10. Bölüm

İşte hikaruivy’nin yeni yıl armağanı: “My lovely roommate”in final bölümü!

Daha önce yorumlar arasında belirttiğim gibi, hikâye için alternatif finaller yazdım aslında… Ama bloga sadece en baştan beri planladığım, -bence- hikâyenin ruhuna en uygun olanını ekliyorum. Eğer diğerlerini de okumak isterseniz bana mail atmanız ya da yorum bırakmanız yeterli…

Başta yorumları ile bu keyifli yolculuğa renk katan sevgili  ser_min, koredelisi, mydestinyleewinpohu, kimbapsushi, akira, sarang, ve zebzeyra olmak üzere, bir aydan uzun bir süredir Berna’nın Kore macerasına eşlik eden tüm okuyucularıma teşekkür ederim. 2011’in hepinize sadece güzellikler getirmesi dileğiyle, sevgiler, öpücükler ^^ 

zitten – feel alright

Too Love -Sungkyunkwan Scandal Ost

Tearliner – We Quit Us

tearliner – You & I

Joshua Radin – They bring me to you

Edward Chun – Everything

edward chun – give my love

Shawn Hlookoff – She Could Be You

Sahne 1 (Cafe) Bölüm, bir masada karşılıklı oturan Jung Woo ve Min Hee sahnesi ile açılır. Jung Woo yüzünde büyük bir şok ifadesiyle karşısında sakin sakin oturan Min Hee’ye bakmaktadır.

“Min Hee…” der çaresizce. “Ben Berna’ya âşığım diyorum sana… Buna rağmen eskiden vermiş olduğum bir sözü tutmamı benden nasıl beklersin?”

“Senin aşk zannettiğin şey geçici bir heves,” der Min Hee sükunetini hiç bozmadan. “Berna güzel bir kız, sen de ondan etkilendin, hepsi bu… Merak etme, nasıl olsa Berna birkaç haftaya kadar ülkesine dönüyor… O zaman onu unutup eski, mantıklı haline geri döneceğinden eminim…”

Jung Woo bir an inanmaz gibi durur. Sonra alaycı bir gülüş gelir yüzüne, alayla “hıh”layarak Min Hee’ye bakar. Gözleri öfkeyle alev alevdir.

“Ne kadar da kendinden emin konuşuyorsun! Bir başka insanın kalbini nasıl bilebilirsin ki?? Ben Berna’ya deli gibi âşığım Min Hee! Ondan başkasını görecek göz kalmadı bende!”

Sonra bir an durur, ekler: “Hem ayrıca o da beni seviyor! Berna da beni sevdiğini itiraf etti!”

Min Hee birden tokat yemiş gibi sarsılır. Konuşmanın başından beri ilk kez onun da dudaklarının titrediğini, yüzünün beyazladığını görürüz. Ama hemen sonra, az önceki sakin ifadeye geri dönmeyi başarır. Yumuşak bir sesle:

“Öyle bile olsa senin onunla bir geleceğin yok oppa… Biriniz Kore’de, diğeriniz Türkiye’de hayatına devam edecek… Hem bir yabancının seni gerçekten anlayabileceğini nasıl düşünebilirsin? Bir insanla hayatını paylaşmak geçici bir gençlik hevesinden çok daha ciddi bir konudur.”

Jung Woo yine ateşli ateşli itiraz etmeye hazırlanırken elini kaldırıp durdurur onu Min Hee. Sonra, kararlılıkla onun gözlerinin içine bakar:

“Bütün bunları bir tarafa bıraktık diyelim. Ama sen bana bir söz verdin! Hayatımı bir düzene koyunca seninle olacağım diye bana söz verdin!”

Jung Woo birden dut yemiş bülbül gibi kalır, hiçbir şey diyemez. Öfke ve çaresizlikle yumruklarını sıkar. Flashback: Jung Woo’nun Min Hee’ye: “Senden sadece zaman istiyorum… Sonra, kendini ispatlamış, başarılı bir erkek olarak tekrar karşına çıktığım zaman her şey bambaşka olacak. Sana söz veriyorum.” dediği an’ı izleriz.

Tekrar günümüze geldiğimizde Jung Woo başını yenik bir halde önüne eğmiştir. Sonra ayağa kalkar, hiçbir şey demeden cafeden çıkıp gider. Min Hee ise yavaşça ağlamaya başlar.

(http://www.youtube.com/watch?v=0qMd16-5lqA&feature=related)

Sahne 2 (Dış mekân-ev) Jung Woo’nun sokaklarda derbeder bir halde dolaşmasını izleriz. Gözleri dolmuştur, dokunsan ağlayacak haldedir. Zorlukla yutkunur. Sonra, cebinden çıkardığı kurbağa anahtarlığına bakar, acıyla gülümser. Tekrar başını kaldırdığında gözlerinden yaşlar süzülmektedir.

Berna ise yüzünde sevimli bir gülümsemeyle istasyonda trenden inmiş, kalabalığa karışmıştır. Otobüse binip evin yakınında inmesini, eve doğru yürümesini izleriz. Eve girince önce doğruca Jung Woo’nun odasına gider, kapıyı tıklatır, ama kimse olmadığını görünce şaşkınlıkla dudak büküp kendi odasına gider. Telefonunu çıkartır, mesaj atar.

Jung Woo’nun telefonunun mesaj sesini duyarız. Jung Woo gözlerinde yaşlarla telefonu çıkartır, mesajı okur.

“Güzel haberlerim var! Babam da seni sevmiş Jung Woo… Gerçi benden habersiz onunla konuşmaya gittiğin için bir azarı hak ettin ama, neyse, seni affediyorum 😀 Bir an önce eve gel de konuşalım. Seni seviyorum!”

yazmaktadır mesajda. Jung Woo’nun yüzü iyice allak bullak olur. Telefonu yavaşça cebine koyar, sonra bir an durur, ve ellerini yüzüne kapatıp ağlamaya başlar.

Berna ise odasında yatağına yatmış, hâlâ her şeyden habersiz, gülen bir yüzle Jung Woo’dan gelecek olan cevabı beklemektedir…

Sahne 3 (Ertesi gün) Berna yerinde sıçrayarak uyanır. Hemen yanıbaşındaki telefona bakar, mesaj gelmediğini görüp yüzünde bir hayalkırıklığı ile telefonu elinden bırakır. Bir an düşünceli düşünceli durur. Sonra kararlı bir biçimde yatağından kalkar, odasından çıkıp Jung Woo’nun odasına kadar gider, odanın kapısını tıklatır.

Cevap gelmeyince merakla kapıyı açıp içeri bakar. Jung Woo odasında değildir. Berna ilk defa kaşlarını çatar.

O sırada arkadan esneyerek: “Günaydın Berna-sshi!” diye odasından çıkan Sun Yong’u görürüz. Berna ona gülümseyerek bakar:

“Günaydın Sun Yong! N’aber?”

“İyilik, asıl senden n’aber?” der Sun Yong ve muzipçe sırıtır: “Hayrola?? Geceyi Jung Woo’nun odasında mı geçirdin yoksa?”

Berna kızarırken “Saçmalama, yok öyle bir şey!” diye şakacıktan kafasına vurur Sun Yong’un. Sonra ekler: “Hem Jung Woo evde değil ki…”

“Ah, bu kadar erken saatte nereye gitti ki?” der Sun Yong merakla, Berna ise sadece bilmiyorum dercesine dudak büker. Sun Yong:

“Neyse neyse,” der, “Bu akşam sizin için bir sürpriz hazırladık: Hep birlikte lunaparka gidiyoruuuuuz!”

Berna’nın birden yüzü güler: “Ah, bu süper bir fikirmiş! Şöyle hep birlikte doya doya eğlenelim!”

“Evet, biz de aynen öyle düşündük,” diye güler Sun Yong ve iki çocuk “çak” yaparlar. Sun Yong banyoya giderken: “Saat 7’de, unutma!” diye bağırır. Berna da “tamam” diye gülümser, sonra kendi kendine:

“Ben de okula gideyim bari… Jung Woo belki oradadır…” diye mırıldanıp odasına geçer.

Sahne 4 (Dış Mekan) Jung Woo’nun bir parkta, bir bankın üzerinde uyuyakaldığını görürüz. Parkı temizlemeye gelen çöpçü tarafından dürtülerek uyandırılır:

“Ya! Genç adam, burda böyle uyuyamazsın!”

Jung Woo uykulu uykulu gözlerini kırpıştırır, sonra ağrıyla doğrulur. Gece bankta uyumaktan her tarafı tutulmuştur. Çöpçü hâlâ onu çekiştirmektedir. “Tamam tamam, gidiyorum,” diye mırıldanıp ayağa kalkar, sarsak adımlarla uzaklaşır.

Sahne 5 (Okul) Berna dalgınca kampüste yürümektedir. Birden karşısına birisi dikilir. Berna başını kaldırınca yüzündeki hafif tebessüm yerini korkuya bırakır.

“Konuşmamız lâzım,” der Min Hee hiç olmadığı kadar ciddi bir yüzle.

Berna korkuyla yutkunur, sonra başını önüne eğer. “Peki…” diye mırıldanır.

Sahne 6 (Okul kafeteryası) Min Hee ve Berna bir masada karşılıklı olarak oturmaktadırlar. İkisi de susmaktadır. Berna başını öne eğmiştir, söze nasıl başlayacağını bilemez bir haldedir. En sonunda:

“Min Hee…” diye mırıldanır. “Bak, ben çok üzgün-“

“Sen de Jung Woo’ya âşık mısın??”

Min Hee’nin sert bir sesle sorduğu soru, Berna’nın lafını böler. Berna başını kaldırıp korkuyla karşısındaki genç kızın yüzüne bakar. Min Hee’nin yüzü ifadesizdir, ama parmaklarının boğumları sıkmaktan bembeyaz olmuştur.

Berna yavaşça başını eğer, yüzünden büyük bir hüzün geçer.

“Evet…” diye fısıldar.

Min Hee’nin yüzüne inanmaz bir ifade yerleşir. Alaycı bir biçimde “hıh”lar, gözlerini devirir. Sonra öfkeyle ona bakar:

“Bunu bana nasıl yaparsın Berna?? Sen benim arkadaşım değil miydin?? Ben sana Jung Woo’yu ne kadar sevdiğimi anlatırken sen bana arkamdan gülüyor muydun ha??”

Berna üzüntüyle:

“Hayır, saçmalama, tabii ki öyle değil!” diye feryat eder. “Min Hee, yemin ederim nasıl olduğunu ben de anlayamadım! Jung Woo’dan uzak durabilmek için çok uğraştım! Ona âşık olmamak için çok çabaladım! Ama… elimde değildi…”

Böyle deyip ellerini yüzüne kapatır, ağlamaya başlar. Min Hee’nin de gözlerinden yaşlar süzülmektedir. Bir an, acıyarak karşısındaki kıza bakar. Ama hemen sonra az önceki sert ifade geri gelir.

“Onu sana vermemin imkânı yok…” der sakin bir sesle. “Sen onu seviyor olsan bile ikinizin birlikte olmasına asla izin veremem!”

Berna elini yüzünden çeker, şok içinde Min Hee’ye bakar. Yüzü bembeyaz kesilmiştir.

“Min Hee…” diye mırıldanır.

“Oppa bana söz verdi,” der Min Hee kararlı bir sesle. “Hayatını yoluna koyunca bana geleceğine söz verdi. Jung Woo’nun verdiği sözleri asla bozmayacağını biliyor olmalısın… O yüzden senin aradan çekilmen gerek Berna!”

Berna bembeyaz olmuş bir halde ona bakmaktadır. Ağzını açar ama hiç ses çıkmaz. Sonra, yavaşça başını önüne eğer.

“Özür dilerim…” diye mırıldanır. “Başından beri sizin aranıza girmeyi hiç istememiştim zaten… Ama –içini çeker- ne yazık ki elimde değildi… Ona karşı olan duygularımı ne kadar bastırmaya çalışsam da beceremedim… Özür dilerim…”

Sonra ayağa kalkar. Gözlerinden yaşlar süzülmektedir. Hüzünlü bir gülümsemeyle Min Hee’ye bakar:

“Sen benim en sevdiğim arkadaşlarımdansın Min Hee… Sana bu acıları yaşattığım için ne kadar özür dilesem de yetmez… Ama sana şunu garanti edebilirim: Benden sana bir zarar gelmeyecek! Bundan sonra Jung Woo’dan uzak duracağım. Aranıza girmeyeceğim. Belki sen de… –sözün burasında durur, sesi kırılır. Sonra toparlanıp devam eder- Belki sen de günün birinde beni affedersin…”

Ve arkasını dönüp koşar adımlarla uzaklaşır. Min Hee masada put gibi kalakalmıştır. Yüzünden hafif bir gülümseme geçer gibi olur, ama hemen sonra titreyen ellerini yüzüne kapatır, ellerinin arasından yaşlar süzülür.

Sahne 7 (Ev) Berna’nın eve girer girmez kendini odasına attığını, kapının arkasına yığılır gibi oturup ağlamaya başladığını görürüz. O sırada Jin Ki odasından çıkar, mutfağa doğru geçerken Berna’nın odasından gelen ağlama sesini duyup irkilir. Yüzünde büyük bir endişeyle onun kapısını tıklatır:

“Berna?? Berna iyi misin?”

(http://www.youtube.com/watch?v=0qMd16-5lqA&feature=related)

Berna’nın telaşla yüzündeki yaşları silmeye çabalamasını izleriz. Boğazını temizleyip:

“İyiyim!” diye bağırır. “Yok bir şey!”

Jin Ki bir an durur. Sonra sıkıntılı ama kararlı bir yüzle Berna’nın kapısını aralayıp içeri bakar. Kapının önünde yere oturmuş Berna’yla göz göze gelirler.

“Burdan bakınca pek iyiymiş gibi gözükmüyorsun,” der Jin Ki. Berna gülmeye çabalayıp yerinden kalkar:

“Bir şeyim yok Jin Ki, cidden! Sadece… ben sadece… şeyyy…”

Sonra durur, başını öne eğer. Hafifçe gülümser.

“Kimi kandırıyorum ki…” diye mırıldanır. “Evet, iyi değilim Jin Ki… Hiç iyi değilim…”

Böyle deyip gözlerinden seller gibi yaşlar süzülen yüzünü kaldırır, Jin Ki’ye hüzünlü bir gülümsemeyle bakar. Jin Ki’nin alnı acıyla kırışır.

“Neden??” diye haykırır, “Berna ne oldu?? Anlat bana, anlat ki sana yardım edebileyim!”

“Yapabileceğin bir şey yok,” diye gözyaşları arasında gülümser Berna. “Ben… ben olmayacak bir rüyaya kapıldım, hepsi bu… Ama geçecek… Bir gün mutlaka geçecek…”

Son kelimeler ağzından çıkarken sesi kırılır, yeniden ağlamaya başlar. Jin Ki artık dayanamaz, onu sert bir hareketle göğsüne bastırır, sıkı sıkı sarılır. Bir yandan da:

“Ağla… Ağla ve rahatla Berna… Korkma, ben yanındayım…”

Diye mırıldanmaktadır.

