8. Bölüm

 no reply ft taru – littlebylittle_short

Low End Project – Love and the moon

Clazziquai – Gentle Giant

Tearliner – We Quit Us

tearliner – You & I

tearliner – back up your memory (short)

Shawn Hlookoff – She Could Be You 

golden pops – family (short)

No Reply Ft Taru – Little by Little, It’s You

Tearliner – Woman Can Ride By Herself

Sahne 1 (Ev) Berna odasında ders çalışmaya çabalamaktadır.

“Uluslararası mali piyasaların temel işlevi sınır ötesi fon akımlarına olanak sağlamalarıdır.  Böyle bir çerçevede finansman kullanmak isteyenler, aradıkları fonları daha uygun koşullarda kendi ulusal piyasalarının dışındaki piyasalardan elde edebilirler.  Aynı şekilde, fonlarını yatırmak isteyen yatırımcılar da yurtdışı piyasalara yönelerek daha yüksek gelirler elde edebilirler…”

Berna durur, sıkıntıyla kalemi elinden bırakır.

“Bu ne yaa? Yabancı dilde okuyor gibiyim…”

Bir an durur, kendi kendine düşünür: “E yabancı dilde okuyorum zaten…” Sonra kafasını iki yana sallar: “Aman işte, hiçbir şey anlaşılmıyor demek istiyorum! Nerden de aldım bu seçmeli finans dersini yaa??”

Sıkıntıyla ayağa kalkar, masanın üzerinde duran boşalmış kupasını alır, odadan çıkıp mutfağa doğru ilerler. Mutfakta buzdolabından bir şeyler çıkaran Jung Woo’yla karşılaşır.

“Offf, hiçbir şey anlamıyorum!” diye bağırır Berna ve elindeki kupayı çat diye mutfak tezgahına bırakır. Jung Woo buzdolabının kapağını kapatırken:

“Ne oldu, nedir anlamadığın?” diye sorar. Berna üzgün bir suratla:

“Uluslararası finans…” der, “Seçmeli ders olarak aldım; ama kafam hiç basmıyor… Anlaşılan benim geleceğim finans sektöründe değil…”

“İstersen ben seni çalıştırabilirim,” der Jung Woo sakince. Berna hayretle ona bakar:

“Nasıl yani? Sen bu dersi biliyor musun?”

“İkinci sınıftayken almıştım,” diye umursamaz bir tavırla omuz silker Jung Woo. Berna ona kinle bakar: “Pis inek…”

“Ne dedin?”

“Eee, yok bişey!” der ve tüm şirinliğiyle sırıtır Berna: “Ee, ne zaman başlıyoruz?”

“Şimdi?”

“Oooo, süpersin Jung Woo-yah! Hemen defterimi kitabımı alıp odana geliyorum!” deyip koşturur Berna. Jung Woo arkasından “komik kız…” diye gülerek başını sallar.

(Little by little-short) Jung Woo ve Berna’nın masada yan yana oturarak birlikte ders çalışmasına dair sahneler: Jung Woo bir şeyler anlatmakta, Berna ise ısrarla başka bir şeyi işaret etmekte, en sonunda sabrı taşan Jung Woo oflayarak gözlerini belertip ona bakmaktadır. Hatta Jung Woo’nun kitabı rulo yapıp Berna’nın kafasına vurmasını, Berna’nın: “Ah, acıdı yav!” gibisinden ona bakmasını görürüz. Jung Woo yine ısrarla ona bir şey yapmasını işaret eder; Berna onu ters ters süzüp kalemi eline alır, dediği problemi çözmeye başlar. Jung Woo gülümseyerek onu izler. Berna çözdüğü problemin üstünü kapatır, Jung Woo’nun çözümünü özellikle görmemesi için uğraşır. Jung Woo bakmaya kalkışınca “yaa!” diye bağırır. En sonunda, dili dışarıda uğraşıp didindikten sonra soruyu çözünce yüzünde büyük bir gurur ifadesiyle öğretmenine gösterir; Jung Woo’nun abartılı bir biçimde onu alkışladığını görürüz.

Nihayet, Jung Woo yine bir şeyler anlatmaktadır.

“Bak şimdi Berna, mali fonların kaynağını kişi veya kuruluşların yaptıkları tasarruflar oluşturur.  Demek ki neymiş, kişiler ilerde elde etmeyi umdukları daha yüksek bir reel gelir karşılığında bugünkü gelirlerinin bir kısmını tüketmeyip yatırım yaparlarmış…”

Berna önce kitapta onun işaret ettiği yere bakarak arkadaşını dinlemektedir. Ama sonra başını kaldırır, Jung Woo’nun yüzüne bakarak dinlemeye, arada bir “hmm”lamaya başlar. Bir süre sonra, gözleri baygınlaşır. Jung Woo’nun yüzüne dalıp gitmiştir…

Jung Woo anlatmaya devam etmektedir. Sonra birden, Berna’nın bakışlarını yüzünde hissedip başını kitaptan kaldırır, şaşkınca ona bakar.

Berna birden kendine gelir. Telaşla yerinde toparlanır; gözlerini kaçırır.

“Ehem… Yatırım yaparlar, evet… Sonra?”

“Sonrası işte bu yatırımların değişik çeşitlerinin olabildiği gerçeği: işletmelerin başkalarından sağlayacakları fonlar ya kredi, ya da mülkiyete ortaklık, yani hisse senedi satışı biçiminde olabilir. Şimdi şu problemi çözelim birlikte: Bak şimdi, şu miktar, şirketin aldığı kredi miktarı, şu ise hisse senedi satışından gelen gelir…”

Jung Woo parmağıyla işaret ederken Berna da: “Kredi olan şu mu?” diye elini uzatmıştır. İkisinin eli birbirine değer. Berna birden ateşe değmiş gibi elini çeker. Jung Woo şaşırmıştır.

“Ne oldu?”

“Yok… yok bir şey!” diye abartılı bir heyecanla elini iki yana sallayıp güler Berna. “Hadi devam edelim!”

Jung Woo dudak büker. Tekrar problemin üzerine eğilir, tam anlatmaya başlayacağı anda telefonu çalmaya başlar. Jung Woo telefona bakar, sonra:

“Pardon…” deyip telefonu açar: “Alo? Efendim Min Hee…”

(http://www.youtube.com/watch?v=0qMd16-5lqA&feature=related)

Berna’nın yüzünden geçen hüznü görürüz. Genç kız yeniden hissettiklerinin yanlış olduğu duygusuna kapılmıştır…

Jung Woo telefonla konuşmaya devam ederken yavaşça eşyalarını toplar, ayağa kalkar. Jung Woo telefonun almacını eliyle kapatır:

“Dur bir dakika, nereye gidiyorsun? Daha çalışacağımız konular bitmedi ki…”

“Bundan sonrasını ben hallederim,” der ve yorgunca gülümser Berna: “Çok teşekkür ederim…”

Sonra bezgin adımlarla yürüyüp Jung Woo’nun odasından çıkar. Çıktığında yüzü son derece üzgündür.

Aynı bezgin adımlarla odasına gelir, kendini yatağının üzerine bırakır.

“Ah… Ben ne yapıyorum böyle??” diye mırıldanır… Gözleri dolmuştur.

O sırada telefonunun çaldığını duyarız. Berna elini komidinin üzerine uzatır, telefonu kimin aradığına bakmadan açar.

“Alo?” der yorgun bir sesle.

“Berna kızım?” der karşıda babasının sesi. “Nasılsın yavrum?”

“İyiyim babacığım, siz nasılsınız?” der Berna yine üzgün çıkmasına engel olamadığı bir sesle. Babası bir şeylerin ters gittiğini anlamıştır. Korkuyla:

“Sesin pek iyi gelmiyor Berna… Ne oldu yavrum, bir şey mi var?”

Berna’nın gözlerinden birden yağmur gibi yaşlar inmeye başlar. “Yoo… Ben… iyiyim aslında…” diye konuşmaya çabalar, ama birdenbire hıçkıra hıçkıra ağlamaya başlar! Babası:

“Berna yavrum kötü bir şey mi oldu?? Anlat bana güzel kızım!” der heyecan ve üzüntüyle. Berna hıçkırıklar arasında:

“Yok bir şey babacığım!” der. “Sadece… ben…”

Bir an durur, derin bir nefes alır, sonra daha sakin olmaya çalışarak: “Ben sizi çok özledim baba!” diye hıçkırır. “Artık burda daha fazla kalmaya dayanamıyorum babacığım! Artık gelmek istiyorum!”

“Ah Bernacığım, güzel kızım…” der babası çaresizce. Sonra: “Bak az kaldı, bir ay sonra geliyorsun yavrum… Azıcık daha dişini sık güzel kızım…”

“Evet… Bir ay sonra geliyorum…” der Berna üzüntüyle. Sonra neşelenmeye çabalar: “Neyse… Sen kendini üzme baba… Benim yorgun bir ân’ıma denk geldi, o yüzden böyle birdenbire patlayıverdim… Yoksa ben iyiyim aslında, sen sakın beni düşünüp endişelenme, tamam mı babacığım?”

“Peki güzel kızım… Sen de üzme kendini… Öpüyorum canım kızım…” der baba ve telefonu kapatır. Bir süre düşünceli bir halde durur, yüzü üzüntü doludur. Sonra, kararlı bir biçimde telefonunda bir numara tuşlar, karşısına çıkan kişiye:

“Ha İsmail?” der, “Bizim Japonya’daki yatırımcı şirketle olan görüşmeyi biraz daha öne alabilir miyiz? Şöyle on beş gün kadar? Ne dersin, ayarlayabilir miyiz bir şeyler? Hadi İsmail, gözünü seveyim, ayarla şu işi… Tamam, ben senden haber bekliyorum…”

Telefonu kapatınca çalışma masasının üzerindeki fotoğraf çerçevesine uzanır. Çerçevede Berna’nın fotoğrafı vardır.

“Benim güzel kızım… Merak etme, baban seni oralarda yalnız bırakmayacak!”

Tekrar Berna’nın odasına döndüğümüz zaman Berna’nın gözünde yaşlarla yatağında sırt üstü uzanmış, kulağında kulaklık, elindeki kâğıt feneri incelediğini görürüz. Üzgün bir yüzle düşünmektedir.

O esnada kapısı tıklatılır, Jin Ki’nin başı içeri uzanır: “Berna?”

Berna kapısının aralandığını fark etmez. Hâlâ üzgün üzgün, elindeki fenere dikmiştir gözlerini. Jin Ki ilerleyip odaya girecekken birden durur. Berna’nın gözündeki yaşları fark etmiştir.

Bir an şaşkınca duraklar. Sonra, yüzüne düşünceli bir anlam gelirken yavaşça kapıyı kapatır ve geri çıkar.

Sun Yong odasından çıkmış, mutfağa gitmektedir. Jin Ki düşünceli düşünceli kendi odasına doğru ilerlerken birden aklına bir şey gelir, yanından geçmekte olan Sun Yong’un kolunu tutar.

