der Jung Woo şaşkınlıkla. Sun Yong:

“Neyse neyse… Hadi sonra konuşuruz, iyi geceler,” deyip telefonu kapatır. Jung Woo: “Sağol, sana da…” diye mırıldanır. Gözleri ileride bir noktaya dikilmiştir, ağzı hâlâ yarı açıktır. Sonra birden yüzüne kocaman bir gülümseme yayılır:

“Ben Avrupalı değil, Türk’üm dedi demek… Demek öyle dedi…”

Ani bir hareketle yerinden kalkar, zıplayarak havaya bir yumruk atar! Sonra birden utanır, sanki biri görecekmiş gibi sağına soluna bakınır. Boğazını temizler.

“Ehemm… Jin Ki’ye haddini bildirmesi iyi bir şey tabii… Aynı evin içinde sevgi pıtırcığı olmalarına müsaade edemem!”

Sonra biraz durur, yüzüne çocuksu bir gülümseme yayılır. Kendini sırt üstü yatağına bırakır.

Ama hemen sonra kaşları çatılır, yüzü kararır:

“Ben de az önce ona Avrupalı dedim ama… Aynen Jin Ki gibi!”

Sıkıntıyla yüzünü buruşturur, yastığı yüzüne bastırır. O sırada banyo kapısı açılır, Jung Woo telaşla doğrulur.

Berna elinde diş fırçası, üzerinde pijamalarıyla (ufak çantasını hatırlayın… hazırlıklı gelmiş bizim kız 😀) banyodan çıkmıştır. Hâlâ sinirli sinirli söylenmektedir:

“Avrupalı’ymış! Pöh! Sizin kafanızda nasıl bir Avrupalı imajı var yahu, bütün Avrupalı kızlara libidosu tavan yapmış nemfomanyaklar gözüyle bakıyorsunuz… Ayıp ayıp…”

Sonra yüzünde engel olamadığı bir sırıtmayla ona bakan Jung Woo’yu görür. Ters ters:

“Ne?!” diye parlar. “Bişey mi diyceksin??”

“Yooo, hayır…” diye bakışlarını kaçırır Jung Woo. Sonra yine kendi kendine sırıtmaya başlar.

Berna gözlerini devirir. “Bu da ayrı bir manyak…”

Sonra odanın pencere kenarında kalan kısmına doğru yürürken:

“Ben bu tarafta yatacağım,” buyurur, “Sen banyoya yakın yerde yat… Sonra gece banyoya kalkma bahanesiyle falan benim tarafıma geçmemiş olursun…”

“Tamam Berna-sshi!” der Jung Woo kendinden beklenmeyecek kadar sevimli bir tavırla. Berna ona şüphe dolu bir bakış atar, sonra “neyse…” gibisinden dudak büker. Hemen sonra:

“Haaa… Bu arada eğer horlarsan, gözünün yaşına falan bakmam, seni odadan atarım! Geceyi lobide geçirirsin…”

“Ben asla horlamam!” diye parlar Jung Woo ilk anda, ama sonra yeniden sakinleşir, yine sırıtır: “Tamam Berna… Dediğin gibi olsun…”

Berna yine hayretle bakar ona: “Allah Allah? Ben banyodayken bu çocuğun kafasına sert bir şeyle mi vurdular??”

Sonra yatağına tırmanır, yorganın içine girer, “Hadi iyi geceler,” diye mırıldanır. “Işığı kapatmayı unutma.”

“İyi geceler…” der Jung Woo ve ışığı söndürüp o da kendi yatağına girer. Ellerini başının altına kenetler. Hâlâ gülümsemektedir. Sonra:

“Berna…” diye seslenir.

Berna’dan uykulu ve bezgin bir “Hııı?” gelir. Jung Woo bir an durur. Sonra:

“Şey diyecektim… Ben… Şeyyy…”

Sonra durur, derin bir nefes alır ve bir çırpıda:

“Sen Avrupalı değilsin, biliyor musun?” deyiverir.

(Komik bir efekt, “doink!”) Berna yattığı yerde gözlerini kırpıştırır. Kendi kendine mırıldanır:

“Şimdi bu bana iltifat mı etti, yoksa hakaret mi??”

 

Sahne 27 (Otobüs) (Lee Han Na & 2nd Moon Prologue) İki gencin ertesi sabah otelden ayrılıp terminale gitmelerini, otobüse binmelerini, otobüs yolculuklarını izleriz. Bu defa Jung Woo’nun da yüzünde güller açmaktadır. Berna ile şakalaşmakta, onun başına taktığı bereyi gözlerine kadar indirmekte, Berna ona dil çıkarınca o da dil çıkarmaktadır (Fakat Berna’ya dil çıkarırken otobüste karşı çaprazda oturan orta yaşlı bir amcayla göz göze gelir. Adam hayret ve ayıplama ifadesiyle bu dil çıkaran koskoca gence bakar. Jung Woo utanır, kızarıp bozarır). Sonra Berna yollarda gördüğü her ilginç şeyde neşeyle bağırıp Jung Woo’ya gösterir; yerel kıyafet giymiş üç kadına, köpeğini dans ettiren bir adama, yol kenarında uçurtma uçuran çocuğa el sallar. Neşeli bir yolculuk işte…

 

Sahne 28 (mola) Otobüs bir mola yerinde durmuştur. Berna:

“İnip bir şeyler içelim mi, ne dersin?” deyince Jung Woo: “Neden olmasın?” diye cevaplar. İkili otobüsten inerler.