Berna ise arkadaşının yatıştırıcı sözlerini duyunca iyice kendini bırakmış, hıçkıra hıçkıra ağlamaya başlamıştır. Jin Ki’ye ondan güç almak ister gibi sıkı sıkı sarılır. Jin Ki’nin yüzündeki derin endişe ve üzüntüyü görürüz. İki genç uzun süre öylece kalırlar…

Sahne 8 (Ev) Jin Ki salondaki kanepeye oturmuş, gözlerini boş boş karşıya dikmiş, arada bir elindeki biradan birkaç yudum alıp düşünmektedir. O sırada dairenin kapısı açılır, Sun Yong girer. Jin Ki’nin hiç ses çıkarmadan öylece kanepede oturup düşündüğünü görünce şaşkınca yanına gider:

“Hyung-nim! Burda böyle ne yapıyorsun?”

Sonra Jin Ki’nin kolundan tutup çekiştirmeye başlar: “Hadi amaaa! Hazırlansana bak saat nerdeyse altı buçuk oldu. Saate 7de lunaparkta Yoon Ah’la buluşacağız.  Hep birlikte şöyle güzel bir akşam geçirelim, öyle değil mi?”

Sonra merakla Berna’nın odasına doğru bir bakış atar: “Berna nerde? O evde değil mi?”

Jin Ki canı sıkkın bir tavırla: “Sanırım bu akşamki lunapark olayını iptal etmemiz gerekecek Sun Yong…” deyince Sun Yong’un gözleri hayretle açılır:

“Ama neden?? Bir şey mi oldu? Hem Berna nerde?”

“Odasında… Uyuyor…” der Jin Ki. Sonra sıkıntılı bir biçimde Sun Yong’a bakar, nasıl anlatacağını bilemez gibi duraklar. “Sorun şu ki, galiba Berna’yla Jung Woo-”

“Hey! Hadi ne duruyorsunuz, hazırlanıp çıkmıyor muyuz?”

İki çocuk merakla sesin geldiği yöne bakarlar. Berna giyinmiş kuşanmış, yüzünde sevimli bir gülümsemeyle odasının kapısında durup onlara bakmaktadır. Jin Ki şaşkın ve endişeli bir tavırla ona doğru birkaç adım atar:

“Sen… gitmek istediğinden emin misin Berna?”

“Evet, neden olmasın ki?” der Berna hiçbir şey olmamış gibi. “Hem Yoon Ah bizi orda beklemiyor mu?”

“Evet ya, hemen çıkalım,” der Sun Yong neşeyle. Berna da koşturarak arkadaşlarının yanına gelir, ikisinin birden koluna girer:

“Hadi gidip biraz eğlenelim çingular!”

Sonra neşeli bir Sun Yong ve şaşkın bir Jin Ki’yi çekiştirerek evden çıkarır.

Sahne 9 (Lunapark) Üç çocuk lunaparkın girişinde bir an dururlar. Kamera alttan yukarı doğru çekim yapar, başlarının üzerinden ışıklı dönmedolabın dönüşünü görürüz. Berna’nın yüzünde çocuksu bir neşe vardır:

“Vaooov… Çocukluğumdan beri lunaparka gelmemiştim… Ne kadar harika bir yer olduğunu unutmuşum!”

Sonra koşturarak içeri girer, oğlanlar da onu takip ederler. O sırada sağ taraftan birisi seslenir:

“Berna! Sun Yong!”

Yoon Ah gülümseyerek onlara el sallamaktadır. Berna’yla kucaklaşırlar; sonra Sun Yong sevinçle kız arkadaşının elini tutar. Yoon Ah şaşkınca sağına soluna bakınır:

“Hani, Jung Woo yok mu?”

Berna ve Jin Ki bir an ne diyeceklerini bilemezler. O sırada arkalarından bir ses yükselir:

“Biz buradayız!”

Dört genç arkalarını dönünce, Jung Woo’nun koluna girmiş, onu çekiştirerek neşeli bir yüzle onlara doğru yaklaşan Min Hee’yi görürler. Jung Woo ise çok sıkıntılıdır; anlaşılan buraya bu şekilde gelmek kendi seçimi değildir. Sun Yong şaşkınlıkla:

“Na-na-na… nasıl yaaa?” diye kekeler. Yoon Ah’sa ters giden bir şeyler olduğunu anlamıştır; hemen sevgilisini dürtükler, sessiz olmasını işaret eder.

Bu arada Min Hee ve Jung Woo dört arkadaşın yanına gelmiştir. Min Hee her birinin yüzlerine bakar:

“Ee, hadi, içeri girmiyor muyuz?”

(too love) Berna’nın gözle görülür derecede durgunlaştığını fark eden Jin Ki, birdenbire onun elinden tutar! Meydan okur gibi Jung Woo’nun gözlerinin içine bakar:

“Evet… Hadi içeri girelim!”

Sonra şaşkın şaşkın onun ne yapmaya çalıştığını anlamaya çalışan Berna’yı çekiştirerek yürümeye başlar. Sun Yong ve Yoon Ah da sessizce onları takip ederler. Hepsinin neşesi kaçmıştır. Min Hee Jung Woo’yu da yine kolundan tutup yürütmek isteyince Jung Woo sert bir hareketle kolunun ondan kurtarır. Buz gibi bir sesle:

“İstediğin olduysa ben artık gitmek istiyorum!” der. Min Hee ise onun bu tavrına alınmış gibi görünmemektedir. Sakince:

“Hayır,” diye cevaplar. “Bu akşam bana verdiğin sözü, Berna’nın da iyice anlamasını istiyorum. O yüzden bu akşamı burada, arkadaşlarımızla geçireceğiz Oppa!”

Jung Woo dişlerini sıkar. Ama yapacağı bir şey yoktur. Sessizce, yürümeye başlamış olan Min Hee’yi takip eder.

Berna ve Jin Ki ise önden yürümüş, arkadakilerle mesafeyi epeyce açmışlardır. Sonunda Berna Jin Ki’nin elini bırakır. Gözleri yaşarmıştır.

“Onların gelmesini beklemiyordum…” diye itiraf eder. “Biz dördümüz oluruz, belki her şeyi unutur bir geceliğine mutlu olurum diye ummuştum…”

Jin Ki onun yüzündeki hüzne bakar, içi acır. Sonra yumuşak bir sesle:

“Onları boşver artık…” diye mırıldanır. “Biz bu akşamı birlikte geçirdiğimiz en güzel akşam yapalım, ne dersin?”

Berna gözlerini kaldırıp ona minnetle bakar. Hafifçe gülümser. Jin Ki de gülümsemektedir.

“Peki…” diye mırıldanır genç kız. Jin Ki’nin yüzündeki gülümseme daha da genişler:

“O halde, hadi bakalım: Şimdi eğlence zamanı!”

Berna’nın elini yine sımsıkı tutar, onu koşturmaya başlar.

İki gencin Sun Yong ve Yoon Ah’la birlikte lunaparktaki halka atma, tüfekle oyuncak ördekleri vurma yerlerinde eğlenmelerini izleriz. Sun Yong attığı atışların hiçbirini isabet ettiremezken Yoon Ah dörtte dört yapıp kocaman bir ayı kazanmıştır! Ayıyı Sun Yong’un kucağına tutuşturur, zavallı çocuk oyuncağın arkasında görünmez olur.

Berna ise gülerek onları izlemektedir. Kendisi de bir şey kazanamamıştır. Ama sıra Jin Ki’ye gelince genç çocuk dörtte üç yapar; sonra da oyuncak standında peluş oyuncaklardan birine işaret eder. Satıcı oyuncağı ona verdiğinde, bunun kestane renkli bir tilki oyuncağı olduğunu görürüz.

Jin Ki gülümseyerek oyuncağı Berna’ya uzatır. Berna’nın yüzünde mutlu bir ışık yanar sanki; kocaman bir tebessümle oyuncağı eline alır. Jin Ki’ye minnettar bir gülüşle bakar.

O sırada arkadan ikisini izleyen Jung Woo’nun hüzünlü yüzü girer ekrana. Hemen yanındaki Min Hee’nin kendisine baktığını hissedince başını çevirir, yürümeye devam eder.

Biraz sonra, önce Sun Yong ve Yoon Ah’ın, hemen onların arkasından da Jin Ki ve Berna’nın dönmedolaba binişlerini izleriz. Onlardan bir müddet sonra Jung Woo ve Min Hee de Min Hee’nin iteklemeleriyle bir başka kabine binerler.

Dört gencin birlikte bindikleri kabinde kızlar dolap yükseldikçe bildikleri yerleri neşeyle birbirlerine göstermektedirler:

“Bak Berna! Sizin okulun kampüsünü görebiliyorum!”

“Ah, şu kocaman bina da Seul Tower olmalı!”

“Evet, şurası da Gyeongbok sarayı… Aşkım, sen de gelip baksana!”

Yoon Ah böyle deyip Sun Yong’a döndüğü zaman zavallı çocuğun gözlerini sımsıkı kapayıp kabinin bir köşesine büzüldüğünü görürüz. Gözlerini açmadan:

“Aşkım, benim yükseklik korkum var amaaa!” diye mızıldanır. Yoon Ah derin derin içini çeker:

“Sun Yong… Bazen senin şövalyeliğinden şüpheye düşüyorum…”

Bu sırada Jung Woo ve Min Hee’nin kabininde Min Hee’nin neşeyle dışarıdaki manzaraya baktığını, Jung Woo’nunsa bir köşede dalgınca oturduğunu görürüz. Min Hee bir ara gözlerini camdan ayırıp ona bakar ve içindeki heves derhal söner. Geçip sıkıntıyla o da diğer köşeye oturur. Sonra usulca:

“Daha ne kadar böyle yapacaksın?” der Jung Woo’ya. “Sen sözünü böyle mi tutuyorsun??”

Jung Woo bakışlarını yerden ayırır, karşısındaki kıza diker. Bakışları hınçla doludur.

“Bunca şeyden sonra sana nasıl davranmamı bekliyorsun ki?? Sana açık açık söyledim: Ben Berna’yı seviyorum! Ve bu, ömrüm boyunca değişmeyecek! Sana söz verdiğim için sen istediğin sürece yanında olmaya devam edeceğim. –sözün burasında durur, başını çevirir- Ama seni asla onu sevdiğim gibi sevmeyeceğim Min Hee… Bunu böylece kabullensen iyi olur…”

Min Hee’nin gözlerinin hayalkırıklığı ile dolduğunu görürüz. Genç kız sadece yutkunur, hiçbir şey diyemez. Sonra o da başını camdan dışarı çevirir. İki genç, kabinin iki ayrı köşesinde zıt yönlere bakarken kamera uzaklaşarak kabini ve dönmedolabı dışarıdan çeker…

Sahne 10 (Lunapark) Az sonra hepsi dönmedolaptan inmiş, lunaparkta dolaşmaya devam etmektedirler. Sun Yong ve Yoon Ah bir roller coaster’a binmişlerdir; Yoon Ah neşeyle bağırırken Sun Yong korku dolu çığlıklar atmaktadır! 😀 Berna ve Jin Ki ise yükselerek dönen salıncaklara binmişlerdir. Berna arkasına döner, Jin Ki’ye gülümseyen gözlerle bakar:

“Gökyüzüne yükseliyor gibiyim! Harika bir duygu!”

“Seninle bir gün balona binelim!” diye bağırır Jin Ki de sesini duyurabilmek için. “Bütün şehri yukarıdan izleyelim! Tamam mı?”

“Tamam! Bu sözünü unutma!”

Berna yeniden önüne dönerken kamera onun rüzgarda uçuşan saçlarını, hüzünlü ama yine de gülümseyen yüzünü, ve arkasındaki salıncağın iplerine başını dayayıp onu sevgi dolu bakışlarla izleyen Jin Ki’yi gösterir.

“Unutmam…” diye mırıldanır Jin Ki.

Biraz sonra salıncaktan inmişlerdir. İkisinin de başı dönmektedir, yalpalayarak adım attıklarını fark eder ve gülüşürler. O sırada Berna ilerideki bir baloncuyu fark eder. Neşeyle:

“Ah, hadi balon alalım Jin Ki!” diye bağırır.

O sırada baloncunun uzaklaştığını görür ve yakalamak ister gibi koşturur. Ama hâlâ başı dönmektedir, ayakları birbirine dolanır, neredeyse düşecek gibi olur. Jin Ki onu son anda tutar. Sonra:

“Sen bekle,” der, “Ben balon alıp gelirim.”

Sonra koşturmaya başlar. Berna kenara, bir kaldırım taşının üzerine otururken arkasından bağırmaktadır: “Kırmızı renkli olsun! Duydun mu, kırmızı olsun!”

Jin Ki gülerek arkasını döner, OK işareti yapar. Berna gülümseyerek onu izlemeye devam eder.

Birden, yanıbaşında birinin dikildiğini fark eder. Şaşkınca başını çevirir.

Jung Woo, yüzünde büyük bir hüzünle ona bakmaktadır.

(Tearliner – we quit us) Berna başını hemen öbür tarafa çevirir, ayağa kalkıp gitmeye hazırlanır. Ama Jung Woo onun kolunu sıkıca tutar.

Berna derin bir nefes verir. Sonra gözlerini cesaretle Jung Woo’ya kaldırır, ona sıkıntılı ama kararlı bir biçimde bakar.

“Ne istiyorsun?”

“Bana zaman vermeni…” der Jung Woo kararlı bir sesle. “Bak Berna, henüz hiçbir şey bitmiş değil… Min Hee bana bugün konuştuklarınızı anlattı, o yüzden senin şu anda neden böyle davrandığını anlayabiliyorum… Ama ben Min Hee’yi ikna edebilirim, belki biraz zaman alacak, ama bunu yapabileceğimi biliyorum!”

Berna ona inanmaz gibi bakar. Sonra başını çevirip sinirli bir kahkaha atar. Tekrar Jung Woo’ya baktığında gözleri öfke ve acı doludur.

“Hayır Jung Woo, bunu yapamazsın!” diye bağırır. “Sen ona bir söz verdin! Sözünden dönemezsin! Üstelik… üstelik…”

Bir an durur, gözleri yaşarmıştır. Sonra hafifçe gülümser.

“Üstelik ben de Min Hee’ye bir söz verdim bugün… Onunla senin aranıza girmeyeceğime, artık senden uzak duracağıma dair söz verdim… Artık bu iş bitti Jung Woo… Lütfen ısrar edip her şeyi daha da zorlaştırma…”

Jung Woo ona inanmaz gözlerle bakar. Sonra birden, onun da gözlerine büyük bir öfke gelip yerleşir. Berna’nın kolunu sertçe sarsar:

“Bu kadar kolay mı?! Bu kadar kolayca vazgeçecek misin yani?!”

Aynı anda az ileride bir standdaki incik boncukları inceleyen Min Hee’nin Jung Woo’nun yokluğunu fark ettiğini, merakla çevresine bakındığını görürüz. Sonra, az ötede, Berna’nın kolunu tutmuş, onunla bir şeyler tartıştığı belli olan Jung Woo’yu görür. Genç kızın gözleri korkuyla irileşirken elindeki kolyeyi yere düşürür.

