9. Bölüm

 golden pops_family

Tearliner – Woman Can Ride By Herself

Tearliner – We Quit Us

Shawn Hlookoff – She Could Be You

Sahne 1 (Kampüs) Sahne, donup kalmış gibi birbirlerine bakan Berna-Jung Woo ve babanın görüntüsü ile açılır. Ahmet Yalçın’ın yüzünde büyük bir hayret vardır; karşısındaki manzaraya bir anlam vermeye çalışmaktadır. Jung Woo ise “baba” kelimesinin anlamını öğrenmiştir neyse ki, telaşla Berna’nın kolunu bırakır, korkuyla yutkunur.

(Golden Pops – Family) Ahmet Yalçın birden kendine gelir, hızlı adımlarla iki çocuğun yanına koştururken:

“Berna?? Bu ne demek oluyor??” diye bağırır. “Bu herif senin neyin oluyor??”

Sonra bir an durur, elini kalbine götürür: “Yoksa… Yoksa…”

“Hayır hayır,” diye atılır Berna, “Babacığım, inan ki düşündüğün-“

“Berna, biz seni Kore’ye sevgili bulasın diye mi gönderdik??” diye bağırır baba yine. “Gül gibi Türk erkeklerinin suyu mu çıktı??” Sonra yüzünde büyük bir tiksintiyle Jung Woo’ya bakar: “Bula bula bu çocuğu mu buldun?? Şuna bak, göz yerine iki tane çizgi var!”

“Yapma baba, senin gözlerin de onunkiler kadar çekik…” diye mırıldanır Berna,  ama babasının ona hakaret edilmiş gibi baktığını görünce hemen atılır: “Ya lütfen bir müsaade et, açıklayayım baba!” Babası ise dinlemez bile. Jung Woo’yu işaret edip bağırmaktadır:

“Bu çocuğun neyin nesi olduğu belli değil! Anası kim, babası kim, nasıl büyüdü, huyu suyu nedir, dini nedir??” Sonra bir an durur, yeniden feryat eder: “Sünnetli bile değildir bu şimdi!”

“BABAAA!”

“Bana bak bana!” diye bu kez de Jung Woo’ya dönmüştür baba. Çocukcağız korkmuş gözlerle onun ne dediğini anlamadan bakarken Ahmet bey saydırmaya başlamıştır bile: “Sen kimin nesisin?? Bir Türk kızını yalnız yakaladın diye onu sahipsiz mi sandın, haa?? Hem senin dinin ne?? Sünnet oldun mu sünnet?? Ha? Sünnet diyorum??”

Böyle deyip elini makas gibi yaparak Jung Woo’nun bacaklarının arasına doğru uzatır! Jung Woo’nun ödü kopmuştur:

“Berna, baban çok kızdı galiba! Baksana, beni hadım etmekten bahsediyor!”

“Öff, sen bir dur Jung Woo,” der Berna sıkıntıyla, sonra yeniden babasına döner. Onun koluna yapışır: “Babacığım, ama dinlemiyorsun ki! Jung Woo benim sadece arkadaşım!”

“Bu nasıl arkadaşlık kızım??” der babası öfkeyle. “Herifçioğlu senin kolunu tutmuş kurbanlık koyun pazarlığı yapar gibi sallıyordu!”

“Eeee, şeyyy, derste biraz tartıştık da, o yüzden… Neyse baba, sen bunu boşver şimdi! Sen burda ne arıyorsun??”

Ahmet bey birden duraklar. Yüzündeki kızgın anlam yumuşarken:

“Seni görmeye geldim yavrum,” der, “Senin üzgün olmana dayanamadım! Japonya’dan buraya geçtim.”

“Baba! İnanamıyorum!” der Berna hayretle. Sonra birden yüzü ışıldar. Babasına sıkıca sarılır.

“Babacığım! Seni ne çok özlemişim!”

“Berna! Ben de çok özledim seni yavrum…”

Baba kız sarılırken Jung Woo’nun parmaklarının ucuna basa basa ortamdan uzamaya çalıştığını görürüz. Ahmet bey birden gözlerini açar. Yüzündeki memnun anlam, yerini birden yine suçüstü yapmış bir polisin keyfine bırakır:

“Aha! Dur, kaçma herifçioğlu! Senle işim bitmedi!”

Jung Woo üzerine doğru atılan adamı görünce birden fena halde korkar, bütün gücüyle koşmaya başlar. Ahmet bey:

“Dur kaçma Koreli! Biz Tarkan’ın soyundanız, senin gibi çekiklere pabuç bırakır mıyız?? Dur diyorum! Tieeeeeyt!”

Diye bağırarak o da Jung Woo’nun peşinden koşturur. Berna ise derin bir of çeker:

“Hay Allah’ım yine mi?? Yeter ulan yeter!”

Sonra o da Jung Woo’nun ve babasının arkasından kampüste koşturmaya başlar. Jung Woo korkmuş bir yüzle en önde, Ahmet bey yüzünde geyik kovalayan aslan ifadesiyle onun arkasında, Berna ise en arkada, çevredekilerin şaşkın bakışları altında epeyce koştururlar. (Golden Pops – Family)

Sahne 2 (Kampüs) Nihayet Ahmet Yalçın soluksuz kalmış bir halde durur, pes eder. “Pis herif, ben on yaş daha genç olsam görürdün sen!” Eğilip derin derin soluklanırken arkadan Berna yetişir:

“Ah baba ah! Niye beni dinlemiyorsun ki?” der Berna derin nefesler arasında, “O benim sadece arkadaşım… Aramızda senin düşündüğün gibi bir şey yok…”

Babası başını kaldırır, merakla: “Cidden mi?”

“Tabii ki!” der Berna heyecanla, “Jung Woo benim ev… eee, şeyy, yakın bir arkadaşım yalnızca. Biz…eee, şeyyy, bir sınav sorusunu tartışıyorduk…”

“Nasıl bir tartışmaydı o Berna?” der babası hayretle, “Yetişmesem kolunu koparacaktı herifçioğlu!”

“Şeey, o biraz fazla heyecanlı bir tiptir babacığım! Bir de inektir ki sorma: Sınavdan yüz alamayacağını anlayınca üzüntüden ne yaptığını bilemedi, sen ona bakma, ahahah :D”

Ahmet bey sonunda yumuşamıştır. Yüzüne bir gülümseme yayılırken:

“Şunu baştan deseydin ya evladım,” der, “Desene çocukcağızı boş yere kovaladık…”

“Ben de onu diyorum ya!” der Berna heyecanla ve babasının koluna girer: “Zavallım nasıl kaçacağını şaşırdı! Bir de çocuğa sünnetten bahsediyorsun!”

Ahmet bey mahcup bir tavırla sırıtırken Berna babasını çeke çeke uzaklaştırır.

Sahne 3 (Café) Biraz sonra baba-kızı okulun cafelerinden birinde bir masada yan yana oturmuş, birer kahve içerken görürüz.

“Eee anlat bakalım,” der baba yüzünde kocaman bir gülümsemeyle, “Kore’deki hayatın nasıl gidiyor?”

“Çok güzel gidiyor babacığım,” der Berna mutlulukla. “Çok tatlı arkadaşlarım oldu, çok güzel yerler gezdim… Hatta yakında döneceğim için nerdeyse üzüleceğim…”

“Bak yaramaza!” der babası şakacı bir tavırla, “Ben de bizim kız bizi özlemiş, hasretinden her gün ağlıyor diye üzüle üzüle gelmiştim… Halbuki hiç de özlememiş!”

“Aşkolsun babacığım, sizi özlemez olur muyum!” deyip onun omzuna başını yaslar Berna. “Sizi tabii ki çok özledim! Burnumda tüttünüz!”

Sonra hafifçe iç çeker: “Ben sadece buradaki hayatıma ve arkadaşlarıma da çok alıştım… Onlardan ayrılmak epeyce zor olacak…”

Babası anlayışlı bir gülümsemeyle onun yanağını okşar:

“Üzülme yavrum… Yine gelirsin, yine görürsün arkadaşlarını… Hem okulunu bir bitir bakalım, belki ileride master yapmaya da gelebilirsin…”

Berna birden heyecanla:

“Sahi mi?” diye başını kaldırır. Sonra birden yine durgunlaşır: “Ee… Yok, o kadar da değil baba… Master’a falan gelemem… Türkiye’ye dönünce artık bir daha gelmem buralara…”

Babası onun başını okşar: “Neyse, bunlar sonraki mevzular… Sen bana biraz da arkadaşlarını anlat bakalım! Telefonda ev arkadaşlarını öve öve bitiremiyordun, ee, onlarla ne zaman tanışıyoruz??”

(Woman can ride by herself) Berna’nın birden gözleri dehşetle açılır! Yutkunur, kekelemeye başlar:

“Ev-ev arkadaşlarımla mı?? Onlarla mı tanışmak istiyorsun??”

“Tabii, benim güzel kızımın çok sevdiği Sun, Jin ve Jung’u merak etmem çok doğal değil mi?” der babası sevimli bir gülücükle. Berna da zoraki gülümseyerek:

“Eheh… Tabii, elbette!” diye mırıldanır. Ama yüzüne büyük bir “hasss…” ifadesi gelip yerleşmiştir.

Sahne 4 (Ev-café) Sun Yong’u ayağa kalkmış, telefonla konuşurken görürüz. Arkasında, Jin Ki’nin tembel bir şekilde kanepeye yayıldığı da görünmektedir. Sun Yong’un birden gözleri “wink!” diye açılır.

“NEEE??? Buraya mı geliyorsunuz???”

Jin Ki arkadaşının tepkisinden ürkmüş bir halde yerinden zıplayıp hayretle ona bakarken Sun Yong deli gibi çırpınmaktadır:

“Berna sen delirdin mi? Babanı buraya nasıl getirirsin??”

O sırada telefonun diğer ucunda umutsuz bir tavırla konuşan Berna’yı görürüz. Genç kız karşısında hâlâ mutlu mesut bir halde oturup kahvesini yudumlayan babasına sırıtır, sonra Sun Yong’a zoraki bir neşeyle:

“N’apiyim, babam tutturdu evini görmek, ev arkadaşlarınla tanışmak istiyorum diye!” der Korece, “Mecburen kabul etmek zorunda kaldım!”

“İyi ama bizi böyle görürse kızmaz mı??” der Sun Yong yine hayretle. “Kızının üç erkekle birlikte kaldığını biliyor mu?”

“Hayır, tabii ki bilmiyor, bilseydi klasik bir Türk babası olarak bacaklarımı kırardı!” der Berna yine neşeli bir sesle (halbuki içinden küfürler etmektedir ama karşıda babası varken çaktıramamaktadır). “Sun Yong, bir çaresini bulun, Yoon Ah’la arkadaşlarını falan eve çağırın, ne bileyim işte! Ama beni bu işten kurtarın! Yarım saate kadar orda oluruz biz.”

Sun Yong: “Ama Yoon Ah burda değil ki, ailesinin yanına gitti…” diye açıklamaya çabalarken Berna kapatmıştır bile. Sun Yong telefonu kulağından indirdiğinde yüzünde korkulu bir ifade vardır. Jin Ki’ye döner, dehşet içinde:

“Berna’nın babası buraya geliyormuş! Kızının ev arkadaşlarıyla tanışmak istiyormuş! Hem de yarım saate kadar burda olacaklarmış! Hyuuuung, napıcaz şimdiii??” diye feryat eder.

Jin Ki de bir an şaşırmıştır, ama sonra:

“Dur dur, ben bizim kızlardan birilerini ayarlarım şimdi,” diye onu teskin eder.