“Oh? Bir şey mi oldu Jin Ki Hyung-nim?”

“Sana bir şey soracağım…” der Jin Ki düşünceli bir sesle. “Berna’nın Fener festivalinden getirdiği fener… O feneri ona kim aldı?”

“Ah, kimse almadı, kendileri yaptılar,” diye güler Sun Yong. “Hatta Berna bir türlü becerememiş, Jung Woo Hyung-nim ona kendi yaptığını vermiş galiba… Üstelik Berna o fener yola uçtu diye nerdeyse arabanın altında kalıyordu, sana anlattık, öyle değil mi?”

Jin Ki’nin gözleri irileşmiştir. Sonra normal olmaya çalışan bir sesle: “Evet… Hatırladım..”der. Sun Yong gülerek:

“Berna da bazen çok çocuksu olabiliyor… Bir fenerin peşinden yola atlamaya değer mi yahu? Biz ona yenisini alırdık…” der ve başını iki yana sallayıp mutfağa geçer.

Jin Ki ise koridorun ortasında, gözleri ileride bir noktaya kilitlenmiş olarak, öylece kalakalmıştır.

Sahne 2 (Low end project – love and moon) Günlerin nasıl geçtiğine dair çeşitli sahneler izleriz. Berna ve Min Hee gülerek birlikte yürürlerken Jung Woo’yla karşılaşırlar; Berna hemen ikisini yalnız bırakarak koştura koştura onlardan ayrılır. Onlara veda ederken gülen yüzü, ayrılıp uzaklaşırken üzüntülü bir hale bürünmüştür.

Bir başka sahnede, yemekhanede yemek yiyecek yer ararken ileride Min Hee’nin ona el salladığını görür. Sevinçle o tarafa doğru giderken birden Min Hee’nin yanında Jung Woo’yu da fark eder. Gözleri telaşla sağı solu araştırmaya başlar. Sonra başka bir masada tanıdığı başka kişileri görünce oraya doğru koşturur. Kendisine şaşkınca bakan Min Hee’ye ise “n’apiyim, burdaki arkadaşlar beni bırakmadı” gibisinden işaret eder.

Evde ise fırsat buldukça Jung Woo’dan kaçmaya çalışmaktadır. Onun eve girdiğini görünce kısa bir selam verip salondan odasına kaçar, kapıyı arkasından kapatıp derin bir nefes alır. Jung Woo şaşkınca arkasından bakakalır. Bir başka sahnede, mutfakta bir şeyler yiyen Jung Woo’yu görünce gerisin geri mutfaktan çıkar. Jung Woo “n’oluyo bu kıza??” diye yüzünü buruşturur.

Sahne 3 (Berna’nın odası) Berna’yı MSN’de samimi arkadaşı Merve’yle konuşurken izleriz. Berna’nın yüzü üzgündür.

“Merve benim durumum hiç iyi değil: Ben bu çocuğa fena kapıldım galiba…”

“Berna saçmalama,” der Merve karşıdan. “Kızım, sen yirmi beş gün sonra Türkiye’ye döneceksin. Giderayak bu aşk da nerden çıktı??”

“Ben de kendime onu sorup duruyorum!” diye bağırır Berna ve başını birkaç defa yastığa vurur. “Çok aptalım, çok! Durdum durdum, en saçma zamanda âşık oldum! Hem de kime: Jung Woo’ya! Aşık olunacak en son adam!”

“Evet yaa, bu çocuk suratsızın teki değil miydi?” der Merve hemen. “Hem bana gönderdiğin resimlerde de bayaa çirkin görünüyor. Jigsaw’a benziyor!”

(Doink!) (Ekranda, Jung Woo’nun suratı beyaza boyanmış, yanaklarına kırmızı halkalar çizilmiş şekilde üç tekerlekli bir bisiklet üzerindeki hali belirir. Jung Woo jigsaw gibi “ihihihi!” diye bir kahkaha atar.)

“Aşkolsun Merve! Hiç de bileee, Jung Woo çok yakışıklıdır!” diye bağırır Berna ve elindeki yastığı kameraya fırlatır. Merve gülmeye başlar:

“Tamam yaa, tamam. Laf etmedik sevgiline…”

“O benim sevgilim değil…” der Berna yine, hemen durgunlaşarak. “Onun bir sevgilisi var zaten…”

“Şu senin bölümdeki arkadaşın, değil mi? Neydi adı, Mine gibi bir şeydi…”

“Min Hee,” der Berna üzgün üzgün. “Çok da iyi bir kız, biliyor musun? Kendimi resmen kızcağızın arkasından iş çeviriyor gibi hissediyorum.” Sonra yine yastığı eline alır, başını yastığa bastırır: “Offf! Ben salağım, salağım!”

“Sakin ol Bernaaa!” der Merve karşıdan. “Yaa kızım, zaten kısa zaman sonra geliyorsun. O zaman her şey kendiliğinden çözülecek zaten… Gözden ırak olan gönülden de ırak olur, sen merak etme…”

“Öyle mi dersin?” der Berna dudaklarını sarkıtarak. Merve’nin sesi güven vericidir: “Tabii öyle derim! Sen güven bana… Ah, annem geliyor, artık kapatmam lâzım! Hadi kendini üzme!”

“Tamam… İyi geceler…” deyip mouse’a uzanır, ekranı kapatır Berna. Sonra bir süre öylece durur. (http://www.youtube.com/watch?v=0qMd16-5lqA&feature=related) Yüzünde yine üzütülü bir ifade vardır. Sonra:

“Merve haklı,” diye mırıldanır kendi kendine. “Gözden ırak olan gönülden de ırak olur… Ben zaten kısa bir zaman sonra gidiyorum… O zaman her şey kendiliğinden çözülecek…”

Sonra yüzünde acıklı bir ifadeyle durur. Gözleri karaoke barda hep birlikte çekildikleri fotoğrafa kayar. Elini uzatıp fotoyu eline alır. Acıyla gülümser.

Aynı anda Jung Woo’nun odasında ders çalışırken gözünün masanın üzerinde duran kurbağa anahtarlığa iliştiğini görürüz. Jung Woo elindeki kalemi bırakır, yüzünde duygulu bir ifadeyle kurbağayı eline alır.

“Gel bakalım kurbağa kardeş… Seni bana veren kız var ya… O bugünlerde çok tuhaf davranıyor, biliyor musun?”

Sanki kurbağa bir şey demiş gibi bir süre durur, sonra: “Sınavların stresinden mi dedin? Hayır hayır, öyle olsaydı vize zamanında da böyle olurdu…” der ciddi bir şekilde.

Sonra durur, bakışlarını ileri diker. Yüzünde çocuksu bir üzüntü vardır.

“Çok az kaldı, biliyor musun? Onun evine dönmesine çok az kaldı…”

Sonra biraz sustuktan sonra tekrar mırıldanır: “Üstelik Türkçe’yi bile daha doğru düzgün öğrenemedim… Oysa onunla tekrar konuşacağıma söz vermiştim…”

Ekran ikiye bölünür: Sol tarafta elindeki fotoğrafa üzüntüyle bakan Berna, sağ tarafta ise bakışlarını üzgün üzgün karşıya dikmiş, düşünceli bir yüzle duran Jung Woo’nun görüntüsü gelir ekrana…

“Keşke gitmese…” “Keşke gitmesem…” der Jung Woo ve Berna aynı anda.

Sahne 4 (Salon) Berna elinde bir kap dondurma, TV seyretmektedir. O sırada evin kapısı açılır, Jung Woo gelmiştir.

“Selam,” der Berna ve hemen toparlanır, odasına doğru seğirtirken Jung Woo:

“Berna!” diye bağırır arkasından. Berna duraklar. Başını çevirmeden:

“Efendim?” der. Jung Woo onun yanına kadar gelir.

“Sana son günlerde ne oluyor? Benden kaçıyor gibisin…”

Berna kendini zorlayıp başını çevirir, Jung Woo’ya bakarak gergince gülmeye başlar:

“Ahaha! Hiç güleceğim yoktu… Onu da nerden çıkardın??”

“Ne bileyim, kaç gündür senle iki çift laf edemedik… Sürekli odandasın…”

“Sınavlarım vardı,” der Berna, ve yine odasına doğru yürümeye başlar. Jung Woo birden onun kolundan tutar. Berna korkuyla bakar ona.

“Bu hafta başka sınavın yok! Biliyorum… Hem demin televizyon seyretmiyor muydun?? Niye ben girdim diye kalktın ki?”

“Yooo, hiç de bile, ben odama gidecektim zaten…” der Berna ve kolunu Jung Woo’nun elinden kurtarır, odasına gitmek üzere geri döner. Tam kapıya elini atmıştır ki Jung Woo:

“O zaman benle bir kere PES oyna!” diye bağırır. “Beni bir sefer daha yenersen seni rahat bırakacağım, söz!”

(Gentle Giant) Berna’nın yüzüne bir gülümseme yayıldığını görürüz. Başını çevirmeden mırıldanır:

“Hiç şansın olmadığını biliyorsun…”

“Olsun! Beni son bir defa daha yenmezsen senin üstünlüğünü kabul etmeyeceğim!” diye sırıtır Jung Woo. Berna bunun üzerine yüzünde meydan okuyan bir ifadeyle döner, onun yüzüne bakar:

“Pekâlâ… Seni son bir defa daha yeneyim o zaman!”

Sahne 5 (Salon) İki çocuğu TV karşısındaki yerlerini almış, ellerinde gamepad’lerle görürüz. Berna Jung Woo’ya bakar:

“Başlayalım mı??”

“Dur, dur bir dakika!” der Jung Woo. “İddianın sonucunda kazanan kaybedene ne verecek önce onu kararlaştıralım…”

“Sen söyle çingu, yenilecek olan sensin,” diye güler Berna. “Hımm, bir kola ısmarlasan? Cık, olmaz, bu çok az… Bir yemeğe ne dersin?”

“Benim daha iyi bir fikrim var,” der Jung Woo. Sonra Berna’nın gözlerinin içine bakar: “Kazanan, kaybedene istediği üç soruyu sorma hakkına sahip olsun!”

Berna kaşlarını çatıp feryat eder:

“Bu ne biçim bir iddia yahu?? Çok saçma!”

“Kabul etmezsen benden korktuğunu düşüneceğim,” der Jung Woo aldırmaz bir tavırla. Berna ona öfkeyle bakar:

“Pekala! Ama öyle sorular soracağım ki seni bu iddiaya girdiğine pişman edeceğim!”

“Hiç zannetmiyorum,” der Jung Woo yüzünde kendini beğenmiş bir gülümsemeyle. “Sana asıl gücümü daha önce göstermedim!”

“Yaaa?? Hadi bakalım…” der Berna da ve ekrana dönüp gamepad’ini sıkı sıkı kavrar: “Hazır mısın? O zaman: bir, iki, üç!”

(Gentle Giant) İkilinin oyun oynama sahnelerini görürüz. Maç hakikaten çekişmelidir; bir Berna gol atmaktadır, bir Jung Woo. Berna’nın dili bir karış dışarıdadır; Jung Woo ise yüzünde korkunç bir konsantrasyonla oynar oyunu.

