5. Bölüm

Shawn Hlookoff – She Could Be You

Edward Chun – Everything

zitten – feel alright

zitten – because

edward chun – give my love

Clazziquai – Gentle Giant

Sahne 1 (Ev) Sahne, yüzünde ciddi bir ifadeyle ayakta dikilmekte olan Jung Woo ve karşısında ona silah doğrultmuş mafya babası görüntüsü ile açılır. Jung Woo ciddiyetle:

“Annemle kız kardeşimi bırakın,” der. “Ne konuşacaksak biz konuşalım…”

“Sen önce parayı çıkar, sonra pazarlık et,” diye sırıtır mafya babası.

“Üzerimde para yok,” der Jung Woo yine ciddi ama sakin olmaya çalışan bir ses tonuyla. “Bakın, isterseniz senet imzalayayım. Ama şu anda üzerimde o kadar para yok!”

“Çok yazık!” diye sırıtır mafya yine; “O zaman annen ve kız kardeşin bizimle kalacak demektir…”

“Bırakın onları diyorum!” diye bağırır Jung Woo, artık sükunetini kaybetmek üzeredir. Sonra birden mafya babasının üzerine atılmak için hamle yapar! Fakat patronun adamları derhal kollarına yapışırlar, birisi karnına hızlı bir yumruk atar! Jung Woo iki büklüm olurken annesi ve kız kardeşi çığlık çığlığadırlar.

Birden kapıdan bir ses:

“Bırakın onu! Para istiyorsanız ben vereceğim!” diye bağırır.

Bütün başlar kapıya doğru döner. Kapıda Berna, cesur olmaya çalışarak, fakat dudakları titreyerek onlara bakmaktadır.

Mafya babası ona bakarak:

“Vay vay vay,” diye sırıtır, “Küçük bey kız arkadaşını da yanında getirmiş… Gel bakalım tatlım…”

Berna irkilerek geriler. Jung Woo dişlerinin arasından zorlukla:

“Berna…” diye bağırır, “Tanrı aşkına, senin burda ne işin var?!”

Berna ona bakar, sonra tekrar mafya babasına döner:

“Lütfen Jung Woo’yu ve ailesini rahat bırakın. Alın!” Böyle deyip çantasını boşaltır, kredi kartları, paralar yerlere saçılır: “Bakın bütün param bu… Lütfen alın ve onları bırakın!”

Mafya babası göbeğini tutarak kahkahalar atar. Sonra Berna’ya yaklaşır, sert bir hareketle onun çenesini tutar. Berna dehşetle ona bakarken Jung Woo yine adama doğru bir hamle yapmış, fakat diğer korumalar tarafından engellenmiştir. Mafya babası kızın yüzünü sağa sola çevirir, Berna ise kendini kurtarabilmek için onun ellerine yapışmıştır. Birden mafya babasının gözü, Berna’nın elindeki yüzüğe takılır.

“Ooooo! İşte bak bunu alırım,” der ve yüzüğü Berna’nın parmağından koparır gibi çıkarır. Jung Woo:

“Yapmayın!” diye atılırken Berna da:

“O olmaz! Lütfen onu almayın!” diye çırpınmaya başlamıştır. Mafya babasının yüzüne geniş bir gülümseme yerleşir:

“Demek bu kadar değerli ha! Evet, hakikaten de öyle görünüyor, şu taşın büyüklüğüne de bakın!”

Sonra tekrar Berna’ya döner:

“Pekala agasshi… Bu seferlik sizin güzel hatrınız için bu genç adamı ve ailesini bağışlıyorum… Fakat…” Tekrar dehşet içindeki Jung Woo ve ailesine döner: “Babanız olacak adama söyleyin, bir daha bu kadar şanslı olmayabilir!”

Ve gürültülü bir kahkaha savurarak evin kapısını tekmeyle açar, çıkıp gider. Adamları da son an’a kadar silahlarını Jung Woo’nun üzerinden ayırmaz, en sonunda onlar da koşarak uzaklaşırlar.

Anne ve kız kardeşi koşarak gelir, Jung Woo’ya sarılırlar. Jung Woo ise yüzünde büyük bir suçluluk ve üzüntü ile, düştüğü yerde derin derin soluyan Berna’ya bakmaktadır.

Sahne 2 (Opera binası) Jin Ki’nin son bir umutla opera binasının önünde Berna’yı beklediğini görürüz. Çevresinden güzel giyimli insanlar geçip binaya girmektedir. Saat 8’e birkaç dakika kalmıştır. Jin Ki umutsuzca sağa sola bakınmakta, Berna’nın son anda bir yerlerden koşarak geleceğini ummaktadır. Telefonunu çıkarır, arama yapar, fakat karşı taraftan “Aradığınız kişiye şu anda ulaşılamıyor” sesi işitilir.

Sahne 3 (Park) Jung Woo ve Berna bir parkta, bir bankın üzerinde oturmaktadırlar. İkisinin de yüzünde acıklı bir ifade vardır.

Jung Woo gözlerini yere diker. Üzüntüyle:

“Bunu neden yaptın?” diye sorar.

Berna omuz silker. Yorgunca:

“Başka ne yapabilirdim ki?” der, “Sizi öylece izleyecek değildim ya…”

“Ama dedenden kalan yüzük gitti…” der Jung Woo. Berna’nın gözleri dolar, zorlukla yutkunur. “Biliyorum…”

Sonra gözlerinde yaşlarla gülümsemeye çabalar:

“Olsun… Sizin hayatınızdan değerli değil ya… Çok şükür annenle kız kardeşine bir şey yapamadılar!”

Jung Woo yine bir süre susar. Sonra:

“Teşekkür ederim…” der. “Sen olmasan… sen olmasan…”

Başını çevirip Berna’ya büyük bir minnetle bakar. Berna da ona bakar, üzgün, ama vicdanı rahat bir biçimde gülümser.

(She could be you)

Sahne 4 (Opera binasının önü) Jin Ki hâlâ umutsuzca opera binasının önündeki merdivenlerde beklemektedir. Artık dışarıda kimse kalmamıştır. Jin Ki saatine bakar. Saat 10’a 5 vardır.

Sonra Jin Ki yüzünde büyük bir umutsuzluk ifadesiyle yerinden kalkar. Yorgun adımlarla yürümeye başlar. Bir çöp kutusunun yanından geçerken elindeki çiçek demetini çöpe atar. Kamera çöpteki çiçeklere odaklanır, Jin Ki yürüyerek uzaklaşır.

Sahne 5 (Ev) Berna yatağına uzanmış, elleri başının arkasında kenetli, gözlerini üzüntüyle tavana dikmiştir. Birden telefon çalar. Berna telefona bakınca açıp açmamakta kararsız kalır. Nihayet açıp kulağına götürür.

“Alo?”

“Benim güzel kızım nasılmış bakalım?” der karşıda babasının sesi. Berna’nın yüzüne hüzünlü bir tebessüm gelir.

“İyiyim babacığım, siz nasılsınız?” der.

“Sesin pek de öyle gelmiyor ama…” der babası kaygıyla. “Kızım, bir şeyin mi var yavrum?”

“Hayır hayır, ben gayet iyiyim,” diye yalan söyler Berna. “Sadece biraz yorgunum babacığım… Sınav dönemi, malum…”

Babası pek inanmamıştır ama yine de kızının fazla üzerine gitmez.

“Kendini çok yorma evladım… Bak annen de selam söylüyor. Onunla da konuşacak mısın?”

“Ben sizi yarın arasam, o zaman MSN’den uzun uzun konuşsak olur mu baba?” der Berna. Baba: “Olur, olur tabii kızım…” deyince de “Tamam o zaman, şimdilik iyi akşamlar,” deyip telefonu kapatır.

Telefonu kapattığında derin bir nefes verir. Sonra tekrar sırt üstü yatağına devrilir. Gözlerinde yaşlar birikmiştir.

“Ah baba… Dedemden kalan yüzüğü kaybettiğimi sana nasıl söylerim??”

Ve üzüntüyle ağlamaya başlar.

Sahne 6 (Ev) (She could be you- devam) Jung Woo’nun odasında bir sağa bir sola hırsla yürüdüğünü görürüz. En sonunda hınçla kendini yatağa atar. Bir elini alnının üzerine koyar, derin derin solur. Öfke ve çaresizlikle dişlerini sıkmıştır.

Jin Ki ise bezgin adımlarla eve girer. Kapıda durup bir an Berna’nın odasına bakar. Işığın yandığını görünce yüzünde önce bir rahatlama belirir; hemen sonra bu rahatlama ifadesi yerini öfke ve kırgınlığa bırakır. Alaycı bir “hıh”la, odasına geçer.

Berna ise hâlâ yatağında sırt üstü yatmakta, dedesinin fotoğrafına bakıp kara kara düşünmektedir…

Sahne 7 (Okul) Okul binasını, neşeli öğrencileri görürüz. Kampüs cıvıl cıvıldır. Bahar…

Jin Ki’yi tiyatro sahnesinde görürüz. Sıra ona gelince repliklerini okumaya başlar.

Seni sevmiyorum, o yüzden beni takip etme!

Lysander ve güzel Hermia nerde?

Ki, birini ben öldüreceğim, diğeri beni katletti,

Sen bana bu korulukta olduklarını söyledin-“

Fakat repliğin yarısında takılıp kalır, bir türlü gerisini hatırlayamaz. Ön sıradaki koltuklarda oturan hocaları onu yüzlerinde bir tatminsizlik ifadesi ile izlemektedirler. Nihayet Jin Ki provayı arka taraftan aldığı suflelerle tamamlar ve sahneden çıkar.

Jin Ki’nin kaşları çatılmış, yüzünde bir bozgun ifadesiyle sahne arkasında yürüyüp kulise geçmesini izleriz. Kuliste genç adam kendini büyük bir düşkırıklığı ile sandalyelerden birinin üzerine bırakır. Başını sıkıntıyla geriye atar.

O sırada okulun kostüm görevlisi bayan içeri girer. Elinde ufak bir paket tutmaktadır.

“Jin Ki-sshi! Bunu genç bir bayan senin için bıraktı. İçeri girip seni beklemek istediğini söyledi ama ben giremeyeceğini söyleyince “O halde bunu Han Jin Ki’ye verir misiniz?” deyip gitti.”

Jin Ki merakla pakedi kadının elinden alır. Heyecanla açmaya başlar. Pakedin kağıdı yırtılınca içinde bir kitap kapağı görürüz: “Küçük Prens”.

Jin Ki birden hatırlar (flashback): Birlikte yemek yedikleri bir gün Berna onu Küçük Prens diye çağırmıştır…

(Edward Chun – Everything)

Birden yerinden fırlar. Üstünü bile değiştirmeden koşa koşa okul binasından dışarı çıkar. Bahçede, heyecanla sağına soluna bakınır.

Ve aradığı kişiyi ileride, bir bankta otururken görür: Berna, elindeki kitaba gömülmüş, sakince oturmaktadır.