Bir sonraki sahnede Jin Ki’nin bütün cazibesini kullanarak ettiği telefon konuşmalarını izleriz.

“Lee Ja, bebeğim?? Seni nasıl özledim!”

“Haftalardır aramadın beni hayvan herif!” diye bağırır karşı taraftaki kız ve telefonu çat diye Jin Ki’nin suratına kapatır. Jin Ki hayretle elindeki telefona bakakalır. Sonra: “Neyse, telaşa gerek yok, daha listede çok kız var…”

(Woman can ride byherself) Jin Ki’nin birbiri ardınca suratına kapatılan telefonlarını izleriz: Kızlardan bazıları hırsını alamayıp tepinmekte, bazıları ahizeye dil çıkartmakta, bazıları da avazı çıktığı kadar bağırmaktadır. Jin Ki son konuştuğu kızın çığlığı kulak zarını patlatmasın diye telefonu kulağından uzaklaştırırken yüzü buruşmuştur.

“Bunlara ne olmuş be?? Ne var yani iki ay arayıp sormadıysam?? Ne kadar da büyütüyorlar…”

Sun Yong ise karşısında oturmuş, tırnaklarını yiyerek ona bakmaktadır: “Şimdi napıcaz Hyung-nim??”

Jin Ki telefonu elinden bırakır, içini çeker.

“Yapacak tek bir şey kaldı…”

Sahne 5 (Ev) Berna ve babasını apartmanın merdivenlerini tırmanırken görürüz. Berna yüzündeki endişeyi gülümseyerek maskelemeye çalışmaktadır ama aslında gerginlikten ölmek üzeredir. Onlar evin kapısına ulaştıkları sırada karşı daireden Chang Ui’nin kendi kapısını açmak üzere kapıya geldiğini, fakat apartmandan gelen sesleri duyunca bir an duraklayıp mercekten baktığını görürüz. Berna’yı görünce gözleri irileşir:

“Bu Bernardina yine mi burda! Bu kız hiç akıllanmayacak mı??”

O sırada karşı dairenin kapısı açılır. Berna korkuyla gözlerini kapatır, sonra tek gözünü yavaşça açar. Birdenbire yüzüne bir şok ifadesi yerleşir:

Karşısında, kafasına sarı bir peruk takmış, dudaklarına ruj sürmüş olan Sun Yong durmaktadır!

“Ay hoşgeldiniz ayooool,” der Sun Yong kız sesiyle ve sevimlice sırıtır. Berna ağzı açık ayran budalası gibi bakakalırken babası keyifle:

“Hoşbulduk evlâdım… Pek şirin kızmış, maşallah,” deyip eve dalmıştır bile.

Bu sırada karşı evin kapısından onları gözetleyen Chang Ui’ninse gözleri dehşetle açılmıştır: “Bernardina yetmezmiş gibi bir de sarışın hatun atmışlar eve! Eh, bu kadarı da fazla ama! Görürsünüz siz şimdi!”

(Golden Pops – Family) Böyle der ve telefonun başına koşturur. Telefonu telaşla açar, bir numara çevirir, ve konuşmaya başlar:

“Alo? Ajumma, merhaba, ben Chang Ui! Efendim, bu Jin Ki’ler yine bir haltlar karıştırıyorlar!”

O sırada yine Berna’ların apartmanına döneriz: Sun Yong Berna ve babasını kırıtarak içeri davet etmiştir. İkisi salona geçerken bu kez Jin Ki odasından çıkar. Onun da başında kızıl uzun saçlardan oluşan bir peruk, üzerinde ise bir mini etek vardır! Berna gülmemek için elini ağzına bastırır.

“Ay aman efendim, kimler gelmiş… Hoşgeldiniz Ajusshi!”

Berna’nın babası ise gördüğü ilgiden çok memnundur.

“Hoşbulduk yavrum… Berna, ev arkadaşların ne kadar hoş kızlarmış böyle! İkisi de birbirinden güzel…”

“Öylelerdir,” diye sırıtır Berna. Sun Yong ve Jin Ki kanepeye geçen baba ve Berna’nın karşısındaki koltuklara oturup kibarca gözlerini kırpıştırırlar.

“İkisi de boylu poslu,” der baba Berna’ya dönüp, Türkçe olarak. “Ben Koreli kızları daha ufak tefek sanırdım… Maşallah, maşallah…”

“Ma-şalah?” der Sun Yong bildiği bir kelime yakalamanın sevinciyle. “İnşalah, inşalah!”

“Berna, Türkçe’yi de öğretmişsin kızlara!” diye güler baba. Berna ise gerginlikle sırıtır.

Bu kez Jin Ki, kibar kız sesiyle İngilizce:

“Yolculuğunuz nasıl geçti Ajusshi?” diye sorar.

“Teşekkür ederim, gayet güzeldi kızım,” der baba. Sonra sağına soluna bakınır. “Diğer ev arkadaşınız yok mu?”

Sun Yong, Jin Ki ve Berna bir an gergince bakışırlar, sonra Berna:

“Ah, onun çok önemli sınavları var bu aralar babacığım, o yüzden kütüphanededir şimdi…” diye durumu kurtarır. Jin Ki ise hemen:

“Aç mısınız efendim? Bir şeyler yer misiniz?” diye konuyu değiştirir.

“Teşekkür ederim, biz yedik de geldik,” der Ahmet bey. “Yalnız banyonuzu kullanabilir miyim acaba?”

“Elbette, buyrun ben size yolu göstereyim,” der Sun Yong ve Ahmet beyi banyoya götürür. Onlar salondan çıkar çıkmaz Berna bir kahkaha patlatır:

“Jin Ki! Bu kılık da ne?? Çok komik olmuşsunuz!”

“N’apalım, başka çaremiz yoktu,” diye güler Jin Ki. Sonra göz süzer: “Nasıl ama, çok güzel kızlar olduk, değil mi?”

“Valla öyle,” diye güler Berna da.

Birden, dairenin zili ısrarla çalmaya başlar!

Berna ve Jin Ki korkuyla yerlerinden fırlarlar. Berna: “Jung Woo geldi galiba!” derken kapıya koşturan Jin Ki: “Hayır, Jung Woo’yu arayıp eve gelmemesini söyledik, o olamaz!” diye cevap verir. Sonra kapının deliğinden bakar ve korkuyla geriler.

“Ev sahibi gelmiş!”

Berna dehşet içinde: “Eyvah!” diye bağırır, “Şimdi ne yapacağız??”

Bu sırada Sun Yong da koridorda onların yanına koşturmuştur. Üç çocuk korku içinde birbirlerine bakarlar.

O sırada banyoda ellerini yıkayan babayı görürüz. Ahmet bey son derece neşelidir. Birden, gözü banyo dolabının üst rafındaki traş kremi ve traş sonrası losyona ilişir. Şaşkınlıkla losyonu eline alır, evirir çevirir. Sonra dudak büküp yerine koyar.

Bu sırada Berna’nın alelacele peruğunu ve bıyığını taktığını izleriz. Zil hâlâ ısrarla çalmaktadır. En sonunda üç çocuk derin birer nefes alıp içlerinden dualar ederek kapıyı açarlar. Ev sahibesinin yüzündeki öfke, kadın kılığı içindeki Jin Ki ve Sun Yong’u görünce şaşkınlığa dönüşür.

“Jin Ki?? Sun Yong?? Bu kılık da ne??”

“Efendim, ben bir oyun provası yapıyordum, sağolsun arkadaşlar da bana yardım ediyorlar,” der Jin Ki hemen. Sun Yong:

“Evet ajumma, biz oyun provası yapıyorduk! Siz neden geldiniz ki?” der masum masum. Ev sahibesi, hemen arkasında şaşkınlıkla bu sahneyi izleyen Chang Ui’ye döner:

“Chang Ui, gördüklerin bunlar mıydı?”

“Aaa… şey…” diye kekeler Chang Ui. Sonra birden Bernardina’yı hatırlar: “Hayır Ajumma! Bir de İspanyol kız var, o da içerilerde bir yerde olmalı!”

“Demek öyle!” der ev sahibesi ve hışımla içeri dalar. Odaların hepsini tek tek kontrol etmeye başlar. Oğlanlar ve Berna ise: “Ajumma, valla yok öyle bir şey…” diye onun peşinden koşturmaktadır.

O sırada Ahmet bey banyodan çıkar, şaşkın şaşkın ev sahibi kadına ve onun peşindeki üç çocuğa bakar. Sonra Berna’nın kafasındaki peruğu ve yüzündeki bıyığı fark eder.

“Bernaaa?” der şaşkınlıkla. “Bu ne hal, kızım??”

“Aaa, şeyy, bizim ev sahibesi biraz çatlak bir kadın babacığım,” der Berna sırıtarak, Türkçe. “Kirayı almaya her gelişinde bizden değişik bir tiyatro oyunu oynamamızı istiyor… Çok gülüyoruz, anlatamam…”

Ahmet bey şaşkınlıkla “Bu ne saçma şey yahu?” derken ev sahibesi de Berna’ya dönmüştür: “Bu bey de kim Berna? Senin akraban mı?”

“Evet efendim, babamdır kendisi,” der Berna. Ev sahibesinin yüzünde güller açar. Cilveli cilveli:

“Bıyıkları da pek hoşmuş…” der, sonra Ahmet beye döner, İngilizce: “Hoş-gel-di-niz!” diye heceler. “Sizin bıyıklarınız da oğlunuzunkiler kadar hoş…”

Ahmet bey zoraki gülümser: “Teşekkür ederim bayan…” Sonra Berna’ya dönüp mırıldanır: “Kadın hakikaten çatlak galiba Berna… Baksana, senden gerçekten erkekmişsin gibi bahsediyor!”

“Ayrıca çok yakışıklısınız,” der ev sahibesi cilveyle. “Gözleriniz de aynen bizimkilere benziyor… Acaba sizde de Koreli kanı mı var?”

“Hayır efendim, biz halis muhlis Türk’üz,” der Ahmet bey hafifçe bozularak. Sonra gözlerini işaret edip: “Made in Turkey,” der. Kadın cilveli cilveli gülmeye başlar:

“Ah hah hah ha! Çok hoşsunuz beyefendi… Acaba… siz evli misiniz?”

Artık Berna da bozulmaya başlamıştır. Kadının koluna girip onu çeke çeke kapıya götürürken: “Babam annemle evli efendim!” der öfkeyle, “Evde başka kız olmadığını gördüğünüze göre artık gidebilirsiniz! Hadi, hadi…”

Ev sahibesi çeke çeke götürülürken hâlâ Ahmet beye laf anlatmaya uğraşmaktadır: “Çok memnun oldum! İsterseniz bir akşam birlikte yemek yiyebiliriz!”

“Hadi ajumma, hadiii!” der Berna ve kadını evden attığı gibi kapıyı arkasından kapatır. Hâlâ sağa sola bakıp mobilyaların altında Bernardina’yı arayan Chang Ui’yi ise Sun Yong ve Jin Ki iki koluna girip havaya kaldırarak kapıya götürür, evden atarlar. Sonra üç çocuk birden olanları şaşkınlık içinde seyreden babaya bakar, otuz iki dişleriyle birden sırıtırlar.

“Burası nasıl memleket yahu??” der Ahmet bey kendi kendine şaşkınca. “Bıyık fetişisti çatlak bir kadın, meraklı bir komşu, bir adamı kollarına girip taşıyabilen güçlü kuvvetli kızlar…”

Sonra şaşkınca “Allah Allah?” diye kendi kendine dudak büker.