Biraz sonra, bir masada tek başına oturan Jung Woo’yu görürüz. Bir garson iki fincan getirip masaya koyar.

Berna ise kadınlar tuvaletindedir. Aynaya bakıp saçını başını düzeltir.

Görüntü tekrar Jung Woo’ya döner. Jung Woo keyifli bir yüzle elindeki çaydan bir yudum alır. O sırada telefonu çalar. Jung Woo arayanı görünce derhal açar:

“Alo? Buyrun efendi Ku Jon San. Evet, aldım efendim! Tabii, emanetiniz bende güvendedir!”

O esnada tuvaletten dönmekte olan Berna’yı görürüz. Önce doğal, neşeli bir tavırla Jung Woo’nun oturduğu masaya yaklaşırken, birdenbire işittiği sözler dikkatini çeker, olduğu yerde zınk diye kalakalır:

“Merak etmeyin efendim, emaneti canım pahasına koruyacağım. Evet efendim, taşıdığım şeyin değerinin farkındayım… Zaten şu anda dönüş yolundayım; sanırım bir saate kadar Seul’de olurum. Gelir gelmez size uğrarım efendim… Elbette… Saygılar…”

Jung Woo derin bir nefes verip telefonu kapar. Berna bir süre daha olduğu yerde kalır, yüzü şüpheyle kararmıştır. Sonra yavaşça yürümeye devam eder. Geçip Jung Woo’nun karşısındaki yerine oturur. Jung Woo ona bakıp gülümser:

“Nerde kaldın Berna-sshi, çayın soğudu…”

Berna da ona gülümsemeye çalışır, ama yüzü düşüncelidir, pek başarılı olamaz. Önündeki fincana uzanır, eline alıp küçük küçük yudumlarla içmeye başlar. Arada bir başını kaldırıp Jung Woo’ya kaçamak bakışlar atmaktadır. Jung Woo’nun ise yüzünde hâlâ neşeli bir anlam vardır. Berna’nın kaçamak bakışlarını yakalayınca:

“Ne oldu? Çayı beğenmedin mi yoksa?” der merakla. Berna:

“Yoooo, çok beğendim, çok güzel” diye sırıtmaya çabalar. Jung Woo yine bütün iyiliği üstünde:

“Abartma istersen, mola tesisinin sallama çayı ne kadar güzel olabilir ki… Eve gidelim, ben sana annemin özel formüllü çayından demlerim…”

“Tamam, bu sözünü unutma,” diye gülümser Berna. Fakat bu gülümseme uzun sürmez, hemen sonra yüzü yine kaygıyla bulutlanır…

 

Sahne 29 (Otobüs) Berna bu kez cam kenarına geçmiştir, dışarı bakıp dalgın dalgın düşünmektedir. Kendi kendine:

“Acaba Jung Woo ne işler karıştırıyor?” diye mırıldanır. “Emanet derken neyi kast etmiş olabilir ki?”

Gözlerini yukarı kaldırıp düşünmeye başlar. “Belki de…”

Ekran buğulanır, Berna’nın hayallerini izleriz: (Arka fon: Godfather) Hayalinde Jung Woo mafya tipli güneş gözlüklü adamlarla dolu bir odaya sertçe girer. Bond çantasını pat diye masaya bırakır, “şak şak şak” diye kilitlerini açar. Ciddi bir sesle:

“İşte emanet…” der, “Busan’da bana teslim edilen elmasları getirdim!”

“Aferin Jung Woo, iyi iş çıkardın,” der masanın başında oturan Marlon Brando kılıklı herif. Sonra cebinden bir tomar para çıkartır, Jung Woo’nun önüne atar. Jung Woo gülümseyerek parayı cebine koyar.

Berna birden durur, başını iki yana sallar:

“Hayır hayır, Jung Woo ne kadar paragöz olsa da elmas kaçakçılığı yapmaz!”

Sonra bir an durur, düşünür:

“Belki de casustur?”

Ekran buğulanır, yeniden Berna’nın hayaline dalarız. Bu defa, Jung Woo elmaslarla dolu çantayı patronun önüne sürdükten sonra birdenbire cebinden silahını çıkartır (arka fon: Mission Impossible)

“Kıpırdamayın!” diye bağırır, “Şimdi hepiniz ellerinizi kaldırın! Hah, şöyle! Şimdi hepiniz duvar dibine dizilin!”

Mafya elemanları duvara doğru yürürken patron dişlerinin arasından: “Yanlış yapıyorsun,” diye tıslar, “Seni bulup cezanı vereceğiz!”