Jin Ki ise baloncuyu yakalamış, kırmızı renkli bir balonu alıp parasını ödemektedir. Gözlerini Berna’nın olduğu tarafa çevirince onun da gözleri korkuyla irileşir. Elindeki balonu falan unutup koşturmaya başlar. Balonun gökyüzüne doğru süzüldüğünü görürüz.

Berna ise kolunu Jung Woo’nun elinden sert bir silkinişle kurtarmış, öfke ve üzüntüyle bağırmaktadır:

“Evet bu kadar kolayca vazgeçeceğim! Çünkü ben Min Hee’yi çiğneyip geçemem! Onun hayatı boyunca benden nefret etmesine, beni bir hain olarak görmesine dayanamam! Ona bunu yaparsak bir daha asla mutlu olamayız Jung Woo, hayatımız boyunca bu günah peşimizi bırakmaz, gerçekten anlamıyor musun?? Bu kadar bencil misin gerçekten??”

Jung Woo bir an duraklar. Ama hemen sonra o da öfkeyle bağırmaya başlar:

“Evet bencilim! Çünkü mutlu olmak istiyorum! Seninle mutlu olmak istiyorum! Senden başkasıyla mutlu olamam Berna, sen de mutlu olamazsın. Evet, belki Min Hee’ye büyük acılar vereceğiz. Ama üçümüzün birden mutsuz olması daha kötü değil mi??”

“Hayır, değil! Çünkü biz mutsuz olmayı hak ettik!” diye bağırır Berna da. Sonra duraklar. Gözlerinden yağmur gibi yaşlar inmektedir. Titreyen bir sesle: “Min Hee’ye rağmen sana âşık olduğum için mutsuz olmayı hak ettim ben…” diye mırıldanır. “O yüzden, lütfen daha fazla zorlama… Bırak peşimi…”

Böyle der ve koşmaya başlar. Jung Woo olduğu yerde donmuş gibi kalakalmıştır.

Berna ağlayarak koşarken Jin Ki’nin yanından geçer. Jin Ki: “Berna! Bekle, bekle beni!” dese de Berna durmaz, koşmaya devam eder.

Jung Woo ise taşlaşmış bir yüzle birkaç saniye hiç kıpırdamadan durur. Berna’nın son sözleri beyninde yankılanmaktadır: “Daha fazla zorlama… Bırak peşimi…”

Birdenbire ellerini yüzüne kapatır, olduğu yere çöker, hıçkıra hıçkıra ağlamaya başlar.

Min Hee, onun birkaç metre ötesinde durmuş, gözlerinden süzülen yaşlar ve yüzündeki büyük acıyla bu sahneyi izlemektedir…

Sahne 11 (Lunapark) Berna koşar, koşar… Sonunda parkın kuytu, karanlık bir köşesinde koştururken ayağı takılır, yere kapaklanır.

Genç kız, acıyla yerinde doğrulur. Dizi kanamaktadır.

(You and I) Birden, hemen başucunda bir karaltı görür. Bir çift kol, onu şefkatle kucaklar, karanlıktan çıkarıp sokak lambalarının aydınlattığı bir köşeye kadar kucağında taşır. Sonra, oracıktaki bir banka nazikçe oturtur. Jin Ki’dir bu.

Genç adam, Berna’nın önünde diz çöker. Cebinden bir kağıt mendil kutusu çıkarır, içinden bir mendil alıp Berna’nın dizindeki kanı şefkatli bir biçimde temizler.

Berna ona minnet dolu gözlerle bakmaktadır. Usulca:

“Teşekkür ederim…” diye mırıldanır.

Jin Ki hiçbir şey söylemeden bir kağıt mendil daha alır, Berna’nın yüzündeki gözyaşı izlerini usulca silmeye başlar.

Birden Berna onun elini tutar. Jin Ki put gibi kalakalır. Nefesi kesilmiştir.

Berna usulca onun elindeki mendili alır. Kendi yüzünü kendisi siler. Jin Ki hafif bir hayalkırıklığı ile gülümser. Sonra geçip bankta onun yanındaki boş yere oturur.

Bir süre sessizce otururlar. Sonra Berna:

“Bir şey sormayacak mısın?” diye mırıldanır.

Jin Ki derin derin içini çeker. Sonra, yüzünde acı dolu bir gülümsemeyle Berna’ya çevirir bakışlarını.

“Sormaya korkuyorum…” diye mırıldanır. “Çektiğin acının ne kadar büyük olduğunu göreceğim diye korkuyorum…”

Berna dudakları titreyerek bakar ona. Jin Ki’nin yüzündeki hüznü görünce içi acır. Gözleri yeniden dolmaya başlamıştır.

Başını çevirip gözlerini gökyüzündeki yıldızlara diker. Hafif bir sesle:

“Geçecek…” diye mırıldanır. “İyi olacağım…”

Jin Ki de başını kaldırır. Yıldızlara bakar. Derin derin iç çeker.

“Evet…” diye mırıldanır. “İyi olacaksın Berna…”

Sonra Berna’ya bakar. Yüzünde hüzünlü bir tebessüm vardır. Yavaşça konuşmaya başlar:

“Kendi yıldızına döndüğün zaman bütün acıların geçecek… Burada geçirdiğin günleri anımsayıp güleceksin.

Ve ben, bense yıldızlara bakıp gülümseyeceğim. Neden biliyor musun Berna? Çünkü insan bir çiçeği seviyorsa, ve milyonlarca yıldız üzerinde bu çiçekten yalnızca bir tane varsa, yıldızlara bakmak bile bu insanı mutlu etmeye yeter… Çünkü insan kendi kendine, “işte benim çiçeğim oralarda bir yerde” diyebilir…”

Jin Ki bir kez daha, yüreğindeki bütün sevgiyle Berna’ya bakar. Gözbebekleri titremektedir.

“Çünkü benim çiçeğim de o yıldızların birinde olacak…”

Berna hüzünle gülümser. Başını çevirip arkadaşına bakamamıştır. Ne diyeceğini bilemez haldedir. Jin Ki ise yüreğindeki duygulara daha fazla hakim olamamaktadır. Usulca:

“Berna…” diye fısıldar. “Bak, eğer istersen… Yani, eğer istersen…”

Berna birden elini uzatır. Onun dudaklarının üzerine koyar. Jin Ki şaşkınca duraklar.

Berna hüzünle gülümsemektedir. Titreyen bir sesle:

“Lütfen devam etme…” diye fısıldar. “Lütfen…”

Sonra içini çeker. Bir defa daha gülümser. Cesaretle Jin Ki’nin gözlerinin içine diker gözlerini:

“Ve geceleri gökyüzüne bakarsın,” diye mırıldanır, “Her şeyin çok küçük olduğu gezegenimin yerini gösteremem sana. Belki böylesi daha iyi. Yıldızım senin için herhangi bir yıldız olsun. Böylece gökyüzündeki bütün yıldızlara bakmayı seveceksin… Hepsi senin dostların olacak. Hem, sana bir armağan vereceğim…”

Jin Ki’nin gözleri hayretle açılır. Kendisinin Küçük Prens’ten yaptığı alıntı gibi, şimdi Berna da aynı kitaptan ezbere bir pasaj okumaktadır:

“Yıldızlardan birinde ben yaşıyor olacağım. Ben gülüyor olacağım bir tanesinde. Ve geceleyin gökyüzüne baktığında bütün yıldızlar gülüyor gibi olacak… Yalnızca senin gülen yıldızların olacak!”
Jin Ki hafifçe gülümser. Uzanıp Berna’nın kendi dudakları üzerindeki elini tutar. Berna da gülümsemektedir. İpek gibi yumuşacık bir sesle devam eder:

“Ve üzüntün hafiflediğinde (zaman bütün acıları hafifletir) beni tanımış olmak seni mutlu edecek… Dostum olarak kalacaksın… Benimle gülmek isteyeceksin… Bunun için de arada bir pencereni açacaksın… Dostların gökyüzüne bakıp bakıp güldüğünü görünce çok şaşıracaklar! onlara ‘Yıldızlar hep güldürür beni!’ diyeceksin. Deli olduğunu düşünecekler.”

Ve hafifçe gülerek, sözünü tamamlar:

“Sana nasıl bir oyun oynadığımı görüyorsun…”

Jin Ki de gülümser. Berna’nın kendi avcundaki narin elini sevgiyle sıkar.

İki çocuk uzun süre öylece otururlar…

Sahne 12 (Çeşitli mekânlar) Jin Ki’yi bir cafeden içeri girerken görürüz. Yüzünde ciddi bir ifade vardır. Geçip bir masaya, birinin karşısına oturur.

“Geldim işte,” der huysuz bir sesle. “Evet, konuş bakalım…”

O sırada, karşısında oturmakta olan kişiyi görürüz. Yüzünde dokunaklı bir ifade olan bu orta yaşlı bayan, Jin Ki’nin annesidir.

Aynı anda Yoon Ah, bir spor salonunun tribünlerinde huzursuzca birilerini beklemekte, sağına soluna bakınmaktadır. Birden, beklediği kişiyi görür ve yüzüne yerleşiveren neşeyle el sallamaya başlar. İleride, tribünlerin en alt basamağında, sırtında bir sırt çantasıyla koştura koştura ilerlerken bir yandan da Yoon Ah’a el sallayan Berna’yı görürüz.

Jin Ki ve annesine geri döneriz. Eun Kyong, çekingen ve duygulu bir sesle:

“Buraya geldiğin için çok teşekkür ederim,” diye söze başlar. “Bu an’ı ne kadar hayal ettiğimi bilemezsin…”

Jin Ki dudak büker. İfadesiz bir sesle:

“Çok sevdiğim bir arkadaşım ısrar etti. Onu kıramadım…” diye yanıtlar.

Bu sırada Berna Yoon Ah’ın yanına ulaşmıştır. Yoon Ah heyecanla:

“Ben istediğin gibi hoparlörü getirdim Berna-sshi,” diye atılır, “Sen de afişi hazırladıysan Sun Yong’a unutamayacağı bir tezahürat yapacağız demektir!”

“Tabii ki hazırladım, hiç ihmal eder miyim??” diye atılır Berna ve sırt çantasını işaret eder. Yoon Ah sevinçle onun ellerine yapışır, heyecanla:

“Yaşasın! Süper olacak!” diye kıkırdarken Berna da: “Eh, olsun o kadar, şampiyonluk maçı bu! Güven bana Yoon Ah, Sun Yong’umuz bu hazırlıkları gördükten sonra o kadar gaza gelecek ki, süpermen gücüyle oynayacak!”

Bu sırada Eun Kyong, Jin Ki’ye yüzünde hafif bir gülümsemeyle bakar:

“Bu bahsettiğin arkadaş… Galiba ben de onu tanıyorum… öyle değil mi?”

Jin Ki bir an susar. Annesi merakla onun yüzüne bakmaktadır. Sonra oğlunu kızdırmaktan çekinerek hafif bir sesle:

“Eğer aynı kişiden bahsediyorsak… çok sevimli bir genç bayan olduğunu söylemem gerek…” diye konuşur.

Jin Ki’nin konuşmanın başından beri ilk kez yüz ifadesinin gevşediğini görürüz. Genç adam dalgınca:

“Öyledir…” diye mırıldanır. “Çok sevimlidir… Çok güzeldir…”

Sonra gözleri ileride bir yere dalar. Belli ki gözlerinin önüne Berna’nın hayali gelmiştir. Yüzüne hafif bir tebessüm düşer. Dalgınca:

(they bring me to you)

“O bir tanedir…” diye mırıldanır. “Kimselere benzemez… Bambaşka bir yıldızdan gelmiş gibidir. Bambaşka bir gezegene ait gibi…

(Aynı anda Sun Yong ve takımının sahaya çıkışını izleriz. Yoon Ah ve Berna heyecanla el çırparak tezahürat etmektedirler.)

(Jin Ki ise yüzünde dalgın bir tebessümle konuşmaya devam etmektedir)

Dünyaya düşen bir melek gibi girdi hayatımıza… Hepimize yardım etti. Hepimizin renksiz, gri hayatını renklendirdi…

(Sun Yong’un gözlerinin tribünlerde kendilerini aradığını fark edince, Berna çantasından çıkardığı kocaman bir afişi oturduğu tribün koltuğundan sallandırıverir: Afişte: “Sun Yong, sen en iyisisin, şampiyonluğu getir bize! AJA AJA FIGHTING!” yazmaktadır. Aynı anda Yoon Ah da hoparlörden: “Oppaaa! Seni seviyorum! Hadi göster şunlara günleriniiiiii!” diye bağırır. Sun Yong’cuğun bütün bunları görünce sevinçten gözleri ışıldar. Yüzüne koskocaman bir gülümseme yayılır.)

(Jin Ki içini çeker. Gözleri dolmuştur. Titreyen bir sesle:)

Yakında çekip gidecek… Ama bana o kadar güzel anılar bıraktı ki, hayatım boyunca aklımdan ve yüreğimden silinmeyecek…

(Sun Yong’un birbiri ardına bastığı smaçları, tribünde neşeyle birbirine sarılan Berna ve Yoon Ah’ı izleriz. Kamera Berna’nın neşe dolu yüzüne odaklanır.)

Jin Ki birdenbire uykudan uyanır gibi dalgınlığından sıyrılır. Karşısında, kendisini yüzünde anlayışlı bir gülümsemeyle dinleyen annesine hayretle bakar. Annesi duygulanmış bir halde:

“Benim küçük oğlumun büyüyüp âşık olduğunu bilmiyordum…” diye fısıldar. Jin Ki bir an sessizce durur. Sonra hüzünle:

“Evet…” diye mırıldanır… “âşık oldum… Aşık oldum ben anne…”

Eun Kyong’un gözleri irileşir, dudakları titremeye başlar. O kadar duygulanmıştır ki, bir an hiçbir şey diyemez. Jin Ki, ona ilk defa anne diye hitap etmiştir.

Sonra yüzüne anlayışlı bir gülümseme düşer. Sevgiyle: “oğlum…” diye mırıldanır. Sonra, biraz çekingence, elini Jin Ki’nin yüzüne uzatır. Jin Ki, annesi yanağını okşarken sesini çıkarmaz. Dalgın, çocuksu bir yüzle öylece durur…

Bu sırada Sun Yong’un takımı, gerçekten de maçı almayı başarmıştır! Son sayının da alınması ve hakemin düdüğü ile Yoon Ah sahaya koşturur, Sun Yong’un boynuna atılır! Berna onları yüzünde sevinçli bir gülümsemeyle izlemektedir.

Sahne 13  (cafe) Min Hee bir cafede oturmakta, sıkıntıyla beklemektedir. Birden, cafenin kapısı açılır. Jung Woo, asık bir yüzle içeri girer. Min Hee çekingence onun yaklaşmasını izler.