Nihayet, kamera TV ekranını gösterdiğinde, maçın bitmesi için son iki dakika olduğunu görürüz. Durum 3-3 beraberedir.

Birden Berna’nın adamı topu alıp koşmaya başlar. Berna sevinçle: “evettt!” diye bağırır.

Ama hemen sonra, Berna’nın zihninde: “Kazanan kaybedene üç soru sorma hakkına sahip olacak…” diyen Jung Woo’nun sesi yankılanır.

Berna birden durur: “Acaba bana ne sormak istiyor?”

Göz ucuyla Jung Woo’ya bakar. Jung Woo kan ter içinde oyunu kazanmak için debelenmektedir.

Berna birden kararını verir. Adamına bilerek hatalı pas yaptırır.

Jung Woo “İşte budur!” diye bağırır, topu aldığı gibi koşmaya başlar. Berna ise: “Olamaz yaaa! O topu nasıl kaçırdım?? Hayıııır!” diye yalancıktan bağırmaktadır. Jung Woo yakaladığı fırsatı kaçırmaz, hızlı bir atakla Berna’nın kalesine kadar gider ve bir gol daha atar. O “Goooool!” diye bağırıp kanepede zıplarken ekranda oyunun bittiğine dair bir yazı görünür. Berna derin bir nefes verip elindeki gamepad’i bırakır. Jung Woo’ya döner:

“Pekâlâ çingu… Sen kazandın…”

Sonra ellerini göğsünün üzerinde kavuşturur, “bekliyorum,” deyip onun gözlerinin içine bakar.

Jung Woo ise hâlâ zafer sarhoşudur: “Nası yendim ama?? Ben sana asıl gücümü göstermedim dememiş miydim??”

“Tamam anladık, sen yendin,” der Berna hafifçe kızarak. “Hadi ne soracaksan sor artık da odama gideyim…”

“Tamam,” der Jung Woo ve yerinde toparlanır. Hafifçe öksürür. Sonra Berna’nın gözlerinin içine bakar:

“Benden neden kaçıyorsun?”

Berna omuz silker, gözlerini kaçırır:

“Kaçmıyorum ki…”

“Doğruyu söyle Berna. Anlaşmamızda bu da vardı.”

“Yooo, öyle bir şey yoktu; istediğim gibi cevap veririm,” diye güler Berna. Jung Woo “Aha!” diye bağırır, “Kendi ağzınla yakalandın! Demek gerçekten de benden kaçıyordun! Ama niye???”

Berna bir an ne diyeceğini bilemez. Sonra sıkıntılı bir biçimde:

“Pekâlâ,” der, “Senden kaçıyordum, çünkü… Şeyy…”

Berna durur, sonra birden pat diye: “Çünkü erkek arkadaşım senle çok samimi olmamamı istedi!” deyiverir.

(Tearliner – we quit us) Jung Woo hayretle kalakalır. Sonra:

“Biriyle çıkmaya başladığını bilmiyordum,” der yavaşça. “Kim peki??”

“Bu ikinci soru oldu yalnız…” der Berna.

Jung Woo bir an duraklar, sonra: “Tamam, ikinci olsun, nasolsa üç soru sorma hakkım var,” diye omuz silker. Tekrar merakla Berna’ya bakmaya başlar.

Berna da ona bakar. Yüzünde hüzünlü bir gülümseme vardır.

“Sence?” diye sorar.

Jung Woo:

“Sen söyle,” diye somurtur, “Şimdi ben bir isim verip, o mu diye sorarsam bunu da üçüncü soru sayarsın sen…”

“Doğru,” diye güler Berna. Sonra gözleri yine hüzünle dolu,

“Aslında tahmin etmişsindir,” der Jung Woo’ya, “Mert’le çıkıyoruz biz…”

 Jung Woo bir an durur. Sonra başını hafifçe öne eğer, bir nefes verir. Berna merakla onun ne diyeceğini beklemektedir. Jung Woo tekrar başını kaldırıp çabucak gülümser:

“Tebrikler,” der, “Umarım ilişkiniz iyi gider… -sonra durur, sıkıntıyla- O da sen gibi… eee yani… Türkiye’ye döner heralde…”

“Evet, o da dönecek,” der Berna normal olmaya çalışan bir ses tonuyla, “Bu aralar İstanbul’da yüksek lisans aramaya başladı…”

“Hımm, anladım,” der Jung Woo yine. İki çocuk bir süre susarlar. Sonra Berna:

“Soracağın üçüncü bir soru var mı?” der merakla.

Jung Woo henüz cevap vermemiştir ki, apartmanın kapısı açılır, içeri Jin Ki girer. “Selam!” der ve merakla salondaki iki ev arkadaşına bakar. Halleri bir tuhaftır; ikisi de sıkıntılı bir konuşmanın ortasında gibidirler. Sonra:

“Ben rahatsız ettiysem kusura bakmayın,” der, “Odama geçiyorum zaten…”

“Hayır hayır,” der Jung Woo ve oturduğu yerden ayağa kalkar, “Rahatsız ettiğin filan yok… Ben de odama gidiyordum…”

Sonra Berna’ya döner:

“Üçüncü soruya gelince: Onu başka bir zaman soracağım!”

“Yaaa, ama böyle anlaşmamıştık!” diye mızmızlanır Berna, Jung Woo ise sırıtır: “Hep sen mi hile yapacaksın??”

Jung Woo odasına gider. Yüzündeki gülümseme, yolda üzüntülü bir ifadeye dönüşmüştür.

Berna ise içini çeker; sonra konuşulanlardan hiçbir şey anlamamış olan Jin Ki’ye anlayışla bakar:

“Gel çingu gel… Senle bir pes oynayalım da kendime geleyim!”

Sahne 6 (Jung Woo’nun odası) Jung Woo odasındadır. Aklı başka yerde gibi yavaş hareketlerle gider, sandalyesine oturur. Gözlerini boş boş ileriye dikmiştir. Sonra, olanlara inanamaz gibi derin bir nefes verir, yüzüne alaycı bir gülüş gelir:

“Çıkmaya başlamışlar! O ukâlâ herifle çıkmaya başlamışlar!”

Sinirli sinirli güler. Sonra birden yüzünde öfkeli bir anlam büyür, dişlerini sıkar:

“Adam bir de bizle samimi olmamasını söylemiş! Şuna bak yaaa! Sen kim oluyorsun da Berna’ya ne yapacağını söyleyebiliyorsun??”

Sonra bir an durur, yine sinirli sinirli güler: “Ya Berna hanıma ne demeli? Kuzu kuzu kabullenmiş adamın istediğini! İşe bak!”

Bir an öylece durur, yüzü karmakarışıktır. Sonra gözü kurbağa anahtarlığa ilişir. Birden yine büyük bir öfkeyle dolar. Anahtarlığı aldığı gibi duvara fırlatır!

Sonra da kendini yüz üstü yatağa atar.

 Sahne 7 (Kampüs) Berna kampüste dalgın dalgın yürürken kendisine seslenildiğini duyar: “Berna!”

Min Hee gülümseyerek el sallamaktadır. Jung Woo da yanındadır. Berna’yı görünce küskün gibi başını çevirir.

Berna sıkıntıyla gülümser, sonra ikisinin yanına gider.

“Selam arkadaşlar…”

“Selam Berna! Gelsene,” der Min Hee yanında yer açarken, “Biz de güzel havanın tadını çıkarıyorduk… Ah, gyung dan var, yer misin?”

“Bu teklife nasıl hayır diyebilirim?” diye güler Berna ve gyung danlardan bir tane ağzına atar.

“Eee, nasılsın görüşmeyeli?” der Min Hee hemen. “Son haftanın derslerine pek gelmedin… Geldiğinde de ders sonrası çok kalmıyorsun…”

“Kütüphaneye gidip çalışıyordum…” diye mırıldanır Berna. Jung Woo alaycı alaycı:

“Mert’le buluşmaya gidiyordum desene şuna!” der. Berna onu ters ters süzerken Min Hee sevinçle ellerini çırpar:

“Ah, gerçekten mi? Yoksa siz çıkıyor musunuz?”

“A… ee… şey, evet,” der Berna mecburen, ve başını öne eğer. Jung Woo iyice somurturken Min Hee neşeyle:

“Buna çok sevindim Berna! İkiniz birbirinize çok yakışıyorsunuz!”

“Eh… teşekkürler…” der Berna gülümsemeye çalışarak. O sırada Min Hee: “Bak, iyi insan lafının üzerine gelirmiş! Meeerrt, biz burdayız!”

Berna korkuyla başını kaldırdığında gülerek onlara yaklaşan Mert’i görür. Min Hee hemen: “Tebrikler Mert, Berna’dan duydum, çok sevindim!” diye onu tebrik etmeye başlamıştır bile. Mert’in şaşkın şaşkın “bu kız neden bahsediyor acaba?” diye bakındığını görünce atılır Berna:

“İkimizin çıkmaya başladığını söyledim! Min Hee onu diyor…”

Bir yandan da: “N’olur beni bozma Mert, n’olur…” diye içinden mırıldanmaktadır. Mert onun yalvaran bakışlarına bakar, ve yüzündeki şaşkın anlam yumuşar. Sebebini bilmese de, Berna’nın yalan söylemek zorunda kaldığını anlamıştır. Gelip Berna’nın omzuna elini koyar:

“Evet, biz çıkmaya başladık… Teşekkürler Min Hee…”

Berna rahatlayıp derin bir nefes verirken Jung Woo’nun yüzü iyice asılmıştır. Ters ters:

“Türk erkekleri maço derlerdi de inanmazdım,” der. “Berna’yla çıkmaya başlar başlamaz ona yasaklar koymaya başlamışsın bile!”

“Yasak mı, ne yasağı?” der Min Hee merakla. Jung Woo alaycı alaycı:

“Bizimle samimi olmaması yasağı!” diye konuşur. Mert’e sözde gülümseyerek bakar, ama gözleri ateş saçmaktadır: “Berna’nın bizimle olan arkadaşlığı senle olan tanışıklığından daha eski oysa…”

Mert ne diyeceğini bilemez halde şaşkınca bakarken Berna öfkeyle:

“Yeter artık Jung Woo!” diye bağırır, “Bilip bilmeden konuşma!”

“Yaa, neyi bilmem gerekiyormuş acaba?” der Jung Woo yine alayla. Gözlerinden kıvılcımlar çıkmaktadır. Berna da sinirli bakışlarını ona dikmiştir. Tıslar gibi:

“Bu benle Mert arasındaki bir mesele!” diye konuşur, “Üçüncü kişi olarak maydonoz olma istersen…”

Jung Woo birden çok bozulur.

“Maydonoz ha… Ben size maydonoz oluyorum öyle mi…” Sonra gözleri yine öfkeyle dolar. Yüzünü Berna’nın yüzüne yaklaştırır, hınçla bağırır:

“Demek bunca zamandır bize gösterdiğin yüzün yalanmış! Sen de sevgili bulunca onun kanatları altına girip kendi kişiliğini kaybeden kızlardanmışsın!”