Yanına birisinin yaklaştığını görünce kitaptan başını kaldırır. Jin Ki, üzerinde hâlâ oyun kostümü, elinde Küçük Prens, yüzünde saklayamadığı bir gülümseme ile başında dikilmektedir.

Berna gülerek:

“Kitabını aldın demek…” der, “Üzerindeki kıyafetlere bakınca sana çok yakışan bir seçim yapmış olduğumu görüyorum.”

“Eh, sonunda benim bir prens olduğumu kabullendiğine sevindim,” diye sırıtır Jin Ki de. Sonra Berna’ya kırgın olduğunu anımsayıp ciddileşir. Berna hemen:

“Geçen akşam için çok özür dilerim,” diye söze girer, “Hiç hesapta olmayan şeyler oldu… Başıma öyle şeyler geldi ki, bırak seni arayıp haber vermeyi, hiçbir şey düşünemeyecek haldeydim…”

Jin Ki’nin yüzünden bir kaygı ifadesi geçer. Ama Berna hemen elini “boşver” dercesine sallayıp gülümser:

“Neyse, geçti gitti artık, hallettik… Sen şimdi bana şunu söyle: Bana çok fazla kızmadın, öyle değil mi?”

Jin Ki onun yanına geçip oturur. İleriye bakarak:

“Aslında kızdım,” diye itiraf eder. “Ama bunu telafi edeceğine söz verirsen seni bağışlayabilirim…”

Berna gülümser, serçe parmağını uzatır, Jin Ki’nin serçe parmağından tutup: “Söz!” der. Jin Ki yüzünde tuhaf, duygulanmış bir anlamla bakar yine. Berna bakışlarını onun yüzünden çevirdiği halde Berna’ya bakmaya devam eder…

Berna ise neşeyle kitabı işaret etmektedir:

“Bu arada, Küçük Prens’i okumuş muydun? Benim en sevdiğim kitaplardandır!”

“Şeyy, çok küçükken okumuştum, ama hatırlamıyorum,” diye itiraf eder Jin Ki. Berna gözleri parlayarak:

“O halde bir kez daha okumalısın,” der. “Çocuk kitabı deyip geçtiklerine bakma; bu kitap her yaşta okunacak kitaplardandır…”

“Tamam, okuyacağım,” der Jin Ki de gülümseyerek. Kamera uzaklaşırken Berna hâlâ heyecanla kitapla ilgili bir şeyler anlatmakta, iki genç bankta gülüşerek muhabbet etmektedirler…

Kamera, iki çocuktan yirmi-otuz metre uzakta, kampüste bir ağacın ardında durup Berna ve Jin Ki’yi izleyen bir kadını gösterir. Yüzünde üzüntülü bir anlam olan bu kadın, Jin Ki’nin annesidir.

Sahne 8 (Yetimhane) Jung Woo’yu büyük bir sıkıntıyla, elleri ceplerinde, sokakta yürürken görürüz. Sonra, az ilerisinde sarı tek katlı bir ev olan bir sokağa sapar.

Sarı evin bahçesinde küçük çocuklar neşeyle oyun oynamaktadır. Jung Woo gülümseyerek onlara yaklaşır. Küçük bir oğlan çocuğu:

“Hyung-nim! Jung Woo Hyung-nim gelmiş!” diye bağırarak onun kucağına atılır.

Diğerleri de koştururlar. Jung Woo’nun yüzü ilk defa gülümser. Onlara:

“Nasılsınız bakalım? Cho Hye, yaramazlık yapmıyorsun değil mi? Chae Ri, senin kolun nasıl oldu?”

Çocuklar neşeyle gülüşerek ve birbirlerinin sözünü keserek ona cevaplar verirler. O sırada orta yaşlı bir kadın gülümseyerek Jung Woo’ya yaklaşır:

“Jung Woo-sshi! Sizi ne zamandır göremiyorduk… Nasılsınız?” diye sorar.

Jung Woo yorgun bir gülümsemeyle:

“Özür dilerim Eun Ju Noona; bu aralar çok yoğundum, çocuklara vakit ayıramadım,” diye cevaplar. “Fakat bugün burdayım… Dilediğiniz kadar kalırım…”

Kadın gülümseyerek teşekkür eder, içeri geçer. O sırada onu ilk gören oğlan çocuğu Jung Woo’nun ceketinin kenarından tutmuş, onu çekiştirmektedir. Jung Woo ona dönünce:

“Hyung-nim, sen neden üzgünsün??” diye sorar.

Jung Woo bir an şaşırır. Sonra gülümseyerek:

“Onu da nerden çıkardın?” der. Çocuk parmağını uzatır:

“Sen üzgün olunca burda böyle bir çizgi oluyor, bak tam burda,” deyip kaşının üzerini işaret eder. Jung Woo farkında olmadan sıkıntıyla kaşlarını çattığını anlar, birden gevşeyip güler. Sonra küçük oğlan çocuğunun omzuna elini koyar, ona kardeşi gibi sarılır.

“Haklısın galiba Cho Hye, üzgünüm… Bir arkadaşım, çok önemli bir eşyasını benim yüzümden kaybetti…”

“Ona yenisini alamaz mısın?” der küçük çocuk. Jung Woo hüzünle başını sallar.

“Alamam… Çok pahalıydı…”

Çocuk bir an durur, sonra:

“Olsun… Arkadaşın seni seviyorsa üzülmez ki… Arkadaşlar birbirlerine kızmaz…” der.

Jung Woo düşünceli bir halde kalakalır.

“Öyle midir gerçekten…” diye mırıldanır. “Beni seviyorsa, kızmaz mı acaba?”

Sonra bir an durur, yeniden: “Beni seviyorsa…” diye mırıldanır.

Sahne 9 (Sun Yong’un okulu) Sun Yong ağzı açık, yüzünde kaymış bir ifadeyle okulda çimenlerin üzerine uzanmış, ders çalışmaktadır. Birden önüne bir broşür düşer. Sun Yong merakla toparlanır, arkasında ona gülümseyen Berna’yı görür.

“N’aber Çingu?” der Berna. “N’apıyosun bakalım?”

“Tarih çalışıyorum, sadece tarih sınavım kaldı…” der Sun Yong. Sonra yüzüne aptal âşıklara özgü bir sırıtma ile ekler: “Tarih sınavında Yoon Ah’la aynı sınıfta olucaz…”

“O zaman sınavdan sonra onu kaçırma da şu festivale davet et,” der Berna önündeki broşürü işaret ederek.

Sun Yong merakla broşürü eline alır, “Yeoudio Kiraz Çiçekleri Festivali…” diye okur. Sonra merakla:

“Gelir mi acaba?”

“Sen güzel bir şekilde sorarsan gelir,” diye sırıtır Berna. “O işi sen çöpçatanına bırak!”

Sahne 10 (Sokak) Jung Woo sarı binadaki çocuklara el sallayarak oradan ayrılır. Sokakta kendi başına sıkıntılı sıkıntılı yürümeye başlar. Birden telefonu çalar. Jung Woo telefonu açar.

“Alo?”

“Alo? Jung Woo, oğlum?”

Jung Woo birden olduğu yerde zınk diye durur. Sert bir sesle:

“Beni ne yüzle arıyorsun??” diye bağırır. “Senin yüzünden başımıza neler geldi!”

“Biliyorum oğlum, özür dilerim,” der telefonun diğer ucundaki baba. Yüzü pişmanlıkla doludur. “Ama söz veriyorum kendimi size affettireceğim… Bir daha asla kumar oynamayacağım, hem bak şimdi iş buldum ve-“

“Senin yalanlarını daha fazla duymak istemiyorum!” diye bağırarak onun sözünü keser Jung Woo. “Senin yüzünden annemle kızkardeşimin başına silah dayadılar! Senin yüzünden arkadaşım en değerli aile mücevherini o adamlara kaptırdı! Bana daha ne anlatıyorsun??”

“Jung Woo-ya, özür dilerim, çok üzgünüm oğlum!” demektedir baba hâlâ. Jung Woo birden durur. Aklına bir şey gelmiştir:

“O adamları nerde bulabilirim?”

“Ne? Nasıl yani?” der baba şaşırarak. “Oğlum, ben o adamlarla ilişkimi tamamen kestim, artık kumar-mumar yok diyorum sana…”

“Bana onların adresini ver dedim!”

“Jung Woo, bu adamlar çok tehlikeli! Kendin de gördün zaten… Artık onlara bulaşma oğlum…”

“Onları bulabileceğim yeri söyle baba, yoksa seninle bir daha hayat boyu konuşmayacağım, her şeyin üzerine yemin ederim!” der Jung Woo büyük bir kararlılıkla. Baba bir an duraksar, sonra boyun eğer:

“Peki oğlum…”

Sahne 11 (Okul) Min Hee kampüste tek başına yürümektedir. Birden karşıdan gelen bir kız onu durdurur:

“Min Hee-sshi, nasılsın? Baksana, senin bir arkadaşın kalacak yer arıyordu değil mi? Bizim üçüncü ev arkadaşımız evden ayrılıyor; eğer o bahsettiğin arkadaşının hâlâ ihtiyacı varsa bizi arasın, görüşelim…”

Min Hee: “Tamam, süper olur, ben onu arar senin numaranı veririm,” deyip kızdan ayrılır.

Kendi başına yürümeye devam ederken birden durur. Yüzünde kararsız bir anlam belirmiştir:

“Acaba Jung Woo’ya mı söylesem, yoksa Berna’ya mı? Jung Woo’nun kimin için aradığını bilmiyorum; oysa Berna benim daha yakın arkadaşım… Ama diğer taraftan da, bana ilk soran Jung Woo’ydu.”

Min Hee yüzünü buruşturur, kafası karışmıştır.

Sahne 12 (Mafya mekânı) Jung Woo kötü muhitlere ait olduğu belli olan bir sokaktan geçer, eski, terk edilmiş bir bar görünümündeki binanın kapısında durur. Derin bir nefes alır. Sonra, kapıyı çalar.

Kapıyı yüzünde bir yara izi olan, iri yarı bir adam açar. Ona ters ters bakar:

“Ne istiyorsun??”

“Fan Jong He’yle görüşmeye geldim,” der Jung Woo kararlılıkla. “Ona bir teklifte bulunacağım…” Çam yarması herifin kendisini küçümseyen bakışlarla süzdüğünü hissedince, ekler: “Reddedemeyeceği bir teklif… Elindekinden çok daha fazlasını kazanacak…”

Adam sağına soluna bakınır, sonra Jung Woo’ya başıyla “Geç içeri” hareketi yapar. Jung Woo içeri girer.

Onu bir odaya alırlar. Odanın köşesinde, annesi ve kızkardeşini tehdit eden adam, iki tarafında iki tane yarı çıplak kızla oturmaktadır. Jung Woo’yu görünce:

“Oooo, kimleri görüyorum?” diye gevrek gevrek güler. “Küçük arkadaşımız bizi ziyarete gelmiş… Yoksa babanın yarım kalan efsanesini sen devam ettirmek için oyun oynamaya mı geldin, ha?”