“Ha ha!” diye güler Jung Woo ve silahını bir kovboy gibi elinde döndürür. “O zaman beni bulun ve cezamı verin! Ben Jung Woo. Kim Jung Woo.”

Berna birden yüzünü buruşturur: “Öfff, ne saçmalıyorum ben yaa? Jung Woo kim ajanlık kim?? İki üfleseler uçar zaten…”

Sonra çocuk gibi dudaklarını sarkıtır: “Hayır hayır, başka bir şeyler olmalı… Ama ne? Nasıl öğreneceğim ben bunu??”

Birden yüzü ışıldar: “Çanta! Evet, Jung Woo’nun çantasına bakmam lâzım!”

O sırada Jung Woo’nun otobüsün koridorundan yürüyerek geldiğini görünce kendini toparlar ve yüzüne bir gülümseme kondurur. Jung Woo ise her şeyden habersiz, onun yanındaki yerine geçip oturur.

 

Sahne 30 (Ev) (Binocular, Everything turns) Jin Ki önünde mutfak önlüğü, elinde mikser, mutfak tezgahının üzerinde bir şeyler yapmaktadır. Onun yumurta kırmasını, mikserle bir bulamacı çırpmasını, kısaca mutfak maceralarını izleriz. (Jin Ki’nin sevimli suratını izlemek isteyenler bu sahneleri biraz uzun tutabilirler 😀 )

 

Sahne 31 (Otobüs) Jung Woo’nun başı koltuk kenarına düşmüştür. Berna merakla onun üzerine doğru eğilir, yüzünün önünde elini sallar. Uyuduğuna emin olunca “oh!” diye derin bir nefes alır. Sonra kendi kendine:

“O çantada ne olduğunu öğrenmek için bundan iyi fırsat bulamam!” diye mırıldanır.

Suratına afacan bir ifade gelir (Gentle Giant), dili dışarı çıkar, yavaşça ve temkinli bir biçimde Jung Woo’nun bir eliyle sıkı sıkı tuttuğu çantasına doğru uzanır. Tam çantanın fermuarını açmaya başlamıştır ki, Jung Woo yerinde huzursuzca kıpırdanır, Berna hemen elini çekip pencereden dışarıyı izliyormuş numarası yapar. Jung Woo koltukta biraz döner, bu defa yüzü Berna’nın tarafına dönük halde yeniden derin nefeslerle uyumaya başlar. Berna bir süre bekler. Sonra tekrar usulca çantaya doğru hamle yapar. Çantayı açmayı başarır, içindeki küçük kutuyu yavaşça açılan fermuardan yukarı çeker, tam çıkarmak üzeredir ki, Jung Woo yine huzursuzca kıpırdanır, uyanacak gibi görünür. Berna hemen kutuyu elinden bırakır, olduğu yerde gözlerini kapatıp uyuma numarası yapmaya başlar. Yüzü, tam Jung Woo’nun yüzünün karşısındadır; ikisinin başları arasında birkaç santim bile yoktur! Jung Woo hakikaten de o gözlerini kapattığı anda uykulu uykulu gözlerini açar. Berna’nın yüzünü tam karşısında görünce birden irkilir. Ama geri çekilmez, yüzünde hafif bir tebessüm belirirken mutlu bir ifadeyle karşısındaki bu yüze bakar. Sonra yine, keyifli bir biçimde gözlerini yumar.

Berna az sonra tek gözünü açar, Jung Woo’nun elinin altındaki çantaya umutsuz bir bakış atar, sonra alt dudağını büküp yüzünde hafif bir hayalkırıklığıyla bu işten vazgeçer…

 

Sahne 32 (Otobüs terminali) Jung Woo ve Berna otobüsten inmişlerdir. Jung Woo:

“Sen burdan eve kendin geçebilirsin, değil mi? Benim uğramam gereken bir yer var,” der Berna’ya. “Hadi evde görüşürüz.”

“Tamam. Bay bay!” der Berna ve arkasını dönüp uzaklaşan Jung Woo’nun ardından el sallar. Onun yeterince uzaklaştığından emin olunca ise kendi kendine mırıldanır:

“Üzgünüm Jung Woo, ama arkadaşım olsan bile kanundışı işler yapmana izin veremem!”

Sonra da kararlı bir tavırla onu izlemeye başlar.

 

Sahne 33 (Seul sokakları)  Jung Woo’nun terminalin kapısından çıktığını, taksi bulmak için sağına soluna bakındığını, Berna’nınsa duvar diplerine sinip arada bir kafasını uzatarak onu takip etmelerini izleriz. Nihayet Jung Woo taksinin birine bindiğinde Berna da koşturarak yoldan geçen ikinci bir taksiyi çevirir, içine atladığı gibi: “Öndeki arabayı takip edin lütfen!” der.

İki taksi Seul sokaklarında ilerlerken kamera ilk takside Jung Woo’nun elindeki çantaya sıkıca yapışmış ciddi hallerini, arkadaki araçta ise Berna’nın kaşlarını çatmış, öndeki taksiyi gözden kaçırmamaya çalışarak dikkatle ileriye bakan yüzünü gösterir.