Sahne 6 (Ev) Biraz sonra, Berna’yı babasıyla birlikte evden çıkmak üzereyken görürüz. Baba kızlar(!)a döner:

“Her şey için teşekkürler kızlar… Sizinle tanıştığıma çok memnun oldum…”

“Biz de öyle ajusshi!” der Sun Yong ve sevimli sevimli sırıtır. Berna ve baba evden çıkınca Jin Ki ve Sun Yong derin birer nefes verip kendilerini yere atarlar. Kafalarındaki perukları çıkarırlar.

“Kız olmak ne zor işmiş,” der Sun Yong. “Şu sütyen insanı çok fena terletiyor!”

“Sen bir de topuklu ayakkabıyı sor!” der Jin Ki ayaklarını ovuştururken. “Parmaklarımı hissetmiyorum!”

Sonra birbirlerinin hâlâ boyalı olan suratlarına bakar ve aynı anda birer kahkaha atarlar.

“Hyung-nim, senden çok güzel bir kız oldu!”

“Sen asıl kendine bak! Sarı saçlarla Marilyn Monroe’ya benzedin!”

Evin dışında ise Berna’nın koluna girip yürümeye başlayan Ahmet bey yüzünde aydınlık bir gülümsemeyle: “Ne tatlı kızlardı… İyi aile kızları oldukları belli, pek terbiyeliydiler, maşallah maşallah…” diye söylenmektedir. Sonra birden, yüzünde bir şaşkınlık belirir: “Yalnız o gözlüklü çocuğu nasıl oldu da havaya kaldırıp evden attılar yahu??”

“Ahaha, Koreli kızların kırılgan göründüklerine bakma, aslında çok güçlü olurlar,” diye zoraki bir kahkaha atar Berna. Sonra konuyu değiştirmek için hızlı hızlı konuşur: “Seni bugün nereye götüreyim? Seul Tower’a gidelim mi? Yoksa 63. Binaya mı çıkalım… Yoksa…”

Sahne 7 (Sokak-ev) Berna ve babası kol kola girmiş evin sokağında yürürken Jung Woo’nun evin yakınlarında bir bankta oturmuş, sıkıntıyla eve girebileceği zamanı beklediğini görürüz. Berna ve babasını görünce korkuyla yerinden kalkar, bankın arkasına gizlenir. Onların gittiğine emin olunca da rahatlayarak çömeldiği yerden kalkar, eve doğru ilerler.

Evin kapısını açıp girdiğinde, Sun Yong ve Jin Ki üzerlerindeki kıyafetleri çıkarmışlardır, ama makyajları hâlâ durmaktadır. Sun Yong:

“Hoşgeldin Hyung-nim!” diye neşeyle onu selamlarken Jung Woo bir kahkaha atar:

“Bu ne hal oğlum?? Bu tip ne?”

“N’apalım, başka yol bulamadık… Kızlar gelmedi; biz de mecburen Berna’nın kız ev arkadaşları olduk,” diye somurtur Jin Ki. Jung Woo gülerek:

“Baby face olmak işinize yaradı desene…” deyince de bozulur: “Evet, noolmuş?? Sen olsan adam şıp diye erkek olduğunu anlardı. Şu patates burnuna bak, hangi kızda var bu burun??”

Sun Yong ise neşeyle müdahale eder: “Tamam Hyung, tartışmayın! Hadi dışarı çıkıp bir şeyler içelim, bu başarımızı kutlayalım! Berna’nın babası bizi çok sevdi, yahooo!”

“Hakikaten öyle,” diye sırıtır Jin Ki de. Sonra yine kız sesiyle: “Ay bizim gibi tatlı kızları kim sevmez kiiiii!” der cilveli cilveli. Sonra da sırıtarak normal haline döner: “Tamam o zaman, ben şu suratımdaki ruj ve rimelden kurtulur kurtulmaz geliyorum, hep birlikte çıkıyoruz…”

“Ben gelmeyeyim, siz çıkın,” der Jung Woo birden. Diğer ikisi merakla ona bakarlar: “Ama neden?”

Jung Woo ise sıkıntılıdır. Utangaçça gözlerini kaçırır, sıkıntıyla:

“Ee, şey…” diye mırıldanır, “Ben Berna’yı beklemek istiyorum… Onunla konuşmam gereken şeyler var.”

Jin Ki’nin yüzü birden ciddileşir. Bir süre susar. Sonra kendinden beklenmeyecek bir olgunlukla:

“Tamam…” der, “Sen kal o zaman… Biz erken dönüp de sizi rahatsız etmeyiz, merak etme…”

Jung Woo ona minnetle bakar, teşekkür edercesine elini onun omzuna koyar. Sonra dönüp odasına gider. Jin Ki ise yüzünde yarı üzgün, yarı gururlu bir gülümsemeyle bir an durur, sonra aklındaki düşünceleri kovmak ister gibi başını sallayıp olanlardan haberi olmayan ve saf saf ne olduğunu çözmeye çalışan Sun Yong’u itekler: “Hadi hazırlan da çıkalım… Ben sana yolda açıklarım…”

Sahne 8 (Ev) Berna evin kapısını açıp yorgun bir biçimde içeri girer. Bütün gün şehirde gezdikten sonra babasını otele bırakmış, kendi geceyarısına doğru eve dönmüştür. Aynı anda Jung Woo’nun salonda, ışıkları yakmadan kanepede oturmuş, sessizce bekliyor olduğunu görürüz. Kapının açılma sesiyle o da ayağa kalkar, salonun girişine kadar yürüyüp sessizce durur.

Peruğunu çıkarıp portmantoya asan Berna, odasına geçmek üzere koridorda yürümeye başlayınca birden tam karşısında sessizce dikilen Jung Woo’yu fark edip irkilir.

“Konuşmamız lâzım,” der Jung Woo sakince.

Berna kaşlarını çatar. “Konuşacak bir şey yok. Söylenmesi gereken ne varsa sabahki konuşmamızda söyledim zaten…”

Sonra, hızlı adımlarla odasına doğru yürümeye başlar. Jung Woo’nun yanından geçerken Jung Woo birdenbire onun kolunu tutar. Berna’nın gözleri korkuyla irileşir.

(Tearliner – we quit us)

“Hayır,” der Jung Woo, “Söylenmesi gereken her şey söylenmedi daha…”

Sonra Berna’yı sert bir şekilde kendine doğru çeker, ona sımsıkı sarılır! Berna hiçbir tepki veremeden donmuş kalmıştır. Bir an, kendisi de ellerini kaldırır, Jung Woo’ya sarılacak gibi olur. Ama hemen sonra kendini zorlar, ellerini iki yana indirir. Buz gibi bir sesle:

“Bırak beni,” der. “Sana söyledim… Dün gece sarhoş olduğum için öyle davrandım… Çok büyük bir hata yaptım. Çünkü aramızda hiçbir şey olamaz!”

“Neden olamazmış??” diye bağırır Jung Woo acıyla. Geriye çekilip Berna’nın yüzüne bakar. Kızın kollarını hâlâ sımsıkı tutmaktadır. Berna acıyla:

“Bırak kolumu!” der, “Bırak beni Jung Woo!”

“Hayır, bana doğru düzgün bir açıklama yapmadan seni bırakmayacağım!” diye bağırır Jung Woo. Israrla kendisinden gözlerini kaçırmaya çalışan Berna’nın yüzüne bakmaya çalışır. Berna ise artık iyice sıkılmıştır. Sert bir hareketle kolunu kurtarır, bağırır:

“Yeter, yeter artık! İstemiyorum dedim anladın mı, istemiyorum!”

Böyle deyip koşa koşa odasına gider, kapıyı açıp kendini içeri atar. Sonra, kapıyı ardından kilitlemek üzere anahtar deliğine uzanır. Ama o henüz kapıyı kilitleyemeden Jung Woo kapıyı açmış, bütün gücüyle yüklenerek aralamayı başarmıştır! Berna da tüm gücüyle kapıyı iter, ama kapatmayı beceremez. Birden kapı sonuna kadar açılır, duvara çarpar. Berna korkuyla geriler. Jung Woo öfkeden ve üzüntüden derin derin soluyarak eşikte durup ona bakmaktadır.

“Neden istemiyorsun??” diye haykırır üzüntüyle. “Dün beni sevdiğini söylüyordun! Şimdi neden beni istemiyorsun, ha??”

Berna tuzağa düşmüş bir av gibi geri geri yürümeye başlar. Yatağının yanıbaşındaki duvara kadar geriler. Jung Woo ise kararlılıkla ona yaklaşmaya devam etmektedir. Gözlerinde hem öfkeli, hem acı çeker bir bakış vardır. Berna’nın tam karşısında durur, kolunu duvara dayar. Artık kızı duvarla kendisi arasına sıkıştırmıştır. Berna çaresizlikle başını çevirir, gözlerini kaçırır.

“Neden istemiyorsun??” der Jung Woo yine, daha alçak bir sesle. Bu kez yalvarır gibi çıkmıştır sesi.

Berna gözlerini kaçırır, kurtulmaya çabalar. Bunun üzerine Jung Woo ona daha da yaklaşır. Şimdi, yüzlerinin arasında birkaç santim bile yoktur.

Berna kaçamayacağını fark edince hüzünle gözlerini Jung Woo’nun gözlerine çevirir. Gözleri yaşarmıştır:

“Bunun sebebini sen de biliyorsun…”

“Hayır, bilmiyorum, seni anlamıyorum!” diye bağırır Jung Woo. Berna da artık öfkelenmiştir, o da bağırır:

“Min Hee’den bahsediyorum! Kız arkadaşın, MİN HEE! Onu ne çabuk unuttun gerizekâlı aptal?? Min Hee’nin kalbinin nasıl kırılacağını nasıl düşünmezsin??”

Jung Woo birden durur. Berna’ya hafif bir şaşkınlıkla bakar.

“Sebep Min Hee miydi?”

“Başka ne olacaktı??” diye patlar Berna öfkeyle. “Benim burdaki en yakın kız arkadaşıma böyle bir şeyi yapabileceğimi nasıl düşünebilirsin?? Onu aldatıp sevgilisini elinden çalacağımı… Oh, aman Allahım!…”

Böyle deyip birden ellerini yüzüne kapatır, ağlamaya başlar. Jung Woo üzüntüyle durur, birkaç adım geriler. Sonra yine yavaşça, şefkatle Berna’ya yaklaşır; onun ellerini yüzünden çeker, genç kızın başını sevgiyle göğsüne bastırır.

“Şşşş, ağlama, ağlama lütfen… Ben her şeyi halledeceğim Berna… Ben hepsini halledeceğim…”

“Neyini halledeceksin?” der Berna gözyaşları arasından. “Min Hee’nin seni ne kadar çok sevdiğini bilmiyor musun?? Ona ne diyeceksin ha?? Ben Berna’ya âşık oldum, o yüzden seni terk ediyorum mu diyeceksin??”

“Evet, aynen öyle diyeceğim,” der Jung Woo sakince. “Yalnız, seni terk ediyorum demek yerine daha hafif bir ifade kullanabilirim tabii…”

Berna sinirli bir kahkaha atar. Başını geriye çeker, Jung Woo’nun gözlerinin içine öfkeyle bakar:

“Saçmalama! Üç hafta sonra gidiyorum ben! Üç haftayı birlikte geçireceğiz diye Min Hee’yi ömrü boyunca acılar içinde bırakamazsın!”

“Üç hafta mı?? Berna sen ne diyorsun??” der Jung Woo hayretle. Sonra yeniden Berna’nın kollarına yapışır, onu gözlerinin içine bakmaya zorlar:

“Berna, ben geri kalan hayatımın tamamını senle geçirmeyi düşünüyorum! Ben sana âşık oldum, ben hayatımda ilk defa âşık oldum! Seni bulmuşken üç haftada bırakır mıyım hiç?? İster Kore’de, ister Türkiye’de, isterse uzayda olsun, bundan sonra hep senin yanında olacağım!”