“Oyun oynamaya falan gelmedim,” der Jung Woo soğuk soğuk. “O gün kız arkadaşımdan aldığınız yüzüğü istiyorum!”

Mafya babası bir kahkaha atar; yanındakiler de ona katılırlar. Adam yeniden Jung Woo’ya baktığında yüzünde küçümseme dolu bir ifade vardır:

“Bak seeeen… Peki karşılığında bize ne vereceksin bakalım ufaklık?? Yanlışsam düzelt ama sen de çulsuz bir öğrenciydin eninde sonunda…”

“Babamın kalan borcu kadar senet yaparız, üzerine istediğiniz kadar faiz eklersiniz. Hepsini ödemeye hazırım!” der Jung Woo heyecanla. Mafya babası gevrek bir kahkaha atar, sonra pis bir sırıtışla:

“O yüzük ne kadar ediyor biliyor musun: Tam 30 milyon won! Üstelik bu fiyatı henüz tek bir mücevher uzmanından aldım, belki ederi daha da yüksektir… Yani ufaklık, kusura bakma ama senin değersiz imzan karşılığında ayağıma kadar gelen talihi kaçıracak değilim. Hadi şimdi uza bakalım!”

Böyle deyip adamlarına işaret eder; iki çam yarması Jung Woo’nun iki koluna girip onu itekleyerek götürürken Jung Woo hâlâ:

“O yüzüğü sende bırakmayacağım! Geri alacağım onu!” diye bağırmaktadır.

Kapının önüne boş bir çuval gibi atılan Jung Woo’nun görüntüsü ile sahne biter. Jung Woo düştüğü yerde derin derin solumaktadır. Dişlerini ve yumruğunu sıkar.

Sahne 13 (Sun Yong’un okulu) (Zitten – Feel Alright) Yoon Ah okul koridorunda tek başına yürümektedir. Bir merdiven altından geçerken, birdenbire başından aşağı sakura yaprakları dökülür. Yoon Ah şaşkın şaşkın yukarı bakınır; ama yaprakları döken Berna çoktan kaçıp kenara gizlenmiştir! Aynı anda Yoon Ah yanıbaşında yumuşak bir ses duyar:

“Prenses…”

Sun Yong, uçuşan sakura yaprakları arasında gülümseyerek Yoon Ah’ın karşısında durmaktadır. Üzerinde bu kez bir pelerin, belinde de yine bir kılıç vardır. Bir şövalye edasıyla kızın elini alır, üzerine bir öpücük kondurur. Sonra bütün yakışıklılığı ile onun gözlerinin içine bakar:

“Bu yapraklar sizin güzelliğiniz yanında nedir ki? Sizin için dünyadaki bütün sakura ağaçlarının yapraklarını toplasam, başınıza taç yapsam, ayaklarınıza sersem, yine de yetmez…”

Sonra cebinden bir mektup zarfı çıkarır, Yoon Ah’ın eline tutuşturur:

“Fakat belki… Yetmese bile belki Yeouido adasındaki sakuraları yolunuza serebilirim! Evet evet, siz de isterseniz bunu yapabilirim!”

Böyle der ve yine abartılı bir reveransla selam verip arkasını döner, pelerinini savurup koşarak uzaklaşır. Yoon Ah şaşkın şaşkın kalakalmıştır. Merakla elindeki zarfı açar. İçinden yine sakura yaprakları, ve üzerinde “kuleye hapsedilmiş bir prenses ve onun kurtarıcısı olan şövalye” resmi olan bir kart düşer. Yoon Ah’ın yüzüne bir gülümseme yayılır. Kartı açar. İçinde: “Yarın saat 4’te, Yeouido adasında Mapo köprüsünün çıkışında, hanbok’unu giyinerek gelecek olan bir prenses beklenmektedir…” yazmaktadır.

Yoon Ah neşeyle güler.

Sahne 14 (Ku Jon San’ın evinin önü) Jung Woo önündeki büyük binaya bakar. Son çare olarak, daha önce tarihi kitabı getirdiği eve gelmiştir.

Kapıdaki görevlilere yaklaşır:

“Efendi Ku Jon San’la görüşmek istiyorum.”

“Efendi Ku Jon San şu anda evde değil. Resmi bir iş için Japonya’da. Hem zaten buraya böyle gelemezsiniz; sizi beklediğine dair bize bilgi ulaşması lâzım…”

“Fakat çok önemli!” der Jung Woo çaresizce. “Lütfen söyleyin, kendisi Japonya’dan ne zaman döner?”

Adamlar onu bir kez daha süzünce:

“Daha önce bu eve gelmiştim, biliyorsunuz, beni tanıyorsunuz!” diye atılır. “Lütfen söyleyin, Efendi Ku Jon San’la nasıl görüşebilirim?”

Nihayet görevlilerden biri onun haline acır:

“Pekala… Kendisi bu akşam geri gelecek… Belki yarın gelirseniz…”

“Hayır! Ben burda onun dönüşünü beklerim!” der Jung Woo ve kararlı bir biçimde gidip evi karşıdan gören bir köşeye, kaldırıma oturur. İki adam birbirlerine bakarlar, sonra omuz silkip “canı nasıl isterse…” gibisinden Jung Woo’yu rahat bırakırlar.

Sahne 15 (Ku Jon San’ın evinin önü, gece) Jung Woo’nun kaldırım taşı üzerinde başını omuzlarının arasına gömmüş, içi geçmiş biçimde oturduğunu görürüz. Belli ki saatlerdir orada beklemektedir.

Birden büyük villanın önüne siyah bir resmi araba yanaşır. Güneş gözlüklü korumalar hemen arabanın kapısını açmak için koştururlar.

Jung Woo arabayı görünce birden ayılır; yerinden doğrulur. İçinden Ku Jon San’ın indiğini görünce sevinçle ona doğru atılır:

“Efendi Ku Jon San!”

Yaşlı adam kendisine seslenen kişiye doğru dönerken korumalar hemen atılıp Jung Woo’nun müsteşara daha fazla yaklaşmasını engellemişlerdir. Fakat Ku Jon San karşısındaki genç adamı tanıyınca yüzü yumuşar.

“Bırakın gelsin…”der.

Jung Woo sevinçle onun yanına koşar. Önüne gelince, belini sonuna kadar kırarak eğilir:

“Efendi Ku Jon San! Sizden benim için çok ama çok önemli bir şey istemeye geldim. Karşılığında bütün hayatımı hizmetinize adamaya hazırım…”

Böyle deyip başını kaldırmadan beklemeye başlar. Ku Jon San bir an kaşlarını çatar, karşısında eğilen genç adama bakıp bir süre düşünür. Sonra:

“Bana değil, fakat hayatını ülkene adamaya razı mısın?” diye sorar.

Jung Woo başını yerden kaldırmadan:

“Siz ne emrederseniz yaparım… Yeter ki bana yardım edin…”

Genç adamın sesindeki çaresizliği fark eden Ku Jon San’ın bakışları yumuşar. “Hımmm…” diye bir an düşünür. Arkasını dönüp eve doğru yürümeye başlar. Sonra başını çevirmeden seslenir:

“Kim Jung Woo! İçeri gelin ve bana istediğiniz şeyi anlatın…”

Jung Woo’nun ilk defa gözlerinin ışıldadığını görürüz.

Sahne 16 (Yeouido adası) Bahar festivali zamanı… Ekrana, Yeouido adasındaki çiçek açmış sakura ağaçları, adanın nehir kenarındaki yürüme yolunu boylu boyunca doldurmuş rengarenk giysili binlerce insan, cıvıl cıvıl bir görüntü gelir.

http://seoul.manuelhc.com/yeouido-spring-flower-festival/

Yoon Ah, hanbok’unu giymiş, kartta yazılı olan yerde beklemektedir. Yüzünde heyecan ve neşe karışımı bir ifade vardır.

(Zitten – Because) Birdenbire önünde renkli ışıklar ve çiçeklerle süslenmiş beyaz bir fayton durur. Yoon Ah merakla başını kaldırıp bakınca faytonun içinde kendisi gibi geleneksel kıyafetler giymiş genç bir adamın ayağa kalkıp kendisine elini uzattığını görür:

“Prenses!

Yoon Ah şaşkınlıkla bu yakışıklı çocuğa bakakalır: Faytondaki bu kendisine gülümseyerek elini uzatan çocuk, Sun Yong’dan başkası değildir.

Sonra, Yoon Ah üzerindeki şaşkınlıktan silkinir, gülümseyerek o da elini uzatır. Sun Yong onun elinden tutarak faytona binmesine yardımcı olur. Aynı anda arabacı da kırbacı şaklatır; fayton hareketlenir.

İki gencin faytonla Yeouido adasının caddelerinde ilerlerken yüzlerindeki neşeli ifadeleri, saçlarının uçuşmasını, gülerek etraflarını seyretmelerini izleriz. Yoldaki insanlar da merakla bu genç çifte bakmaktadır.

Nihayet fayton, sakura ağaçlarının en görkemli, kutlamaların en canlı olduğu sokağın başında durur. Sun Yong hemen faytondan aşağı iner; yine Yoon Ah’ın elinden tutarak onun da inmesine yardımcı olur.

İki çocuk festivalin merkezine doğru ilerlerken insanlar merak ve saygıyla iki yana açılmakta, tuhaf tuhaf bu geleneksel kıyafetler içindeki çifti süzmektedirler. O sırada bir ses:

“Majestelerini selamlayalım! Majesteleri, hoşgeldiniz!” diye bağırır.

Birden, çevredeki herkeste bir dalgalanma olur. Millet Sun Yong ve Yoon Ah çiftini alkışlamaya, onlara tezahürat yapmaya, hatta fotoğraf çekmeye başlar. Yoon Ah bu olanlara inanamaz gibi bakmaktadır; ağzı açık kalmıştır. Sun Yong ise kırk yıllık hanedan üyesi gibi sırıtarak etrafındaki insanları selamlamaktadır. Kalabalığın içinde kendilerine bağırarak tezahürat yapan Berna’yı görürüz. Sun Yong onunla göz göze gelince göz kırpar; Berna da sevinçle “OK!” işareti yapar.

Biraz sonra Berna kalabalıktan çıkıp yemek standlarının başında balık keklerini götürürken yanıbaşında duran Jin Ki hâlâ hayretle Sun Yong ve Yoon Ah’ın arkasından tezahüratlar yapmakta olan halkı izlemektedir.

“Her şeyi anladım da, bu kalabalığı tezahürat yapmaları için nasıl ayarladın Berna??” diye merakla sorar. Berna gülerek:

“Bir şey yapmadım ki… Demin majestelerini selamlayalım diye bağırdım sadece… Gerisini halk halletti…”

“Nasıl yani?”