Nihayet ilk taksi bakımlı bir evin önünde durur, Jung Woo iner ve eve doğru yürümeye başlar. Berna’nınsa az ileride, sokağın başında indiğini görürüz. Jung Woo, kapısında iki tane takım elbiseli, güneş gözlüklü korumanın dikildiği bir bahçeden içeri girer. Berna ise yine sokağın köşesine sinmiş, kaşlarını çatmıştır.

“Bu hiç de hayra alamet değil!” diye kendi kendine söylenir. “Mafya tipli adamlar, korumalar, bilmem ne… Jung Woo, ne halt ediyorsun sen??”

Sonra bir an kararsızca sağına soluna bakınır. Nihayet, evin arkasından dolaşmaya karar verir.

 

Sahne 34 (Evin sokağı) Berna yine sağını solunu kolaçan eder. Sonra, önündeki bahçe duvarına tırmanır. Kendini yavaşça bahçeye bırakır.

Ayağa kalkıp üzerini silkelerken “İşte oldu…” diye mırıldanır.  “Jung Woo, eğer içeride gerçekten pis işler karıştırıyorsan derhal polisi arayacağım!”

Sonra yavaşça ve temkinlice ilerler, ağaçların arkasına siper alıp kapıdaki korumaları gözler. Onların kendisini görmeyeceği bir anda evin duvarına doğru koşturur.

Evin çevresinde dolaşıp içeriyi görmeye çalışırken, pencerelerden birinde gördüğü manzara karşısında “hiii!” diye ufak bir çığlık atıp geri çekilir. Hemen sonra, merakla fakat daha temkinli bir biçimde tekrar başını uzatır.

Yine klasik Kore usulü dekore edilmiş odalardan birinde, Jung Woo, geleneksel kıyafetler giymiş yaşlı bir adamın karşısında saygıyla dizleri üzerinde oturmaktadır. Odada iki sıra halinde dizilmiş, ciddi görünüşlü birçok adam daha vardır. Berna gözlerini merakla ve şüpheyle iri iri açarak içeriyi izler, kulağını yaklaştırıp bir şeyler işitmeye çalışır.

Birdenbire başının hemen yanında bir başka ses duyar. “Hırrrrrr!”

Berna “olamaz, hapı yuttuk!” anlamında korkuyla dolan gözlerini yavaşça yan tarafa çevirir: Kocaman, kapkara bir köpek, tam karşısında, gözlerini ona dikmiş bir biçimde hırlamaktadır!

Berna korkuyla sırıtır. Tatlılaştırmaya çalıştığı bir sesle: “Tamam cici köpek… Bir şey yok tatlı köpekcik… Sakin…” diyerek yavaş adımlarla geri geri gitmeye başlar.

Fakat köpek birdenbire bütün gücüyle havlamaya başlar! Evin giriş kapısındaki mafya tipli elemanların birbirlerine baktıklarını, sonra telaşla içeri koşturduklarını görürüz. Jung Woo ve odadakiler de  dışarıda bir şeyler olduğunu anlamış, şaşkınlıkla duraklamışlardır.

Berna ise panikle ne yapacağını bilemez halde tırnaklarını yemektedir. Bir yandan da: “Köpekcik sus, sus! Sakin ol, bak gidiyorum ben…” deyip onu susturmaya çalışmaktadır. Sonunda bu çabaların boşuna olduğunu anlar, arkasını dönüp koşmaya hazırlanır. Fakat aynı anda sert bir cisme toslar. Başını kaldırıp baktığında, suratı mahkeme duvarı gibi olan mafya tipli koruma görevlisini görür.

Kamera Berna’nın korkmuş yüzüne odaklanır ve görüntü donar.

 

 

(*): Muhammed Song gerçek bir kişilik olup hakkındaki haber için: http://www.korea-fans.com/forum/turk-sehitliginde-gonullu-bekcilik-yapiyor-t-11222.html

<!–[if gte mso 9]> <![endif]–><!–[if gte mso 9]> Normal 0 false false false EN-US X-NONE X-NONE <![endif]–><!–[if gte mso 9]> <![endif]–> <!–[endif]–> 

 

Advertisements

About hikaruivy

a big fan of shoujo animes/jdramas/kdramas loves to eat, write, read and watch!
This entry was posted in Uncategorized and tagged , , , , , , , , . Bookmark the permalink.