Jung Woo masaya gelince:

“Oturmayacağım,” der. “Sana, iki haftalığına Çin’e gideceğimi söylemek için geldim. Resmi bir heyetle birlikte gidiyorum. Benden haber alamazsan merak etme…”

Min Hee dudakları titreyerek bakar ona. Yavaşça:

“Bunu, Berna’yla artık aynı evde kalmanı istemediğim için mi yaptın?” diye sorar.

“Bunu senin için yapmadım,” der Jung Woo acımasızca. “Fakat…” durur, derin bir nefes alır. “Artık Berna’yla aynı evde kalmak benim için de mümkün değildi… Onunla hem bu kadar yakın olup hem de aramızda aşılamaz mesafelerin olmasına dayanamazdım…”

Min Hee gözlerine dolan yaşları geri göndermek için yutkunur. Hüzünle gülümser:

“Ve sen de, her şeyden kaçmayı seçtin…” diye mırıldanır. “Berna’yla birlikte olamayacağın için beni de cezalandırmak istiyorsun… Benden de uzak duruyorsun… Öyle mi Jung Woo?”

Jung Woo bir şey demez, öylece susar. Sonra:

“Her neyse…” diye mırıldanır. “Çin’deyken seni aramamı bekleme… Merak da etme… İki hafta sonra döneceğim nasolsa…”

Sonra arkasını döner, cafeden çıkıp gider. Min Hee gözlerinde yaşlarla kalakalmıştır. Hüzünle gülümser.

“İki hafta sonra… Berna’nın gideceği gün…”

Sahne 14 (çeşitli mekanlar) (Feel Alright) Günler geçmektedir. Berna’yı Sun Yong ve Jin Ki’yle yemek masasında, TV karşısında görürüz. Sokaklarda Jin Ki, kendisi, Sun Yong ve Yoon Ah hep birlikte dolaşırlar. Genç kız hep neşelidir.

Ama arada bir, evde, Jung Woo’nun portmantoda asılı duran montunu yavaşça okşarken, ya da salonun bir köşesinde duran kitabını sanki ondan bir iz bulacakmış gibi dalgınca karıştırırken görürüz Berna’yı. Yüzünde gizlenemeyecek bir hüzün vardır böyle anlarda.

Jin Ki ise bir köşeden, onun bu hallerini, kendi yüzündeki büyük üzüntüyle izlemektedir.

Sahne 15 (Kampüs) Min Hee kampüste çimenler üzerinde oturmuş, elindeki bir papatyaya bakıp boş boş düşünmekte, farkında olmadan elindeki çiçeğin yapraklarını yolmaktadır. Birden birisi:

“Sevgilin seviyor mu sevmiyor mu diye fal mı bakıyorsun?” der neşeyle.

Min Hee şaşkınca başını kaldırınca Mert’i görür. Mert teklifsizce gelir, onun yanına oturur. Min Hee’nin yüzüne hüzünlü bir tebessüm düşer.

“Hayır, fal bakmıyordum…” diye mırıldanır. “Cevabı zaten biliyorum…”

Sonra yüzündeki gülümseme kaybolur. Mert onun yarasına dokunduğunu anlamıştır. Bir an saygıyla susar. Sonra:

“Seni ne zamandır göremiyordum,” diye söze başlar. “Halbuki birlikte Seul’ü gezeceğimize söz vermiştiniz. Sen ve Berna…”

Min Hee’nin yüzünde belirmeye başlayan gülümseme, Berna’nın ismini duymasıyla birlikte kaybolur. Genç kız buz kesmiş gibi bakışlarını kaçırır, başını öne eğer.

Mert az çok neler olduğunu anlamıştır. Usulca:

“Sen… iyisin, değil mi Min Hee?” diye sorar. “Bir sorun yok, öyle değil mi?”

Min Hee beceriksizce gülümsemeye çabalar. Sonra yüzündeki gülümseme silinirken içini çeker,

“Bazı… şeyler oldu…”diye mırıldanır.

Mert derin bir nefes alır. Yüzüne anlayışlı bir ifade gelir. Sonra yumuşak bir sesle:

“Eğer anlatmak istersen ben dinlerim,” diye mırıldanır. “Bazen içini dökmek insana iyi gelir…”

Min Hee burukça gülümser. Omuz silker:

“Bunu anlattıkça daha iyi hissedeceğimi hiç zannetmiyorum… Hatta muhtemelen kendimi daha kötü hissedeceğim. Kendimi kötü biri gibi hissedeceğim hatta!”

Sonra durur, Mert’e döner. Gözlerinde acıklı bir bakış vardır.

“Oysa ki benim tek istediğim mutlu olmaktı Mert! Bu beni kötü bir insan mı yapar, söylesene??”

Mert ona hüzünle bakar. Tatlılaştırdığı bir sesle:

“Hayır, elbette yapmaz,” diye mırıldanır. “Ama… –Min Hee’nin gözlerinin içine bakar- ama mutlu olmak için hayatta binlerce yol vardır Min Hee… Üstelik bunlardan pek çoğu, başka insanların mutsuzluğu pahasına olmayanlardır…”

Min Hee’nin gözleri birden hayretle açılır. Hızla başını çevirir. Yüzüne yenik bir ifade düşer.

“Biliyorsun!…” diye mırıldanır.

Mert’se içini çeker.

“Sadece tahmin ediyorum… Ve bunun ne kadar zor bir durum olduğunu anlayabiliyorum… Eğer içinizden birisi kötü bir insan olsaydı, belki bu durum her biriniz için bu kadar zor, bu kadar acı verici olmayacaktı… Ama hepiniz birbiriniz adına üzüldüğünüz için acı çekiyorsunuz Min Hee…”

Sonra durur, Min Hee’nin gözlerinin içine bakar. Hafifçe gülümser.

“Kendine sadece şunu sor: Beni sevmeyen bir insanı yanımda tutup mutsuz olmak ve mutsuz etmek yerine, gitmesine izin verip kendimi de özgür bırakırsam daha iyi olmaz mı?”

Min Hee artık dayanamaz. Ellerini yüzüne kapatıp hıçkıra hıçkıra ağlamaya başlar.

Mert anlayışlı bir tavırla elini onun omzuna koyar. Min Hee küçük bir çocuk gibi arkadaşının göğsüne sokulur. Mert üzüntüyle onun sırtını okşarken hıçkıra hıçkıra ağlamaya devam eder…

Sahne 16 (Tiyatro salonu) Jin Ki kuliste Demetrius kostümü içinde diğer oyuncularla birlikte son hazırlıklarını yapmaktadır. Birden kulis görevlisi bayan içeri girer, Jin Ki’nin kulağına bir şeyler fısıldar. Jin Ki heyecanla yerinden kalkar, koşturarak dışarı çıkar. Kulise açılan koridorda, duvara dayanmış halde Berna beklemektedir.

(Everything) Jin Ki gözlerinde saklayamadığı bir heyecanla ona yaklaşınca Berna başını kaldırıp gülümser.

“Oyundan önce seni görüp başarılar dilemek istedim,” der sevimlice. O sırada anaç gözlerinden Jin Ki’nin yakasının yamuk durduğu kaçmaz; uzanıp Jin Ki’nin yakasını düzeltir. Jin Ki sessizce, hiçbir şey diyemeden onu izler. Sonra yavaşça başını eğer, yüzünden bir gülümseme geçer. Soylulara özgü bir reveransla pelerinini tutarak eğilir:

“Sizin bu ziyaretiniz beni ziyadesiyle mutlu etti soylu matmazel,” der teatral bir sesle. “Fakat ufak bir buseniz benim için en büyük şans tılsımı olacaktır. Sizden bu büyük fedakarlığı isteyebilir miyim?”

Berna karşısında eğilen genç adama bir an şaşkınca bakar. Ama sonra, onun da yüzüne tatlı bir tebessüm düşer. Yarı utanmış, yarı muzip sevimlice güler:

“Pekala… Gözlerinizi kapayın asil lord…”

Jin Ki yavaşça doğrulur, gözlerini kapatır. Berna ona doğru eğilir. Genç adamın yanağına ufak bir öpücük kondurur.

“İşte… Umarım bu size dünyanın bütün şansını getirir…”

Sonra gülerek:

“Artık gitmem lâzım… Oyun nerdeyse başlayacak, gidip tiyatro salonundaki yerime oturmalıyım! Başarılar Jin Ki!”

Der ve el sallayarak koşarak uzaklaşır.

Jin Ki ise onun arkasından duygulanmış, hafif hüzünlü bir gülümsemeyle bakar. Elini yanağına götürür. Kendi kendine mırıldanır.

“Korkudan sahnede eli ayağına dolaşıp,
Rolünü şaşıran kötü bir oyuncu misali;
Unutuyorum, kendime güvenim olmadığından mutlaka,
Tam olarak söylemeyi aşk oyununun sözlerini;
Ve aşkımın yükü öylesine ağır geliyor ki bana,
Kendi aşkımın gücü karşısında eziliyorum sanki…” (Shakespeare, sone 23)

Sahne 17 (Tiyatro salonu, çeşitli mekânlar) Tiyatro oyunu başlamıştır. Jin Ki’nin sırası geldiğinde genç adamın büyük bir profesyonellikle sahneye çıkıp rolünü oynadığını görürüz. Hocaları onu yüzlerinde takdir dolu bir ifadeyle izlemektedirler. Berna ise seyirciler arasındaki yerinden onu büyük bir gururla seyretmektedir.

Aynı anda Min Hee’nin bir parkta tek başına dolaşması gelir ekrana. Genç kız yüzünde büyük bir hüzünle yürümektedir. Tiyatro sahnesine geri döndüğümüzde,  Helena rolünü oynayan aktrisin replikleri, tam da onun ruh halini özetler gibidir (bu replikler söylenirken görüntüye Min Hee’nin hüzünlü görüntüsü gelir.)

Kimi insanlar ne mutlu olabiliyor!
Atina’da kime sorsanız, ben de onun kadar güzelim.
Ama ne önemi var, Demetrius öyle düşünmüyor ya!
Ondan başka herkesin bildiğini bilmek istemiyor.
Hermia’nın gözlerine taparken o nasıl yanılıyorsa,
Onun her şeyini beğenirken ben de öyle yanılıyorum.

Sıradan, çirkin, çarpık şeyleri bile
Aşk değiştirebilir, biçimli, değerli kılabilir.
Aşk gördüğünü gözleriyle değil, hayaliyle görür.
Kanatlı Cupid resimlerde işte bu yüzden kördür.
Durup düşünme nedir, hiç bilmez aşk,
Kanadı var, gözü yoktur; bakmadan uçar gider.
Aşk bir çocuktur derler ya, nedeni budur işte,
Öyle çok yanılır ki yaptığı seçimlerde.
Oyun oynayan çocukların ettiği yeminler gibi,
Aşk uğruna yalan yere yeminler edilir her yerde;

Demetrius da Hermia’nın gözlerine bakmadan önce
Dolu gibi yeminler yağdırmıştı, yalnız seninim diye.
Ama Hermia’nın sıcaklığıyla çözülüverdi dolu taneleri,
Yeminler sağanak oldu, eriyip gidiverdi…” 

Bir başka sahnede ise Demetrius, Lysander’a şöyle seslenmektedir:

“Lysander! Ses ver!

Koştun, korkaksın, demek ki kaçtın!

Konuş! Bir çalıya mı? Nereye saklandın?”

Bu defa Beijing’de bir otel penceresinden dalgın dalgın dışarıyı izleyen Jung Woo gelir görüntüye…

Derken, oyunun sonunda, Demetrius asıl sevdiğinin Hermia değil Helena olduğunu anlar. Oyun boyunca rakibi olarak gördüğü Lysander’a Hermia’yı teslim ederken dudaklarından şu replikler dökülür:

“Lysander, Hermia’yı al, bendeki aşk bitti,

Eğer onu sevdiysem bile bu aşk yok oldu gitti…

Kalbim onu bir süre misafir etti

Ama şimdi Helen’e ricat etti, asıl sahibine;

Ve kalacak böylece…”

Bu replikleri söylerken Jin Ki’nin aklından Jung Woo’yu yumrukladığı sahneler geçer. Hafifçe gülümser kendi kendine.

Nihayet, Puck isimli perinin monologu ile kapanır oyun:

“Eğer biz gölgeler sürç-i lisan ettikse

Şöyle düşünün – ve her şey düzelsin-

Ki rüyaya daldınız şu köşecikte…”

Bu tiratla birlikte sahne kapanır, seyirciler alkışlamaya başlarlar. Berna’nın ise yüzünde hem oyundan çok keyif aldığını gösteren eğlenmiş bir ifade, hem de hafif bir hüzün vardır…

“Rüyaya daldınız şu köşecikte…” diye tekrarlar kendi kendine… Her şeyin rüya olmasına çok az vakti kalmıştır…

Sahne 18 (Ev) Berna’nın gideceği gün… Genç kız, valizlerini kapatır. Sonra hüzünlü gözlerle bir defa daha çevresine bakınır. Beş ay geçirdiği odasının duvarlarını buruk bir tebessümle inceler.

O sırada kapısı çalınır. Jin Ki başını uzatır:

“Berna… Hazır mısın?”

Berna ona bakar, hafifçe gülümseyip başını sallar: “Hazırım… Haydi gidelim…”

Sahne 19 (Havaalanı) Jung Woo’nun Ku Jon San ve beraberindeki pek çok adamla birlikte yolcu çıkış kapısından çıktığını görürüz. Jung Woo bir an, giden uçuşlar panosundaki İstanbul uçağına hüzünle bakar. Uçağın kalkmasına iki saatten az kalmıştır.

Sonra, başını çevirip yürümeye başlar. Birdenbire, arkasından gelen sesle irkilir.

“Oppa!”

Döndüğü zaman Min Hee’yi onu beklerken bulur. Önünde ilerleyen devlet adamlarına bakar. Hiçbiri bu stajyer gençle ilgileniyor gibi görünmemektedir. Bunun üzerine Jung Woo Min Hee’nin yanına gider. Hiçbir şey demeden genç kızın karşısında durur.

“Hoşgeldin…” der Min Hee çekingen bir tebessümle.

“Beni karşılamaya gelmene hiç gerek yoktu,” der Jung Woo soğuk bir sesle.

Min Hee yavaşça başını önüne eğer. Sonra hüzünle:

“Seninle bir şey konuşmak istiyorum,” der. “Çok geç olmadan bunu yapmak istedim. Biliyorsun, Berna’nın uçağı iki saat sonra kalkıyor… Eğer seni burada beklemeseydim her şey için çok geç kalabilirdik…”

Jung Woo birden kaşlarını çatar. Merak ve heyecanla:

“Ne demek istiyorsun?” diye sorar. “Ne için geç kalacakmışız?!”

Min Hee hüzünle gülümser.

“Seni… özgür bıraktığımı söylemek için… Ve elbette kendimi de…”

Jung Woo’nun gözleri hayretle açılır. Heyecanla Min Hee’nin kollarından tutar.