(Flashback: Berna’nın “majestelerini selamlayın!” diye bağırdığı an’a gideriz. Onu duyan hemen yanındaki yaşlı kadın merakla:

“Afedersiniz kızım, bu bayanla beyefendi ünlü birileri midirler?” diye sorar. Berna:

“Elbette ajumma! Joseon hanedanının son prensinin beşinci göbekten torunu olan Lee Sun Yong’u ve onun nişanlısı Min Yoon Ah’ı nasıl tanımazsınız?!” diye hayretle bağırır. Yaşlı kadın derhal gaza gelir:

“Oh! Tabii ya! Elbette!” deyip Sun Yong ve Yoon Ah’a döner, heyecanla bağırır: “Efendi Lee Sun Yong! Sizi çok seviyoruz!”

Sonra yanındakileri dürtükler: “Bu genç adam kral soyundan geliyor! Onu alkışlasanıza!”

Kalabalıkta onu duyan başkaları da bağırmaya başlamıştır:

“Prens Lee Sun Yong! Sizi burda görmek ne şeref!”

“Yaşasın asil Lee Sun Yong ve genç nişanlısı Min Yoon Ah!”

“Sun Yong Oppa! Seni seviyoruuuuuuz!” (bunlar fan girl’ler tabii ki de…))

Flashback biter. Berna Jin Ki’ye göz kırpar: “Dedikodunun gücünü asla hafife alma çingu!”

Sahne 17 (Yeouido adası) Sun Yong ve Yoon Ah’ın Sakura festivalinde geçirdikleri güzel anları izleriz. Birlikte sokak standlarından satın aldıkları yemeklerden yer, ateş yutan adam gösterilerini izler, şarkı söyleyen bir grubun sahnesinin önünde dikilip keyifle müzik dinlerler. Bu arada kendilerinin hep birkaç adım gerisinde Berna ve Jin Ki onları takip etmekte, gerekirse Sun Yong’a teknik destek sağlamak için tetikte beklemektedirler 😀

Nihayet, güneş batarken Sun Yong ve Yoon Ah’ı adanın yüksek bir tepesinde görürüz. Kamera, onları yine uzaktan izleyen Berna ve Jin Ki’ye döner. Berna keyifle gülümsemektedir:

“Sanırım artık Sun Yong’un bize ihtiyacı kalmadı…”

Jin Ki dik dik ona bakar:

“Şaka mı yapıyorsun? En güzel kısıma yeni geldik!”

Berna yarı şaka yarı kızgın, onu kolundan çekiştirmeye başlar: “Hadi hadiii! Bizim burdaki işimiz bitti!” Jin Ki: “Amaa…” diye itiraz etmeye çalışsa da başaramaz; iki çocuk kameranın görüş alanından çıkıp uzaklaşırlar.

Tekrar genç çiftimize döneriz. Yoon Ah’ın yüzünde çok eğlenmiş olanların yüzüne özgü bir neşe vardır. Sun Yong’a döner:

“Sen çok ilginç bir çocuksun Sun Yong-sshi… Seni bir türlü çözemedim…”

“Ben çözülmek için değil, sizi mutlu etmek için varım,” der Sun Yong yine adeta bir şövalye kibarlığıyla. Yoon Ah’sa şaşkındır:

“Bütün bunları neden yapıyorsun? Neden bu kadar uğraştın?”

Bu sözler üzerine Sun Yong’un yüzünde duygulu bir ifade belirir. (Edward Chun – Give My Love) Yoon Ah’a döner, gözlerinin içine bakar. Titreyen bir sesle:

“Çünkü… Çünkü seni seviyorum prenses…” der.

Yoon Ah’ın gözleri hayret ve sevinçle açılır. Ne diyeceğini bilemezmiş gibi bir an ona bakar. Sonra bir şey demek için ağzını açar, fakat Sun Yong parmaklarını onun dudaklarının üzerine koyup onu susturur. Sonra duygulu bir sesle:

“Doubt thou the stars are fire

Doubt that the sun doth move

Doubt truth to be a liar

But never doubt I love…”

Yoon Ah’ın ağzı tek kelimeyle açık kalmıştır:

“Fakat bu… bu…” diye kekeler. Sonra kendini toparlar, adeta haykırarak: “Sen Hamlet de mi biliyorsun?! Nasıl bir çocuksun sen??” diye bağırır. (Kız İngiliz dili ve edebiyatı öğrencisi bu arada, kendisi Hamlet’i su gibi biliyordur heralde…)

Sun Yong usulca:

“Sadece seni mutlu etmeye çalışan bir çocuk…” diye cevap verir.

Sonra eğilir, Yoon Ah’ın dudaklarından öper.

O sırada havai fişekler atılmaya başlanır…

Sahne 18 (Yeouido adası) Berna ve Jin Ki’yi rengarenk ışıklandırılmış sakura ağaçlarının çevrelediği festival alanında dolaşırken izleriz. Berna keyifle gülümsemektedir.

“Sanırım artık Sun Yong’un yardımlarımıza ihtiyacı kalmadı… Bizim küçük ev arkadaşımız nihayet aşkı bulmuş gibi görünüyor!”

Sonra Jin Ki’ye döner, onu hayranlıkla süzer:

“Ona Hamlet’ten ezberlettiğin dizeler gerçekten çok etkileyiciydi! Nerden de aklına geldi?”

Jin Ki omuz silker, sonra usulca gülümser:

“Shakespeare severim, biliyorsun…”

Berna da gülümser, “bilmez miyim!” diye mırıldanır. Bir süre iki çocuk sessizce yürürler.  Sonra Berna muhteşem güzellikteki sakura dallarını işaret eder:

“Ne kadar da güzeller! Muhteşem görünüyorlar…”

Jin Ki gülümseyerek ona bakar. “Senin kadar değil,” diye geçirir içinden. Sonra:

“İstanbul’da ise erguvan çiçekleri vardır, öyle değil mi?” der. “Mor renkli çiçekler açarlar…”

Berna hayretle ona bakar:

“Nereden biliyorsun?”

“Biraz araştırmıştım…” der Jin Ki ilgisiz olmaya çalışan bir sesle. O sırada havai fişekler atılmaya başlar.

Berna heyecanla:

“Ah, muhteşem! Şuraya bak Jin Ki! Sence de harika değil mi??” diye bağırır. Gözlerini göğe dikip heyecanla havai fişekleri izlemeye başlar.

Jin Ki ise gözlerini onun yüzünden alamamaktadır. Fısıldar gibi bir sesle:

“Evet, gerçekten harika…” diyebilir.

(ağır çekim) Bir süre, iki gencin bu halini izleriz. Berna her şeyden habersiz, gözlerini gökyüzündeki cümbüşe dikmiş… Güzel yüzünde ışıltılı bir yaşama sevinci, çocuksu bir neşe var… Arada bir uçuşan sakura yaprakları saçlarına, yanaklarına dokunuyor… Jin Ki ise büyük bir hayranlık ve sevgiyle onu izlemekte…

Sonra Jin Ki, yavaşça başını çevirir, o da gözlerini havai fişeklere diker. Yüzünde biraz buruk bir gülümseme vardır. Fısıldayarak kendi kendine bir Shakespeare sonesi okur:

“…Bazen, sana baka baka kendime çektiğim ziyafetle

Doydum sanırken, bir bakışın açlığıyla ölüyorum sonra…” (75. Sone)

Sakura ağaçlarının arasında yan yana durup gökyüzündeki büyülü gösteriyi izleyen iki genci izleriz. Yüzlerine havai fişeklerin ışığı vurmuştur.

Sonra görüntü, iki gencin arkasından gökyüzündeki havai fişeklere yükselir.

Sahne 19 (Şehirde bir cafe) Min Hee bir cafenin dışarıdaki masalarından birine oturmuş, neşeyle gelen geçeni izlemektedir. Arada bir saatine bakar, fakat acelesi yok gibidir. Önünden koşarak geçen sporcuları, anne babalarının elini tutmuş çocukları, gelin gibi kuşanmış ağaçları izlerken yüzünde büyük bir keyif vardır.

O sırada birisi:

“Unni! Min Hee unni!” diye bağırır.

Min Hee sesin geldiği yöne bakınca ona doğru neşeyle koşturan Hyo ju’yu görür. O da yerinden kalkıp sevinçle arkadaşına el sallar.

İki kız yan yana gelince özlemle kucaklaşırlar. Min Hee:

“Hyo Ju-ya! Görüşmeyeli ne kadar oldu? Bir seneyi geçti, öyle değil mi? Sen ne kadar büyümüşsün böyle!” Hyo Ju neşeyle:

“Artık on dokuz oldum unni, büyüdüm tabii!” diye yanıtlar. Sonra iki kız masaya geçip otururlar.

Biraz sonra önlerindeki limonataları yudumlarken Hyo Ju:

“İşte bizim oralarda hayat böyle unni,” diye sözünü bağlar, “Eee, biraz da sen anlat bakalım…”

Min Hee omuz silker:

“Benden ne olsun… Her zamanki monoton hayata devam!” deyip güler. Hyo Ju:

“Aaa, oldu mu ama… Senin gibi güzel bir kız… Bak abim bile bir sevgili yapmış, o bile bulduysa senin çoktan bulmuş olman lâzımdı!”

Birden Min Hee’nin şok içinde gözlerinin irileştiğini görürüz. Kekeleyerek:

“N-nasıl yani??” der. “Jung Woo’nun sevgilisi mi varmış?”

Hyo Ju ise onun şaşkınlığını farklı yorumlar, kıkırdayarak:

“Evet, sen de şok oldun di mi? Abim gibi bir kalastan kim beklerdi ki?” Sonra heyecanla anlatmaya başlar:

“Babamın borçları yüzünden başımıza gelenleri biliyorsun Unni… Adamlar Seul’de bile izimizi buldular! O akşam korkunç bir akşamdı: Biz her şeyden habersiz Gae Sun ajummanın evinde annemle oturuyorduk… Birdenbire adamlar eve daldılar, annemle ikimizi rehin aldılar! Sonra “arayın babanızı gelsin, sizi kurtarsın; yoksa hiç acımadan işinizi buracıkta bitiririz!” diye bizi tehdit ettiler! Çok korkunçtu Unni… Annem “Kocamın nerde olduğundan haberim yok” deyince “O zaman sana ilk parayı kim getirdiyse onun ismini ver” dediler. Annem söylemek istemedi, ama adam benim başıma tabancayı dayayınca annem ağlayarak abimin para verdiğini söylemek zorunda kaldı…”

Zavallı Min Hee yüzünde şok-dehşet karışımı bir ifadeyle, karşısında sakin sakin bunları anlatan Hyo Ju’ya bakar.

“Aman Tanrım, neler olmuş!”