(She could be you) Berna birden hayretle başını kaldırır. Dudakları titremektedir.

“Sen… sen ne dediğinin farkında mısın?”

“Her şeyin farkındayım,” der Jung Woo bütün kararlılığıyla. “Seni hayatım boyunca bırakmayacağım. Min Hee’ye de aynen böyle söyleyeceğim: Kalbimde bir başkası var; onu düşünmeden bir an bile yaşayamazken senin yanında kalamam, lütfen anla beni diyeceğim… Min Hee beni anlayacaktır…”

Berna hâlâ gözlerinde yaşlarla Jung Woo’ya bakmaktadır. Her an iradesini kaybedip onun kollarına atılacağından korkarak bakmaktadır karşısındaki genç adama. Kendini zorlayarak başını çevirir.

“O halde… o halde önce Min Hee’yle konuş…” diye fısıldar. “O affeder ve gitmene izin verirse… O zaman… o zaman belki…”

Jung Woo’nun yüzü birden kocaman bir gülümsemeyle aydınlanır.

“Tamam, hemen yarın konuşacağım!” diye bağırır. “Min Hee’ye her şeyi açık açık anlatacak, ondan af dileyecek, sonra sana koşacağım! Hatta istersen senin babanla da konuşup izin alırım! Sen ne istersen onu yaparım Berna!”

“Eee, babamla konuşmak şimdilik pek iyi bir fikir olmayabilir,” diye gülümser Berna. “Özellikle bugünkü kovalamaca maceranızdan sonra!”

Sonra şirince gülümser. Jung Woo’nun yüzündeki gergin anlam da sonunda çözülmüştür. Derin bir nefes verir.

“Oh, çok şükür! Beni o kadar korkuttun ki!”

Sonra çocuk gibi dudak büker, yan yan süzer Berna’yı:

“Bir an beni kullanıp kirli bir mendil gibi atacağını zannettim…”

Berna elinde olmadan kıkırdar. “Bundan korkan bir erkeğe ilk defa rastlıyorum!”

Jung Woo bir an muzipçe durur, sonra birdenbire Berna’yı kollarından tuttuğu gibi hop diye kucaklayıverir! Kolları arasında neşeyle döndürmeye başlar. Berna ise korkudan çığlık çığlığadır:

“Bırak beni, bırak, düşeceğiz şimdi!”

“Umrumda değil! Beni seviyorsun ya! Beni seviyorsun!”

“Tamam, seviyorum işte, bırak artık!”

“Hayır, bırakmam! Böyle sonsuza kadar dönmek istiyorum!”

Ama bırakın sonsuzu, birkaç saniye sonra başı dönünce Berna’yla birlikte yatağa devriliverir! Bir an ikisi de korkar, ama sonra güvende olduklarını anlayıp yeniden kıkırdamaya başlarlar. Yüz yüze bakarak uzanıp çocuk gibi gülüşerek baş dönmelerinin geçmesini beklerler.

Sonra Jung Woo susar, yüzüne ciddi bir ifade gelir, sevgiyle Berna’ya bakar.

“Seni çok seviyorum, biliyor musun?”

Berna hem mutlu, hem utanmış halde bakışlarını kaçırır. Sonra yerinde doğrulmaya çabalar. Ama başdönmesi henüz geçmemiş olacak ki, yeniden yatağa devrilir.

Birden Jung Woo onun kolunu sıkıca tutar! Yattığı yerden doğrulur, onun üzerine doğru uzanır. Gözleri hafifçe kapanırken Berna’yı uzun uzun öper.

(She could be you) Berna da artık kendini rahat bırakmıştır, elini uzatıp Jung Woo’nun saçlarını okşayarak onun öpüşüne karşılık verir. İki genç sevgiyle uzun uzun öperler birbirlerini.

Sonra Jung Woo yüzünde kaymış bir ifade, yeniden yana devrilir. Berna da yarı baygın gözlerle gülümsemektedir. Jung Woo salak âşıklara has bir sırıtmayla:

“Bu öpüşme olayı ne güzel bişey… Bunca senedir neler kaçırıyormuşum!”

Berna kıkırdayıp onun omzuna vurur: “Terbiyesiz!”

Jung Woo ise yine bütün çocuksuluğuyla yerinde doğrulur, elini çenesine koyup Berna’nın yüzüne bakar:

“Berna-ya! Bu gece beraber uyuyalım mı?”

(doink!) Yüzü hayret ve öfkeyle karışan Berna da yerinden doğrulup ona dik dik bakmaya başlayınca korkuyla kekeler:

“Hayır hayır, yanlış anladın! Ben sadece uyumaktan bahsediyorum! Böyle, birbirimize sarılıp kucak kucağa uyumaktan!”

Berna’nın yüzündeki gergin anlam yumuşar, genç kız elinde olmadan gülümser. Ama hemen sonra yatağın başındaki yastığı eline alır, tehdit eder gibi Jung Woo’ya doğru sallar:

“Hayır efendim, olmaz öyle şey! Gidip paşa paşa kendi odanda yatacaksın!”

Sonra bir an durur, tekrar şakacı bir öfkeyle:

“Bak hâlâ duruyor!” diye bağırır. “Bir genç kızın odasına böyle izinsizce dalmaya utanmıyor musun sen?? Makası çıkarayım mı, ha??!”

Böyle deyip elindeki yastıkla Jung Woo’nun kafasına birkaç tane vurur. Jung Woo: “Ah! Acıdı yav…” diye söylenip yerinden kalkar: “Tamam tamam, gidiyorum!”

Sonra bir an bir şey düşünüyormuş gibi duraklar. Berna merakla ona bakınca da kızı kollarından sıkıca tuttuğu gibi dudaklarına ufak bir öpücük daha konduruverir! Sonra da kahkahalar atarak kaçmaya başlar. Berna ise yarı şaşkın, yarı keyifli olduğu yerde kalakalmıştır. Son anda, kaçmakta olan Jung Woo’nun arkasından yastığı fırlatır: “Bunu ödeyeceksin!” Ama Jung Woo kahkahalar atarak kendi odasına varmıştır bile.

Berna da alt dudağını ısırıp başını iki yana sallar, çocuksu bir yüzle kendi kendine sırıtır.

Sonra yüzüne yeniden bir hüzün düşer. Yüzündeki gülümseme silinir. Genç kız içini çeker.

“Ah Min Hee… Ah sevgili arkadaşım, beni affedebilecek misin acaba?”

Kendini sırt üstü yatağına atar. Gözlerini tavana dikip dalgın dalgın düşünür. Sonra kendi kendine mırıldanır:

“Seninle yüz yüze konuşup bunu sana kendim söylemem lâzım… Senden af dilemem lâzım… Ah Min Hee, ah! Ben ne fena bir arkadaşım, öyle değil mi?”

Gözleri dolar, yüzü üzüntüyle buruşur. Ama sonra, gözleri komidinin üzerinde duran fotoğrafa takılır. Fotoğraftaki Jung Woo’ya bakıp hüzünle gülümser.

“Ama ben de onu çok seviyorum Min Hee… Çok seviyorum…”

Fotoğrafı göğsüne bastırır. Ellerini dudaklarına götürür, gülümser. Yüzünde hüzün ve sevinç bir aradadır.

Jung Woo da aynı şekilde yatağına yatmış, kendi kendine sırıtarak az önceki olayları düşünmektedir. Sonra bir ara yerinde doğrulur, hevesle masasının başına geçer, bilgisayardan bir şeylere baka baka cep telefonuna bir şeyler yazar.

Biraz sonra Berna’nın cep telefonunun biplediğini duyarız. Berna merakla yatağından doğrulup telefonu eline alır. Gelen mesajı okuyunca gülmeye başlar. Mesajda:

“Sen öpmek çok küzel,” yazmaktadır!

Biraz sonra Jung Woo’nun telefonu bipler. Jung Woo merak ve hevesle telefonu eline alınca bir an bozulur, suratı buruşur. “Sen değil, seni olacak. Küzel değil, güzel olacak.” Sonra, ikinci bir mesaj gelir, bu defa okuyunca yüzünde güller açar Jung Woo’nun: “Seni de öpmek çok güzel…” yazmıştır Berna bu kez Türkçe olarak. Jung Woo çocuksu bir sevinçle telefonu göğsüne bastırır.

O sırada Jin Ki ve Sun Yong’un çekingen bir biçimde evin kapısını açıp içeri girdiklerini görürüz. Sun Yong parmaklarının ucuna basa basa Jung Woo’nun odasının kapısına yaklaşır, içeriden gelen telefon mesaj sesini ve Jung Woo’nun kıkırdamalarını duyunca Jin Ki’ye:

“Jung Woo Hyung odasında,” diye rapor verir. Sonra, aynı sessizlikle Berna’nın odasına yaklaşır, Berna’dan da telefon sesi ve “Off Jung Woo, ne salaksın!” diye kıkırdama sesi gelince gözlerinde hayret ifadesiyle Jin Ki’nin yanına koşturur:

“Hyung-nim! Bunların ikisi de kendi odalarında!”

“Manyak mı bunlar, biz onları kaynaşsınlar diye bıraktık, konuşacakları ya da şey yapacakları, eee, işte kaynaşacakları yerde odalarına kapanmışlar,” der Jin Ki hayretle. Sonra alaycı bir biçimde sırıtır: “Bunlar evlense bu salaklıkla çocukları olmaz…”

Sonra kendi kendine gülümseyerek odasına gider.

Sahne 9 (Otel) Ahmet bey kendi kendine ıslıkla neşeli bir melodi çalarak otel asansöründen çıkar, resepsiyoniste selam verip dışarı çıkmak üzere lobide yürümeye başlar. Birden, lobideki koltukların birinde onu görünce yerinden doğrulan Jung Woo’yu görürüz. Telâşla ayağa kalkıp Ahmet beyin arkasından bağırır:

“Ajusshi! Ahmet Ajusshi!”

Ahmet bey şaşkınlıkla döner. Jung Woo’yu görünce gözleri şaşkınlıkla açılır: “Sen!”

Jung Woo bir an korkuyla ona bakar; sonra ani bir hareketle beline kadar eğilir. İngilizce olarak:

“Ajusshi! Sizinle konuşmak istiyorum! Lütfen beni biraz dinler misiniz?”

Ahmet bey kaşlarını çatıp bir an düşünür, sonra çocuğa “gel bakalım” anlamında işaret eder.

Biraz sonra lobideki karşılıklı koltuklarda oturmaktadırlar. Jung Woo söze nasıl başlayacağını bilmez gibidir. Bir süre kıvrandıktan sonra derin bir nefes alır, başını öne eğerek konuşur:

“Ajusshi! Dün sizinle iyi bir başlangıç yapmadık, ama sizden bana bir şans daha vermenizi istiyorum. Çünkü ben Berna’yı seviyorum!”

(doink!) Ahmet bey birdenbire koltuğu geriye iterek oturduğu yerden fırlar! Bağırarak:

“Neeeeyy???” deyiverir. Sonra yeniden İngilizce’ye döner, sinirli sinirli: “Sen ne dediğinin farkında mısın çocuk?? Sen şimdi Berna’nın sevgilisi misin yani?”

“Eğer izin verirseniz olmak istiyorum,” der Jung Woo hemen. Sonra yerinden kalkar, Ahmet beyin önüne kadar ilerler. Tam karşısına gelince birdenbire yere diz çöker! Şaşkınlık içindeki Ahmet beyin bir şey demesine fırsat kalmadan makinalı tüfek gibi konuşmaya başlar:

“Ben Berna’yı çok seviyorum efendim! Onu mutlu etmek için ne gerekiyorsa yapmaya hazırım! Hatta Türkiye’de yaşamak ve Türkçe öğrenmek de buna dahil! Ayrıca siz Türk’lerin bizler gibi geleneklerine bağlı bir toplum olduğunu biliyorum. O yüzden öncelikle sizden izin almak istedim. Lütfen bize izin verin!”