22 Responses to 3. Bölüm

  1. kimbapsushi says:

    bu bölümde seni özellikle takdir ettim hikarucum, busan’la ilgili bolca araştırma yapmışsın. hatta sonda muhammed’in gerçek bir karakter olduğunu görünce çok şaşırdım. gösterdiğin özen için ayrıca alkışı hakediyorsun^^
    yine çok eğlenceli bir bölüm olmuş. jin ki ve jung woo için rekabetin ayak seslerini duymaktayım, işler kızışacak gibi^^ zaten kıskançlık ve rekabet dramalarda en sevdiğim şeydir, ne kadar çok olursa olsun sıkılmam. jin ki atağa geçecek umarım jung woo’nun elleri armut toplamaz o arada.
    zavallı sun yong için çok üzgünüm, garibim ya. ama yoon ah da hoşlanıyor belli, bakalım safoşlar birbirlerine karşı hislerini ne zaman anlayacak:))
    bir de jung woo ne işler karıştırıyor pek merak ettim, kötü bir şey olmadığı belli hatta muhtemelen iyi de bir görevin peşinde ama bak o konuda tahmin yapamadım.
    4.yü merakla bekliyorum:))

    • hikaruivy says:

      kimbap’cım yine beni çok mutlu ettin… internette birleşmiş milletler şehitliği hakkında araştırma yaparken bir forumda rastgeldim muhammed song’a; adamcağız senelerdir Türk şehitliğinin gönüllü bakımını üstlenmiş. hikayede bahsetmezsem ayıp diye düşündüm 🙂 busan’daki turistik yerler arasında Haedong Yonggungsa’yı okuyunca da görsellik olarak çok hoş olacağına karar verdim (dizi olarak düşünüyoz ya :D) hakeupbul ve yeni yıl dilekleri geyikleri de işin kaymağı oldu… eh, yer yer absürt bir hikaye yazıyoruz, böyle şeylerle hiç değilse biraz daha gerçekçilik katmayı planlıyorum 😀

      ayrıca rekabet, eveettt, ben de bayılırım, nihahaha! iki erkek-bir kız aşk üçgenlerine daha bir bayılırım 😀 o yüzden sevgili koreli delikanlılarımızdan yakında bol bol aksiyon gelecek, haha 😀

  2. koredelisi says:

    Vay vay vay yine döktürmüşsün canım;) Gerçekten çok emek verilmiş bir yazı olmuş, Muhammed Song’u görünce bende çok şaşırdım doğrusu senaryon sağlam temellere dayanıyor anlaşılan;)ellerine gözlerine sağlık…

    Sun Yong’ya acımaya başladım bahtsız bedevim benim yazık ya:D Yanlız bu sözüne bayıldım keratanın:“Benim gibi mükemmel bir çocuğu sen nasıl daha önce fark etmedin?” hahha
    Jin Ki’nin internetten istanbula baktığı kısmı çok sevdim çünkü, sanki bir dizi izliyorum hissini verdi bana… Tam zamanında doğru yerden kesilmiş bir sahne;)
    Berna-siii ninde yapmadığı şey yok maşallah çöpçatanlık, ajanlık, hasta bakıcılık ne ararsan var kızda:D

    Diğer bölümü sabırsızlıkla bekliyorummmmmm^^

    • hikaruivy says:

      deli’cim, çok sağol güzel yorumların için ^^ aynen yazarken benim de içimden geçenleri özetliyorsun… sun yong’un haline ben de üzülmüyor değilim, ama bu saflıklarıyla çok da güldürüyor beni kerata 😀 jin ki ise sonunda berna’yla gerçekten ilgilenmeye başladı, istanbul’u bile araştırmaya başladığına göre 😀 işte böyle… dördüncü bölüm en kısa zamanda burda olacak 😉

  3. Ser_min says:

    ilk sahnede berna’nın Jin Kiye patlattığı dakiklarda Berna’dan yüksek bir ses ile “Osmanlı Beşlisiiiii” çığırışı geliyormuş gibi hissettim. 😀

    ancak çingum dostlar söylemişler ben yine söyleyeyim. Süper bir araştırma ile emekle yazılmış bu bölüm arkamdaki şak şakçılar ile ellerimiz morarana kadar alkışlıyoruz seni 😉

    Jung Woo çabuk indirdi sandalları ne güzel. Normalde bir 5-6 bölüm gerekirdi. Bizi çok sabırsızlandırmadan işleri hallediyorsun ya hastayım :D:D

    Sun Yong saftirik açk macerası ilerki bölümlerde bence bir hız kazanacak gibi hadi kolay gelsin güzel olacak sanki.

    Ben şimdiden Min Hee için üzülmelere başladım. Onada birini bulalım yüz vermediği ona aşık olan bir çocuk baksın Jung Woo dan umut kesildi ona bir şans versin herkes mutlu olsun. (Ben şimdiden Jin Ki için en son istanbul yolcusu olacak yanında da Berna gibi bir kız ile göreceğiz düşüncelerine kapıldım bilmem senin aklında ne var :D)

    Yine merak edeceğimiz birşekilde bitmiş bir bölüm daha. Ellerine sağlık devamını 3546449 gözle bekliyorum 😉

    Bernardina forever 😀

    • hikaruivy says:

      İlahi sermin, öldürdün beni gülmekten 😀 “Osmanlı beşlisiiiiiiiii! Şırakkkk!” hakkaten güzel olurmuş; oraya öyle bir efekt yapabilirmişim, ehu ehu 😀