“Yaa, işte böyle…” der Hyo Ju ve önündeki limonatadan birkaç yudum içip devam eder: “Sonra, adamlar annemin telefonunu alıp abimi aradılar. Abim zaten o akşam bizdeydi, çıkalı fazla olmamıştı. O yüzden hemen yanımıza geldi. Adamları “size senet imzalayayım, yeter ki annemle kızkardeşimi bırakın” diye ikna etmeye çabaladı, ama nafile…”

“Eee??” der Min Hee adeta haykırarak. Artık bayılmak üzeredir; hem Hyo Ju’nun ve Jung Woo’nun yaşadıkları korkunç anlar, hem de az önce aldığı kötü haber sinirlerini harap etmiştir.

“Sonra… Sonrası resmen mangalardaki gibiydi Unni!” der Hyo Ju heyecandan gözleri parlayarak. “Birdenbire kapı açıldı. Üzerinde prenses gibi bir elbise olan, çok güzel bir kız pat diye odaya daldı! Sonra adamlara dönüp demez mi, benim bütün paramı alın, yeter ki Jung Woo ve ailesini rahat bırakın diye! Aman Tanrım, kız olmasaydım, o anda ona ben âşık olurdum!”

Hyo Ju’nun gözleri hülyalı hülyalı parlarken Min Hee:

“Kız kimmiş peki?” diye atılır. Heyecan ve meraktan dudakları titremektedir. Hyo Ju:

“İşte onu bir türlü öğrenemedim…” der hafif bir hayalkırıklığıyla… “Adamlar kızın değerli bir mücevherini alıp gittiler. Ondan sonra abim kızı elinden tuttuğu gibi koşarak evden çıkardı. Bize hiçbir şey söylemedi! Kızın kim olduğu hakkında hiçbir fikrim yok… Yalnız… Konuşması biraz değişikti, aksanlıydı. Yabancı olabilir…”

Min Hee’nin birdenbire gözleri kayar, genç kız fenalaşarak arkaya doğru devrilir. Hyo Ju korkuyla:

“Unni! Unni, iyi misin?? Ne oldu??” diye bağırır. Garsonlar koşturup bir bardak su getirirler, bunu yarı baygın Min Hee’ye içirirler. Min Hee başını tutarak kendine gelir, yarım yamalak gülümsemeye çalışırken:

“İyiyim ben, bir şey yok, açlıktan oldu galiba…” diye mazeret bulmaya çalışır. Hyo Ju derin bir nefes alır:

“Unni! Beni böyle korkutma! Yoksa yaşadıklarımızı dinlemek mi seni böyle kötü etti? Ah benim canım Unni’m, korkma biz iyiyiz bak…” der ve yüzünde büyük bir sevgiyle Min Hee’ye sarılır. Min Hee de ona sarılır; ama yüzünde büyük bir şüphe ve üzüntü vardır…

Sahne 20 (Ku Jon San’ın evi) Jung Woo büyük bir saygıyla Ku Jon San’ın önünde eğilir.

“Efendi Ku Jon San! Size minnetimi nasıl belirteceğimi bilemiyorum…”

“Bana değil, ülkemizin başarılı polislerine teşekkür etmelisin,” der Ku Jon San. “Bahsettiğin kumar çetesinin inine baskın yapıp çökertilmesini sağlayan onlardı…”

“Yine de sizin yardımınız olmadan başaramaz, yüzüğü geri alamazdım,” der Jung Woo. Heyecandan dudakları titremektedir. Ku Jon San onun bu haline gülümser:

“Bu mücevher, şu senin yanlış anlama üstadı genç bayan arkadaşına ait, öyle değil mi?”

Jung Woo hayretle “Nerden bildiniz?” der gibi ona bakar, Ku Jon San’ın yüzüne bilge bir “ben anlamıştım” gülümsemesi yayılır.  Sonra:

“Şimdi gidebilirsin genç Kim Jung Woo,” der. “Fakat sözünü unutma: Bundan böyle, devletin sana ihtiyacı olduğunda görevlendirdiğimiz işi yapacaksın…”

“Elbette efendim. Sözüm onurumdur,” der Jung Woo ve müsteşarın huzurundan ayrılır.

O çıktıktan sonra Ku Jon San’ın yüzünde düşünceli bir tebessüm görürüz.

Sahne 21 (Dış Mekân) Berna dışarıda avare avare yürümekte, dondurma yemektedir. Güzel bir akşamüstü, insanlar kendilerini dışarı atmış, kaldırımlar cıvıl cıvıl… Berna’nın yüzünde keyifli bir ifade görürüz, belli ki hayatından memnundur.

Sonra bir an, yüzü hüzünle gölgelenir. Gözleri sağ elinin artık boş olan orta parmağına takılmıştır. Derin derin içini çeker.

Sonra omuz silker.

“Ne yapalım… Dedemi sadece maddi eşyalarla hatırlayacak değilim ya…”

Ama aklına bir düşünce düşmüştür; dudaklarını şaşkın bir biçimde büker:

“Son günlerde Jung Woo eve bile uğramadı nerdeyse… Acaba kendini mi suçluyor? Yoksa benim yüzüme bakmaya utanıyor mu?? Ama onun ne suçu var ki?”

Jung Woo’yu düşününce yüzüne bir tebessüm düşmüştür.

“Jung Woo böyle bir adam ama,” diye mırıldanır, “Böyle bir şeyi onur meselesi yapar o. Eski zaman erkekleri gibi bir onur anlayışı var…”

O sırada karşıdan koşarak gelen Jung Woo’yu görür. Heyecandan gözleri irileşir:

“Ooo! Jung Woo değil mi bu?? Gökte ararken yerde bulmak diye buna denir!”

Sonra neşeyle el sallamaya başlar:

“Jung Woo-sshi! Jung Woo-sshi!”

Jung Woo da onu görmüştür; yüzüne parlak bir sevinç yayılır. Hiç hızını kesmeden Berna’nın yanına geldiği gibi onun koluna yapışır:

“Hadi yürü, gidiyoruz!”

Ve “Heeey, n’oluyo yaa?” diye sızlanan Berna’nın itirazlarına aldırmadan onu sokak ortasında koşturmaya başlar (Clazziquai – Gentle Giant)

İki gencin insanlar arasından hızla koşturmasını izleriz. Berna şaşkındır, nefes nefese kalmıştır. Jung Woo’nun ise yüzü neşeyle parıldamaktadır. Yüzüne kendisine çok yakışan (ama pek sık göstermediği) o sevimli gülümseme gelip yerleşmiştir. Birden, iki çocuğun hızla geçip gittiği bir sokağın kesiştiği bir başka sokakta, sakin tavırlarla yürüyen Jin Ki’yi görürüz. Önünden yıldırım hızıyla geçen bu deli insanlara ters bir bakış atar; ama bu bakış yerini bir hayrete bırakır:

“Berna?? Jung Woo??”

Yüzüne şüphe ve merak karışımı bir anlam gelir, o da iki arkadaşının peşinden aynı yöne doğru koşmaya başlar.

Bu arada Berna ve Jung Woo nihayet bir parkın girişinde durmuşlardır. Berna nefes nefesedir:

“Jung Woo! Sen aklını mı kaçırdın?? Ne diye durup dururken beni koşturuyorsun??”

Jung Woo da nefes nefesedir, soluklar arasında:

“Sana söyleyeceğim çok önemli bir şey vardı!” diye açıklama yapar, “Ama bunu sokak ortasında söyleyemezdim!”

Berna ona şüpheyle bakar:

“Ee, şimdi sokakta değil miyiz sanki??”

“Öyle değil,” der Jung Woo ve parka doğru birkaç adım attıktan sonra gözleri parlayarak gelir, Berna’yı yine kolundan tutar, onu ilerideki bir havuza doğru yürütür. Şimdi, parkın ortasında, içinden fıskiyeler yükselen bir havuz kenarında durmaktadırlar. Etraflarında kimsecikler yoktur; manzara kartpostal gibidir. Jung Woo “işte burası doğru yer…” diye mırıldanır. Sonra, yüzünde parıldayan neşeyle ev arkadaşının gözlerinin içine bakar:

“Sana çok önemli bir şey getirdim,” der.

Berna olanlardan hiçbir şey anlamamış, hâlâ garip garip onu süzmektedir.

Bu arada Jin Ki’nin uzaktan koşarak geldiğini, onların yirmi-yirmi beş metre uzağında durup bir ağacın ardına gizlenerek, şüpheyle gözlerini kısıp neler olduğunu anlamaya çalıştığını görürüz.

Jung Woo emredercesine bir sesle:

“Gözlerini kapat…” buyurur. Berna ters ters:

“Allah Allah, nedenmiş o?” deyince de:

“Hadi, huysuzluk yapma da dediğimi yap!” diye tekrarlar. “Bir kere de bana güven be kızım!”

Berna uyuz uyuz dudak büker. Jung Woo ise aksine çok eğlenmektedir; yüzündeki gülümseme Berna’nın itirazlarına rağmen silinmemiş, aksine daha da genişlemiştir sanki. Berna oflayıp puflar, sonra gözlerini yumar.

“İyi hadi, kapattım…”

“Tamam, şimdi elini uzat…”

Berna abartılı bir iç çekişle bunu da yapar. Jung Woo artık heyecandan yerinde duramamaktadır; bir eliyle Berna’nın elini tutar, diğer eliyle de cebinden bir şey çıkarır. Aynı sırada yüzünde koca bir sırıtmayla: “Sakın gözlerini açma haa!” diye onu tehdit etmektedir.

(Clazziquai – Gentle Giant)  Berna birden parmağına geçen bir metalin hissi ile irkilir. Derhal gözlerini açar.

Bu arada ikisini izleyen Jin Ki’nin gözleri hayret ve dehşetle açılır! “Kıza yüzük taktı!”

Berna’nınsa yüzüne muhteşem bir gülümseme yayılır. Gözlerini parmağındaki yüzükten alamamaktadır.

“Dedemin yüzüğü!” diye bağırır. “Aman Allah’ım, dedemin yüzüğü! Jung Woo, bunu nasıl geri aldın?? İnanamıyorum yaa!”

Jung Woo ise onun bu sevincini büyük bir mutlulukla izlemektedir. Yüzünde büyük bir kıvançla:

“Üzümünü ye, bağını sorma,” der (Korece’sini tabii :D) “Bir şekilde aldım işte…”

Berna birden durur. Gözlerinde yaşlar tomurcuklanmış, dudakları titremeye başlamıştır. Sonra birden:

“Teşekkür ederim!” diye haykırarak Jung Woo’nun kollarına atılır!

Jin Ki artık bu kadarını kaldıramaz, olduğu yerde sendeler. Düşmemek için ağaca tutunur.

Jung Woo ise bir an şaşkınlık içinde kalır. Ama hemen sonra yüzüne az önceki kadar kocaman bir gülümseme gelir; Berna’ya o da sıkıca sarılıp kızı havaya kaldırır, kollarının arasında döndürmeye başlar.

“Bulduk onu! Yüzüğünü bulduk Berna! Yaşasın!”