Ahmet bey ağzı yarı açık, öylece kalakalmıştır. Sonra kaşlarını çatar:

“Yaaa, demek öyle!” der kızgın bir ses tonuyla. “Peki Berna da seni seviyor mu bakalım?? Benim güzel kızımı ne doktorlar ne mühendisler istedi de vermedim; şimdi senin gibi bir yabancıya vereceğimi de nerden çıkardın?”

Jung Woo başını yerden kaldırmadan:

“Berna’yı kimse benim kadar sevemez efendim!” diye yanıtlar. “Hem o da beni seviyor. Bana öyle söyledi. Sizden bu aşkı kutsamanızı istiyorum efendim, lütfen, size yalvarıyorum! Mutlu olmamız için bize izin verin!”

Böyle deyip başını yere dokundurur. Ahmet beyin yüzündeki ifade birden yumuşar, Jung Woo’nun omzuna elini koyar: “estağfurullah çocuğum, estağfurullah…” Sonra bir an düşünceli düşünceli durur, hâlâ yerde diz çökmüş olan delikanlıya döner, ciddi bir sesle:

“Sen ne iş yapıyorsun bakayım?” der.

“Uluslararası ilişkiler okuyorum efendim… Aynı zamanda dışişleri bakanlığında staj yapıyorum… Diplomat olmak amacındayım…”

“Hımmm, iyi, iyi,” der baba. Sonra bir kez daha yerdeki oğlana şüpheci bir bakış atar:

“Peki Türkiye’de yaşamaya razı mısın?”

“Berna’yla birlikte olacaksa her yerde yaşamaya razıyım!”

Babanın yüzü birden yumuşar. “Hımm, aferin, aferin…” Sonra durur, kendi kendine: “Sünnet olayını söylesem mi?” diye düşünür, sonra “cık, daha dur bakalım, onu sonra konuşuruz…” deyip kararını verir. Oğlanın omzuna dokunur: “Ayağa kalk bakayım…” Jung Woo yüzünde merak ve umutla ayağa kalkıp onun yüzüne bakınca da bir an gözlerini kaçırır, sonra birden gülümsemeye başlar. Jung Woo’nun omzuna pat pat vurur.

“Demek böyle, ha… Demek Berna da beni seviyor diyorsun…”

Sonra bir kez daha şüpheyle karşısındaki çocuğu süzer: “Bana bak, kızım seni gerçekten seviyor mu? Yalan söylersen sana katanayla dalarım alimallah!” Böyle deyip elini vuracakmış gibi sert bir hareketle kaldırır! Jung Woo korkuyla:

“Hayır efendim, yalan söylemiyorum!” diye feryat edip tırsmış bir halde gözlerini kapatır. Sonra, çekine çekine açar. Ahmet bey, elini ona doğru uzatmıştır:

“O zaman öp bakalım babanın elini!”

Jung Woo şansına inanamaz gibi sevinçle kendisine uzatılan eli dudaklarına götürür, sonra Ahmet bey: “Başına da koyacaksın… Hah, aferin…” diye ona Türk usulü el öptürür. Bir yandan da:

“Seni çekik gözlü köftehor seni… Benim güzel kızımı nasıl kandırdın acaba?” diye Türkçe mırıldanarak sırıtmaktadır.

Sahne 10 (Sun Yong’un okulu) Sun Yong’u çimenlere oturmuş olan Yoon Ah’ın kucağına yatmış, keyif yaparken görürüz. Yoon Ah bir yandan bir kitaba göz gezdirmekte, bir yandan da elinin altındaki abur cuburdan atıştırmaktadır. Arada bir de Sun Yong ağzını açıp “bana da, bana da!” yaptığı zaman onu beslemektedir 😀 Sun Yong gözünü gökteki bulutlara dikip neşeyle gülümser:

“Biliyor musun, bana birkaç ay önce şu halimizden bahsetseler hayatta inanmazdım! Olmayacak bir rüya gibiydi…”

Yoon Ah bakışlarını kitaptan kaldırıp gülerek sevgilisine bakar, onun burnuna ufak bir fiske vurur:

“Eh, tarih derslerinde yüzüme dalıp dalıp gitmenden bana olan duygularını az-çok anlamıştım… Ama bunun dışında hiçbir icraatta bulunmuyordun! Ben de artık umudu kesmeye başlamıştım nerdeyse…”

Sun Yong utangaçça sırıtır:

“Ne yapayım, reddedilmekten o kadar korkuyordum ki, bu korku yüzünden yaklaşamıyordum sana…” der sevimli bir şekilde. Sonra yüzüne çocuksu bir ifade gelir, otuz iki dişini birden göstererek sırıtır: “Tabii benim ne kadar yakışıklı, mükemmel bir çocuk olduğumu fark ettiğin zaman benden kopamayacağını biliyordum amaaaaa…”

“Ukâlâ şey!” diye kıkırdar Yoon Ah. Sonra: “Sen Berna’ya dua et… Onun kahve falı ve seni cesaretlendirmek için yaptığı diğer planlar olmasaydı, korkarım sen yine bana açılamazdın…”

“Doğru söze ne denir…” diye içini çeker Sun Yong, “Ama Berna benim sana olan aşkıma inanmasa bana yardım etmezdi, biliyorsun değil mi?”

Sonra birden heyecanla yerinden doğrulur, Yoon Ah’ın gözlerinin içine bakar:

“Ah, Berna’dan bahsedince ben sana asıl bombayı anlatmadım!” diye devam eder: “Berna ve Jung Woo çıkıyorlar!”

“Ne?? Nasıl yani?” der Yoon Ah şaşkınlıkla. “Ama ben Jung Woo’yu Min Hee ile çıkıyor sanıyordum…”

“Hayır hayır, Jung Woo’nun asıl sevdiği bizim Berna’ymış,” diye kıkırdar Sun Yong. Sonra heyecanla son dedikoduları sevgilisine anlatmaya başlar: “Jung Woo uzun zamandır Berna’ya âşıkmış… Meğer bizim Berna da ondan hoşlanıyormuş ama arada Min Hee var diye söyleyemiyormuş… Sonra geçenlerde bu ikisi birbirine açılmışlar. Böylece çıkmaya başlamışlar!”

Yoon Ah’ın ağzı açık kalmıştır: “Vay canına! Berna için çok sevindim…”

Sonra bir an durur, hafif üzgün bir tavırla: “Ama Min Hee için de üzüldüm doğrusu…” diye devam eder, “Min Hee Berna kadar hayat dolu olmasa da çok iyi bir kız…”

“Min Hee de başkasını bulur canııım,” der Sun Yong kaygısızca elini sallayıp. Muzip gözleri ışıldamaktadır: “Düşünsene: Berna ve Jung Woo Hyung! Bence asrın çifti oldular! Hem de benim en yakın arkadaşlarım, oley :D”

Yoon Ah onun bu neşesine gülmeden edemez. “Madem onlar adına bu kadar sevindin, o zaman biz de onlar için bir şeyler yapıp bu durumu kutlayalım, ne dersin?”

“Ciddi misin? Süper fikir!” der Sun Yong heyecanla. “Evet evet, Berna’nın bana çok yardımı dokundu; biz de onlar için güzel bir şeyler yapalım… Hımmm, meselaaa…” Durur, sonra küçük bir çocuk tavrıyla boyun büker: “Ama benim aklıma bir şey gelmiyor?”

“Senin o müthiş organizasyon yeteneğin nereye gitti?” diye güler Yoon Ah. Sun Yong utançtan kıpkırmızı kesilir, kekelemeye başlar. Yoon Ah’sa gülerek onun saçlarını karıştırır: “Neyse neyse, bu sefer de bana bırak: Ben onlara güzel bir kutlama mekânı düşüneceğim…”

Sun Yong rahatlamış bir şekilde sırıtır: “İşte benim kızım! Go Yoon Ah, go go go!”

Yoon Ah yine gülerek onun saçlarını karıştırırken Sun Yong genç kızı gıdıklamaya başlar, iki genç gülerek çimenlere devrilirler. 

Sahne 11 (Berna’nın odası) Berna odasında bilgisayardan Merve’yle konuşmaktadır. Merve:

“İnanmıyorum kızım yaaa, evinden 15000 kilometre ötede sevgilisiyle kavga ederken babasına yakalanan bir sen varsındır heralde!” diye bir kahkaha atar. Berna da gülmektedir. Sonra yüzüne düşünceli bir anlam gelir, içini çeker:

“Sorma Mervecim yaa… Dünya küçük derlerdi de inanmazdım… Ama neyse ki hallettik…”

O sırada telefonu çalmaya başlar. Berna telefona uzanır, “Bir dakika Merve…” Arayan babasıdır.

“Alo, Berna? Kızım çıkıyor musun? Tren istasyonunda buluşalım, olur mu?”

“Tamam baba, ben de yarım saate kadar orda olurum,” der Berna ve telefonu kapatır. Tekrar MSN’deki Merve’ye döner, neşeyle gülümser:

“Babamla Busan’a gidiyoruz! Gelmişken dedemin mezarını ziyaret etmek istedi; ben de dönmeden önce son bir kez daha göreyim dedim…”

“İyi iyi, baba-kız Kore’de güzel bir gün geçirin,” der Merve, “Hadi bay bay şekerim. Gelişmelerden haberdar et beni!”

“Tamam,” diye gülümseyip el sallar, sonra programı kapatır Berna. Sonra durur, kendi kendine gülümser: “Hadi bakalım, yine Busan yollarına düşme zamanıdır!”

Sahne 12 (Busan-çeşitli mekânlar) (Türk marşı) Baba-kızın önce Busan’a giden hızlı trene binmelerini, sonra Busan’da gezinmelerini izleriz. Önce mezarlığa gider; oradan sonra da şehri keşfe çıkarlar. Birlikte çok keyifli vakit geçirir, gülüp eğlenirler (bu sahneler de size kıyağım olsun Altan Erkekli ve Yıldız Çağrı Atiksoy 😀 )

Sahne 13 (Dış Mekân) Jung Woo’yu sokakta bir ağaca yaslanmış, birini beklerken görürüz. Sonra uzaktan Min Hee yüzünde neşeli bir sevinçle gelir, koşarak ona sarılır. Jung Woo’nun zoraki gülümseyerek onu kendisinden ayırdığını görürüz. Min Hee’nin gözlerinin içine bakar, yumuşak olmaya çalışan bir sesle:

“Nasılsın Min Hee?” diye sorar. Min Hee ise neşelidir:

“Çok iyiyim!” der gözleri ışıl ışıl. “İlk defa beni dışarı sen çağırdın Oppa! Senden beklenmeyecek bir davranış… Evet evet, bu güzel günleri kaçırmamamız gerektiği gerçeği senin de aklına dank etti, değil mi?” der ve sevinçle güler. Jung Woo ise onun bu neşesini görünce bir anda düşünceli bir yüz ifadesine bürünmüştür. Min Hee yine:

“Ne yapalım? Sinemaya gidelim mi? Hayır hayır, önce yemek yiyelim!”

Diye cıvıldamaya başlayınca derin bir nefes alır, çekine çekine:

“Aslında… ben senle bir şey konuşacaktım Min Hee…” diye söze başlar.