Berna birden bembeyaz kesilir. Ters bir cevap vermek için ağzını açar, ama sonra hiçbir şey demeden kalkıp hınçla oradan uzaklaşır. Min Hee ve Mert’se donmuş kalmışlardır, ağızları bir karış açık, gözlerinin önünde on saniye içinde cereyan eden bu kavgaya inanamaz gibidirler. Mert kendini toparlar, Min Hee’ye: “Kusura bakma…” dedikten sonra Berna’nın arkasından koşturur. “Berna, bekle!”

Min Hee ise üzüntülüdür. Korkuyla Jung Woo’ya bakar. Jung Woo’nun yüzü karmakarışıktır.

“Oppa…” diye mırıldanır ve onun kolunu çekingence tutar Min Hee. “Sen… iyi misin?”

“İyiyim,” der Jung Woo, ama sesi hâlâ öfkeli bir boğa gibi çıkmaktadır. Sonra bir nefes verir, alaycı alaycı “hıh”lar:

“Şu çocuğa inanabiliyor musun Min Hee? Berna’ya bizimle samimi olmamasını emretmiş! Bu ne ukâlâlık be!”

“Kim, Mert mi?” der Min Hee şaşkınca. “Emin misin? Mert böyle diyecek birine benzemiyordu…”

“Benzemiyordu ama maçonun tekiymiş işte!” der Jung Woo hınçla. Min Hee ona korkarak bakar. Bu öfkesinden ürkmüştür. Yavaşça:

“Berna böyle mutluysa bize diyecek bir şey kalmıyor,” der. “Boşver Oppa… Bu onların bileceği bir iş…”

Jung Woo durur, sonra acı acı:

“Evet, onların bileceği iş…” der ve gülümser: “Baksana, kız bana açık açık sana ne, iki kişi arasındaki ilişkide üçüncüye bok yemek düşer dedi!”

Sonra “neyse yaa, bana ne…” diye mırıldanır ve kitaplarını toplamaya başlar: “Min Hee, benim derse gitmem lâzım, sonra görüşürüz tamam mı?”

“Tamam… Güle güle…” der Min Hee şaşkınca. Jung Woo sert adımlarla uzaklaşırken genç kız yine hüzünlenmiştir. Onun arkasından uzun uzun gidişini izler. Yüzünde acıklı bir ifade vardır…

Bu arada Mert de Berna’ya yetişmiştir. Koşturarak onun önüne geçer, kolundan tutar:

“Berna! Yavaş ol, artık koşmana gerek yok, kimse gelmiyor!”

Berna nefes nefese durur. Mert bu defa daha yumuşak bir sesle:

“Şimdi bana söyleyecek misin lütfen, neler oluyor?” diye sorar. “Nerden çıktı bu çıkıyor olma yalanı?”

Berna gözlerini kaçırır. Kolunu Mert’in elinden yavaşça kurtarır, sonra:

“Kusura bakma Mert,” der, “Seni de bu yalana alet etmek istemezdim… Ama… Olaylar böyle gelişti, yalan söylemek zorunda kaldım… Özür dilerim, lütfen kusuruma bakma…”

Mert durur, düşündüklerini nasıl ifade edeceğini bilemez gibidir. Sonra:

“Bak Berna,” der, “Benden özür dilemek zorunda değilsin, bana karşı bir yanlış yapmadın… Ama…”

Durur, Berna’ya şefkatle bakar:

“Ama insanlara yalan söylerken aslında kendine daha büyük bir yalan söylemiş oluyorsun, bilmem farkında mısın?”

Berna susmaktadır. Gözleri dolu dolu olmuştur. Sonra:

“Mecbur kaldım,” diye konuşur, “Kimseyi kırmamak için en iyisi buydu…”

Mert de durur. Sonra daha yumuşak bir sesle:

“Peki ya kendi kırgınlığın ne olacak?”

Berna’nın gözlerinden şıpır şıpır yaşlar süzülmeye başlar. Sonra:

“Özür dilerim, ama yalnız kalsam iyi olacak…” deyip arkasını döner, koşarak uzaklaşır. Mert üzüntüyle arkasından bakakalır.

Sahne 8 (Dış mekân-ev) (you and I) Seul sokaklarında avare avare dolaşan Berna’yı izleriz. Gözleri dolu doludur.

Jung Woo da eve gelmiştir. Kapıyı açar, bezgin bir şekilde elindeki çantayı kenara fırlatır. Sonra mutfağa gider, buzdolabından bir şişe soju çıkarır.

Tekrar Berna’ya döneriz. Berna düşünmektedir: Jung Woo’yla olan anıları bir bir aklından geçer: Busan’a gidişleri, tapınaktaki gezinti, otel maceraları, ona kurbağa anahtarlığı verdiği akşam, onun kendi yüzüğünü geri getirmesi, gözlerini kapattırıp parmağına geçirdiği an… Yüzüne hüzünlü bir gülümseme düşer. Parmağındaki yüzüğün taşını bir defa daha okşar.

Jung Woo ise salondaki kanepeye oturmuş, birbiri ardına soju kadehlerini devirmektedir. Dudakları sımsıkı kapalıdır. Yüzünde büyük bir hınç ve hayalkırıklığı vardır.

En sonunda, gözleri kaymaya başlar. Kanepeye uzanır, başını kanepedeki yastığa koyar. Gözlerini kapatırken gözünde bir damla yaş görürüz.

Sahne 9 (Ev)  Berna yorgun adımlarla apartman merdivenlerini tırmanır, evin kapısını açıp eve girer. Başındaki peruk ve dudağındaki bıyıktan kurtulur. Odasına doğru ilerlemeye başlar.

Birden, salonda kanepede uyuyan Jung Woo’yu fark eder. Şaşkınlıkla ona yaklaşır.

Jung Woo’nun başucunda boşalmış soju şişesini görünce yüzüne yarı alaycı-yarı hüzünlü bir gülümseme düşer.

(you and I)

Sonra sağına soluna bakınır. İleride, koltukların birinde bir battaniye görür. Onu alıp yavaşça Jung Woo’nun üzerine örter.

Jung Woo biraz kıpırdanır, ama uyanmaz. Berna onun uyanmayacağını görünce kanepenin kenarına, yere oturur, elini çenesine dayar, sevgiyle onun yüzünü izlemeye başlar.

“Özür dilerim,” diye fısıldar. “Sana yalan söyledim… Ama böyle yapmak zorundaydım…”

Sonra durur, içini çeker.

“Bir arkadaşım bana bir keresinde demişti ki, uzun vadede neyin doğru olduğuna inanıyorsan, öyle yapmalısın… Ben de o yüzden, senden uzak durmayı seçtim Jung Woo… Çünkü biliyorum ki birlikte olmamızın imkânı yok…”

Jung Woo’nun yüzüne sevgiyle bakar. Elini, onun yanağını okşamak ister gibi uzatır. Ama cesaret edemez, yarı yolda indirir.

“Bağışla beni… Seni ne çok sevdiğimi asla bilmeyeceksin… Bilirsen, belki senin de kafan karışır. O zaman sen, ben, Min Hee, hepimiz birden acı çekeriz… Ama şimdi, yalnızca ben acı çekeceğim. –sonra durur, acıyla gülümser- Zaten kısa zaman sonra Türkiye’ye dönüyorum… O zaman gözden ırak olan, gönülden de ırak olacak. Seni unutacağım. Görürsün bak, unutacağım!”

O sırada odasından çıkmış, mutfağa doğru gitmekte olan Jin Ki’yi görürüz. Salonun önünden geçerken kanepede uzanmış Jung Woo ve onun başucuna çömelmiş Berna’yı görünce şaşkınlıkla durur. Hemen kapıdan geri kaçar. Sonra yavaşça başını uzatıp onları izlemeye başlar. Berna’nın arkası dönüktür; o yüzden Jin Ki’yi fark etmemiştir bile.

“Seni unutacağım!” diye tekrar etmektedir. “Birkaç ay sonra aklıma bile gelmeyeceksin! Evet, eminim öyle olacak! Öyle olmak zorunda…”

Sonra durur, gözleri yaşarmıştır. Kırılan bir sesle:

“Ama ben daha önce kimseyi böyle sevmedim ki…” diye mırıldanır… “Ben sana ne zaman bu kadar âşık oldum, nasıl bu kadar âşık oldum?? Anlamıyorum, hiç anlamıyorum!”

Elini yüzüne kapatır, bir-iki kez hıçkırır. Tekrar açtığında yüzünde hüzünlü bir bakış vardır.

“Üzgünüm…” diye fısıldar yeniden. “Seni seviyorum…”

Ve hâlâ mışıl mışıl uyumakta olan Jung Woo’nun üzerine eğilir, alnına düşmüş saçlarının üzerine hafif bir buse kondurur.

Onu kapıdan izlemekte olan Jin Ki’nin gözleri dehşetle açılır. Hemen geri kaçar. Duvara yaslanıp derin derin nefes almaya başlar. Berna’nın konuştuklarından hiçbir şey anlamasa da hareketlerinden her şeyi yeterince anlamıştır…

O sırada Berna’nın da ayaklanıp koridora çıkmak üzere olduğunu görürüz. Jin Ki hemen odasına doğru geri kaçar. Kapıya yaslanır.

Gerçekten de Berna onu görmeden geçer, apartman kapısını açıp dışarı çıkar. Peruğu, bıyığı almak aklına bile gelmemiştir.

Jin Ki bir an yüzünde büyük bir ciddiyetle durur. Sonra yüzüne büyük bir hayalkırıklığı gelir oturur… Üzüntüyle gülümser: “bunu bekliyordum zaten…” Kamera birkaç saniye onun hüzünlü yüzünü gösterir… Sonra Jin Ki içini çeker, odasının kapısını açar.

Ama eli kapı kolundayken birden durur. Birdenbire içeri girmekten vazgeçer, aceleyle evin kapısına koşturur, kapıyı açıp çıkar.

Sahne 10 (Sokak) Berna sokakta tek başına düşünceli düşünceli yürümektedir. Elinde kocaman bir poşet vardır. Akşam karanlığı çökmek üzeredir.

Nihayet, upuzun bir merdivenin başında durur Berna. Şehre tepeden bakan güzel bir manzarası vardır bu merdivenlerin.

“Burası iyiymiş,” der Berna. Sonra kendi kendine gülümser: “Çamlıca tepesi kadar olmasa da idare eder!”

Sonra merdivenlerin en tepesine oturur ve yanındaki poşetten bir kutu bira çıkarır. Açarken:

“Bakalım Jung Woo’nun taktiği bende de işe yarayacak mı…” diye mırıldanır. “İçelim, uyuşalım, hahaha!”