“Min Hee! Şaka yapmıyorsun değil mi?? Yani demek istiyorsun ki…”

“Evet,” diye gözlerini kaldırıp onun gözlerinin içine bakar Min Hee. Yüzünde kederli, ama vicdanı rahatlamış olanlara özgü bir tebessüm vardır. Hafif bir sesle:

“Artık bana verdiğin söz için üzülmene gerek yok,” diye konuşur. “İstediğin yere gitmekte seni özgür bırakıyorum… Artık… –yutkunur, sonra kırık bir sesle devam eder- artık, Berna’ya gidebilirsin…”

Sonra hüzünle güler:

“Ve acele etmelisin: Uçağa binmesine çok fazla vakit kalmadı… O gitmeden önce onu yakalayıp dediklerimi ona anlatman gerek…”

Jung Woo’nun yüzüne güneş doğar sanki. Şaşkın, ama sevinçli bir gülümseme yerleşir yüzüne.

“Min Hee…” diye mırıldanır. “Ben… ben sana nasıl teşekkür edeceğimi bilmiyorum…”

Min Hee burukça gülümser. Sonra çantasından ufak bir zarf çıkarır:

“Bunu Berna’ya ver,” der. “Ona tüm bunları anlatan bir mektup yazdım. Ona veda etmeye gitmeyeceğim. Sen bu mektubu verirsin…”

“Ama neden?? Gel birlikte gidelim, onunla son bir defa vedalaş… Ona her şeyi yüz yüze söyle,” der Jung Woo heyecanla. Min Hee yine burukça gülümser. Başını yere çevirir.

“Ben… ben ikinizi birlikte görürsem kararımı değiştirmekten korkuyorum… O yüzden… o yüzden affet ama ben vedalaşmaya gelmeyeceğim…”

Jung Woo yutkunur, bir şey diyemez. Yavaşça, genç kızın uzattığı zarfı alır. Sonra birdenbire, hâlâ iki eliyle kollarından tuttuğu genç kızı sertçe göğsüne bastırır! Bir yandan da:

“Teşekkür ederim..” diye mırıldanmaktadır. “Min Hee, çok, çok teşekkür ederim!”

Sonra, Min Hee’yi bırakır. Ona gülümseyerek bakar. Hâlâ genç kıza bakarken yavaş yavaş yürümeye başlar. Sonra, arkasını döner ve yolcu giriş kapısına doğru koşturur.

Min Hee onu yüzünde buruk bir tebessümle izlemektedir.

“Güle güle Oppa…” diye mırıldanır. “Umarım çok mutlu olursun…”

Gözlerinden birer damla yaş süzülür…

Sahne 20 (havaalanı) Jung Woo’nun üzerindeki takım elbiseye, elindeki valize aldırmadan havaalanının gıcır gıcır koridorlarında tüm gücüyle koştuğunu görürüz. Giden uçuşları gösteren bir panonun önünde duraklar; panoda “Seul-İstanbul, terminal A, counter open” yazmaktadır. Jung Woo gözleriyle terminal A’yı gösteren işaretleri araştırır; o yöne doğru koşmaya başlar.

Fakat henüz kendi indiği terminalden bile çıkamamıştır ki, takım elbiseli, gözlerinde güneş gözlükleri, kulaklarında bluetooth olan iki adam karşısına dikilir. Jung Woo hayretle onlara bakıp duraklar.

Sahne 21 (havaalanı) Berna ise check-in yaptırmış, pasaport kontrolünden geçmeden önce arkadaşlarıyla vedalaşmak üzere yolcu uğurlama salonuna geri dönmüştür. Sun Yong-Yoon Ah, Jin Ki ve Mert ona havaalanına kadar eşlik etmişlerdir. Yoon Ah hüzünle:

“Seni çok özleyeceğiz Berna,” deyip Berna’nın boynuna sarılır. Berna da onu sıkıca kucaklar.

“Ben de sizi…” diye mırıldanır. Sonra gülerek Sun Yong’u işaret eder: “Şövalyene iyi bak, tamam mı Yoon Ah? Onu şövalyen yapmak için az uğraşmadık!”

“Sen hiç merak etme,” diye güler genç kız. Sun Yong ise ağlamaklıdır. Berna’ya sarılırken:

“Berna-sshi! Her şey için çok ama çok teşekkürler,” der hıçkırır gibi. Sonra çocuk gibi dudaklarını sarkıtır: “Ama bize şimdi kim imambayıldı pişirecek??”

Yoon Ah ona şakacıktan kızarak: “Zavallı Berna sana annelik yapmaktan kurtulduğu için kendini şanslı hissediyor olmalı!” der ve içini çeker: “Şimdi bu görev benim üzerime kaldı, iyi mi…”

“Aşkım çok kötüsün amaaa…” der Sun Yong gene çocuksu bir somurtmayla. Sonra Yoon Ah’ı tuttuğu gibi kucaklayıverir: “Bir daha söyle kolaysa! Hadi söyle!” Yoon Ah hem gülüp hem çığlık atarak:

“Tamam tamam, bırak beni!” diye çırpınırken diğerleri de bu sahneyi gülerek izlemektedir.

O sırada Mert öne çıkar, Berna’ya sarılırken:

“İyi yolculuklar sevgili hemşerim!” der. “Bundan sonra Türkiye’de görüşürüz, öyle değil mi?”

“Evet,” diye gülümser Berna. “Bu sefer de ben sana İstanbul’da rehberlik ederim.”

“Harika olur çünkü İstanbul’u çoktan unuttum bile,” diye güler Mert. Sonra ciddileşerek Berna’nın gözlerinin içine bakar, sevgiyle onun omzunu sıkar: “Kendine iyi bak…”

“Sen de…” der Berna ve Jin Ki’ye döner.

(Give my love) Jin Ki’nin yüzünde ciddi, çok hüzünlü bir ifade vardır. Berna’nın ona baktığını görünce kendini gülümsemeye zorlar.

“Vaov…” der yapmacık bir neşeyle. “Demek gerçekten gidiyorsun…” Sonra hafifçe güler. “Galiba bu günün geleceğine aslında hiç inanmamışım…”

Berna bir an susar. Sonra yavaşça:

“Her şeyin bir sonu var çingu…” der. Sonra, gülümsemeye çabalar: “Benim Kore maceram da buraya kadarmış işte…”

İki çocuk bir an karşılıklı olarak öylece dikilirler. Sonra birden, Jin Ki Berna’ya doğru atılır, büyük bir sevgiyle sıkıca kucaklar genç kızı. Başını onun omzuna gömer, gözlerini sıkı sıkı yumar.

“İyi ol, tamam mı Berna??” diye mırıldanır hıçkırır gibi. “Seni… Seni çok sevdiğimizi asla unutma!”

Berna’nın da dudakları titremektedir. O da Jin Ki’nin belinden dolaştırdığı ellerini kenetler, sıkıca sarılır arkadaşına. Gözlerinden yaşlar süzülürken:

“Unutmam Jin Ki…” diye mırıldanır. “Sizinle ilgili hiçbir şeyi unutmayacağım…”

Sonra kendini geriye çeker, gözlerinde parıldayan yaşlarla Jin Ki’nin gözlerinin içine bakıp gülümser:

“Küçük tilkimi nasıl unutabilirim ki zaten?”

Bu laf üzerine Jin Ki’nin yüzüne kocaman bir gülümseme yayılır. Sonra burukça:

“Seninle şehre tepeden bakacaktık… Balonla dolaşacaktık… Onu bile yapamadık…” diye mırıldanır. Berna heyecanla:

“Seul’e bir sonraki gelişimde yaparız! Bu son değil ya! Nasıl olsa bir gün yeniden görüşeceğiz!” diye bağırır. Sonra diğer arkadaşlarına da bakar: “Yeniden görüşeceğiz! Bundan eminim! O zamana kadar kendinize iyi bakın, tamam mı??”

“Sen de öyleee!” diye bağırır Sun Yong ve Yoon Ah aynı anda. Mert göz kırpar. Sonra Berna, yavaşça Jin Ki’nin elini bırakır, yerde duran el valizini alır, arkadaşlarına el sallar:

“Hoşçakalın!”

“İyi yolculuklar!”

“Güle güle!”

Arkadaşları tarafından buruk, ama neşeli tezahüratlar, el sallamalar arasında uğurlanan genç kız, pasaport geçişine doğru ilerlemeye başlar. Sonra, tam orta yolda durup bir defa daha onlara bakar: Yoon Ah ve Sun Yong el eledir. İkisi de çocuksu yüzlerinde sevimli bir ifadeyle, bütün güçleriyle el sallamaktadırlar. Mert, bir eli cebinde, gülümseyerek onu izlemektedir. Jin Ki ise… Jin Ki’nin gözleri dolmuştur. O kadar ki, iki damla yanaklarına düşüverir. Genç adam Berna’nın görmesini istemez gibi çabucak bir hareketle onları siler, sonra gülümseyerek OK işareti yapar.

“Hadiii! Hadi git artık, yoksa uçağı kaçıracaksın!” diye bağırır yapay bir neşeyle.

Berna son bir kez bu tabloya bakıp hüzünle gülümser. Sonra, gözleri dalgınca çevreyi araştırır. Ne Jung Woo, ne de Min Hee görünmemektedir.

İçini çeker, geriye dönüp yavaş adımlarla pasaporta doğru yürümeye başlar…

Sahne 22 (Havaalanı çıkışı) Jung Woo, takım elbiseli adamlar tarafından adeta sürüklenerek havaalanının çıkış kapısına çıkarılmıştır. Önünde siyah bir limuzin görünce şaşkınlıkla duraklar. Limuzinin camı açılır. İçeride, Ku Jon San’ı görürüz.

“Kim Jung Woo! İçeri gelin lütfen!”

Jung Woo’nun yanındaki iki adamdan biri, saygılı bir biçimde kapıyı açar. Jung Woo ise ne diyeceğini bilemez haldedir. Birden, sert bir hareketle beline kadar eğilir:

“Efendim, bağışlayın, ama benim şu anda çok acelem var! Bir arkadaşımın uçağının kalkmasına sadece bir saat vakit kaldı, ve-“

“Seninle konuşacağım şey çok önemli bir devlet meselesi!” der Ku Jon San onun sözünü keserek. Sonra genç adama dik dik bakar: “Biz ne zaman istersek devletin sana vereceği görevi yapacağına dair bir söz vermiştin, hatırladın mı?”

Flashback: Berna’nın yüzüğü bulunup geri getirildiği zaman Jung Woo gerçekten de böyle bir söz vermiştir.

Jung Woo ne diyeceğini bilemez. Sonra yine: “Efendim… Bana sadece yarım saatçik müsaade etseniz…”diye mırıldanırken Ku Jon San sert bir sesle:

“Arabaya binin genç Jung Woo!” diye emreder.

Jung Woo çaresizlikle duraklar, sonra umutsuz bir yüzle denileni yapar.

Sahne 23 (Havaalanı) (Give My Love) Berna’yı yolcu biniş salonunda bir koltukta oturup boarding’in başlamasını beklerken görürüz. Yüzünde dalgın, hüzünlü bir ifadeyle, parmağındaki yüzükle oynamaktadır.

Aynı anda, Jung Woo siyah limuzinden çıkar. Yüzünde büyük bir heyecanla koşmaya başlar. Arabanın penceresinden Ku Jon San’ın yüzü görünür. Yaşlı adamın yüzüne hafif bir tebessüm düşerken arabanın siyah camları yükselir, Ku Jon San görünmez olur.

Jung Woo havaalanının içinde canını dişine takarak koşmaktadır. Hatta bir yolcunun valizlerine çarpar, onları devirir, ama adamın kızgın bağırışlarına aldırmadan koşmaya devam eder.

Bu sırada, uçağa alım başlamıştır. Berna üzgün bir yüzle yerinden kalkar, biniş sırasına geçer, uçağa doğru ilerler…

Sahne 24 (Uçak) Berna uçağın dar koridorunda ilerler, kendi oturacağı yeri bulur ve koltuğuna geçer. Oturunca derin bir nefes verir. Yüzü hüzün doludur.

Dalgınca, çantasına uzanır. Çantayı açar açmaz içinden bir fotoğraf düşer: Karaoke barda çekilmiş oldukları fotoğraftır bu.

Berna hüzünlü bir gülümsemeyle fotoğraftaki yüzleri inceler tek tek. Sonra, çantasına uzanıp içinden güzel, taşlı bir kolye çıkarır.

Flashback: Şampiyonluk maçından sonra hep birlikte dışarı çıktıkları akşam, Yoon Ah ve Sun Yong ona bir hediye paketi uzatırlar. Sun Yong:

“Berna-sshi, bunu sana aldık,” der neşeyle. “Bizden ufak bir hatıra…” Berna duygulanarak:

“Ah, niye zahmet ettiniz?” diye mırıldanırken Yoon Ah: “Taktıkça bizi hatırlarsın!” diye şeker şeker gülümsemektedir. Berna pakedi açınca şu anda elinde tutmakta olduğu kolye düşer önüne.

Tekrar uçakta oturan Berna’ya döneriz. Berna yüzünde hafif bir gülümsemeyle kolyeyi çantaya geri koyar.

Sonra, kestane rengi tüyleri olan peluş bir tilki oyuncağı çıkarır. Bu oyuncaksa, Jin Ki’nin lunaparkta kazanıp kendisine verdiği tilkidir.

Berna tilkiyi göğsüne bastırırken gözlerinde yaşlar tomurcuklanmıştır. Aklına, parktaki gece düşer. Jin Ki’nin sesini duyar sanki:

“Ve ben, bense yıldızlara bakıp gülümseyeceğim. Neden biliyor musun Berna? Çünkü insan bir çiçeği seviyorsa, ve milyonlarca yıldız üzerinde bu çiçekten yalnızca bir tane varsa, yıldızlara bakmak bile bu insanı mutlu etmeye yeter… Çünkü insan kendi kendine, “işte benim çiçeğim oralarda bir yerde” diyebilir…

Çünkü benim çiçeğim de o yıldızların birinde olacak…”

Aynı anda Jin Ki de havaalanının çıkış kapısından çıkmış, dalgınca yürümektedir. Gözlerini gökyüzüne kaldırır. Gökte yıldızlar parıldamaktadır.

Jin Ki de parktaki geceyi anımsar. Bu kez konuşan Berna’dır:

“Ve üzüntün hafiflediğinde (zaman bütün acıları hafifletir) beni tanımış olmak seni mutlu edecek… Dostum olarak kalacaksın… Benimle gülmek isteyeceksin… Bunun için de arada bir pencereni açacaksın… Dostların gökyüzüne bakıp bakıp güldüğünü görünce çok şaşıracaklar! onlara ‘Yıldızlar hep güldürür beni!’ diyeceksin.”

Jin Ki’nin yüzüne hüzünlü bir gülümseme yayılır. Kendi kendine fısıldar:

“Güle güle çiçeğim… Güle güle dostum… Güle güle…”

(müzik yüksel)

Sonra içini çeker. Ellerini cebine sokup ileride yürümekte olan Sun Yong ve Yoon Ah’ı takip eder.

Uçakta ise kalkış anonsu yapılmıştır. Berna kemerini bağlar. Sonra pencereden dışarı çevirir gözlerini.

Biraz sonra, uçak havalanır. Berna hâlâ hüzünle dışarı bakmaktadır.