Min Hee’nin yüzünden bir kaygı bulutu geçer. Ama genç kız hemen güler, Jung Woo’nun koluna girip onu çekiştirmeye başlar:

“Şu anda açlıktan ölüyorum! Yemek yemeden bir kelime bile anlayacak halim yok! Yemekten sonra konuşuruz, hadiiii!”

Jung Woo çaresizce susar, kendisini çeke çeke yürüten kıza ayak uydurur, iki genç yürüyerek kadrajdan çıkarlar.

Sahne 14 (Havaalanı) Baba-kız, Busan’ın havaalanındadırlar. Berna’nın yüzüne çocuksu bir hüzün gelip yerleşmiştir. Alt dudağını çocuk gibi büker:

“Bu kadarcık mıydı babacığım? Hemen dönüyorsun yani…”

“Yavrum yarın Tokyo’dan uçağım var, biliyorsun…” der Ahmet bey. “Hem zaten sen de yirmi gün sonra geliyorsun… Beni özleyecek vaktin bile olmayacak,” der ve kızının burnuna bir fiske vurur. Berna sevimlice güler, sonra babasına sarılır:

“Canım benim… Anneme çok selam söyle, olur mu?”

“Tamam yavrum,” der babası. Sonra bir an durur, yüzüne muzip bir gülümseme gelir. Başını eğip kızına yan yan bakar:

“Sen de o Jung Woo köftehoruna selam söyle! Kızımı üzmesin sakın!”

Berna’nın ağzı açık kalır! Babasına şok içinde bakarken:

“Sen… sen nerden biliyorsun??” deyiverir. Hemen sonra: “Yani… şeyy, yani ben aslında demek istedim ki…”

“Hiç kendini yorma, ben Jung Woo’yla konuştum,” der baba. “Bu sabah beni otelde ziyarete geldi. Bana seni sevdiğini söyledi. Sen de onu seviyormuşsun…”

Berna hâlâ ağzı açık, babasına bakmaktadır. Ama babasının son cümlesini duyunca utanarak başını eğer, yüzüne mahcup bir gülümseme gelir. Baba cevabını almıştır; gülerek kızının saçını okşar:

“Demek benim küçük kızım büyüdü de âşık oldu, öyle mi… Ama bana neden doğruyu söylemedin Berna?”

“Özür dilerim babacığım, işler… işler biraz karışık, o yüzden söyleyemedim,” diye mırıldanır Berna. Babası ona şüpheyle bakınca da hemen ekler:

“Yani, henüz ne olacağımız belli değil diyorum. Yirmi gün sonra Türkiye’ye dönüyorum, bakalım o zaman ne olacak…”

“Anladığım kadarıyla mesafeler pek sorun olmayacak gibi görünüyor,” der babası gülümseyerek, “O delikanlı senin peşini o kadar kolaylıkla bırakmayacak gibi geldi bana… Eh, benim güzel kızımı bulmuş, bırakır mı hiç köftehor??”

Sonra içini çeker, hüzünlü bir tavırla devam eder: “Ah ah, bana kalsa seni kimselere vermem ama… Ne yaparsın, zamane kızları babalarını dinlemiyor artık!”

Berna gülerek babasına sarılır: “Aşkolsun babaa!” Babası da gülmektedir. Sonra yüzüne duygulu bir ifade gelir, kızına bakar:

“O çekik gözlü hergele seni çok seviyor Berna, bugünki konuşmasından anladım ben…” der hafif bir tebessümle. Sonra yüzüne tehdit eder gibi bir ifade gelir, parmağını sallar: “Ama bak, eğer olur da seni üzerse, derhal bana bir telefon çakıyorsun, dünyanın öbür ucu falan dinlemeden yanına gelip kerataya haddini bildiriyorum! Tamam mı Berna? Bak bana söz ver bakayım…”

Berna ise hem utanmış, hem de eğlenmiştir. Utangaç bir sırıtmayla:

“Tamam babacım…” deyip babasına bir kez daha sarılır. Baba kız vedalaşırlar ve baba, uçağına doğru ilerler. Berna yüzünde mutlu bir tebessümle ona el sallar.

Sahne 15 (Cafe) Jung Woo ve Min Hee bir cafede oturmaktadırlar. Min Hee önündeki yemeklerden neşeyle yemekte, bir yandan da sürekli Jung Woo’ya bir şeyler anlatmaya çabalamaktadır. Jung Woo ise yine yüzünde durgun bir ifadeyle onun yemeğinin bitmesini beklemektedir. En sonunda Min Hee göbeğini okşayıp:

“Offf, çok yediiiim, patlamak üzereyim!” dediği zaman Jung Woo hafifçe gülümser. Sonra yüzü yeniden ciddileşir. Ciddi bir sesle:

“Min Hee,” diye söze başlar. “Ben seninle bir şey…”

“Ah, hadi burdan karaokeye gidelim!” diye atılır Min Hee heyecanla. Ayağa kalkar, ama Jung Woo birdenbire uzanıp sıkıca onun kolundan tutar. Min Hee donup kalmış gibi ona bakakalır.

“Konuşmamız lâzım,” der Jung Woo yine.

(http://www.youtube.com/watch?v=0qMd16-5lqA&feature=related)

Min Hee yavaşça oturur. Az önceki neşeli tavrı tamamen silinip gitmiştir. Yüzüne ağlamaklı bir ifade gelir. Sonra derin bir nefes alır.

“Ben konuşmak istemiyorum…”

Jung Woo ona şaşkınca bakar. Sonra yavaşça başını eğer.

“O zaman ne konuşmak istediğimi biliyorsun…”

“Ben konuşmak istemiyorum!” der Min Hee yine. Gözleri dolmaya başlamıştır. Jung Woo ona üzüntüyle bakar:

“Min Hee… Lütfen böyle yapma… Sana açıklamam gereken şeyler var…” Derin bir nefes alır ve söze başlar: “Ben, Berna’ya…”

“Âşık oldun, öyle değil mi?”

Jung Woo başını kaldırır, şaşkınca karşısındaki kızın yüzüne bakar. “Bunu nereden biliyorsun??”

Min Hee acıyla gülümsemektedir. Gözlerinden yaşlar süzülmektedir.

“Fark etmedim mi sanıyorsun?” der hüzünle. “Fark edilmeyecek gibi miydi? Ona her bakışında yüzünde beliren ifadeyi görebilseydin, sen de anlardın…”

Jung Woo durur, başını öne eğer.

“Özür dilerim…” diye mırıldanır. “Min Hee, inan ki elimde değildi… Senden çok ama çok özür dilerim…”

“Dileme…” der Min Hee yumuşak bir sesle.

Jung Woo başını kaldırıp merakla ona bakar: “Nasıl yani, üzülmedin mi?? Şey… yani, sorun değil mi diyorsun?”

“Evet, sorun değil,” der Min Hee sakince. Jung Woo’ya gülümseyerek bakar. Jung Woo birdenbire rahatlar, derin bir nefes verir.

“Oh, çok şükür! Seni çok üzeceğimi, canını yakacağımı düşünüp vicdan azabından deliriyordum! Senin ne kadar olgun bir kız olduğunu biliyordum elbette, ama yine de bunu bu kadar olgunlukla karşılamanı beklememiştim… Çok, çok teşekkür ederim Min Hee!”

“Teşekkür etmeni gerektirecek bir şey yok,” der Min Hee yine sakince. Jung Woo heyecanla atılır:

“Saçmalama! Senin bu meseleyi bu kadar olgunlukla karşılaman, benim Berna’yla birlikte olmama ses çıkarmaman, bütün bunlar teşekkürü hak etmez olur mu?? Min Hee, sana çok ama çok-“

“Ben sana Berna’ya gidebilirsin demedim ki…” der Min Hee sesinin tonunu hiç yükseltmeden.

Jung Woo küt diye kalakalır. Yüzünün ifadesi bir anda değişir.

“N-ne…” der şaşkınca.

“Berna’ya âşık olduğunun zaten çoktan beri farkındayım,” der Min Hee sabırla. “Ve evet, artık bunu sorun etmiyorum… Çünkü zamanla onu unutacağını biliyorum… Çünkü sen –sözün burasında durur, kararlılıkla Jung Woo’nun gözlerinin içine bakar- sen bana bir söz verdin! Ve ben, ne olursa olsun senin bu sözü tutacağını adım gibi biliyorum!”

Jung Woo dehşet içinde karşısındaki kıza bakar. Min Hee de yüzünde hüzünlü, ama kararlı bir gülümsemeyle ona bakmaktadır.

O sırada Berna’yı Busan’dan Seul’e dönen trenin içinde görürüz. Tren camından dışarıdaki manzaralara bakıp her şeyden habersiz, kendi kendine sevinçle gülümsemektedir.

Advertisements

About hikaruivy

a big fan of shoujo animes/jdramas/kdramas loves to eat, write, read and watch!
This entry was posted in Uncategorized and tagged , , , . Bookmark the permalink.

22 Responses to 9. Bölüm

  1. Ser_min says:

    Ve ve ve 9. bölüm. Aşırı komik bir bölümdü. Çok ama çok güldüm özellikle sünnet muhabbetine bayıldım biran kendi babam ne yapardı aklına gelirmiydi böyle birşey diye düşündüm heralde gelirdi ancak dile getirmezdi 😀

    Made in turkey olayına koptum ya. Sapına kadar türk. Bizimde gözlerimiz çekiktir ancak nedeni moğol, hun tarafımızında olması. Biran o aklıma geldi halis muhlis türküz yani 😀

    Yanlız en sevmediğim yer Jin Ki’nin bu kadar olgun karşılamasıydı. İkisini. O kadar sevmiş bir insan nasıl hemen bu denli olgun davrandı bana ters geldi. Biraz somurtmasını beklerdim. Ancak son bölüme bu kadar yaklaşmışken bu durumu sıkıştırabileceğin hiç bir yer yok anlayabiliyorum seni. O nedenle ben Jin Ki’nin o zamanları yaşamış atlatmış halinin burda olduğuna inandım :D:D

    Jung Woo’nun öpüşmek hakkında ki düşüncelerine bayıldım. İlk kez öpüşen bir insanın söyleyeceği tarzda bir cümle. Sonrasında birlikte uyuma tepkiside süperdi hiç beklemezdim hoş bir şaşırma oldu 😀

    Min Hee ise hikayenin darthvader’ı oldu 😀 Ya benimsin ya kara toprağın diyecek sandım biran 😀 Bakalım nasıl olacak. Berna ile karşıaştıklarında baya bir kopuşlar yaşanacak sanki.