Sonra biradan birkaç yudum alır, kendi kendine:

“Şimdi rakı olacaktı var yaaa…” diye mırıldanır. “Bir de çilingir sofrası… Ne efkâr dağıtırdım! Bir de fasıl şarkılarından koyacaksın şöyle, meselaaa… hah, mesela “kimseye etmem şikâyet”…”

Sonra elindeki birayı havaya kaldırır, iki yana salınırken mırıldanmaya başlar: “Kimseye etmem şikâyet / ağlarım ben halime…”

Birden önünde bir gölge belirir. Berna merakla başını yukarı kaldırır.

(http://www.youtube.com/watch?v=0qMd16-5lqA&feature=related)

Jin Ki, yüzünde ciddi, biraz da acıyan bir ifadeyle hiçbir şey söylemeden ona bakmaktadır.

Berna alaycı bir biçimde:

“Ooo, beni yalnız bırakmamaya yeminlisiniz anlaşılan,” diye güler. Sonra yanındaki yeri işaret eder: “Gel bakalım çingu… Birlikte içelim..”

Jin Ki hiçbir şey söylemeden oturur. Berna ona da bir bira uzatır. Bir süre iki arkadaş hiç konuşmazlar. Yavaş yavaş, gecenin karanlığı üzerlerine çöker…

Sonra Berna başını göğe kaldırır. Yıldızlara bakarken:

“Aşk ne tuhaf bir şey, öyle değil mi…” diye mırıldanır. “Şu gökyüzünde görebildiğin yıldız kadar insan var dünyada… Ve sen, daha birkaç ay öncesine kadar varlığından haberdar bile olmadığın bir insana öyle bir bağlanıyorsun ki, ondan başka kimse umrunda olmuyor… Ne kadar saçma!”

Jin Ki yavaşça gülümser. Dönüp Berna’ya uzun uzun bakar. Buruk bir sesle:

“Biliyorum,” der, “Evet… Çok saçma…”

Bir süre daha susarlar. Sonra Jin Ki:

“Ama bu böyledir işte,” diye içini çeker. “Evrende senin gülüne benzer milyonlarca, milyarlarca gül var Berna… Ama sen bir güle emek verdin. O yüzden, o gül senin için evrende eşsiz ve tektir…”

Berna dönüp hayretle ona bakar. Jin Ki burukça gülümsemektedir. Berna önüne döner, hafif bir tebessümle:

“Doğru,” der. “Teşekkür ederim tilki.”

“Bir şey değil küçük Prens,” diye güler Jin Ki. Sonra içini çeker, ayağa kalkar:

“Ben eve gidiyorum… Sen de daha fazla kalmayacaksın, öyle değil mi?”

Berna poşetin içindeki dolu bira kutularını gösterir. Neşeyle:

“Daha bunlar var! Bitirmeden gelmeyeceğim!”

Jin Ki birdenbire onun kolunu tutar. Berna’nın gülüşü yüzünde donar. Jin Ki’nin yüzünde tuhaf, hüzünlü bir anlam vardır. Acıklı bir sesle:

“Bu kadar çok mu sevdin Berna?” diye fısıldar.

Berna bir an ne diyeceğini bilemez. Açılmış gözlerle Jin Ki’nin yüzüne bakar. Jin Ki ise gözlerini onun yüzüne dikmiş, nefes bile almadan onun cevabını beklemektedir. Berna sonra, yavaşça bakışlarını yere indirir.

“Evet Jin Ki…” diye fısıldar. “Çok sevdim…”

Gözünden bir damla yaş süzülür. Jin Ki hayretle duraklar. Sonra, yavaşça onun kolunu bırakır. Hiçbir şey demeden ayağa kalkar, ağır adımlarla yürümeye başlar. Berna, o gidene kadar üzüntüyle onu izler.

“Üzgünüm Jin Ki…” diye mırıldanır… “Üzgünüm küçük tilkim…”

Jin Ki’ninse yüzünde hem derin bir üzüntü, hem de tuhaf bir rahatlama vardır. Kendi kendine hüzünle gülümser. Başını göğe kaldırır, yıldızlara bakarken:

“Dünyada yıldızlar kadar çok insan var, doğru…” diye mırıldanır. “Ama beni yalnızca bir tanesi evcilleştirdi…”

(Müzik yükselir)

Sahne 11 (Ev) Jin Ki yorgun adımlarla eve girer. Odasına geçmek üzereyken hâlâ kanepede mışıl mışıl uyuyan Jung Woo dikkatini çeker. Yüzüne alaycı bir gülüş yerleşir, sinirli sinirli:

“Kız orda perişan halde, bu gerizekâlı burda manda gibi yatıyor!” diye kendi kendine söylenir.

Sonra birden durur. Kararını vermiştir.

(Back Up your memory)

Hızlı adımlarla salona geçer, kanepede uyuyan Jung Woo’nun yakasına yapışıp sarsmaya başlar:

“Jung Woo! Uyan hadi! Jung Woo dedim!”

Jung Woo gözlerini açar: “Ha, ne… N’oluyor?”

“İşte bu oluyor gerizekâlı!!” diye bağırır Jin Ki ve Jung Woo’ya sıkı bir yumruk geçirir!

Jung Woo yere doğru savrulurken gözleri şaşkınlık içinde açılmıştır. Sarhoşluk falan kalmamıştır şimdi, öfkeyle:

“Manyak mısın be, durup dururken ne vuruyorsun??” diye bağırır. Jin Ki yeniden onun üzerine çullanır, yakasına yapışır:

“Sen burda salak gibi uyurken Berna dışarıda acı çekiyor! Ve kahretsin ki benim elimden bir şey gelmiyor! O kız senin için acı çekiyor Jung Woo!”

Böyle deyip Jung Woo’ya bir yumruk daha geçirir! Jung Woo yine yere savrulur. Artık o da kızmıştır. Derin derin nefesler alıp vermekte olan Jin Ki’ye kızgın bir boğa gibi bakar, sonra birden onun üzerine atılır:

“Sen ne saçmalıyorsun be?! Berna Mert’le çıkıyor! Benle ne ilgisi var??”

Böyle deyip bir yumruk da o Jin Ki’nin suratına yapıştırır! Jin Ki dengesini kaybedip kanepeden arkaya düşer. Bir an şaşkın şaşkın bakar; dudağının kenarı kanamıştır. Sonra kendini toparlayıp ayağa kalkar. Yüzünde alaycı bir sırıtmayla:

“Kendini zeki zannediyorsun ama aslında aptalın tekisin!” diye bağırır. “Bunca zamandır hiç mi anlamadın?? Berna’nın seni ne kadar sevdiğini hiç mi görmedin?! Mert’le çıkıyor olduğuna inandıysan tam bir ahmaksın demektir!”

Sonra durur, nefret ve öfkeyle Jung Woo’ya bakar:

“Aslında sen onu hiç hak etmiyorsun, biliyor musun? Daha onun Shakespeare’in sonelerini sevdiğini bile bilmiyorsun! Eminim ki sana baktıkça içinden şu dizeleri okuyordur: “İnsanların çoğu kaybetmekten koktuğu için sevmekten korkuyor… Sevilmekten korkuyor kendisini sevilmeye layık görmediği için…” İşte sen böyle bir adamsın Jung Woo!”

Jung Woo yüzünde hayret ve öfke karışımı bir anlamla ona bakmaktadır. Bağırır:

“Bunu bana sen mi söylüyorsun?! Şimdiye kadar sevmekten, sevilmekten kaçan sen değil miydin??”

“Doğru!” diye bağırır Jin Ki. “Ama artık kaçmıyorum! Kahretsin ki bu sefer de sevdiğim beni sevmiyor!”

Durur, yüzünde acıyla Jung Woo’ya bakar. Sesi titreyerek:

“O seni seviyor aptal…” diye fısıldar. “Onun Küçük Prens sevdiğini bile bilmeyen bir odunu seviyor! Ve şimdi senin yüzünden ağlıyor!”

(She could be you)

Jung Woo’nun da dudakları titremeye başlamıştır. Bir an sessizce durur. Sonra zorlukla fısıldar:

“Nerede?”

“İki aşağı sokakta, uzun merdivenlerin başında…” diye cevaplar Jin Ki. Sonra acıyla güler: “Koş git yanına! Eğer bu gece onun gönlünü alamazsan yemin ederim ki bir daha sana fırsat vermeyeceğim!”

Jung Woo onun sözünü bile bitirmesini beklemeden kapıya koşar, kapıyı açık bırakıp merdivenlerden yıldırım gibi inmeye başlar. Jin Ki arkasından acı acı gülerek bakar.

“Git bakalım…” diye mırıldanır. “Aptal!…”

Sahne (Dış mekan) Jung Woo’nun sokaklarda deliler gibi koşmasını izleriz. En sonunda, Berna’nın oturduğu merdivenlere ulaştığı zaman soluk soluğadır.

Berna gerçekten de hâlâ merdivenlerin başında oturmaktadır. Elindeki boş bira kutusunu şöyle bir sallar, sonra dudak büküp az ilerideki bira kutusu yığınının ortasına fırlatır.

Jung Woo çekingen adımlarla onun yanına yaklaşır. Berna birinin geldiğini fark edince merakla başını kaldırır. Jung Woo’yu görünce alayla gülümser:

“Ooo, şimdi de sen mi geldin?? Ne bu böyle, banka veznesi mi burası, böyle sırayla geliyorsunuz?? Hadi sen git de Sun Yong’u gönder şimdi!”

Jung Woo onun yanına oturur. Yüzünde tuhaf bir ifade vardır; şaşkın, çekingen, ama umutlu bir ifade.

“Berna…” der yavaşça. “Sana üç soru sorma hakkım olduğunu hatırlıyor musun?”

Berna birden başını kaldırır. Yüzünde büyüyen hayret ve korkuyla ona bakar. Jung Woo hafifçe gülümsemektedir:

“Şimdi üçüncü sorumu soracağım…”

“HAYIR!” diye bağırır Berna. “Hayır, istemiyorum!”

Jung Woo birden onun bileklerini tutar! Berna’nın gözleri irileşir. Jung Woo sakince:

“Hayır, şimdi soracağım… Ve sen bana doğruyu söyleyeceksin… Doğruyu söylemen çok önemli, hatta bütün hayatımız buna bağlı!”

Berna debelenir, kendini kurtarmaya çalışır. Jung Woo izin vermez. Onun ellerini daha sıkı tutarken:

“Beni seviyor musun??”

Deyiverir!

(She could be you) Berna’nın gözleri hayret ve dehşetle açılır! Bir an donmuş gibi karşısındaki çocuğun yüzüne bakakalır. Kekelemeye başlar:

“Be-ben…”

“Beni seviyor musun?” diye tekrarlar Jung Woo nefes gibi bir sesle.

Berna birden kaşlarını çatar, başını diğer yana çevirir: “Hayır!”

“Gözlerini kaçırıyorsun, demek ki yalan söylüyorsun!” der Jung Woo hemen. Berna bu kez öfkeyle yüzünü döner, Jung Woo’ya bakarak tekrarlar: “HAYIR!”