(she could be you) Sonra birden tekrar çantasına uzanır. Bu defa, nilüfer çiçeği şeklinde bir fener çıkarır çantadan. İncitmekten korkar gibi nazikçe elinde tutar. Dalgın dalgın bakar…

Sonra, yeniden pencereden dışarı çevirir bakışlarını. Seul’un ışıklarla dolu gece manzarasını son bir defa izler. Gözlerinden şıpır şıpır yaşlar damlamaya başlar.

Birden, sağ tarafında oturan kişiden bir mendil uzanır. Berna biraz utanarak başını yarım çevirir, “teşekkür ederim…” diye mırıldanır. Mendili alıp gözyaşlarını silerken yanında oturan kişi:

“Seul’ü çok özleyeceksiniz galiba agasshi…” der.

Berna bir an duraklar: “Bu ses…”

Birden, şimşek gibi başını çevirir! Gördüğü manzara karşısında nefesi kesilir!

Jung Woo, yüzünde kocaman bir gülümsemeyle ona bakmaktadır.

Berna birden ayağa fırlar gibi olur; ama neyse ki belindeki kemer yüzünden koltuğa çakılı kalır. Heyecanla:

“SEN!” diye bağırır! “SEN! AMAN TANRIM, AMAN TANRIM!!”

Birden bütün uçaktaki bakışların kendisine döndüğünü fark edince kızarıp bozarır, utanarak koltuğuna gömülür. Ama az önceki şoku hâlâ atlatamamıştır. Gözlerini sıkı sıkı kapatır:

“Hayır, bu.. bu çok saçma!” diye kekeler. “Ben… ben hayal görüyorum, öyle değil mi?? Ben… evet, halüsinasyon görüyorum. Şimdi gözlerimi açacağım ve Jung Woo’nun hayali yok olacak. Evet, aynen böyle olacak.”

Böyle deyip derin bir nefes alır. Sonra, yavaşça gözlerini aralar. Jung Woo hâlâ otuz iki dişiyle birden sırıtarak kendisine bakmaktadır.

“Üzgünüm, ama benden kurtuluş olmadığını söylemiştim!” deyip bir kahkaha atar. Berna’nın ağzı açık kalmıştır.

“Ama, ama nasıl olur??” diye kekeler. “Senin bu uçakta işin ne?! Jung Woo, bilmem farkında mısın ama bu uçak Türkiye’ye gidiyor!”

“Biliyorum, ben de zaten oraya gidiyorum,” diye omuz silker Jung Woo. Sonra ciddi bir ifade takınır: “Türkiye ve Güney Kore arasındaki dostluk münasebetlerini sağlamlaştırmak üzere devlet tarafından görevlendirildim! Ülkelerimiz arasındaki barışın kaderi bana bağlı!”

(doink!) Berna’nın ona boş boş baktığını görünce birden bir kahkaha patlatır:

“Off, şaka yaptım Berna yaa! İstanbul konsolosluğunda başkonsolos bay Seong Taek’in özel sekreteri pozisyonu boşalmış, efendi Ku Jon San da benim oraya atanmamı sağlamış. Üstelik benim haberim olmadan bütün işlemleri, kalacak yeri, vizeyi, hatta uçak biletini bile ayarlatmış!”

Berna şaşkınlıkla: “Aaa-ama ama… neden??” diye haykırınca Jung Woo bir defa daha güler: “Türkiye’ye gitmek isteyeceğimi bana sormadan bildiği için! Senin yüzüğünün bulunması için ona o kadar çok yalvarmıştım ki, Türkiye ile kuvvetli bağlarım olduğunu daha o zamandan tahmin etmiş!”

Jung Woo bir kahkaha daha atarken Berna hâlâ ağzı yarı-açık, bu muhteşem olaya inanamaz gibi bakmaktadır. Fakat sonra, birden kaşları çatılır. Yüzünü pencereye doğru çevirir.

“Ama… ama peki ya Min Hee?” der öfkeyle. “Son konuşmamızı hatırla Jung Woo, sen de ben de Min Hee’ye söz-“

“Min Hee gitmeme izin verdi,” deyiverir Jung Woo bir çırpıda. Berna yine şaşkınca: “Ne??” diye ona dönünce cebinden Min Hee’nin kendisine verdiği mektubu çıkarır. Berna elleri titreyerek mektubu eline alır, zarfı açar, okumaya başlar. Min Hee:

“Seni bağışlayabilecek miyim, henüz bilmiyorum…” diye yazmıştır. “Ama Jung Woo’nun ancak senin yanında mutlu olabileceğini biliyorum… Ve onu senin benden daha fazla hak etmiş olduğunu da…

Çünkü Berna, sen kendi mutsuzluğun pahasına onu bana gönderdin… Oysa ben, bencil davrandım… Benimle mutlu olamayacağını bildiğim halde, Jung Woo’yu yanımda tutmak istedim…

Oysa gerçek sevgi, sevdiğinin mutlu olmasına izin vermektir… Bunu hatırlamam uzun sürmedi.

O yüzden, Jung Woo’yu özgür bırakıyorum. O seni seçecek, biliyorum. Benimse elimden gelen tek şey, onun mutlu olmasını dilemek.

Ve senin de…

Mutlu olun. Çünkü olmazsanız, yaptığım fedakarlığın hiçbir değeri kalmayacak… İşte o zaman bana en büyük kötülüğü yapmış olursunuz.

Güle güle Berna.

Her şeye rağmen, arkadaşın Min Hee.”

Berna gözlerinden damlayan yaşlarla mektubu göğsüne bastırırken havaalanının kocaman camlı pencerelerinden birinin karşısında, yere oturmuş, dalgın gözlerle pistten birer birer havalanan uçakları izleyen Min Hee’yi görürüz. Birden, yanına biri yaklaşır. Min Hee şaşkınca başını çevirir. Gelen Mert’tir. Genç adam, yüzünde takdir dolu bir gülümsemeyle gelir, onun yanıbaşına oturur. Kendisi de karşıya, birer birer yükselen uçaklara diker gözlerini:

“Doğru olanı yaptın…” diye mırıldanır.

Min Hee’nin yüzünden hafif bir tebessüm geçer. Başını bir defa “evet” anlamında sallar.

İki gencin karşıya bakan görüntüsü flulaşırken, camdan yansıyan, kalkışa geçen bir uçak görüntüsü gelir ekrana…

Bu sırada Jung Woo yavaşça uzanıp Berna’nın elinden Min Hee’nin mektubunu alır. Sonra, genç kızın iki elini birden tutar. Gözlerinin içine bakar.

“Artık sorun yok, değil mi?” diye fısıldar.

Berna gözyaşları arasından usulca gülümser. Sonra:

“Evet… galiba öyle…” diye mırıldanır.

Jung Woo bunun üzerine mutlulukla gülümser. Sonra uzanır, Berna’nın yanağına sevgi dolu yumuşacık bir öpücük kondurur. Sonra da yüzünde kocaman bir gülümsemeyle:

“Hatırlıyor musun, cesaret mi doğruluk mu oynarken benden en sevdiğim ev arkadaşımı yanağından öpmemi istemiştin!” der. “İşte o zaman yanlış kişiyi öpmüştüm! Şimdi o yanlışı düzeltiyorum!”

Sonra, Berna’nın elini, eline alır. Başını koltukta geriye yaslar. Sevgi dolu bir sesle:

“Çünkü sen, benim en sevdiğim, biricik, “sevgili ev arkadaşım”sın…” der…

Berna da gülümseyerek başını koltuğa yaslar. Yüzünde büyük bir mutlulukla Jung Woo’ya bakar. Jung Woo da gülümseyerek ona bakmaktadır. Kamera, iki gencin yüzündeki ışıltılı mutluluğu gösterir, sonra, birbirine kenetli ellerine odaklanır.

Uçak, bulutları yara yara Seul’den İstanbul’a doğru uçmaktadır…

Advertisements

About hikaruivy

a big fan of shoujo animes/jdramas/kdramas loves to eat, write, read and watch!
This entry was posted in Uncategorized and tagged , , , , , , , , , , , , . Bookmark the permalink.

79 Responses to 10. Bölüm

  1. koredelisi says:

    Kaç gündür bakıyodum son bölüm geldimi diyee gelmişşşş… Vay bee son tam istediğim gibi hatta daha iyi olmuş. Mutlu sonları seviyorum yaa herkes mutlu olsun, sevelim sevilelim:D(Sevgi pıtırcığı koredelisi:D)
    Başlıyorum:
    *Bu söz verme olayına her zaman gıcık oldum yaa, tamam söz verdiysen tutmalısın ama korelilerimde amma sadıklar yaa…Resmen 10 bölüm boyunca mideme kramplar girdi yahu:))
    *Ahh Jin Ki ahhh sana ne kadar üzülürsem üzüleyim ,ne kadar hak versemde malessef hayatım istediğim son Jung Woo’laydı…Helede bu bölümde çok tatlıydın Jin Ki…
    *Min He doğru yolu buldu çok şükür yarabbim, zaten biraz daha uzatsa gidip yapışıcaktım saçlarına hahhaha:D
    *Yoon Ah ve Sun Yong çiftine bayılıyorum yaa şekerlerim benim^^
    *Jung Woo’nun “İşte o zaman yanlış kişiyi öpmüştüm! Şimdi o yanlışı düzeltiyorum!” denesi çok tatlıydı senaryomuzun ilk sahnelerindeki sözü sonuna bağlamanı sevdim;)
    *Veee final İstanbul… Jung Woo’nun uçağa binmesi ve artık İstanbulda yaşayacak olması güzeldi… tuttum seni hikaru:D

    Hikayamizin sonuna geldik yaa, biraz önce yüzümde kocaman bi gülümseme vardı ama şimdi bi hüzün çöktü içime:( Bağımlılık yapmıştı bende…(Tabi sınavlarımdan önce bitmesi güzel yoksa bu gidişle hepsinden kalcaktım:D)
    Bölümleri okurken yeri geldi hüzünlendim, yeri geldi yanımdakilerin deli der gibi bana bakmalarına aldırmadan güldüm yani çok zevk aldım… Diğer sonuda merak ediyor ve bekliyorum ona göre. Ayrıca hikarucum umarım yazmaya devam edersin başka bir hikayede tekrar buluşuruz ne dersin;)
    Hikaruuuuuuu bu 10 bölümlük güzel senaryo için sonsuz kamsahamnidaaaaaa:)

  2. koredelisi says:

    Bir iki bişi daha söylemeyi unuttum:)
    Son bölüm şerefine okur okumaz yorum yaptım birinci olmuşum kutluyorum kemdimi hihihiih:D
    Vee herkesin yeni yılını kutluyorum, hepinize mutlu mesut yıllar dilerim;)

    • hikaruivy says:

      Koredelisi’cim teşekkür ederim tatlım! Gözünden hiçbişi kaçmamış, ilk bölümlere olan göndermeleri yakalamışsın. Mutlu sonları ben de seviyorum, zaten yazdıklarımdan da belli heralde 😀 Seni de mutlu ettiğim, eğlendirebildiğim için çok sevindim ^^ Şimdi sıra sermin, kimbap ve astrea’da; lee’nin hikayesi de zaten devam ediyor; ama ileride yine böyle eğlenceli bişiler aklıma gelirse yazarım elbette, neden olmasın?

      sana da mutlu yıllar, öpüldünüzzz!! ^^

  3. sarang says:

    Min hee yi öldürmek istedim bir ara 🙂 ama şükür ki geçti gitti 🙂 10. bölüm süper olmuş diğerleri de harikaydı ama çok beğendim ellerine,emeğine sağlık.. 😀 Ayrıca Lee ye de teşekkür ediyorum,seni okumak fırsatı buldum onun sayesinde 😉
    Jin Ki sevimli tilki,çok üzüldüm..

    • hikaruivy says:

      @sarang: ahaha, min hee’ye çok kızma sarang, onun yerinde ben de olsam muhtemelen öyle yapardım yani… boru diil, gül gibi lee min ho sözkonusu! 😀

      jin ki’li finali sana da yollarım, sen istersen kafanda öyle bitirirsin 🙂 sevgiler, yorumlarınla blogumuza renk kattığın için teşekkürler ^^

  4. akira says:

    harika,harika,harika!!!!!!!! ne yazıcağmı bilmiyorum o yüzden saçmalarsam affola:) öncelikle biz sana teşekkür ederiz hikaruivy böle güzel bir senaryo yazıp eğlenmemizi,gülmemizi kısacası hayatın sıkıntılarını biraz olsada unutturup kafamızı dağıtmayı sağladığın için ne kadar teşekkür etsem az 🙂 süper bir finaldi Min hee’ye uyuz oldum yaa ne bencil yaratıksın kızım sen azcık gururlu ol diye içimden az kızmadım ama sonra hayasını anlayıp doğru olanı yaptı afferim yıldızlı pekiyi:D yoon ah ve sun young’a zaten laf yok en başından beri bayılıyorum onlara:) Jin ki ahh Jin ki gene büyüklüğünü gösterdin helal:) 2. erkek gene esas kızı kazanamadı ama olsun gönlümün birincisi Jin ki 😀 ben diğer bölümleride okumak istiyorum desem bencillik yapmam dimi:D off şimdi bitti mi yaaaa:( akıl vermek gibi olmasın ama hepsinin istanbul’a geldiği, İstanbul maceralarının anlatıldığı special tarzı bi bölüm daha olsa nasıl olur gene de senin biliceğin iş senaristin karşısında boynumuz kıldan ince:D şimdi yorumumu yazarken aklıma geldi fena olmaz hııı hııı ne dersin 😀 daha fazla yer işgal etmim tekrar çoooook teşekkürler 😀

    • hikaruivy says:

      @akira: Rica ederim tatlım, ne demek? Eğlendiğiniz için ben de çok mutlu oldum ^^ Final biraz klasik kdrama finali oldu; ama zaten en baştan beri son bölümde birleştirmek için ipuçlarını atıp durmuştum, o yüzden dediğim gibi bence en uygun final böyle olmalıydı. Ama sıradışı bir final daha yazmadan edemedim; son düzenlemeleri yapınca (her şey aklımda, ama alternatif final iki bölüm tuttuğu için son kısımları yazıya dökemedim henüz…) sana da göndereceğimden emin olabilirsin.

      special tarzı bişi yazmak benim de aklıma geldi, hatta sermine sözüm var, jin ki türkiyeye gelince onunla tanışacaktı, haha 😀 😀 ama bunu şimdi yazma havasında değilim pek… aklıma istanbulda yaşayacakları komik maceralar, ya da başkailginç bişeyler gelirse neden olmasn? bakalım, bir süre sonra belki yapabilirim böyle bişey de… sevgiler, mutlu yıllar ^^