    Eline sağlık çingu yine güzel bir bölümdü gülmekten yıkıldım yani 😀

    • hikaruivy says:

      @sermin: Çok yerinde bir eleştiri yapmışsın çingucum: Evet, Jin Ki’nin bu kadar kolay kabullenmesi, ikisine bu kadar anlayış göstermesi biraz ona ters… Ama Min Hee’nin tepkisinden henüz haberi yok. Eğer Jung Woo’nun Min Hee’ye verdiği sözü öğrenirse yenilgiyi kabullenmeyip savaşmaya devam edeceğini düşünüyorum. Bakalım öyle mi olacak? 🙂

      Jung Woo’nunsa aslında olgun görünümüne karşın aşık olunca çocuklaşmasını istedim, sonuçta bu olay ilk defa başına geliyor. Zaten ilk bölümdeki o somurtuk, katı hallerinden epeyce kurtuldu Berna sayesinde 😀 Öpüşme ve sonrası sahnelerini yüzümde kocaman bir sırıtmayla yazdım. Heheh, kendi yarattığı karakterleri şeker bulan başkaları da var mıdır bilmiyorum ama ben onların o hallerini çok şeker buldum yav 🙂 Yirim 😀 😀

      Min Hee’nin tepkisi ise biraz şaşırtıcı gelmiş olabilir; ama sonuçta bu kız Jung Woo’ya çocukluğundan beri aşık bir kız. Ne kadar iyi kalpli de olsa her şeyi bu kadar kolayca kabullenip hayatının aşkının gitmesine izin vermeyecektir. O yüzden 10. bölümde biraz fazlaca dram olacak maalesef… Bu bölümdeki komedilerin hatrına katlanırsınız diye umuyorum 🙂

      Son olarak, babamız da çok komik bir baba olmadı mı sizce de? Hem kızını çok seven, korumacı; hem de gerçek aşkı görünce yumuşayan, sevimli bir baba. Benim babam da böyledir, biraz ondan esinlendim. Gerçi Koreli çocuğu kovalayacak kadar da abartmazdı olayı heralde, hehe 😀 😀

      Serminim, bu arada senin hikayeni de dört gözle bekliyorum. Bir an önce yayınla da yorumlarımı yazayım, e mi? Valla süper eğlenceli bişiy olucak 🙂 🙂

  2. Ser_min says:

    Ha Jin ki yanına yoldaş bulursa durmaz bence 🙂 Zaten Berna’nın Min Hee yüzünden sustuğunu biliyor. Min Hee yok derse kabul etmeyeceğini de biliyor bence kesinlikle isyanlara döner.

    Bende karakterlerine bağlanan yazarlardanım zaten kaç gündür onlarla yatıp onlarla kalkıyorum 😉 Jung Woo’nun yeni halini sevdim ben. Hep böyle kalsın 😀

    Min Hee illaki kolay vazgeçmemeli. Sonuçta yılların emeği var o konuya ben karışamayacağım. 3. ye ne düşer bilirsiniz hele ilişkiler konusunda hiç bir zaman burnunu sokmayacaksın sonra suçlu sen olursun. O yüzden yazar hanım tamamen size bırakıyorum o meseleleri 😀

    Baba süper tatlıydı canım. Kimse “Ben beğenmedim” diyemez bu karakteri. Dominant ancak açık kapı bırakan bir baba. Benim babama da benziyor biraz belkide ondan + sevdim 😀 Çok şirin bir babaydı. Adamımsın Ahmet amca 😀

    İnşallah yakın zamanda gelecek çingu. İsim bulabilirsem postalayacağım 😀 Birde iki bölüm daha yazim ondan sonra yayımlayim diyorum 😉 Çok mu fazla oluyorum 😀

    • hikaruivy says:

      Yaaa, o kadar bekleyemem ben 😀 Ya da iki gün içinde iki bölüm daha yazacağına söz verirsen bak o olur 😀

      Evet Min Hee kolay kolay vazgeçmeyecek… Hatta Berna’yla ikisinin karşılaşması çok acıklı olacak… Ben demiştim size bu bölüm dramın dibine vuracağız diye! Ayyy, yazık yav, şimdiden üzüldüm onlar için, iyi mi… (gerçekle hayali karıştıran şizofren yazar 😀 )

  3. koredelisi says:

    Öncelikle tepkimi belirtim: vayyy şermin sendemi hikaya yazıyosun süperrrrrrr:D
    Şaka maka çok sevindim ya ben ceseret edemiyorum çünkü yazmaya zaman bulamıyorum, daha bloğa doğru düzgün yazamazken bide senaryo… Neyse bu sendromu çingular sayesinde atlattım gelsin yeni senaryolarrr… Şermin dört gözle beklicem;)

    Şimdi gelelim 9. bölüme hem çok komik hem çok romantik bir bölümdü her ne kadar sonunda soğuk rüzgarlar essede…
    *Herşeyden önce babaya bayıldım yahuu; Sünnet olayı, Made in Turkey, Tarkanın soyu vs vs kısaca tuttum bu adamı:D
    *Bizim zıpır çocukların kız kılığına girmeleride bir alemdi hahah yirim ben sizi yirim:D
    * Jung Woo’nun değişmesi çok şeker, başlardaki odun halinden eser kalmadı… Ey aşk nelere kadirsin^^
    *Min Hee de az köftehor değilmiş hani tamam hemen çocuğun yakasını bırakmasını beklemiyordum ama bu kadarrınıda beklemiyordum şaşırttı beni …

    Şimdi acelem var anca bu kadarı aklıma geldi ben kaçar 😀

    • hikaruivy says:

      @koredelisi: oğlanların kız kılığına girmesine kimse bişey demeyecek mi diye endişeleniyordum; sen beni rahatlattın delicim 🙂 tabii gerçekten görebilsek accayip eğlenceli olurdu, sözlerle anlatılınca ancak bir yere kadar… ama o peruklarla, mini etekle falan hayal ediyorum da… secret garden’da hyun bin bir perukla bile ne kadar değişik olmuştu, görmek bile gülmeye yetiyordu 😀 😀

      sevgiler ^^

  4. sarang says:

    Hadi gel şunu 10 bölümde bitirmeyelim olmaz mı? 😀 devam etse dizimiz 😉
    Jin Ki’nin “bunlar evlense bu salaklıkla çocukları olmaz” sözüne bittim resmen neydi o öyle! Bi başında yeminnen demediği kaldı. Yine okurken çok eğlendim. Yorumu bu kadar geç yazmamın sebebi yorum yazacak zaman bulamayışımdı.. Teşekkürler böyle güzel bölümler yazıp bizi keyiflendirdiğin için. Allah da seni keyiflendirsin 😉
    10. bölümde görüşmek üzere 😉

    • hikaruivy says:

      @sarang: güzel yorumların için çok teşekkürler sarang’cım! eğlendiğine sevindim 🙂

      Ama hikayeyi gelecek bölümde bitirmezsem iyice yılan hikayesine döner sonra… o yüzden en iyisi tadında bırakmak 😉

      Ama size bir müjdem var: iki ayrı final yazıyorum. baskılara dayanamadım, o yüzden aklımdaki ilk finale ek olarak bir de alternatif final yazmaya karar verdim. o yüzden daha okunacak en az iki bölüm var 🙂

  5. Lee says:

    Biraz geç yorum yapıyorum, çünkü hala yediremiyorum bu durumu aha 🙂 Neyse ki alternatif bir sonumuz daha olacak, o zaman mutlu olabilirim :p

    Baba karakterini ben de sevdim, kızına değer veren, geleneklerine önem veren ama aynı zamanda değişik şeylere de açık bir baba. Altan Erkekli’yi düşünerek bol bol güzel sahne gördüm 🙂

    Düğümlwer yavaş yavaş çözüldü, bazı biriken durumlarda final bölümünde çözülecek. Bu zamana kadar oldukça başarılıydın çingu, tebrik ederim 🙂

    Jin Woo ile Berna’yı seviyorum ama hala aklım Jin Ki’de benim. son bölümde bir şeyler yapmasını bekliyorum, çünkü bu kadar kolay kabullenmesini ben kabullenmiyorum. Zaten bugün de Yaprak Dökümü bitiyor, kederliyim (Gören de izliyorum zannedecek aha)

    Bu arada bizimkilerin kız kılığına girmeleri oldukça güzeldi. Hele ev sahibinin babaya sırnaşması süperdi. Bıyıklarınız da oldukça güzelmiş demesi kahkaha attığım yer oldu.

    Bir de şu manyaklığımdan bahsedeyim ben. Hani böyle ne zaman Min Hee’li bir sahne olsa hemen hayal ettiğimde şöyle düşünüyorum. Min Hee Berna’yı görür. Sağ elini kalrırı ve sallayarak Berna diye seslenir. min Hee’nin bütün sahnelerinde o sağ el havada sabit duru, bir başta bir de sonda sallanmaya başlar. Önce selam vermek için, sonra da görüşürüz demek için. Ama ne zaman Min Hee’li bir sahne olsa, o sağ el havadadır benim hayallerimde aha. 9 bölümdür böyle hayal ediyorum kızı ve ne zaman aklıma gelse gülüyorum :p

    Son bölümü merakla bekliyorum valla. Bakalım neler olacak, sabırsızlanıyorum ^^

    🙂

    • hikaruivy says:

      Geç olsun güç olmasın Lee’cim 😀 Yaprak dökümü için bişi yapamam (ehu ehu) ama zaten sizin dilinizden kurtulmak için bulaştım bu alternatif final işine. Ve yaz yaz bitmiyor anacım… Alternatif finalden bahsediyorum elbette. Sanırım en az iki bölüm gerekecek mantıklı bir biçimde toparlayabilmem için… Bakalım artık…

      Min Hee’yi neden öyle hayal ettin anlayamadım yalnız… Var mıydı ki bu kızın öyle halleri, Coffee Prince’te, Take care of Agasshi’de filan?? Yoksa Min Hee’de bi arızalı yön olsun da Jung Woo’ya itici gelsin diye mi düşündün? 😀

  6. mydestiny says:

    Okudum geldim. Kahkahalar eşliğinde okudum resmen. Babamız ne kadar komikti öyle. Sünnet muhabbeti süperdi. 😀 Altan Erkekli’yi kafamda o şekilde canlandırmak çok eğlenceliydi. 😀 Diziye renk kattı baba karakteri 😛

    Tabi bizim oğlanların kız kılığına girmesini de unutmayayım. Onlarda epey komikti. Allah’tan evde bir tiyatrocu varda tüm teçhizat ellerinin altında. Yalnız ev sahibinin geldiği sahnede tamam şimdi herşey çıkacak ortaya diyordum çünkü ortalık bir anda karıştı. Meraklı komşu, kız kılığına girmiş erkekler, traş losyonu görmüş baba ve babanın bıyıklarını öven çılgın bir kadın… Neyseki korkulan olmadı 😀 😀

    Jung Woo çok efendi davrandı ama 😀 Babanın yanına gidip konuşması, saygı gösterisi vs.. Etkileyiciydi. Zaten babadan vize aldı. Tabi sünnet konusunu öğrendiğinde neler olur bilmem 😀 😀 😀

    Min Hee çok şaşırttı!! Jung Woo gibi ben de sevinmiştim ki- o son sözleri ters köşe yaptı. Ama bir sonraki bölümde mutlu son okuyacağıma eminim. Min Hee de yola gelecek 😀

    Ellerine sağlık^^

  7. masalevi says:

    sonunda okuyabildim bu bölümü de.. öncelikle hikayen gerçek bir Kore dizisi senaryosu olmuş diyebilirim, sondan bir önceki bölümde olabilecek her şey var: komedinin yanında biraz hüzün, ayrılık korkusu.. tebrik ederim canım yine harika bir bölümdü gerçekten..