“Gözbebeklerin büyüdü, demek ki yalan söylüyorsun!” der Jung Woo yine. Berna artık basbayağı öfkelenmiştir:

“Yalan falan söylemi-“

Birdenbire Jung Woo üzerine doğru eğilir, onu dudaklarından öpüverir!

Berna’nın cümlesi yarıda kalmış, genç kız şok olmuş gibi donakalmıştır.

Sonra, onun da gözleri usulca kapanır. Önce çekingence, sonra istekle Jung Woo’yu öpmeye başlar…

(She could be you – yüksel)

Kamera 360 derece dönerek öpüşen iki genci her açıdan gösterir. Jung Woo Berna’ya doğru eğilmiştir, iki eliyle hâlâ Berna’nın ellerini tutmaktadır. İkisi de gözlerini yummuştur, hiç nefes almamacasına öpüşürler.

Sonunda Jung Woo bir elini Berna’nın başının arkasına koyar, onun saçlarından bir bukleyi iki parmağı arasında okşar, yavaşça fısıldar:

“Beni seviyorsun…”

Berna gözlerini bile açmadan mırıldanır: “Seni seviyorum…”

Jung Woo gülümser, ve Berna’yı bir kere daha öper.

Biraz sonra, dudakları birbirinden ayrılır. İkisi de aynı anda gözlerini açarlar. Birbirlerinin gözlerinin içine bakıp gülümserler.

“Seni seviyorum,” der Jung Woo Türkçe.

Berna kıkırdar, sonra o da:

“Saranghae (seni seviyorum),” der, Korece.

Sonra yavaşça başını Jung Woo’nun omzuna koyar. Gözleri kapanır. Jung Woo ise yüzünde ışıl ışıl, çocuksu bir gülümsemeyle karşıdaki şehir manzarasına bakmaktadır.

“Sana bir şey söyleyeceğim…” diye mırıldanır Berna.

“Söyle…”

“Biz Mert’le çıkmıyoruz…”

“O kadarını anladım, aptal,” diye güler Jung Woo.

Bir süre daha sessizce dururlar. Sonra Berna:

“Sana bir şey söyleyeceğim,” der yine.

Jung Woo yine gülümseyerek: “Söyle bakalım,” der. Berna gözleri kapalı, mırıldanır:

“Ben sana çok fena âşık oldum…”

Jung Woo’nun keyifle sırıttığını görürüz. “Ne zamandan beri?”

“Bilmiyorum…” diye mırıldanır Berna. “Orasını ben de anlayamadım…”

Biraz daha susarlar. Sonra Berna:

“Bir şey söyleyeceğim,” der üçüncü defa.

Jung Woo yine gülmeye başlar: “Bu sefer ne?”

“Sanırım kusacağım!”

Jung Woo’nun surat ifadesi değişirken sahne biter 😀

Sahne (Ev) Ertesi sabah…

Berna yüzünde büyük bir gülümsemeyle gerinerek uyanır. Gözlerini açarken:

“Ah, çok güzel bir rüyaydı…” diye mırıldanır…

(Golden Pops Family – short) Sonra birden, gözleri “winkkk!” diye açılıverir: Berna fırlar gibi ayağa kalkar:

“Yoksa… Yoksa rüya değil miydi?!”

Hemen üzerine bakar: Dün geceki kıyafetleriyle uyumuştur!

Yüzüne “n’aptım bennn?” ifadesi düşerken başını tutar, yavaş yavaş hatırlamaya başlar: Jung Woo ile öpüşmeleri tekrar gelir aklına. Sonra, Jung Woo’nun yarı baygın, sarhoş bir Berna’yı sırtında eve kadar taşımasını görürüz. 😛 Hatta Berna’yı bir süre evin önündeki bankta yalnız bırakıp evden peruk ve bıyığı alır gelir; sızmış olan Berna’ya peruğunu ve bıyığını giydirir. Kızı tekrar sırtına alıp apartmanın merdivenlerinden çıkarırken Chang Ui onları görür. Gıcık komşu gene gözlüğünü itip tip tip Berna’yı taşıyan Jung Woo’ya bakar. Jung Woo sırıtmaya çabalar:

“Berna çok içti de…”

O sırada sarhoş Berna’nın hafifçe ayılıp Jung Woo’nun sırtında olduğunu fark etmesiyle birlikte coştuğunu görürüz. Jung Woo’nun boynuna sarılır, onu yanağından öpmeye çabalar:

“Aşkımmm! Öpüjeeem!”

Chang Ui’nin suratına dehşet dolu bir ifade gelirken (“ohaaa! Gay mi len bunlar??”) Jung Woo telaşla:

“Hayır hayır, bana demiyor, beni kız arkadaşı zannetti heralde… Ehehe…”

Diye sırıtmaya çabalamaktadır!

(woman can ride by herself)

Tekrar şimdiye döndüğümüzde Berna’nın suratı dehşetle karmakarışık olmuştur.

“Olamaz! Ben bunu nasıl yaptım?? Dün gece Jung Woo’ya aşkımı ilan ettim! Olamaz!”

Berna deli tavuklar gibi çırpınmaya başlar, ne yapacağını bilemez gibi odada ordan oraya koşturur. Sonra birden durur:

“Tamam, sakin ol Berna: Şimdi ne yapacağımı bir düşüneyim…”

Bir an durur, derin bir nefes alır. Sonra gözlerini açar, kamera onun gözlerine odaklanır:

“Jung Woo’dan kaçmalıyım! Onunla bir daha yüz yüze gelemem!!!”

Sahne (Havaalanı) (Türk marşı) Kamera, yolcu çıkış kapısından çıkan bir yolcunun kösele ayakkabılı, takım elbiseli bacaklarını gösterir. Bir süre bu kişinin yürüyüşünü izleriz. Sonunda, kamera yukarı doğru tırmanır, ve yüzünde güleç bir ifadeyle sağına soluna bakınan Ahmet Yalçın’ı görürüz.

“İşte geldim canım kızım!” diye mırıldanır Ahmet bey. “Seni taaa Kore’lerde ağlarken yalnız başına bırakamazdım ya!”

Sonra neşeyle telefonunu çıkartır, bir numara tuşlar, açılınca:

“Hah, Nermin,” der, “Ben Tokyo’dan Seul’e geçtim canım, merak etme diye aradım… Evet, şimdi Berna’nın okuluna gidiyorum… Birkaç saat sonra birlikteyken yine sana telefon ederiz, olur mu? Öptüm karıcığım…”

Sonra telefonu kapatıp güleç yüzle: “Taksiii!” diye seslenir.

Sahne (Ev) Berna’nın giyinip hazırlanmış, evden çıkmaya hazır bir halde olduğunu görürüz. Yavaşça odasının kapısını açar, sağına soluna bakınır. Sonra dili dışarıda, parmak uçlarına basa basa koridorda evin kapısına doğru ilerlemeye başlar.

(No reply – little by little) Bu arada Jung Woo ise yüzünde kocaman bir gülümseme, önünde mutfak önlüğüyle mutfakta krep pişirmektedir.

“Berna’yı aşçılık yeteneklerimle bayağı şaşırtacağım!” diye kendi kendine sırıtır. Sonra aklına bir gece öncesinin anıları gelir, eliyle dudaklarına dokunur, sevimli sevimli gülümser.

O sırada koridorda bir ses duyar, “acaba Berna mı..” deyip merakla başını mutfak kapısından çıkartıp bakar.

O sırada Berna da kapıya gelmek üzeredir. Tam parmak uçlarındaki son adımı atarken arkasından Jung Woo:

“Berna??” diye seslenir. “Bu kadar erken nereye gidiyorsun?? Bekle, senin için kahvaltı hazırlıyordum!”

Berna yakalanmış olmanın telaşıyla ilk anda olduğu yerde sıçrar! Sonra arkasına bile dönmeden zoraki bir gülüşle:

“Sen kahvaltını yap Jung Woo! Benim gitmem gerek! Hadi bayy!” deyip kapıyı açtığı gibi dışarı fırlar.

Jung Woo ise şaşkın şaşkın kalakalmıştır. Önce: “Heey, bekle!” diye bağırıp elinde kepçe, önünde mutfak önlüğüyle koşturur; sonra kılığının uygunsuzluğunu fark edip alelacele üzerindekini çıkartıp elindekini bir köşeye fırlattıktan sonra şimşek gibi koşarak kapıdan çıkar.

Sahne (Sokak) Berna’nın apartman kapısından çıkıp topukları poposuna vura vura kaçmasını görürüz. Onun birkaç saniye arkasından da Jung Woo çıkar, “Heeey, bekle Bernaaaa!” diye bağırarak Berna’nın peşinden koşturmaya başlar.

İkilinin sokaklarda koşma sahnelerini izleriz. Berna canını dişine takmış koşarken Jung Woo da dili dışarıda, Berna’yı yakalamaya uğraşmaktadır.

Sonunda Berna uzaktaki bir otobüs durağında kalkmak üzere olan bir otobüs görür. Yüzü sevinçle ışıldar. Hemen otobüse koşturur.

Otobüsün kapısı kapanırken aleacele yetişir. Hemen biner.

Gerçekten de Berna bindikten sonra otobüs hareketlenir. Jung Woo ancak yetişip otobüsün arka kaportasına vursa da otobüsü durduramaz ve hayalkırıklığı içinde nefes nefese durur.

“Bu kız niye böyle yaptı ki şimdi??” diye dudak büker. “Yoksa dün gece kustuğu için rezil olduğunu düşünüp utandı mı zavallıcık?”

Kendi kendine güler, sonra üzerindeki eşofmanlara bakar, yüzünü buruşturur: “Ben de eve dönüp doğru dürüst bir şeyler giyeyim bari…”

Sahne (Kampüs) Berna kampüste dalgın dalgın yürümektedir. Aklına bir gece öncesinin anıları geldikçe bir an gülümsemekte, ama hemen sonra yüzü yeniden düşünceli bir surat ifadesine bürünmektedir.

Bir binanın köşesini dönünce, hemen karşıda bir banka oturmuş ders çalışmakta olan Min Hee’yi görür ve derhal geri kaçar.

“Hayır! Şu anda onunla karşılaşmaya hazır değilim!”

Hemen gerisin geri döner; hızlı hızlı yürürken bir yandan da sık sık Min Hee geliyor mu diye dönüp dönüp arkasına bakmaktadır. Böyle yürürken birdenbire karşısından gelen biriyle çarpışır.

“Ah, çok özür…”

“Hele şükür seni buldum!” der Jung Woo’nun sesi. Berna’nın gözleri korkuyla irileşir. “Jung Woo!”

“Sabahtan beri seni aramadığım yer kalmadı! Neden benden kaçıyorsun??”

“Ka-kaçmıyorum…”

“Yalan söyleme! Gene gözbebeklerin büyüdü!” der Jung Woo öfkeyle. “Neler oluyor Berna??”

Berna durur, derin bir nefes alır. Artık kaçacak yeri olmadığını anlamıştır. Cesaretini toplar, merak ve hafif bir kızgınlıkla ondan cevap bekleyen Jung Woo’nun yüzüne bakar:

“Bir şey olduğu yok! Hatta dün de hiçbir şey olmadı! Bunu ikimiz de böyle kabul edeceğiz, tamam mı??”