      Bu arada ben çok sabırsızımdır, öyle böyle diil… Özellikle yirmi bölüm süren yanlış anlamalar falan fecii içimi bayar! O yüzden bizde böyle olucak; “açıklayabilirim!” diye miyavlayıp başka bişey söylemeyen esas kızlar/erkekler olmayacak bu hikâyede. Size şimdiden garantisini veriyorum 🙂

      Min Hee’ye gelince: Ah ahh, onun daha başına gelecekler var… Şimdiden spoiler vermek istemiyorum ama galiba min hee’ciğin yaşadıklarını biraz yumuşatmam gerekecek 😛 ama tabii çok da üzülmemek lazım: şimdilik jin ki’nin de berna’nın kalbi için jung woo kadar şansı var gibi 😀 belli olmaz; belki yine kore dramalarına ters bi şekilde esas oğlan yerine ikinci görünen oğlanı esas kızın sevgilisi yapabilirim; şurda klişeleri biraz da olsa kırmaya çalışıyoruz, di mi… bakalım, gidişata ve sizin yorumlarınıza göre şekillenecek bu. 😉

      en kısa zamanda (ki bu iki veya üç gün olucak gibi 🙂 ) 4. bölümle burdayım çingular ^^

  4. Lee says:

    Madde madde her zamanki gibi 🙂

    1. Jin Ki’nin bu derece atak olması ileride pişman olmasına yol açacak bence. İlk başta Berba’ya diğer kızlara yaklaştığı gibi yaklaştı, ama ileride ondan gerçekten hoşlanmaya başlayınca (ki bence hoşlanacak) bu, onun hanesine eksi puan olarak yazılacak.

    2. Sung Yong’un takımdaki arkadaşına taktım bu bölümde. Cidden Kore dizilerinde böyle bir manyaklık var. Bizde de o mektup alınabilir ama ciddi söylediğinde açılmadan geri verilir. bunlar açıyor, bağıra bağıra okuyor, bir acayipler yani. Playfull Kiss’in sadece bir bölümünü izlemiştim ve orada da böyle bir sahne vardı. Koreliler enteresan ^^

    3. Jung Woo’nun hislerine yavaş yavaş tanık olmaya başladık. Jin Ki’den kıskanıyor. Bu bölüm bu gibi özellikleri göstermesi bakımından diğerlerinden daha iyiydi bence Hikaru. Her bölüm daha iyiye gidecek gibi.

    4. Busan muhabbeti çok hoştu. Araştırma yapmışsın bol bol, tuttum bunu 🙂 Muhammed Song’ta kesinlikle harika bir ayrıntı, tebrikler!

    5. Jung Woo telefonda gerçeği öğrenince bir de somurtmamaya, eğlenceli biri olmaya başladı aha 🙂 Berna ile kimyaları gerçekten iyi.

    6. Jung Woo’nun emanetinin ne olduğunu merak ediyorum ama burada bir itirazım var. Berna’nın bütün özelliklerini buraya kadar beğendim ama, Jung Woo’ya sormak yerine gidipte çantaya bakmak istemesi, sonra bizim çocuğu takip etmesi, hele hele “Üzgünüm Jung Woo, ama arkadaşım olsan bile kanundışı işler yapmana izin veremem!” demesini Berna’dan beklemezdim. 3 günde Berna Koreli olmuş 😀

    7. Jin Ki’nin dayak yiyeceğini bekliyordum ama bu kadar erken olmaz demiştim. Gerçi öpüşme bile 2. bölümde olduğuna göre ve hikayemiz hızlı gittiğine göre dayakta hemen geldi 🙂 Ondan sonra Berna’nın onunla ilgilendiği sahneler, bölümün en beğendiğim kısımları oldu. Tekrar tekrar okudum.

    ***

    Kısaca hikayeni çok sevdim Hikaru. Her bölümü sabırsızlıkla bekleyen bir takipçin var. Tek temennim bölüm sayısının az olmaması. Fazla olsun, bol bol okuyalım 😀

    ^^

    • hikaruivy says:

      @Lee: Yine süper analizler, eline sağlık Lee’cim.

      Jin Ki konusunda haklısın. Çocukcağız ilk defa kendisinden etkilenmeyen, daha sonra da kızgın olduğu halde arkadaşça duyguları baskın geldiği için ona şefkat gösteren bir kızla karşılaştı. Etkilenmemesi mümkün değil. Ama kötü başladılar, sonradan Berna’nın gönlünü nasıl alacak, ben de bilemiyorum 🙂

      Sun Yong’un takım arkadaşı, evet… Kesinlikle katılıyorum: Bir Uzak Doğulu stereotipidir kendisi ^^ Bu Uzak Doğulular biraz geç olgunlaşıyor, cidden var böyle bir şey. Üniversite çağında bile ilkokul çocuğu gibi davrananları oluyor. Ama biz onları bu çocuksu halleriyle seviyoruz 😀 😀

      Berna’nın Jung Woo’yu takip etmesine gelince: Evet, burda biraz haksız kendisi. O kadar da mükemmel değilmiş, haha 😀 Ama dizi karakterlerinin böyle irrasyonel davranışları da olmasa çatışmalar ve komedi nerden çıkar, di mi canım? 😀 Bu açıdan Berna’yı mazur görmek lazım 🙂

      Hikâyeyi sevdiğin için çok mutlu oldum Lee 🙂 Böyle, insanın içini açacak, güldürecek, yer yer de güzel duygular hissettirecek bir şeyler yazmak istemiştim, umarım başarılı olmuşumdur. Sizin güzel yorumlarınız da benim günümü aydınlatıyor inan ki. Her yorum gelişinde suratımda kocaman bir sırıtma oluşuyor 😀 Yazdıklarını birileriyle paylaşmak pek güzel bişeymiş meğer 🙂

  5. mydestiny says:

    Ben geldim!