  5. Ser_min says:

    Senarist hanım ellerinize sağlık. Ben yeni yıl kutşamasını yeni yeni üzerimden atarken grip olmanın feci rahatsızlığı ile yeni okuyabildim 😀
    Çok güzel bir bölüm olmuş. Hemencecik istanbul yolcusu olacağını düşünmüyordum 9. bölümde Jung Woonun ancak efendi Ku yu görünce anladım ne olacak 😀
    Tabikide jin ki en çok üzüldüğüm karakterdi. Gökyüzüne her baktığından gülecek en azından 😀 Sun Yong dönmedolapta yerlere yatırdı beni :D:D Çok tatlı bir ikili oldular onlar.
    Bu arada biz hala Busan da Berna’nın ne dilediğini bilmiyoruz farkında mısın? Ben son bölümde öğreniriz demiştim ama olmadı. Ya da söyledin ben mi kaçırdım. Çok merak etmiştim ben o dileği 😉
    Alternatif sonu istediğimi zaten biliyorsun çingucum. O yüzden belirtme ihtiyacı duymauyorum 😀 Hatta elin deydiği zaman Jin Ki ile tanışacağım bölümüde merakla bekliyorum nihahaha :D:D
    Tekrar söylüyorum ellerin dert görmesin. Çok güzel bir hikaye idi. Hayatımıza renk kattı. İyiki yazdın yani 😉
    Hı birde Min Hee tam olması gerektiği gibiydi. Sözünü tutmasını illaki isteyecekti, Jung Woo da yerine getirmek zorunda kalacaktı ancak en uygun zamanda özgür bırakmayı kabul etti. Mert’ten özür diliyorum 😀 Şüphelendim boşuna neyse o da bu kadar mükemmel olmasaydı 😉

    • hikaruivy says:

      @sermin: Canım geçmiş olsun yaa… grip fena vurdu bu sene, bizde de herkes hasta 😦 yeni yıla pek iyi giremedik, inşallah sene boyu böyle gitmez 😛
      Berna’nın dileği konusunda haklısın. Aslında bir ara bir konuşma arasında, ya da Berna’nın kendi monologlarından birinde bunu geçirmeyi planlamıştım; ama yeri gelmedi bir türlü… Ben de böylece bıraktım. Berna’nın kişiliğinden tahmin edilebilir diye düşündüm. Muhtemelen Kore’de iyi vakit geçirmeyi dilemiştir 🙂 Ya da ev arkadaşlarıyla iyi dost olabilmeyi 🙂 O da sizin hayalgücünüze kalsın 😉

      Mert’i de hikayenin “filozof balıkçı”sı yapmıştım 🙂 Diğerlerine akıl verecek birisi yani… Aynı zamanda yakışıklı olması gerekiyordu ki bizimkilere kıskanacak bir rakip daha çıksın 😉 Fazla mükemmel olunca şüphe çekmesi kaçınılmaz oldu, ehu ehu 😀 O yüzden dert etme 😉

      Special bölümde ve artık senin hikayende buluşmak üzere! ^^

  6. sarang says:

    bekliyorum hatta ben bu mesajı yazarken gönderilmiş olabilir 🙂 teşekkürler. :p
    Senin sayende bayağı bir eğlendim 🙂 yeni senaryolarda buluşmak üzere 😉

  7. winpohu 'ca says:

    cnm bundan daha güzel bir son olamazdı heralde .bayıldım hem mutlu son olması itibari ile hemde benim hayal ettiğim gibi bitmesi itibari ile 🙂
    harika bir iş çıkardın tebrik ediyorum hem bu fikirin bu kadar eğlenceli olacağı aklıma gelmezdi kendi karakterlerin ve kendi hikayen ,bizi de çok eğlendirdi bir ara her gün yeni bölüm var mı diye bakıyordum bağımlı oldum resmen ama tadı tamağımızda kaldı .
    umarım başka şeylerde yazarsın bizde zevkle okuruz .

    • hikaruivy says:

      @winpohu: canım çok teşekkür ederim. ben de başlarken bu kadar eğleneceğimi tahmin etmiyordum, yazdıkça yazmak hoşuma gitti 🙂 ileride yine aklıma eğlenceli bir şeyler gelirse yazarım elbette. sevgiler ^^

  8. Lee says:

    Yettim sonunda valla. Şimdi beklediğim son buydu, ama istediğim son değildi aha :p
    Ben hala Jung Woo’yu kabullenmeyen yegane kişiyim sanırım. Hemencecik alternatif sonu istediğimi belirtip yorumlarıma geleyim 🙂

    Çingu öncelikle ellerine sağlık. 10 bölüm boyunca güzel bir hikayenin içinde bizi mutluluğa sürükledim. Yeri geldi üzüldük, yeri geldi sevindik. Karakterlerin yaşadıklarını bize de yaşattın, hissettirdin. Bunu başarmak zorudr ve başardığın anda da o hikaye güzel olmuş demektir. Bu bakımdan kutluyorum 🙂

    Valla 10 bölüm bana yetmez, daha önce demiştim ama kabulleniyorum neyseki bunu aha 😀 Jin Ki’ye ben de üzüldün doğal olarak ama alternatif sonu okuduğum zaman bu üzüntüm gidecek en azından. Özel bölüm bekleyenlerden biri de benim. İstanbul’daki maceraları feci komik olabilir. Bir de ben hep Min Hee ile Mert’in sevgili olacağını düşünmüştüm. Hani hikayeyi aklımda uzun düşünüyordum ya, ondan böyle hissettim :p

    Diğer ikilimiz çok tatlı, artık Berna ile de Jung Woo evlenir. Malum baba da izin verdi, kalanı bizim hayal gücümüze kaldı 🙂 Severek okudum, severek arkadaşlarıma tavsiye ettim. Yeni bir hikaye daha yazacağını düşünüyorum ben, doymazsın sen de bir taneyle 😀

    ^^

  9. winpohu 'ca says:

    bende özel bölüm için sabırsızlanıyorum.istanbulda baya komik sahneler olacağı kesin .düşündükçe bile gülümsüyorum 🙂
    not:seni ve lee ‘yi mimlemiştim burda http://winpohu.wordpress.com/2010/12/10/bu-bir-mim-baslangicidir/
    bölümlerde bitti artık mim ‘i yazarsınız.merakla bekliyorum . 🙂

  10. mydestiny says:

    Sonunda ben de okuyabildim.

    Resmen tatlı bir alışkanlık olmuştu senaryo. Ara ara açıp okumak acayip güzel oluyordu. Artık eski dizileri nasıl zaman zaman açıp izliyorsak bunu da öyle yaparız. Dönüp tekrar okunmaya değer bir senaryo.

    Çok güzel bir final oldu. Min Hee’nin söz verdin diye tutturması biraz sinir bozucu olsa da Korelilerde olan bir olay bu. Farklı olması tuhaf olurdu. Amma uzatıyorlar şu söz olayını. Neyse Min Hee doğru yolu bulduda hepimiz bir oh çektik.

    Lunapark sahneleri neşeli olduğu kadar hüzünlüydü de.. Senaryoyu süsleyen Shakespeare soneleri çok çok güzeldi. Jin Ki için üzüldüm ama olması gereken de buydu. Berna, ona çok özel bir dost olur anca. Hem bir kızı bin kişi ister bir kişi alır demişler 😀 😀 Alternatif senaryolarda belki Jin Ki’miz de mutlu olur.

    Sun Yong& Yoon Ah bu çift en başından beri çok tatlılardı. Sun Yong’un lunaparktaki halleri çok komikti 😀 😀 Özel bölüm bekleyenlerdenim bende. Eminim İstanbul’lu bölümler çok komik olacaktır 😀 Babamızı biraz daha okumak istiyorum ben 😀

    Ağlayarak okudum finalimizi. Ellerine sağlık^^

  11. hikaruivy says:

    @Lee, Winpohu, Mydestiny: Öncelikle kusura bakmayın arkadaşlar, iki gündür nete giremiyorum pek… Bi’ bakıp çıkmak zorunda kaldım, cevap yazamadım 😛

    @Lee: Bir yazarın alabileceği en güzel övgü, gerçekten yaşıyormuş gibi hissettiren karakterler yaratabilmektir; hikayedeki karakterleri böyle tanımladığın için cok teşekkür ediyorum dostum 😉 10 bölüm yetmez diyorsun ama benim bölümleri 2şer say, haha 😀 Senin hikayenin yeni bölümünde görüşmek üzere 😉

    @Winpohu: Mim aklımda canım. Hatta bu ara dizileri yanımda not defteriyle izliyorum, haha 🙂 Ama eski dizilerdeki güzel sözleri nasıl hatırlaycağım bilmem… Birazcık daha zaman istiyorum senden.

    @Mydestiny: Çooook teşekkür ederim sevgili çingum! 🙂 Biraz geriden geldin ama bütün bölümler senin yorumlarınla renklendi.
    Min Hee’nin söz diye tutturması aynen dediğin gibi Korelilerde çok gözlenen, benim de pek anlam veremediğim olaylardan biri. Ama yine dediğin gibi, sonunda doğru yolu bulması kaçınılmazdı 🙂 Jin Ki ise Berna’nın dostluğuyla yetinmek zorundaydı; ama bu da az şey değil sanırım: Artık kadınlarla ilgili travmasını atlattığına göre kendisini seven yeni bir kız bulabilecektir, ahah 🙂 Sun Yong ve Yoon Ah’sa benim de en şeker bulduğum çiftti. Hatta kavga sahnesi yazacaktım onlara, ama sonra kıyamadım. Onlar öyle şirin şirin takılmaya devam etsinler dedim 😀
    Sevgilerimle ^^

  12. BumiEsma says:

    Selam!

    Müthiş bir senaryoydu. ~~
    Bir solukta okudum desem yeridir. Kimi zaman gülmekten yerlere yattım kimi zamanda hüzünlendim. Ama sonunda hüngürt şakırt ağladım vala. 😀
    Kesinlikle muhteşemdi. Her bölüme ayrı ayrı yorum yapmak isterdim ama mümkün olmadı malesef.

    Üslubunuz da çok güzeldi internetteki hakayeler genelde biraz sıkıcı yazılmış oluyor. Yani olay heyecanlı ama üslup can sıkıcı oluyor ama bu senaryo kusursuzdu bu açıdan da…Kaleminize sağlık. ^^ Teşekkürler.~~

    Bu arada hikayeyi “”mydestiny”” arkadaşım önerdi bana. Onada buradan teşekkür ediyorum tekrar.:)

  13. koredelisi says:

    Hikarummm ben hala diğer finali bekliyorummmmm:)
    Yetti gari yayınlayı ver beklemeye takatim kalmadı gari:D Gerçi ben bu finnalden gayett memnunum ama olsun Jin Ki’yide mutlu görmek istiyor bu bünye;)))

  14. evisirtinda says:

    ooww ! harikasın ! 2 saat önce kesfettim seninde senaryo yazdığını ve tek seferde tüm bölümleri okudum! bayılldımm , çok güldümm eğlendim ve içimden keşke dizi olarak çekilse de izlesek dedim.. eline saglık ! (altrnatif sonu bana da gönderebilir misin ? diğer son nasılmış merak ettim 🙂 )

    • hikaruivy says:

      çok teşekkür ederim evisirtinda! bu arada sende de bir gezgin ruhu var galiba, nick’inden bunu çıkardım ben, yanılıyor muyum? 😉

      alternatif finali elbette gönderirim. ama 2 bölümden oluştuğu ve bu aralar son derece yoğun bir dönemime denk geldiği için 2. bölümü hala bitiremedim (diğer çinguları da bir aydır bekletiyorum, özürrr! :S ) umarım bu hafta içinde tamamlayabileceğim. sana da önce ilk bölümünü yolluyorum; ikincisi de kısa zamanda gelecek. yakusoku!

      Sevgiler ^^

  15. bures_mi says:

    merhaba millet;) yazılarınızı yeni keşfetmiş bulunuyorum keşke daha önce keşfetseymişim neyse geç oldu ama güç olmadı:)hikaru ellerine ve ilhamına sağlık herşeyi yerli yerinde vermişsin.Shakespeare’nin sonelerinden ve küçük prensten yararlanman senaryona farklı bir hava katmış.Senaryonda yazdıklarından anladığım kadarıyla edebiyatla yakından ilgilisin ve kitap okumayı seviyorsun bu çok güzel birşey…Beni senaryo kadar kendi aranızda yaptığınız yorumlarda eğlendirdi.Açıkçası çok samimi buldum sizleri ve bir anlamda özendim.Özel bölümler verildi mi bilmiyorum ama benden de bir tavsiye olsun istedim.Bence zengin bir malzeme içeren İstanbul özel bölümle sınırlı kalmamalı .2. sezon oluşturulmalı.Yabancı damat ve ailesi bakalım Türkiye’de neler yapacak?Düşünüyorum da bunları yazmak çok keyifli olur.Bir de senaryo da jung woo ve berna’nın düğün hazırlıklarına yer verildi mi gelsin komedi gitsin komedi malum bizden o kadar kolay kız alınmıyor bunun sözü var nişanı var (söz-nişan bohçaları var:))kına gecesiii var kısacası malzeme çok special bölümlerle ziyan etmeyelim. 2.sezon olarak yazmaya kararlıysan sana folklorik olarak pekçok alanda yardım edebilirim(Bu arada special bölümler yayınlandıysa okumak istiyorummmmmm.sizlere arz edilir.:))

  16. bures_mi says:

    iğğğğğğğğğğğğğğğğğ yine pcmin gazabına uğradımmmmmmmm aynı yazı iki kez gider mi yaaaaaaaa teknik hatadan dolayı umarım kusura bakmazsınız bu arada alternatif sonu bende rica edebilir miyim?Hala duruyorsa….

    • hikaruivy says:

      @bures_mi: merak etme ben çift gönderilen yorumları hallederim bures_mi, hiç sorun diil 😀 Çooook teşekkür ederim yazdıkların için! Ayrıca çok iyi bir fikir vermişsin, ben de bir an “acaba mı?” diye düşündüm valla. Ama tabii biraz daha düşünmek lâzım, eğer ikinci sezonu dolduracak kadar yeterli ve orijinal güzel fikir bulamazsam ve hikaye “yabancı damat”ın koreli versiyonuna dönerse o kadar da hoş olmaz 😀 O yüzden bunu ben bi düşüneyim. Tabii bu arada yardımlarını almaktan çok memnun olurum. Yeniden çook teşekkürler yazdıkların için, geç olsun da güç olmasın di mi? Sevgiler ^^

  17. bures_mi says:

    merak etme canım bende fikir bolllllllllllll sana aşılarım benden:)mesela bunlar üniversite okuyorlardı değil mi eninde sonunda mezun olacaklar bunların mezuniyet törenleri baloları yıllık hazırlıkları vs.olur (ayıptır söylemesi üniversiteden mezun olacağım için arkadaşlarla kendimizi bunlara kaptırdırk şimdiden ALES’i bıraktık nelerle uğraşıyoz:):) Allah bana akıl versin )ya da Berna’nın akraba tarafından Jung Woo’ya göz koyup komplo teorisi üretenler ya da kültür farklılığından doğan çatışmaları da ele alabilirsin .Biraz daha bu konu üzerinde düşünürsem daha farklı şeyler çıkabilir.Kütüphanede millet bana deli gözüyle bakıyor olmalı.Kendi kendine düşünen ve acayip acayip gülümseyen biri hayra alamet değildir.Fikir verirken bile kendimi yazıyormuş,okuyormuş gibi hissediyorum.Ben böyleysem kimbilir sen nasılsındır?