“Bulduk! Yaşasın, bulduk!” diye haykırır Berna da; sıkıca boynuna sarıldığı çocuğun omzuna yaslanmış, gözlerinden süzülen yaşlarla.

Sonra Jung Woo Berna’yı yere indirir. Birbirlerinin gözlerinin içine bakıp bir kez daha sevinçle kıkırdarlar.

Jin Ki ise arkasına gizlendiği ağaca sırtını dayamış, onlara artık bakamamaktadır. Gözlerinden yaşlar süzülür…

Sahne 22 (Bar) (Edward Chun – Everything) Jin Ki’yi bir barda tek başına içerken görürüz. Yüzünde yıkılmış bir anlam vardır. Cebinden çıkardığı İstanbul anahtarlığına içi acıyarak bakar. Sonra alaycı bir gülüşle:

“Demek böyle Berna hanım…” der, “Demek Jung Woo’yu seçtin…”

Sonra gözleri yaşarır, dudaklarını ağlayacak gibi büker:

“Ama… ama ben seni ondan daha çok seviyorum!”

Acı acı güler. Bardağını eline alır, hatırlamaya çalışır gibi gözlerini ileriye diker, sonra ezberden bir şiir okur:

“Ah, sen kalbimi ezdin geçtin gaddarlığınla;
Şimdi üstüme atma tüm kötülüklerini!
Beni gözünle değil, şu dilinle yarala,
Hileyle değil, gerçek gücünle öldür beni.
Gözüme baka baka, ‘Sevdiğim başkası,’ de;
Canım, başka bir yana çevirme o bakışı;
Türlü aldatmalarla yaralamak da niye,
Zaten savunma gücü nedir ki sana karşı?
Seni bağışlasam mı? Ah, sevgilim bilir ki
Güzelim bakışları olmuştur bana düşman.
Düşmanları hep benden öteye çevirir ki
Başkaları devrilsin o amansız oklardan.
Vazgeç, işte ben artık yarı ölüyüm ama,
Bak da büsbütün öldür beni, son ver acıma…” (Shakespeare 139. Sone)

Sonra başını masaya dayayıp hüngür hüngür ağlamaya başlar…

Sahne 23 (Ev-dış mekân) O geceden enstantaneler…

Berna odasında yatağına sırt üstü yatmış, yüzünde kocaman bir gülümsemeyle dedesinin yüzüğüne bakmakta…

Jung Woo da aynı şekide kendi odasında yatağına sırt üstü uzanmış, yüzünde büyük bir gülümseme, elinde kurbağa oyuncağı, düşünmekte…

Sun Yong ve Yoon Ah’ın el ele ışıltılı bir caddede el ele yürüdüğünü görürüz. İkisi de çok neşeli görünmektedirler.

Min Hee ise odasında ders çalışmaktadır. Sonra bir an durur, kalemi bırakır, yüzüne ciddi bir ifade düşer. (Flashback) Berna’nın kurbağa oyuncağını alışı ve Jung Woo’nun çantasında o oyuncağı görmesi aklına gelir.

Nihayet Jin Ki’yi görürüz: Sokakta sallanan adımlarla yürümektedir. Sonra apartman merdivenlerden çıkışını, kapıyı açıp girişte bir an durmasını, sonra Berna’nın odasına doğru yürümesini izleriz. Tam kapıya geldiğinde elini kaldırır, kapıya vurmak üzeredir. Ama sonra, eli havada kalakalır. Hüzünlü bir bakışla son bir defa kapıya bakar; sonra sallanan adımlarla odasına geçer.

Sahne 24 (Dış mekân) Ertesi gün… Önce okuldaki öğrenci kalabalığı gösterilir.

Kampüsün çıkış kapısında arkadaşlarıyla vedalaşıp yürümeye başlayan Berna’yı görürüz. Genç kızın yüzünde son derece neşeli bir ifade vardır.

Onun biraz arkasında, kendini gizlemeye çalışarak onu takip eden Min Hee görünür sonra. Min Hee ise yorgun, şüpheci, mutsuz görünmektedir.

Berna önde, Min Hee arkada, uzun bir süre böyle yürürler. Nihayet, Berna’nın evinin olduğu sokağın bir aşağı sokağına gelirler.

Berna sağına soluna bakar; Min Hee hemen bir duvarın arkasına saklanır.

Sonra Berna kimsenin kendisini görmediğine emin olunca sokağın köşesindeki bir çalının arkasına çömelir. Çantasından çıkardığı peruk ve takma bıyığı artık alışmış hareketlerle iki saniyede kafasına ve dudağının üzerine monte eder.

Onu uzaktan izleyen Min Hee ise şaşkınlıktan düşüp bayılmak üzeredir! Kekeleyerek:

“N-nasıl yani yaa?? Oppa ve arkadaşları Berna’nın kız olduğunu bilmiyor olamazlar, öyle değil mi?!”

Sonra sinirli sinirli güler: “Berna’ya bakan, onun kız olduğunu şıp diye anlar! Bu ne saçma iş!”

Bu arada Berna gizlendiği yerden çıkmış, erkeksi bir yürüyüşle yürümeye devam etmektedir. Min Hee gülsem mi ağlasam mı dercesine onun bacaklarını aça aça yürüyüşüne bakar… Sonra “teallaam yaa…” der gibi başını sallayıp güvenli bir mesafeden arkadaşını izlemeye devam eder.

Biraz sonra Berna neşeyle apartmana girer. Daire kapısına anahtarını soktuğu sırada karşı kapı açılır; Berna Chang Ui’yi neşeyle (ve tabii erkeksi bir tonlamayla) selamlar:

“N’aber lan Chang Ui? (lan erkeksi tonlama oluyo…) Nasılsın adamım? Baksana, bana söz verdiğin halı saha maçını ne zaman yapıyoruz?”

“Ah abicim, ben üzerine afiyet grip gibiyim bu aralar… İyileştiğim zaman yaparız, olur mu?” der Chang Ui yapmacık bir gülüşle ve içeri kaçar.

Berna eve girdiği zaman kıkırdamaktadır. Kafasından peruk ve dudağından bıyığı çıkartırken “Ulan Chang Ui… Ne yalancı herifsin… Hani futbolu pek severdin; üç seferdir soruyorum, üçünde de mazeret buluyorsun…” diye kendi kendine söylenir.

Bu sırada mutfaktan çıkan Jung Woo Berna’yı görür.

“Oh, sen mi geldin Berna? Bak yeni çay demledim, Türk çayı… Mutfaktan alabilirsin…”

“Ah, yanında gyung dan da var mı??” diye ellerini çırpar Berna hevesle. Jung Woo bir an kendi kendine sırıtır: “Bi dakka yav… Türk çayını onun demlemesi, gyung dan’ı benim sormam gerekmez mi?”

Berna mutfağa doğru ilerlerken aynı anda Sun Yong odasından şimşek gibi fırlar, bir yandan da:

“Geç kaldım, geç kaldım!” diye bağırmaktadır. Aceleden eli ayağına dolanmıştır, çorabının tekini ayağına geçirmeye çalışırken nerdeyse takılıp düşecek olur. Jung Woo:

“Yavaş oğlum, bu ne acele…” deyince hüzünlü bakışlarla:

“Yoon Ah’la bugün ikinci date’imize çıkıyoruz… Eğer geç kalırsam bunca zamandır yaptığım bütün şövalye gösterileri boşa gidecek! Prensesi bekleten şövalye olur mu hiç??”

“Neden olmasın? Mario her oyunda bekletiyordu,” diye dudak büker Jung Woo.

O sırada Berna ağzı dolu dolu, elinde bir kupayla mutfaktan çıkar. Anaç bir tavırla:

“Taksiyle git… Eğer gene de geç kalırsan geçerken yoldan bir çiçek al, bu ona geç kaldığını unutturacaktır… Eğer çiçeğin bile bağışlatamayacağı kadar geç kaldıysan yalan söyle! Yaşlı bir amcaya yardım etmek zorunda kaldığını, o yüzden geç kaldığını anlat…”

Sun Yong ona: “Vaoooovv, Berna çok akıllısın!” diye bakarken Jung Woo surat asar: “Çocuğu yalancılığa teşvik ediyorsun!”

“Ben sadece kızın gözündeki karizmasını kurtarmaya çalışıyorum,” diye omuz silker Berna. Jung Woo pes etmemeye kararlıdır:

“Doğruyu söylemek her zaman yalan söylemekten daha iyidir! Dürüst bir şekilde “özür dilerim aşkım, geç kaldım” derse eminim ki kız onu hemen bağışlayacaktır…”

Berna alaycı bir biçimde sırıtır:

“Hı Hı… Peki bu yargıya daha önce yaşadığın ilişkilerinin kaç tanesindeki engin tecrübelerinle vardığını sorabilir miyim??”

Jung Woo kızarırken Sun Yong bir kahkaha patlatır. Sonra:

“Valla kalıp sizin bu atışmanızı dinlemek isterdim ama cidden çok acelem var!” diye sırıtır. “Hadi bay!”

“Dikkat et, koşturma, merdivenlerden inerken düşersin!” diye bağırır Jung Woo arkasından. Berna da:

“Akşam erken gelirsen haber ver, ona göre yemek pişireyim!” diye ekler. Sun Yong:

“Tamam yav, bu kadar üzerime düşmeyin, kendimi anne ve babamla yaşıyor gibi hissettim… Hadi hoşçakalın anneciğim, babacığım!”

(Doink!) Sun Yong böyle deyip kendini dışarı atarken Jung Woo ve Berna arasında tuhaf bir sessizlik olur. Sonra ikisi aynı anda:

“Ben televizyon açayım bari-“

“Ben çamaşır yıkayacaktım-“

Diye başlarlar. Sonra aynı anda susar, bir an göz göze gelir ve utangaçça kıkırdarlar.

“Neyse… Ben çamaşırlarımı atacaktım…” der Jung Woo ve odasına doğru yürür. Berna da koltuğa oturur, televizyonun kumandasına uzanır. O sırada kapı çalar.

Berna yerinden doğrulurken odasına henüz girmemiş olan Jung Woo’ya sırıtır:

“Bizim aceleci ufaklık kesin bir şey unuttu…”

Böyle deyip yüzünde “bakalım ne unuttun…” gibisinden bir bakışla kapıyı açar.

Kapının açılmasıyla birlikte Berna’nın gülümsemesi dudaklarında donar:

Kapıda Min Hee durmaktadır!

Min Hee yüzünde inanamaz bir bakışla ona bakar. Aynı anda Jung Woo da:

“Kim o, Sun Yong değil mi?” diye aldırmaz bir tavırla kapıya yaklaşmıştır. Min Hee’yi görünce o da olduğu yerde zınk diye durur, şok içinde kalakalır.

Görüntü, her biri taş kesilmiş gibi yüzlerindeki şok ifadesiyle birbirlerine bakmakta olan üç çocuğun üzerinde donar…

Advertisements

About hikaruivy

a big fan of shoujo animes/jdramas/kdramas loves to eat, write, read and watch!
This entry was posted in Uncategorized and tagged , , , , , , , , . Bookmark the permalink.