    Ya çoook güzeldi hikaru^^

    *Busan yolculuğunun her sahnesi ayrı güzeldi. Ayrıca Busan ve şehitlikteki görevli araştırmasını bizzat yapıp yazmışsın. Valla bravo. Gönüllü bekçi haberini niyeyse görmemişim ben. Verdiğin linkte okudum. İlginç ve güzel bir habermiş.

    *En çok hayal sahnelerini beğeniyle okuyorum ki kore dizilerinde de pek bir komik oluyor bu sahneler. Abartılı, absürd hayaller 😛 😀

    *Jin Ki’nin bu kadar çapkın olup da aynı zamanda başına bela gelmemesi olmazdı zaten. Yalnız ilerde Jin Ki Bizim kıza aşık olacak, değil mi? Mutfakta Berna için sürpriz Türk yemeği yaptığını düşünüyorum bakalım.

    *Sun Yong çok tatlı ya umarım bu kadar uğraş verdiği kız da sonunda ondan hoşlanıyor çıkar 😛 Yazık çocuğa rezil oldu hafiften 😀

    *Berna.. O karmaşadan nasıl kurtulacak, olay ne şekilde sonuçlanacak en önemlisi Jung Woo ile karşı karşıya geldiğinde neler olacak merak edilesi sahnelerden =)

    *Harbiden Jung Woo’nun çantasında ne var yahu? 😀 4. bölümde bunu öğreneceğim büyük ihtimalle. Bir de merak ettiğim şey; “Çingu” bu ne demek? Berna kullanıyor sürekli. Korece bir kelime olmalı, anlamı ne? Açıkla da kurtar beni bu meraktan 😀 😀 😀

    Ellerine sağlık, 4. bölümde görüşmek üzere 😛

    • hikaruivy says:

      Hoşgeldinnnn! ^^ Beğendiğine sevindim mydestiny’cim 🙂

      Evet hayal sahneleri Kore dizilerinin olmazsa olmazıdır, di mi? Bence de çok eğlenceli oluyorlar. Hatta yazarken en çok keyif aldığım yerler bu hayaller galiba 😀

      Jin Ki konusunda haklısın. Başına bir bela geleceği belliydi. Ama bu bela sayesinde Berna’yla yakınlaşma imkanı oldu, di mi? Jin Ki şimdiden bizim kıza bir şeyler hissetmeye başladı bile, bakalım 🙂

      Sun Yong’un zirveye yerleştiği bölüm için 5’inci bölümü beklemen gerekiyor ^^

      Bu arada çingu Korece “arkadaş” demek şekerim. Biz Koreseverler de çok kullanıyoruz bu lafı aramızda. O yüzden benim ilk ezberlediğim Korece kelimelerdendir 🙂

  6. masalevi says:

    hikarucum yine çok eğlenceli bir bölümdü, hala gülüyorum şu an bitirdiğim halde 🙂 Sun Yong çok tatlı bir kere elime geçirsem sıkarım o tombiş yanaklarından şimdi 🙂 ama jin kiciğime yazık oldu tokat yedi dayak yedi.. sonraki bölümlerde başına iyi bir şeyler de gelir umarım.. Jung Woo’ya da aşk yaşadı insana döndü biraz 🙂 bu arada ben çocukların o çatlak komşularına da bayıldım. adam gördüğü tüm turistlerle aynı muhabbeti kuruyor. “Ah, harika! Ben İspanyolları çok severim. Hatırlar mısınız, 2002 Dünya Kupası’nda Çeyrek Final maçında sizin takımı penaltılarda yenmiştik… Ah, ne maçtı…” esprisi bir harikaydı.. bu bölüm epey emek isteyen bir bölüm olmuş.. tebrik ediyorum seni canım..