    öncelikle sevgili altan erkekli amcamıza teessüflerimi bildiriyorum, kendisi erkekten hiç ama hiç anlamıyor gerçekten.. tatlı jung woo’muza “Bula bula bu çocuğu mu buldun?? Şuna bak, göz yerine iki tane çizgi var!” dedi resmen 🙂 yapma etme amca ya taş gibi oğlanı harcadın iki dakikada 🙂 bir de kampüste kovalaması falan.. saniyeler içinde sünnet olayını falan karıştırdı araya 🙂 aah Türk zekası nelere kaadir 🙂 baba karakteri acayip komikti gerçekten 🙂

    berna da benim gibi şanssız ha, dünyanın öbür ucuna gitti yine babasına yakalandı yazık 🙂

    jinkinin kadınlar tarafından reddedilmesi çok komikti.. aah ah bernadan önceki playboyluk yaptığı güzel günleri ne hoşmuş.. aşık oldu yamuldu ama durumu çabuk içselleştirdi gerçekten, ben bile bu kadar hızlısını beklemiyordum..

    bizim ikilinin kız kılığına girmesi tam bombaydı 🙂 sen böyle iki tane fıstık gibi baby face çocuğu kız kılığına sokarsan valla bernadan güzel olurlar ha 🙂 tüysüz çekikler işte 🙂 aklıma peruklu hyun bin geldi ya bu çocukcağızları da hayal ettim ahaha dehşet bir şey olur 🙂

    chang ui’nin işgüzarlığıyla ev sahibinin gelmesiyle ben eyvah bittiler dedim ama acayip kıvırdılar ya ağzım açık kaldı gerçekten.. ama ev sahibi kapı gibi Türk erkeğini görünce yumuşadı biraz, onun da etkisi olabilir işlerin çabuk düzelmesinde 🙂

    yanlış anlamaları ve gereksiz süreçleri boş yere uzatmadığın tekrar teşekkürler hikarucum, berna derdini anlattı hemencecik barıştı ikilimiz, çok ta tatlılar ya.. Türkçe mesaj atmış bir de jung woocum! yirim onu ya elimde kalır ha 🙂

    sun yong ve sevgilisi de ne kadar tatlılar ya.. ben öyle yan karakterlerin aşkları çok ön plana çıkınca pek hoşlanmıyorum ama bunlarınki tam tadında olmuş.. iki küçük çocuk sanki ikisi de 🙂

    min heenin fazla sorun çıkaracağını sanmıyorum ben, yumuşak bir kız çabuk ikna olacaktır.

    son bölüm hakkındaki tahminimi sorarsan, ben ilk bölümden beri zaten jung woonun Türkiye’ye geleceğini umuyordum. Türkiye’ye geldi Kore konsolosluğumuzda çalışsın bebeğim, happy end olsun hepimiz için 🙂

    yarın derhal okuyacağım son bölümü, büyük merak içerisindeyim. görüşmek üzere canım^^

    • hikaruivy says:

      Evet canım, ters köşe yapmadım derken tam da bunu kast ediyordum: İçine Türk tatları katsam da, senaryoyu bir Kore dizisi formülüne göre yazdım 😀 Bunu iyi yakalamışsın, tebrikler ^^

      Hahah, sen kızmışsın ama Altan Erkekli amcama çok yakıştı o replikler: Karşısına gelen Lee Min Ho da olsa, Brad Pitt de olsa, bir Türk babası kızını kıskanacaktır! 😀 Bu arada sen de mi yakalandın yoksa öyle?? Yorumda üstü kapalı geçmişsin ama merak ettim valla, burda yazamasan da özelden mesaj at 😀 😀

      Jang Geun Suk ve Lee Sung Gi cidden süper güzel kızlar olurlardı! Ah keşke birileri düşünse de “erkek kılığına giren kız” hikâyesi izleyeceğimize kız kılığına giren erkek izlesek biraz 😀 Ama karizmaları çizilebilir tabii…

      Dediğim gibi canım, senaryonun on bölümlük olması yanlış anlamaların uzamasını önleyen en büyük faktördü. Sanırım Türk dizilerinin sorunu da bu: Mesela Kavak yelleri’ni de on-yirmi bölüm yapsalardı şimdi sevgiyle anıyor olurduk 😀

      SunYoon ikilisine yeterince ağırlık veremedim diye üzülüyordum; ama dediğin gibi yan karakterlerin fazla baskın olması hikâyenin asıl odağından çıkmasına sebep olacaktı… Yahu sen bütün düşündüklerimi bir bir çözüyorsun; süpersin Masalevi! Bizden önce hikâye yazmış olduğun hemen belli oluyor… Valla ben onu bunu anlamam, o eski yazdığını bir an önce yayınlaman lâzım! Süper bir şey olduğuna eminim. Lütfen çingucum, bi düşün sen bunu.

      Öperim ^^

  8. masalevi says:

    ahaha hikaru alemsin ya 🙂 ben de berna gibi yakalanmamış olsam da ne zaman böyle kimsenin bilmediği bi olayın içine girsem normalde hiç olmayacak şeyler oluverir, plan yapsam planlarım bozulur hevesim kursağımda kalır falan 🙂 mesela arkadaşlarla sözleşip pikniğe gitsek yağmur yağar, babam çoook uzaklardayken yapmış olduğum planın üzerine babam dönüverir falan.. secret olayına inanacağım neredeyse, olmasın diye çok düşündüğü şeyi çekiveriyor insan herhalde 🙂

    bu arada çok haklısın insan hikaye yazınca okuduğu izlediği her şeye bayağı bir eleştirel gözle bakabiliyor, bi olay nelere sebep olur, bu bölümü kapatır mı, çok mu öne geçti vs. hikayemi yayınlamayı da çok isterim aslında ama epey düzeltme gerekecek.. my lovely roommate gibi romantik komedi o da.. bakalım, sen böyle söyledikçe insan bayağı bir istekleniyor ha 🙂

    • hikaruivy says:

      o bana da olur. gizli kapaklı iş çevirmeye kalkışınca mutlaka yakalanırım! hatta biz bu olaya “Allah’ın sopası yok” diyoruz, haha 😀

      hikayeni yaz lütfen canım. düzeltme olarak ne gerektiğini düşünüyorsun bilemiyorum, ama benim yardımcı olabileceğim bir şeyse seve seve yardım ederim, editörün olurum senin 😀 😀

  9. masalevi says:

    ayy sağolasın canım benim editörüm sen olursan sırtım yere gelmez zaten 🙂 elimden geldiği kadar yapmaya çalışacağım inşallah.. desteğin için tekrar teşekkürler^^

  10. Arzu says:

    sünnet meselesine öldüm gülmekten hele bizim çocuklar kız olunca o halleriyle hayal edince bayağı bi güldüm
    berna ve jung wo ya çok sevindim ama min he işi bozacak 😦 63.binayı da çok merak ediyorum tabi ki busan daki türk şehitliğini de unutmamak lazım bakalım neler olacak
    Ellerine sağlık…

    • hikaruivy says:

      @Arzu: Hahah, ben de çok eğlenerek yazmıştım sünnet olayını! Hele oyuncular Min Ho ve Altan Erkekli olunca hayal etmesi ve yazması çok daha keyifliydi! 😀 😀 Aynı şekilde Seung Gi ve Geun Suk’u da kız olarak hayal etmek çok eğlenceliydi valla; benden daha güzel kız olurlardı! 😀 😀 Min Hee maalesef kötü kızlık yapacak biraz 😛 Umarım son bölümü de beğenirsin. Sevgilerimle ^^

  11. ahahaha işte babam benim yaa (: Alnmından şaakkadanak öpüyorum
    “Berna, biz seni Kore’ye sevgili bulasın diye mi gönderdik??” diye bağırır baba yine. “Gül gibi Türk erkeklerinin suyu mu çıktı??” Sonra yüzünde büyük bir tiksintiyle Jung Woo’ya bakar: “Bula bula bu çocuğu mu buldun?? Şuna bak, göz yerine iki tane çizgi var!” benim söyleyeceğim sözleri resmen hehe

    Birden Jung Woo onun kolunu sıkıca tutar! Yattığı yerden doğrulur, onun üzerine doğru uzanır. Gözleri hafifçe kapanırken Berna’yı uzun uzun öper. demişsin ya wall kissten öteye gidememiştir o odun ahanda buraya yazıyorum (:

    Anlaşıldığı üzere Altan abimizin yukarıda söyledikleri hikayenin devamını okumadan o heyecanla yazılmış halidir. Ne bilsin bu masum 3 5 dakika sonra adamın çocuğa önce gönlünü sonra kızını vereceğini ahh ulen ah

    Odunda bir anda aşka geldi öpüjeem diye dolaşıyor artı yazık !

    Ah jin kim vah Jin Kim sen Min Hee ile el elever yap bi çakallık kuzum diyecem ama bu karizmayla o da zor bebeğim (: Neyse son bölüme geçeyim ben artık kızgınlıkla 😀 Çingu kulakların çınlıyor mu??

    • hikaruivy says:

      @OhYoonJoo: Haha, seni ilk anda umutlandırıp sonra hayalkırıklığına uğrattığım için miane çingu! 😀 Ama babalar kızlarına karşı zayıf olur, mecburen yelkenleri suya indirecekti 😛

      “Odun da bir anda aşka geldi öpüjem diye dolanıyo” ahahah, çok güldüm bu yorumuna! 😀 😀 Ya işte yumurtaya can veren Rabbim odunları da aşk ateşiyle yeşertebiliyor, ahskaskjakjak 😀 😀 Wall kiss mi yaptı French kiss mi artık orasına girmeyeyim ben, özel hayata girer 😛

      Kulaklarım çınlamaktan bir hal oldu çingu 😀 Hep de sol kulak, acaba neden? 😛 😛

  12. minekibuu says:

    Okuma süreci notlar;
    İşte budur; “Bu çocuğun neyin nesi olduğu belli değil! Anası kim, babası kim, nasıl büyüdü, huyu suyu nedir, dini nedir??” Sonra bir an durur, yeniden feryat eder: “Sünnetli bile değildir bu şimdi!” repliği daha başlangıçta hikayenin eğlenceli olacağının kanıtıdır.
    Jin Ki bebem kazansan da kaybetsen de tüm desteğim sende. zaten Berna yı da sevemedim (cast nedeniyle, senaryoyl ilgisi yok kesinlikle) “Bunlar evlense bu salaklıkla çocukları olmaz…” Ancak bu kadar net sonuca bağlanabilirdi Berna ve Jung Woo ilişkisi.
    Bu bölümde gülmekten içim çıktı çingu neler döktürmüşsün. “…katanayla dalarım alimallah!” günlük cümlelerimde yer almaya aday görüyorum bu repliği mükemmel.
    Min Hee: “Âşık oldun, öyle değil mi?” ah Min Hee ah! Hatunlar anlar, hep anlar. Anlarda elden bir şey gelmez. Psikopata bağla yık kafeyi başına, neye yarar. Erkek değil mi hepsi aynı ya bağlamam lazım bu durumu 😀
    …“Berna’ya âşık olduğunun zaten çoktan beri farkındayım,” der Min Hee sabırla. “Ve evet, artık bunu sorun etmiyorum… Çünkü zamanla onu unutacağını biliyorum… Çünkü sen –sözün burasında durur, kararlılıkla Jung Woo’nun gözlerinin içine bakar- sen bana bir söz verdin! Ve ben, ne olursa olsun senin bu sözü tutacağını adım gibi biliyorum!” Eeeee Jung Woo o verdiğin söz sana girecek demedik mi? Ama senarist kararlı görünüyor. Min Hee’nin kafasına güneşli havada yıldırım düşürür yine sizi Berna’yla baş göz eder korkma 🙂

    • hikaruivy says:

      @minekibuu: bu bölümde bir süredir devam eden ağır havayı dağıtmak istedim, o replikler o yüzden geldi 😀 Berna için sevdiğin bi aktrisi hayal edecektin ama? ““Bunlar evlense bu salaklıkla çocukları olmaz…” Ancak bu kadar net sonuca bağlanabilirdi Berna ve Jung Woo ilişkisi.” Ahah, Jin Ki işte 😀 😀

      “…katanayla dalarım alimallah!” o repliği ben de Altan Erkekli’ye çok yakıştırdım; ehu ehu 😀 😀

      “Eeeee Jung Woo o verdiğin söz sana girecek demedik mi? Ama senarist kararlı görünüyor. Min Hee’nin kafasına güneşli havada yıldırım düşürür yine sizi Berna’yla baş göz eder korkma” Bu yorumuna da ben fena koptum 😀 😀 eee, her şey senaristte bitiyo işte, Ohyoonjoo boşuna bana çemkirip durmuyodu 😛

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s