16 Responses to 5. Bölüm

  1. Ser_min says:

    Ya ama bu olmaz bölümün sonuna kadar gülsemde Jin Ki aklıma geldikçe üzüldüm.
    Çok acımasızsın Hikaru böööööö!!!!!!

    Yine de çok güzel olmuş. Özellikle Naber Lan Chang Ui cümlesine bittim yerlerdeydim 😀
    Arada türk vari konuşmalar beni oldürüyor.

    Birde Hangi engin tecrübelerinden kısmıda tam K.O edecek bir cümle arkasında kendim efektlendirim “Şaakkkk” sesi çıkarttım 😀

    Küçük Prensi bende inanılmaz severim. Unutamadığım hikayelerdendir. İçinde görünce çok hoşuma gitti.

    Ya ama Jin Ki hemen öğrensin öyle olmadığını lüffennn(Yavru köpek bakışı yapıyorum) Ay sanki çocuk gözlerimin önünde ağlama krizine girdi.

    Bir kaç şey daha söyleyecektim bak unuttum Jin Ki yüzünden haa!!!! Hatırladım Majestelerini selamlayın!!!!! Bunu kesin yapacağım bakalım milletteki tepki ne olacak hehehehe :D:D O anı düşündükçe gülüyorum. Sung Yoo’nun da o utangaçlığına şak diye kızın dudaklarına yapışması ayakta alkışlanıp yıldızlı pekiyi’yi hak ediyor :D:D

    Ah yine güzel bir bölümdü, yer yer sinirlendim genelde sevindim daimi kahkahalar attım eline sağlık 😉

    6 ne zaman gelecek ??? 😀 (Yayın evini sıkıştıran fangirl :D)

    • hikaruivy says:

      Sermincim bayıldım yorumuna 😀 😀 Korkma korkma, seni üzmeyeceğim, yanlış anlamalar uzun süreli olmayacak bizim hikayede… Jin Ki’nin daha fazla üzülmesine ben de kıyamam… Ama şu da var ki, o yüzük takma sahnesine şahit olmasaydı büyük bir kayıp olurdu; çünkü bundan daha fazla yanlış anlaşılacak bişi olamaz! 😀 😀

      Sun Yong ve Yoon Ah’ı sonunda muratlarına erdirmek istedim 😀 Sun Yong her ne kadar utangaç da olsa, kendini rolüne fazla kaptırıp Berna ve Jin Ki’nin ona destek kuvvet olacağını hissederse artık böyle bir aktraksiyona girer gibi geldi bana 😀 😀 Ama yani, şimdi o kadar hazırlık, o kadar verilmiş emek, kıza kendini prenses gibi hissettirmesi… hangi kız olsa etkilenirdi, di mi ama? 😀

      Küçük Prens’te o kadar güzel fikirler var ki, sanırım hikayenin geri kalanında sık sık ondan alıntılar yapacağım. Hatta sırf bu yüzden Küçük Prens’i seçtim de denebilir.

      İşte böyle… 6. bölüm cuma veya cumartesiye kadar gelecek, o zamana kadar beni özleyin anacım 🙂 😀

  2. Lee says:

    Küçük Prens gerçekten de böyle hikaye, hatta her türlü hikaye için içinde çok hoş şeyler barındıran bir kitap. Bu yüzden çok güzel bir seçim Hikaru. Ben de acaba Ye Dua Et Sev’i mi seçsem diyeceğim ama şaka 😀 Benim kitap serim belli. Çetrefiller Boleyn serisi 🙂

    Bu bölümü de çok beğendim. Jin Ki’nin yanlış anladığı kısımlarda “olm, öyle değil lan. Gitsene yanlarına, sorsana bir. Hadi hadi, hatta palli palli” dedim ekran başında kendi kendime 😀 Yanlış anlaşılmaların uzun sürmeyecek olması gerçekten güzel.

    Şimdi Jung Woo ile sahneleri fazla olduğu için ben daha da çok Jin Ki ile beraber olmasını istiyorum. ama senarist olarak sen, eminim ki Jung Woo ile beraber olmasını istiyorsun. Değil mi Hikaru? 🙂

    Annesinden bahsettiğine göre 6 ya da 7. bölümde anne olaya dahil olacak. Zaten Jung Woo ailesi işlendi şimdi sıra diğerinde..

    Sung Yoo ile Yoon Ah arasında durumlar oldukça güzel. Özellikle majestileri kısımları oldukça iyiydi. SungYoon diyorum ben onlara 🙂 Bu arada benim indirme yöneticim yüzünden şarkılar iniyormuş. Ama olsun, müzikler çok güzel olduğu için indirip atıyorum klasörlere ve bir güzel dinliyorum. Give my Love çok iyi bir seçim 🙂

    Bölümün sonunda Min Hee’nin kapı önünde olması kötü oldu. Ben sevdim o kızı, üzülmesi cidden kötü. Belki anlayışla karşılayacaktır ama kıskançlık ister istemez olacak. Ve Chang Ui kısmına gelirsek Berna’nın kız olmadığını bakalım hangi bölümde anlayacak? Şantaj mı yapacak, yoksa o da mı Berna’dan hoşlanmaya başlayacak aha 🙂

    Çingu çok iyi gidiyorsun. Hem destek, tam destek diyorum! 🙂

    ^^

    • hikaruivy says:

      Lee’cim sen senariste resmen spoiler soruyosun! Söylemiycem işte 😀 😀 Ama Jin Ki-Berna sahnelerini Jung Woo-Berna sahnelerinden daha az bulmana şaşırdım aslında. Bana dengeli gibi geliyordu, ama demek ki sizin üzerinizde böyle bir izlenim bırakmışım. Hımmm…

      Diğer tahminlerinin oldukça tutarlı olduğunu söyleyeyim yalnız, vallahi bravo: Jin Ki’nin annesi çok yakında olaya dahil olacak. Chang Ui de öyle (ama ona biraz salak muamelesi yapmayı düşünüyorum, hatta aklımda bana epeyce komik gelen bi yanlış anlama hikayesi daha var, bakalım siz nasıl bulacaksınız?)

      Min Hee, ah Min Hee… Şimdi itiraf zamanı: Eğer onu bu kadar iyi bir kız yapmasaydım, Jung Woo-Berna shipping’i kesin gibiydi. Ama şimdi herkes mutlu olsun, hayat bayram olsun havasına girince kararsızlığım arttı, dengeler değişti… Gelecek bölüm değil ama sanırım 7. bölüm bu bakımdan biraz kritik bir bölüm olacak. Neyse, fazla spoiler vermeyeyim 😀

      Ayrıca müzikler için sermin’e teşekkür etmemiz lazım: Tüm soundtrack’i o kurdu denebilir! Kullandığım bütün müzikleri ben de çok sevdim ayrıca. Sermincim, bundan sonra müzik zevkimi ellerine teslim etcem, sen hangi grubu övüyorsan onları dinlemeye başlıycam! Chincha yani, cidden…

      Ve hep destek, tam destek için teşekkür ederim ^^ Beni sizler var ettiniz (gaza gelen senarist modeli) “beraber yürüdük biz bu yollarda, beraber ıslandık yağan yağmurda” 😀 😀

  3. Ser_min says:

    Canımcım ne demek ya!
    Lee Bana eşekkür et bakimmm :D:D:D
    Aslında sana bu şarkıları yolladıktan sonra bir kaç grup keşfi daha yaptım onlardan da beğendiklerimi yollayayım hem sen dinle hem araya serpiştir :D:D

    Ah keşke herkes müzik zevkini ellerime bıraksa dünya çok güzel bir yer olurdu 😀

    O paragraf beni bitirdi Hikaru , çok mutlu etti. Cidden önerdiğim müzik beğenildimi çok seviniyorum 😉

    • hikaruivy says:

      Olur valla şekerim. Hatta sana aklımdaki birkaç sahneden bahsedicem bi ara, onlara uygun müzik bulamadım, senin aklına belki uygun bir şeyler gelir. Öptüm çingu’cum 😀

  4. mydestiny says:

    Selamlar^^

    5. bölümü okumuş bulunuyorum =) Sun Yong ve Yoon Ah ikilisinin her sahnesi harikaydı. Sun Yong yatsın kalksın Berna’ya dua etsin 😀 Berna olmasa kimbilir daha ne kadar uzaktan şaşkın şaşkın bakacaktı Yoon Ah’a. İkilimiz Dizinin en mutlu çifti şimdilik 😛

    Jin Ki.. ya yazık oldu çocuğa. Hepten yanlış anladı kiii ortam ve sahne yanlış anlamaya çok müsaitti of bee~~ En kısa sürede(6.bölümde 😀 ) gerçeği öğrenmesini ve mücadeleye devam etmesini istiyorum 🙂 Fighting Jin ki!

    Berna’nın olaya o şekilde damlamasına Jung Woo kesin kızacak diyordum ama yüzük olayından olsa gerek kızmak bir yana suçluluk duygusuyla kıvrandı. Neyse ki Efendi Jong San’dan yardım istemeyi akıl edebildi.

    Min Hee, ne yapacak nasıl davranacak merak ediyorum. Şimdiye kadar hep iyi bir karakterdi. Müzikler şahane bu arada. Sayende güzel bir müzik klasörüm oldu^^

    Ellerine sağlık.

    • hikaruivy says:

      @mydestiny: yeniden hoşgeldin 😀 Sun Yong ve Yoon Ah ikilisini kavuşturup ben de rahat ettim bu bölümde; hiç değilse onlar mutlu olsun! 😀 😀 Ayrıca evet, Sun Yong Berna’ya çok şey borçlu 😉

      Bu arada sende de hafiften bir Jin Ki’cilik sezmeye başladım mydestiny 😀 Merak etme şekerim, yanlış anlamalarla ömür çürütmiyciiz. Jung Woo’nunsa pek o kadar da odun olmadığını gördük 🙂 Nankör bir insan değil en azından! Ayrıca evet, Ku Jon San’dan yardım istemesiyle bence akıllı ve mantıklı bir insan olduğunu göstermiş oldu (yani; tek bildiği ders çalışmak olan bir inek olarak tutup da tek başına o mafya yuvasını dağıtamazdı, öyle değil mi…)

      Sevgilerle, 6. bölümde görüşmek üzere ^^

  5. masalevi says:

    hikaru gerçekten çok acımasızsın ya sana tek şey soracağım: “jinki’nin suçu ne??” yavrum pastasını çöpe attı çiçeğini çöpe attı bi aşkını atamadı ya.. ağladı bi de güzelim çocuk tenha bar köşelerinde anaam.. bu yanlış anlaşılma derhal düzelmeli 😦
    – yahu bu dizideki kızlar da -tabi çakal berna hariç- acaip saflar ya öyle böyle değil. sun yong neler yaptı o yoon ah hala “neden yapıyorsun bunları” diyor ya.. vericen bu kızları bernanın eline bi eğitimden geçirsin bak nasıl oluyorlar 🙂 jung woonun kardeşi de aynı ya, min hee ayılıp bayıldı karşısında hala “biz iyiyiz unni” diyor tövbe tövbe 🙂 insan azıcık uyanır 🙂
    – yüzük olayı çabuk halloldu sevindim ben.. ama bu hayatını ülkesine feda etme olayı jung woonun başına fena patlayacak gibime geliyor ya hayırlısı..
    – tekrar tekrar söylemiş olacağım ama berna karakteri gerçekten bir harika. hep ağlayan saf kızları hiç sevmiyorum zaten de bu kız çok fena ya 🙂 festivalde kız bi dedikodu verdi nasıl yayıldı öyle kulaktan kulağa bayıldım 🙂 bir de sun yonga çiçek al, yalan söyle falan diyor sanki iki üç kızı birden idare eden çapkın erkek tiplemesi gibi alem kız 🙂
    – bu arada ilk bölümden beri söyleyecektim hep unuttum, ben bu dizinin çekildiği takdirde kore-türkiye ortak yapımı bir dizi olacağını düşündüm. böyle olunca bence güzel türkçe şarkılar da girebilirdi diziye, özellikle slow şarkılar açısından. mesela ben teoman’ın istanbulda sonbahar ve gemiler şarkılarının güzel gidebileceğini düşündüm okurken.. bunlar örnek tabi düşünülürse değişik şarkılar da bulunabilir..