Jung Woo’nun gözleri hayret ve düşkırıklığı ile irileşir. “Ne?…”

“Evet, beni duydun!” der Berna kararlılıkla. “Dün geceyi unutacağız. Yaşanmamış sayacağız. Sen zaten Min Hee’yle çıkıyorsun, ona geri döneceksin! Bense yirmi gün sonra gidiyorum, sonra sen sağ ben selamet…”

Jung Woo bir an durur. Sonra Berna’nın kollarından tutar:

“Hayır! Buna izin vermiyorum! Dün beni sevdiğini söyledin! Beni öptün! Şimdi böyle kaçamazsın!”

“Allah Allah, ben mi seni öptüm??” der Berna hayretle. “Sen beni öptün!”

“Sen de beni öptün ama! Üstelik o benim ilk öpücüğümdü…” deyip çocuk gibi dudak büker Jung Woo.

(doink!) Berna bir an ne diyeceğini bilemez, elinde olmadan kıkırdar. Ama hemen sonra yeniden:

“N’apiyim yani, seni bir kere öptüm diye senle evleneyim mi??” der öfkeyle. “Çocukluk etme Jung Woo!”

“Çocukluk mu?? Berna, dün gece birbirimizi sevdiğimizi söyledik! Asıl sen çocukluk etme!” der Jung Woo ve onu sarsar. Berna:

“Bırak beni! Dün ben sarhoştum, o yüzden saçma sapan davrandım! Normalde senle aramda hiçbir şey olamaz—“

“BERNA??”

Birden sağ taraftan gelen bir sesle münakaşaları bölünür. İki çocuk da merakla o yöne bakarlar. Sonra Berna hayretle:

“BABA??” deyiverir.

Ahmet Yalçın, Koreli bir delikanlıyla samimi bir şekilde kavga eden kızına yüzünde büyük bir hayretle bakmaktadır!

Advertisements

About hikaruivy

a big fan of shoujo animes/jdramas/kdramas loves to eat, write, read and watch!
This entry was posted in Uncategorized and tagged , , , . Bookmark the permalink.

24 Responses to 8. Bölüm

  1. koredelisi says:

    Hahahha ne bölümdü beee, berna yandın sen kızım:D

    Hikarucum öncelikle dizimizin afişi çok tatlı olmuş ellerine sağlık;)
    Bu bölüm amma hareketliydi… Sonunda dananın kuyruğu koptu aşklarını itiraf ettiler ama ne yalan söyleyeyim Jin Ki’ye üzülmüyor değilim, yazık ama naparsın kız ikisiylede çıkamaz ki dimi ama:D
    Oyun oynamaları kıza üç soru sorması felan çok güzeldi….
    Asıl babaya bak yaa durdu durdu tam zamanında geldi bakalım berna hanım nasıl idare edicek durumu:D
    Farkındayım çok üstüne geliyorum ama yeni bölümmmmmmmmmmmmmmmmmmmmmmm:D:D

    • hikaruivy says:

      @Koredelisi: Evet delicim, dizinin en aksiyonlu bölümü bu oldu galiba! Benim bile başım döndü gelişmelerden! 😀

      Ayrıca evet, artık Jin Ki’ciler benden nefret edecek: Dananın kuyruğunu kopardık bu bölümde 😛 Hatta sermin en son “bundan sonra Jung Woo’nun her sahnesinde İsmail YK’dan Allah belanı versin çaldırıcam” falan diyodu, düşün yani 😀 😀 Affedin beni Jin Ki’ciler, Berna seçti ben değil 😛 😛 (Ben değil, miki yaptı 😛 )

      Bu üç soru sorma muhabbeti var ya, açıkçası bunda kendi tecrübelerimden faydalandım, ehehe 🙂 Bana açılamayan utangaç bir çocuk vardı, ben de hoşlandığım halde ilk söyleyen olmayı kendime yediremiyordum, aynen bu oyuna başvurmuştum, haha 😀 Not: işe yaramıştı 😀

      Yeni bölüm için biraz bekleticem maalesef. Önce gelecek olan tepkileri cengaverce göğüslemem gerekiyor! 😀

      Ayrıca afişimizi mydestiny yaptı, ona burdan da teşekkür ediyorum 🙂 Bu bölümün müziklerinde ise yine sermin’ciğimin emeği var. (Psst: Ama Allah belanı versin’i koyamazdım sermin, kusura bakma 😀 😀 )

  2. Ser_min says:

    Evet o 8. bölüm sonunda yayımlandı. Gerçi ilk tepkim olmayacağı için bu yorum pek bir yumuşak kalacak tamamen tarafsız olarak yorumlayacağım 😀 Zaten sen İsmail YK dan bahsetmişsin 😀

    Şimdi Jin Ki’ye inanılmaz üzüldüm. Hatta ağladım demiştim. Kopuşlarım -Teşekkür ederim tilki – Birşey değil küçük prens olayı ile başladı, Bu kadar çok mu sevdin Berna da son buldu. O an benim bittiğim andı zaten. dedim buraya kadar 😀 Elvada hayat :D:D

    Ancak benim için ne kadar üzücü bir bölüm olsada beğenmemek için ne kadar çabalasamda yinede çok beğendim bu bölümü. Herşeyi ile eksiksiz, akıcı ve içinde herşeyi barındıran bir bölümdü.

    Hikaye bu bölüm ile zirve yaptı bir sonraki ile zirve devam edecek bence bakalım son bölüm ne getirecek.

    En güzelide sonunda babacığımızı görüyoruz seoul’de 😀 O nasıl tepkiler verecek neler olacak en büyük merak konum. Gerisi ile ilgilenmiyorum dermişim … :D:D İnanma çok merak ediyorum 😀

    Ellerine sağlık Çingu 😉 Son iki dedik bu bölüm ile beraber. Hadi hayırlısı 😉

    • hikaruivy says:

      @sermin: Ah şerminim, tatlı çingum, açeydim gollarımı gitme diyeydim 😀 Elveda hayat demek, ahaha 😀 Jin Ki bile bu kadar üzülmemiştir, merak etme sen 😀 Ama bişi diyeyim mi, bence jin ki de bu bölümle birlikte zirve yaptı. Yani şimdiye kadar sevimli, çocuksu bir rolden öteye pek gitmiyordu; ama burda “adam gibi adam” olarak davrandığını görüyoruz. Yani herkesin harcı değil “sevdiceğim mutlu olsun” diyip de böyle kendi elleriyle başkasına göndermek… Jin Ki rulezzz yani!

      Babanın Seul’de yapacaklarını düşündükçe ben de eğlenmeden edemiyorum. Özellikle kızını Koreli bi çocukla yakalamışken 😀 Bu da demek oluyor ki gelecek bölüm yine epeyce komedimiz olacak 😀

      Ve evet, son iki bölüm olduğu için ben de üzülüyorum 😦 Ama tadında bırakmak lâzım… Bakalım, gelişmeler çok fazla olursa son bölüm iki bölüm uzunluğunda da olabilir, yazınca göriciiz…

  3. akira says:

    ahhh jin ki bunlarıda mı yaşıcaktın 😥 jin ki’ye üzüldüm ama gerçekten güzel bir bölümdü ( yiğidi öldür hakkını yeme misali :D) özellikle Jin ki ve jung woo yüzleşmesine bayıldım ve jin ki ile berna’nın diyalogları çok güzeldi ahh jin ki ahhh 😥 neyse kader böyleymiş naparsın sana kız mı yok jin ki 🙂 çok heyecenlı yerde bitti bee yani bölüm çabuuukkk 😀

    • hikaruivy says:

      ahaha, bir jin ki’ci daha gelmiş 😀 teşekkür ederim akira’cım. eee, aşk üçgeni olunca birinin kalbinin kırılması kaçınılmaz oluyor maalesef… kavga sahnesini ben de büyük bir keyifle yazdım; hatta sizin içinizin yağları erisin diye jin ki’ye iki yumruk hakkı tanıdım, hahah 😀 beğendiğine sevindim.

      yeni bölüm en kısa zamanda geliyor 😉

  4. Lee says:

    Prostesto ediyorum işte 😀
    İnceldiği yerden kopan bölüm oldu bu bölüm. Her şey açığa çıktı, Berna döküldü, Jung Woo döküldü, Jin Ki döküldü, Min Hee’de sonraki bölüm de dökülecek, son olarak haftaya Yaprak Dökümü sonunda dökülüyor aha :p

    Jin Ki’nin bu kadar çabuk kabullenmesini ben kabullenemiyorum. Daa çok savaşmalıydı, Berna’yı mutlu etmek istedi ama kendi mutluluğu daha önemliydi bence. Kim bilir, belki kızımızın kalbini kazanırdı 🙂 Baba da geldi, 9. bölüm komedi dozajı artacak o zaman, bir de aynı evde yaşadıklarını görünce 🙂

    Min Hee’nin öğrenme sahnesini merak ediyorum ben. Hazır son iki bölüme girmişken, üzüntü ile karışık bir burukluk var içimde. Alıştım ben bu karakterlere yahu 🙂 Hikaru, baştan beri biliyordum Jung Woo’yu ama hadi sen de Korelilerin son bölüm batırmaları gibi, 10. bölümde Berna’yı Jin Ki ile beraber yap, ya da 9. bölümde her şeyin rüya olduğu çıksın aha. Olur mu olur, hatta olur bu işler belli mi olur? :p

    • hikaruivy says:

      Hahahah, âlemsin çingu 🙂 Herkes dökülecekti tabii, şurda kalmış iki bölüm… Tam da son sahnede öpüşüp birbirlerine aşklarını ilan eden başrol oyuncuları olsa daha mı iyiydi sen söyle… Hem dur bakalım, Min Hee öyle kolay kolay vazgeçmez Jung Woo’dan 😀

      Ayrıca Jin Ki’nin durumu bu kadar kolayca kabullenmiş olması, ikisinin de birbirini sevdiğini görmesinden ileri geliyor. Ama Min Hee de denkleme girip aralarını bozunca… hımm, işte o zaman Jin Ki’den bazı kontrataklar gelebilir.