    • hikaruivy says:

      @masalevi: Yaşasınnn, Chang Ui’yi seven birini buldum 😀 😀 Ben de bu çatlak komşu tiplemesini çok eğlenerek yazmıştım; futbol takıntılı, her muhabbeti böyle açan insanlara bir gönderme olsun istedim 😀 😀 Ayrıca bu çatlak komşu ileride bizimkilerin hayatına bol bol salça olacak deyip seni biraz daha meraklandırayım 🙂

      Sun Yong’a hafif saf âşık haller ne çok yakışıyo di mi? Evet kıyamam ben o pofuduk yanaklıya! (haha, kendi yarattığı karakteri çocuğu gibi gören yazar modeli 😛 )

      Jin Ki’ye yazık oldu, evet… Ama zamanla aklı başına gelecek 🙂 Jung Woo da biraz insana döndü cidden 😀 😀 Sen daha dur masalcım, bu iki çocuğun başına gelecek daha çooook şeyler var; ikisini de eşekten düşmüşe döndüriciğiz 😀 😀

  7. pelin says:

    bende yazmak istiyorum nasıl üye olcm

    • hikaruivy says:

      @pelin: sevgili pelin, hikaye yazmaktan bahsediyorsan hepimiz ayrı ayrı bloglar aldık, o şekilde yazıyoruz… diğer arkadaşların bloglarını da yandaki listeden görebilirsin. yorum yazmak için benim onayım gerekiyordu; onu şimdi yaptım, başka üyeliğe gerek yok 🙂 işte böyle, sevgiler ^^

  8. pelin says:

    OLMUOKI :((((((( OFF BLOG HAZIRLICM ANLAMADIM SITEDEN BİŞİ :dDDD

  9. makinosev says:

    ah jin ki n’aptın kuzum sen, biz ki anadolu kadınıyız heyttt 🙂 kulağından kan gelemdiğine dua et, böyle bir ayrıntı verilmediğine göre gene yavaş vurmuş, börnimiz 🙂 şu şeker bu kız söylemişmiydim 🙂
    Sun Yong’dan şeker olmasın tabi, senin verdiğin komutlara uyarak kendini mimikten mimiğe soktu, öldüm ekran başında gülmekten 🙂 aralarında bir kanka olmalıydı ama sun yong çok doğru bir seçim 😀 motel odasında lee min ho son anada tüm ayrıntıları telden öğrenince yüzündeki ifadeyi tahmin etmek kolay olmadı, soğuk nevale nasılda berna’ya kayıyor, farkında değil zavallı 🙂
    Sonra elindeki ilkyardım çantasından tentürdiyot (ya da batikon olsun, mikropları öldürürken dokulara zarar vermek istemeyiz, değil mi…) çıkarıp … parantez içi yorumların öldürdü beni gülmekten batikonmuymuş o şeyin adı, bunu da öğrenmiş oldum iyi oldu 🙂
    ve o mezarlık sahnesi, ben taa telefon konuşmaları yapılırken ufaktan yutkunmaya başlamıştım ağlamak için ama bu sahnede koy verdim gitti, benim hikayede de geçecek kore savaşı, koymasam bana da kaktüs demesinler, şehitlerimizi anmadan olma cidden 😀
    (*): Muhammed Song ‘unda elleri dert görmesin 😦

  10. makinosev says:

    “çok şeker bu kız söylemiş miydim?” olacaktı o cümle 😀

    • hikaruivy says:

      Jin Ki hızlı çıktı 😀 😀 Diğer çingular şok olmuşlardı bu sahneyi okurken; eee, alışık değiliz Kore dizilerinde böyle hızlı karakterlere! Ama tokat olayı olması gereken bir şeydi, çok eğlenerek yazdım, hahah 😀 😀

      Sun Yong’u ben de çok seviyorum yaa… Kanka olmak için de muhteşem bir tip, Meriç tipi var kendisinde 😀 😀 Min Ho’nun otel odasındaki çocuksu halleri, ona ilk bölümde soğuk bir tipleme yazdığım için bana kızacak olan hayranlarının gönlünü alacaktır 😀

      Batikon olayına gelince, içimdeki öğretmene engel olamıyorum bazen, hahah 😀 😀

      Ayrıca seni de gaza getirdiğim için çok sevindim şekerim: Di mi yav, Kore’den bahsedip de şehitlerimizi anmadan olur mu? Bu hikayeyi İngilizce’ye çevirip Min Ho’nun hayran sitelerinde reklamını yapmak istiyorum ki, daha çok insan Kore’de savaşmış olan Türk askerinden haberdar olsun. Evet, yapıcam bunu 😉

  11. Ellerine sağlık çok güzel bir bölümdü, bu bölümde araştırmacı ve öğretici yönlerini de görmüş oldum fazlasıyla (^_^) Aralara sıkıştırdığın yorumlarda süperdi gene (:
    Kore şehitliğini de olaya katman, ikili arasında buna dayalı bir anı olması sevindirici (^_^) Türk kızı Berna’nın giderek koreli saf hatunlara benzediği gözümden kaçmadı (:

    • hikaruivy says:

      @OhYoonJoo: Hahah, evet öğretmen yanımı araya katmadan edemiyorum 😀 😀 Yorumları beğenmene sevindim, ben de çok yaparım dizi izlerken, yazarken de araya sıkıştırıyorum böyle 😀 😀 Berna gerçekten de bu bölümün sonunda tam bir Koreli kız gibi davrandı! Ama titreyip kendine gelecek ve bir daha böyle saflıklar yapmayacak 😉

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out /  Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out /  Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out /  Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out /  Change )

Connecting to %s