    • hikaruivy says:

      hahaha, çok güldürdün beni masalevi 😀 😀 “jin ki’nin suçu ne??” aahh ahh, ne yapalım ki hayat adil diil: fatmagüller, jin ki’ler, acı çekmeye mahkum 😛

      şaka bi yana, jin ki çok üzüldü, ağladı falan tamam da, ben o kadar da kötü kalpli bi senarist diilim.. böyle yanlış anlaşılmaları elli bölüm boyunca sündürerek zavallı karakterlerime acı çektirmiyciğim. zaten okuyunca göreceksin. ama tabii zavallı jin ki’cik âşık oldu, acı çekiyor, yapacak bişey yok. daha önce kalbini kırdığı kızlara saysın (hahaha, kötü kalpli diilim deyip bunu yazmak pek olmadı sanki 😀 :D)

      kızlar biraz saf, haklısın. özellikle de jung woo’nun kardeşi pek saftı cidden 😀 ama yoon ah, heralde biraz da cevabı bile bile öyle sordu; yani sun yong’un ağzından kendisini sevdiğini duymak istedi… zaten sonra çocuk onu öpünce gayet mutlu mesut karşılık verdiğine göre yoon ah’ın yaptığı da bir tür çakallık sayılabilir 😀 saf ayağına yatmaca 😀

      berna karakterine ben de bayılarak yazdım masalcım yaa… saf uyuz esas kızlar, özellikle boys over flowers’ın uyuz jan di’si gibi tipler acayip sinirlerimi geriyor. şöyle afacan, her şeye atlayan, neşeli ve kurnaz bir kız olsun istedim. tabii biraz şans da yardım ediyor; o dedikodu olayındaki gibi mesela 🙂 🙂 ama berna’nın da insanları manipüle etme yeteneği olduğu bir gerçek 😀 hatta ilerleyen bölümlerde jung woo’ya yaptıklarını görünce daha da hak vereceksin 🙂

      türkçe şarkılar konusunda haklısın canımcım. bu dizi fazlaca kdrama tadında olduğu için (absürtlükler falan; içindeki bazı şeyler türk dizilerinde pek olmaz mesela…) tüm müzikleri korece seçtim. ama sonraki hikayemde böyle yapmayı düşünmüyorum. bu arada dediğin iki şarkı var ya, teoman şarkıları; ikisini de az önce ders çalışırken dinlemiştim! nasıl bir tesadüfle senin de aklına geldi, şoktayım şu anda!! “kalp kalbe karşı” olması böyle bir şey galiba…

  6. masalevi says:

    sonraki hikayem mi dedin demek ki yeni hikayen gelecek oleyy 🙂 kalp kalbe karşı sözü de çok doğru oldu, son günlerde hikaru aşağı hikaru yukarı bizim evde, kulakların da çınlıyordur senin 🙂 bu arada bugün blogger buluşması yaptık ve ben “hikaru da burada olsaydı” deyince lee senin amerikada olduğunu söyledi 😦 çok şaşırdım birden.. ben sadece istanbul dışında olduğunu düşünmüştüm oysa ki.. keşke sen de olsaydın çok eğlendik bugün..

    • hikaruivy says:

      yapma yauuu, çok kıskandım şimdi 😛 zaten bir önceki buluşmanın detaylarını lafea’da, winpohu’da okuyup çok fena özenmiştim… (ayrıca ben de diyordum bugün neden sabahtan beri kulaklarım çınlıyor diye, demek bu yüzdenmiş, hahaha 😀 ) eminim çok eğlenmişsinizdir masalcım, darısı başıma 🙂 🙂
      evet, yeni hikâye gelecek ama oyuncu seçimini henüz kesinleştiremedim, bir de isim bulamadım… bu gibi ayrıntıları tamamlayınca eklemeye başlayacağım. sevgiler ^^

  7. yanlış anlama üstadı genç bayan arkadaş Sevdim bu tabiri ^^ Berna’ya da bu yakışırdı zaten 😛
    Jung Woo’yu kurtaracağım derken ortamda en değerli eşyasını kaptıran Berna’nın daha cazgır tavırlar sergilemesi bir daha Jung Woo’nun yüzüne bakmayı bırak adını bile anmamasını bir hışımla JinKi ile 3 çocuk yapmasını beklerdim 😛 Maksat JinKi gülsün, mutlu olsun çingu
    Sun Yong ve Yoon Ah ikilisinin rol çaldıkları kesinleşti ^^ Arkadaşım başroller bu kadar dolu dolu romantizm yaşamıyor kendinize gelin hemen (:

    Jung Woo bu bölümde kızımıza çok yaklaştı çek ellerini len kızın üstünden diye JinKi edasıyla ortama giresim gelmedi değil. Bir de ne hikmet Jinki bu bölümde bildiğin Yesung olarak dolaştı hayalimde (: Siyahlar içinde ki Yesung’tan soneler dinlemek daha çekici geldi galiba hehe

    139. sone de ne muhteşemdi üstüne yeni bölüm okusam mı bu lezzet damağımda daha fazla kalsa mı bilemiyorum . Ellerine sağlık

    • hikaruivy says:

      @OhYoonJoo: Berna’nın cazgır tavırlar sergilemesi gerçekten mantıklı bir senaryo olabilirmiş valla; ama bizim kız böyle cazgırlıklar için fazla iyi… Gene de yüzüğünü yeniden elde edemeseydi Jung Woo’nun bir daha hiç yüzüne bakmasa olurdu yani, çok haklısın. Ama ah ah, Jung Woo yüzüğü kurtarıp durumu düzeltince yine Jin Ki’ye esmer günler düştü 😛 😛

      Sun Yong ve Yoon Ah başrollerimizden rol çalıyorlar ama onları ben çok seviyorum, yan karakterler olmalarına rağmen ikisinin sahnelerini çok eğlenerek yazıyordum. Yazık yavrucaklar mutlu olsunlar 😀 😀

      Hahaha, sen çok beter bir Jin Ki fanı çıktın OhYoonJoo… Valla Jin Ki bile Jung Woo’ya senin kadar kinlenmemiştir! 😀 Onu Yesung olarak hayal etmek de iyi fikirmiş, valla uyarmış 😉 (Bu arada Yesung ShinMin’in favorisiydi değil mi, aman kendisine burdan övgüler düzüp de başımıza iş almayalım :P)

      139. sone bence de muhteşem! Zaten Jin Ki’nin soneleri ezbere bilmesi yok mu, gerçekten de böyle bir adam olsa, ben de dahil olmak üzere bütün kızların dibinin düşmesine neden olurdu! 😀 Ama Berna şimdilik çok etkilenmedi, bilemiyorum ileride durum değişecek mi? 😉

      Yorumun için teşekkürler tatlım ^^

  8. minekibuu says:

    Öncelikle okurken aldığım notlarla başlıyorum 🙂
    O yüzüğün başına bir gelecek vardı zaten. Kesinlikle Jung Woo yüzünden olacaktı bu olayda. Böylece ikilinin ilişkisi içerisine biraz vicdan azabı sokup, yakınlaşmaları için bahaneler arttırılacaktı 🙂 Oldu ah oldu!
    Sun Yong ve Yoon Ah romantizmi bende baş dönmesi yaptı, bu kadarı bana çok fazla. Bu olayda romantizm, ya da öpücüğü değil de havai fişekleri görme isteğim odunluk hislerime bağlanmalı sanırım (kendime not). Hemen alt satır herşeyi bitirdi. Jin Ki’ aptal aşık olmanın sırası mı kuzum? Bir havai fişek keyfim vardı, onu da elimden aldın! Bırrr!
    “Üzümünü ye, bağını sorma,” der (Korece’sini tabii ) Koptum 😀 ve Jin Ki için kahroldum. Duygudan duyguya sürüklüyorsun çingu yazık bana da.
    “teallaam yaa…” işin içine Mario da girdi. Sınırsız hikaruivy’nin kalemine kuvvet 🙂
    Gelelim genel yoruma;
    Sun Yong ve Yoon Ah ın yan rol olduğunu kabul etmiyorum. Bildiğin baş rol edaları nedeniyle Jin Ki kuzum figüran oldu resmen. sürekli bir ağaç arkası, çöp tenekesi yamacı, fonda görünen eleman hallerinde :(. Çingu Jin Ki JKS olmasa bu kadar canım yanmazdı eminim. Ön yargısız olamıyorum. Min Hee ye de üzülüyorum. Min Hee acıtasyon yaparak Bernayı Jin Ki’ye yönlendirebilir düşüncesindeyim. Ama yönlendirse mi ki? Çok karışık oldum çok. Durmak yok okumaya devam 🙂 Geç kalmanın en güzel yanı durdurak bilmeden okumaya devam edebilmek olsa gerek.

    • hikaruivy says:

      @minekibuu: yüzük elbette senaristin hain planları için kullanılacaktı, doğru tahmin! 😀 SunYoon çifti bu bölümde başrollerden rol çaldı, ama olsun o kadar, çok şekerdir keratalar 😀 jin ki’yi çöp tenekelerinin köşelerinde dilenci gibi gördüğümüz günler sizi kahretse de (ahahah 😀 :D) hikaye bunu gerektirdi kuzum, kusura bakmayasın 😛 ayrıca JKS’nin biraz burnu sürtüldü diye düşün, kendisini çok sever sayarım ama ego dağlarda geziyo biliyosun 😛 😛 durmak yok, okumaya devam! 😉

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s