      Dediğin gibi, onuncu bölüm iki, hatta üç farklı şekilde yazılabilir Lee’cim. Ama benim kafamda bir son var bile. Ama çok ısrar ederseniz, son bölüm batırsan da olur derseniz belki alternatif 10. bölümler yazabilirim. Yav o zaman da çok mu batırırım, hikayenin bütün ruhu kaybolur mu… işte orasını bilemeyeceğim… Kısfmet 😛

  5. sarang says:

    Ne yazacağımı kestiremiyorum.. Çok sevdim yazını 😉 Diğer bölümlerde heyecandan yorum yazamadım ama çok eğleniyorum okurken,aceba yeni bölümde neler olacak diye düşünmeden edemiyorum. Merakla bekliyoruz efendim yeni bölümü.. Kolay gelsin 😉

    • hikaruivy says:

      Teşekkür ederim sarang, beni çok mutlu ettin 🙂 Heyecan yapacak bişey yok, şurda biz bize eğleniyoruz 😀 Ne kadar çok yorum yazarsanız o kadar hoşuma gidiyor. O yüzden hiç çekinme, bol bol yaz lütfen 😉

      Yeni bölümü en geç yarın ekliyorum. Sevgiler ^^

      • sarang says:

        Teşekkür ederim efendim 😉 İnsanız işte merak etmeden duramıyoruz 😉 Kolay gelsin bakalım 😉

  6. sarang says:

    birazdan çığlık atacağım Admin alt yazı çıktı,diziyi neden upload etmiyorsun diye :p

  7. mydestiny says:

    7. bölümden hızımı alamayınca hemen 8’e geçtim. Oyy ne bölümdü öyle! Aşk itirafları ortaya çıktı. Öncelikle Jin Ki’yi çok sevdim bu bölüm. O da Berna’ya aşık olmasına rağmen Berna ve Jung Woo’nun arasını yaptı. Ne güzel bir dost 🙂 Helal sana Jin Ki^^

    Berna&Jung Woo itiraf+kiss sahnesine bayıldım!! Çok güzeldi 😀 Ellerine sağlık, Hikaru süpersin! Baba kalkıp Kore’ye geldi. Bir sonraki bölümde epey komik sahne okuyacağım sanırım 😀 😀

    Bölüm hakikaten güzeldi. Ellerine sağlık^^

    • hikaruivy says:

      @mydestiny: Her şey çok çabuk ilerledi, değil mi? Berna+Jung Woo sahnelerini sevdiğine memnun oldum mydestiny, bu ikilinin artık birbirlerine açılma zamanı gelmiş de geçiyordu bile 😀 jin ki gerçekten bu bölümde tam bir asilzadeydi. bakalım min hee ne yapacak?
      ayrıca tam tahmin ettiğin gibi, 9 komik bir bölüm. yorum bırakanlar baba karakterini çok sevdiklerini söylediler, acaba sen ne düşüneceksin?
      sevgiler, öpücükler 🙂

  8. masalevi says:

    uff be ne romantik bölümdü ya, sayende suratımızda tuhaf bir gülümsemeyle bölüm bittiği halde ekrana bakmaya devam ediyoruz hikaru 🙂 zaten jung woo’ya seni seviyorum, berna’ya da saranghae dedirttin beni bitirdin, kendimi toparlamam 10 dk aldı valla 🙂 dünkü bölümün son sahnesinden sonra en romantik ikinci sahne seçiyorum bunu da 🙂 ha-ri-ka 🙂 bi de ekran ikiye bölündü ya biri keşke gitmesem diyor biri keşke gitmese.. aaaah çok romantik amaaaa..

    oh be öpüşme de oldu sonunda rahatladım ben, bir ara öpüşmek bir kenara açılamayacaklar falan sanmıştım, iyi oldu 🙂

    ders çalışma sahnesi de çok hoştu da ütopik bir sahne olmuş o bence. karşında lee min ho sana ders anlatıyor düşünsene hangi kız dersi dinler, dinlemeye çalışsa da kaç kız anlatılanları anlar.. imkansız diyorum sadece 🙂

    bu sun yong da bir gün beni öldürecek hay allahım lafa bak: “Bir fenerin peşinden yola atlamaya değer mi yahu? Biz ona yenisini alırdık”. hala anlamamış ya.. berna da o kadar şovalyelik dersleri verdi çocuğa, emeğine yazık, ondan bi cacık olmaz 🙂

    berna yine bir diğer çakallığıyla takdirimi kazanmayı başardı bu bölümde de. kız resmen bilerek oyunu kaybetti ya, bi de yalandan üzülüyor ahaha! istemem yan cebime koy yani hem çocuktan kaçıyor hem itiraf ortamı hazırlıyor, süper bir kız ya 🙂

    bernanın sarhoş hali de gözlerimin önünde canlandı resmen, jung woo’nun sırtında “Aşkımmm! Öpüjeeem!” demesi falan çok komikti, bir de o kadar romantik şeyden sonra “bir şey söyleyeceğim” deyip “kusacağım” demesi ve jung woo’nun şoka girmiş ifadesi bomba olmuş 🙂 bu romantik sahnelerin içine bile çok hoş komedi unsurları katmışsın, bilmem kaçıncı kez yine tebrik ediyorum seni 🙂

    bu arada son iki üç bölümdür jung woo öyle tatlı ki jinkici olduğumu unuttum ha, mesela bu bölümde pek üzülmedim ona, çünkü artık o da içselleştirdi ortadaki durumu.. hatta ikiliyi birleştirdi falan.. bence unutacak kısa sürede berna’yı, kolay olacak..

    mert hakkında da o kadar komple teorileri üretmiştim hiçbiri çıkmadı, gerçekten düzgün bir çocuk sanırım, çok şüpheciyim çok 🙂

    bernanın babasıyla beraber bol komedili bir bölüm bekliyorum ve “seni seviyorum” diyen lee min ho hayaliyle yatmaya gidiyorum. iyi geceler canım^^

    • hikaruivy says:

      Uzun yorumların sayesinde blogun her başına geçtiğimde yüzümde kocaman bir gülümseme oluşturuyorsun Masalcım. Sağol, var ol, ellerin dert görmesin 🙂

      Ekranın ikiye bölündüğü sahne+itiraf+öpüşme sahneleri romantik bulmanıza çok sevindim 😀 Açıkçası buraya kadar komediye ağırlık verdiğim için romantik sahneleri kıvırabilecek miyim diye korkuyordum; ama size beğendirebildiysem olmuş demektir, yeyyy! ^^

      Ders çalışma kısmı ütopik demek, hahaha! 😀 😀 Doğru valla, ne diyim… 😛

      Sun Yong’cuk safın önde gideni! Allah’tan Yoon Ah’la birleştiler; yoksa bu saflıkla tek başına hayatta kalamazdı 😀

      Berna’nın sarhoş hallerini ben de çok gülerek yazdım 😀 Özellikle de gıcık komşu Chang Ui’nin onların gay olmasından şüphelendiği sahnede yüz ifadesini hayal edebiliyorum ve kopuyorum 😀 “Kusacağım” olayı da aynen: Zavallı Jung Woo yüzünde gevrek bir sırıtmayla Berna’nın aşk itiraflarını dinlerken birden şok olmuş olmalı! 😀

      Jin Ki bakalım dediğin gibi mi yapacak? Aslında diğer okurlar Jin Ki’nin bu bölümdeki kabulleniş hallerini biraz eleştirdiler. Ama son iki bölüme girerken Jin Ki’nin başka türlü davranması biraz zor olacaktı… Mert konusunda da öyle: Belki şöyle 20 bölümlük bir hikaye yazıyor olsam her ikisini de başka türlü tasarlardım; ama hikâyemiz kısa olduğu ve entrikalara gerek kalmadığı için cici çocuklar oluverdiler 🙂 (Hem zaten teee Uzak Doğu’da bizi temsil eden bir Türk çocuğunu kötü yapamazdım! Hahah 😀 )

      Tekrardan bu güzel yorumun için teşekkür ediyorum ve son iki bölüm hakkındaki düşüncelerini merakla bekliyorum ^^

  9. Arzu says:

    eyvah babam! hesabı 😀 lee min ho m la öpüştü inanamıyorum bizim berna da öle koreli kızlar gibi durmaz sevdiği çocuk onu öperken güzeldi Jin Kinin davranışını taktir ettim bravo alkış Jin Ki ye…
    Ellerine sağlık…

    • hikaruivy says:

      @Arzu: Eheh, Türk kızı Koreliler’den farklı olacak tabii 😀 😀 Ayrıca bu bölüm sanırım herkes Berna’nın yerinde olmak istedi! 😀 Jin Ki ise gerçekten asilce davrandı, onun için üzülmekle beraber böyle yapabilmiş olmasını takdir ediyorum. Sadece Türk kızı değil, bir Türk babasının da karakteristik özelliklerini bir sonraki bölümde göreceğiz 😀 😀 Teşekkürler yorumun için ^^

  10. Ahhh ahhh Yaralıyııım yaralıyım….

    Arkadaşım Jin ki neden bu kadar cool olmak zorunda. Sevdiği kız ağlıyor diye odunu gidip aydınlatmalar falan (: Bıraksana çocuğum hatta Ya benimsin ya toprağın ulen diye kıza baskı yapsanda olurdu. Erol Taşa kadar yolu var yani niye bu kadar içine atıyorsun sen içindeki duyguları. Kızın bi boşluğuna denk gelmiş ona yönelmiş işte. Sen Kore’nin havası ve suyu kızları böyle ters etkiler Bernacığım korkma gel Jin Ki’nin gıllı kollarına desen nolurdu. Anla işte bu @hikaruivy 2 adamları hep sevmişimdir ama kazanan birinci adamlar olucek ulen diye dolaşan biri.

    Jin Ki ciğimin oduna yaptığı muamele 49837578445826785 kere ekranlarda tekrar tekrar gösterilse magazin gündemine düşse keşke (:

    Babadan ümitliyim en azından o kadar yakışıklı içinden bu odunu beğenmene şaşırdım kızım, bundan olmaz diyerek kızını yıldırmasını umuyorum (:

  11. Şaka maka saat 5 buçuk olmuş ben bu sinirle nasıl uyuyacağım şimdi yahu (: Hikayeyi okumaya geç başladığım için kendimi suçlayayım en iyisi. Yoksa twitter ve facebookta Jin Ki forever dalgası başlatır Jin Ki mizi sana ve bernaya ezdirmezdik fırt fırt

    Son 2 bölüm için hala bir umut…

    • hikaruivy says:

      @OhYoonJoo: Ahahah, evet senaristi suçlamak yerine kendinizi suçlayın Jin Ki’ciler: Demek ki yeterince baskı yapamadınız bana 😛 (Hemen zeytinyağı gibi su yüzüne çıkarım böyle) Jin Ki’nin bu şövalyece davranışını sanırım takdir etmeyen yoktur; baştan playboy olduğu için ona gıcık olanlar varsa bile sanırım bu bölümden sonra onu sevmeyen kalmadı 😉 2. adama yine kazandırmasam da hakkını teslim ettim böyle 😉 Ahaha, Jung Woo’nunsa ismini bile anmıyorsun bakıyorum: odun aşağı odun yukarı… Eh, napalım, sana kızamıyorum çünkü Jung Woo’da var hakkaten odunluk 😛

      • Önce hayallerimle oyna sonra zeytinyağı modu ohhh (: Special bölüm bekliyorum çingu çalış çabala bu maçta geçte olsa Jin Kiye kupayı ver bir şekilde 😀

  12. minekibuu says:

    Jin Ki: “Git bakalım…” diye mırıldanır. “Aptal!…” okuyucu burada salya sümük dağılmıştır. Senarist ömrümü yedin.

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out /  Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out /  Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out /  Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out /  Change )

Connecting to %s