  18. hikaruivy says:

    @bures_mi: vay 😀 Berna’nın hain akrabaları iyiymiş. Hatta role direk ben şahsen bizzat kendim talip olabilirim 😀 Eee, kim istemez Lee Min Ho’yu? 😀 😀 Ayrıca söz-nişan adetlerinden epeyce tartışma çıkacağı da kesin. Valla aslında çok malzeme var dediğin gibi; sanırım kanıma girmeye başlıyorsun. 😀 Ama hemen yazamam, şöyle 1-2 ay içinde belki 🙂 Aklına gelen başka şeyler de olursa yaz bana, olur mu canım? Hayal etmesi bile keyifli oluyo cidden 😀

    • bures_mi says:

      yaşasın kötülük:)) vampirlerden beterim kan konusunda;)canım ben birazdan dört nala derse koşturacağım ama kısa da olsa ilk hamlede aklıma gelenleri yazayım.olayı klasik yabancı damat durumundan kurtarmak istiyorsan ilk sezona göre işin içine mistizm ve tarih karıştırabiliriz.Mesela yüzyıllar öncesinden bugüne gelen bir aile efsanesi oluşturabiliriz. koreli damadımızla ilgili.Bu efsanenin etkileri de günümüze farklı şekilde yansır.Mesela damadımızın ailesi ya da akrabaları bernaya kutsal gelin gözüyle bakabilir.Tarihle ilgili olarak da konuyu Osmanlı’ya uzatmak yeterli olur.Bizimkiler nasılsa Abdülhamit döneminde Japonya ile ilişki kurdular.Biz de oradan bir bağlantı yaratıp senaryoyu coşturabiliriz.Bu gidiş değil 2. sezon 3’te çıkar bizden 4’te:)

      • hikaruivy says:

        @bures_mi: vayy, efsanelere dalmak ilginç olabilir! o zaman romantik komedi türünü biraz değiştirip fantaziye çeviririz ama olsun 🙂 ben biraz kore mitolojisi okuyayım bakalım…

        yalnız bu aralar başka bir hikâyeye başladım; o yüzden MLR’in ikinci sezonu şimdilik askıda görünüyor. yapımcı ve senarist arasındaki görüşmeler devam ediyor; uygun bir ücrette anlaşılırsa yayına başlayacağız (ahaha 😀 ) sevgiler, öperim ^^

  19. bures_mi says:

    ne yapalım artık bekleyeceğiz bekleyebildiğimiz yere kadar.Hımmmmmm yeni hikaye demek .Yeni hikayende bize anlatacaklarını merak etmiyorum desem yalan olur hani.Bazen düşünüyorum da acep ben de hikayelerimi burada yazsam nasıl olur? Nese her türlü yardıma hazırım elimden geldiğince.Ayarı tutturabilirsek fantaziyle romantik komediyi bir arada yürütebiliriz gibime geliyor.Ama yine de ince eleyip sık dokumak lazım.Bir dahaki yoruma görüşürüz.Öpüldün :*

    • hikaruivy says:

      valla bures_mi’cim, hikaye yazmaya ve bir blogda yayınlamaya karar verirsen burdan hemen senin bloga da bir link ekleriz. sağ tarafta bizim diğer çinguların yazdıklarını listeledim bile. yeter ki hikaye kore hikayesi olsun; fantazi-romantik komedi hiç fark etmez… sen bir düşün 🙂

  20. bures_mi says:

    o halde koreye ve kore insanlarına ilişkin bir araştırma başlatayım.Birşeyler biliyorum ama istediğim ürünleri ortaya koyacak kadar bildiğimi sanmıyorum.Bakalım ortaya farklı birşeyler koymaya çalışacağım ama yine de zaman gösterecek:)

  21. Hikaru bayıldım hikayene. Bir kore dizisinde türk başrol olsaydı neler olurdu bu kadar güzel anlatılırdı. Berna süper eğlenceli bi karakter olmuş. tam arkadaşım olmasını istiyeceğim cinsten. Kim Jung Woo başta çok kasıntı gelsede sonradan alışıyor insan. Bernanın yüzüğünü geri almak için yaptıkları çok hoştu gerçekten. Jin Ki’ye üzüldüm ama oda çok sevmişti Bernayı. Jang Geun Suk beğendiğim bi oyuncu birazda ondan üzüldüm heralde. Yeni hikayeni dört gözle bekliyorum 🙂

    • hikaruivy says:

      @sheyma: canımm, çok sevindim beğenmene! okuduğundan haberdar değildim, yorumun güzel bir sürpriz oldu 🙂 Berna karakterini olmak isteyip de olamadığım insan gibi hayal ettim galiba, eheh 🙂 Hadi ben olamadım, ben de isterdim hiç değilse öyle bıcır bıcır, yardımsever, komik bir arkadaşım olsun! Sonra, Jung Woo’nun başta odun olması gerekiyordu ki Berna’nın pozitif etkisi belli olsun 😀 Jin Ki’yi ise özellikle Kore dizisi ikinci erkeklerinden farklı yapmıştım; hiç değilse sonlara kadar esas oğlanımızın kim olduğu tam olarak belli olmasın istedim. Ayrıca galiba böyle önce çapkın, sonradan Berna’ya bu kadar âşık olan bir ikinci erkek herkesin çok hoşuna gitti; sonunda Berna Jung Woo’ya yar oldu diye epeyce tepki çektim, ehu ehu 🙂 Neyse, sonuç olarak beğendiğine çok sevindim; yeni hikâyemi yayınlamak için gün sayarken yorumun çok iyi geldi, tekrar teşekkürler! ^^

  22. Hepsini bitirip en son yorum yapıyım istedim. Zaten bi solukta bitti. Gerçekten sürükleyicilik konusunda çok başarılı olmuş hikayen. Bernanın babasını
    dan bahsetmeyi unutmuşum ilk yorumumda ne komik ne sevecen babaydı o öyle her eve lazım onun gibisi. Ayrıca sünnet muhabbeti kopardı beni. yeni hikayeni yayınlamana az kalmasına çok sevindim merakla bekliyorum 🙂

    • hikaruivy says:

      evet yaa, berna’nın babası da her eve lazım bir baba 😀 gerçekte var mıdır o kadar anlayışlı olup koreli damadı hemen kabul edecek bir baba, bilmem valla 🙂 🙂 bizimkilerle koreli muhabbeti çevirince kabulleniriz diyorlar ama iş ciddiye binince ben öyle olacağını pek zannetmiyorum, ehu ehu 😀
      bir sonraki hikayede buluşuruz o zaman diyorum 🙂 sevgiler sheymacım ^^

  23. guneykore says:

    Öncelikle hikayene bayıldım. Dün okuyup bitirmiştim. Ama aksilikler oldu yazamadım yorumumu :/ Kafanı şişirmeye başlıyorum xD
    – Min He ye sinir oldum. Ama onun yerinde olsam jung wooyu asla vermezdim herhalde Bernaya 😀
    – Berna ya ayrı bir sinir oldum bu bölümde. Yahu söz sözdür diye tutturdu.. Saçmalama kızım.. Sultan sülüman gibi devran bir adam 😛 Bırakılır mı hiç elin çekik gözlüsüne .. Ama Berna karakterini çok sevdim. Saflıgına da ayrı bir güldüm:D Kız zannettikleri kişilerin erkek çıkması tam bi komediydi. 😀
    – Babası ise apayrı bir alem. Bence o Türk filan degil şuraya yazıyorum aha 😀
    Yok ne kadar düşünürsem düşüneyim.. Normal bir Türk erkeğinin yapması gereken kızının saçından tutup sürükleyerek Türkiyeye götürmesi lazım( ahaha Bernayı o halde düşünemiyorum. Kramplar giriyor karnıma gülmekten:D).. Ki ben anne-babama korelilerden bahsettiğimde.. yeter sus.. yarın bir gün karşımıza çekik gözlüyle gelme .. diye söylenir 😀
    – Sonunu ‘ ayrılık ‘ zannetmiştim. Malum Din vs bir sürü önemli farklılıklar var..
    Böyle bitmesi güzel olmuş. Şu an bile düşünürken yüzüme tuhaf bir sırıtış hali geliyor 😀
    Senden 1 hikaye daha bekliyorum hikaruivy^^
    Çünkü bunu çok sevdim (:

    • hikaruivy says:

      Selam güneykore, hoşgeldinn! Ben de senin blogda dolaşıyordum az önce, kalp kalbe karşıymış ^^
      -Min Hee konusunda çoğunluğun düşüncesi böyle galiba. Ama Lee Min Ho’dan vazgeçmek kolay şey mi yahu? haha 😀
      -Berna da dostluklarına çok değer veren bir kız, o yüzden vicdan yaptı zavallım… Haa, onun yerinde ben olsam Min Hee’yi sallamazdım, o ayrı! (kötüyüm ben kötüyüm… :P)
      -Baba karakteri yazarken beni en çok güldürenlerden olmuştu 😀 Onu öyle klasik Türk babası yapamadım haliyle; daha yumuşak ve komik bir baba oldu 🙂 Yoksa nerdeeee bir baba hemencecik böyle yelkenleri suya indirsin? Ama benim annemle babamı düşünüyorum da, artık Kore sevgimizi o kadar kanıksadılar ki babam biraz mızmızlıktan sonra Koreli damada eyvallah der gibime geliyor… 😀
      -Sonu ayrılık olur mu, romantik komedi bu 🙂 Kıyamam ben onlara 🙂 Farklılıkların üstesinden gelmeyi başaracaklardır… Gerçi o konuda da çok güzel malzeme var, çok hoş bir dizi daha yazılabilir, ama işte yukarıda da bahsettiğim gibi Yabancı Damat’a çok benzer olur diye bu işe girişmiyorum.
      -Başka bir diziye daha başladım canım, “Güneş ve Ay”. Blogumdan görebilirsin. Çoook teşekkür ederim güzel yorumun için, sevgilerimle ^^

  24. masalevi says:

    aah ah ya hani çok güzel bir diziyi bitirirsin de böyle ekrana bakıp kalakalırsın öyle bir his var şu an içimde, gerçekten üzüldüm sanırım.. çok içselleştirmişim bu hikayeyi bütün karakterleri falan.. öyle ki her hafta “öyle bir geçer zaman ki”yi izlerken kardeşimle bernayı anıyorduk.. tüh, bitmeseydi iyi olacaktı..

    neyse duygusala bağladım anında.. yorumlarıma geçeyim.. öncelikle seni gerçekten çok samimi bir biçimde tebrik ediyorum daha ilk senaryo deneyimin olmasına rağmen çok başarılı bir ürün çıkardın ortaya.. dizinin bazı yerlerinde katıla katıla güldüğümü biliyorum, bazı yerlerinde ise romantik atmosfer sayesinde ekran karşısında mayışıp kaldığımı 🙂 ve dizinin ilk bölümlerde komedi, sonlara doğru da romantizm ağırlıklı olması onu gerçek bir Kore dizisi yaptı.. bir gün bu dizinin çekilmesini çok ama çok isterim..

    son bölüm yorumlarıma gelirsek, finalini çok beğendim.. her ne kadar ilk bölümlerde jinkinin mutlu olmasını istemiş olsam da son bölümlerdeki halleriyle jung woo beni gerçekten kendine bağladı.. mutlu olmalarına çok sevindim.. ama öncelikle ikilinin min hee’ye aylar önce verilmiş bir sözü bu kadar ciddiye almaları bana tuhaf geldi. insanlar ve duyguları değişir sonuçta.. hele ki berna, aşık olmuşsun kızım karşındaki de lee min ho! bi kendine gel adam ol ya elin Korelisine kaptıracaktı biricik oppamızı 🙂 jung woo da zaten kalan sayılı günlerini Çin’de tüketti hay Allahımm!

    ben min hee nin bu kadar sorun olacağını düşünmemiştim, daha çok ayrı ülkelerde olmanın verdiği sorunların ikiliyi ayıracağını düşünmüştüm sonuçta biri Koreli biri Türkiyeli ohoooo 🙂 ama onlar bu konuyu daha en baştan aştılar.. ayrıca benim istediğim de oldu, en baştan beri jung woo nun Türkiyeye Kore konsolosluğuna gelmesini istemiştim, böyle bir güzellikten her Türk kızı yararlanabilsin değil mi 🙂
    en dramatik bölümümüz bu oldu herhalde.. hele jin ki ile annesi konuşurken bernanın neşe dolu hallerinin ekrana yansıması dramı tavan yaptırdı, çok ta güzel oldu.. ama jin ki ile annesinin arasındaki meseleyi irdelememişsin, olmasa da olur ama, çok gerekli değil zaten son bölümde..

    berna ve jung woo’yu son anda kavuşturmanı da bir senarist olarak rating kaygına bağlıyorum.. çünkü heyecan devam etti son dakikaya kadar, seyirciyi ekrana bağlamayı başardın yani 🙂 iyi oldu iyi..

    son bölümümüzü tamamlamışken dizide en sevmiş olduğum sahneyi de yazmadan geçmeyeyim.. jung woo’nun yarım yamalak Türkçesiyle konuşmaya çalışırken bernanın ona ilanı aşk etmesi inanılmaz romantik harika bir sahneydi.. bir çok Kore dizisinde böylesine güzel bir aşk ilanı görmedim.. ama ben şöyle bir şey hayal etmiştim: kız ona senden çok hoşlanıyorum demişti ya, çocuğun daha sonra bu cümlenin anlamını öğrenip kızın sözlerini hatırlayacağını falan düşünmüştüm.. dikkatsiz çıktı bizim jung woo’cuk, ya da şanssız belki de 🙂

    bir de ben ilk bölümden beri bu ku jon san’ın jung woonun başını derde sokacak bir şeyler yapacağını düşünmüştüm, hani mafyamsı bi havası vardı ya.. olmadı, adam hayırlı işler yaptı günahını almışım 🙂

    işte böyle.. umarım bir gün senaryonu televizyonlarda da görebiliriz.. bu emeğin hakettiği değeri bulmasını çok isterim.. yeni senaryonu da merakla okuyacağım.. kendine çok iyi bak^^

    • hikaruivy says:

      @masalevi: Canım, çoooook teşekkür ederim! Bu uzun ve gerçekten çok güzel tespitler yapan yorumlarınla hikâyeye renk kattın. Sayende senaryodaki eksiklikleri daha iyi fark ettim ben de. İkinci hikâyede bunları tekrarlamamaya çalışacağım 🙂

      Sanırım hikâyedeki en zayıf halka Min Hee-Jung Woo-Berna üçgeninin altındaki çatışmanın sadece bir söze bağlanmış olmasıydı. Yani örneğin Jung Woo-Min Hee arasında işe ailelerin de karışmış olduğu bir nişan falan gibi durumlar olsaydı, Min Hee’nin Jung Woo’yu bırakmak istememesi ve diğer ikisinin buna razı olması daha mantıklı olabilirdi. Şimdi ise sadece Berna’nın vicdanı ve Jung Woo’nun sözüne sadık kişiliği gibi sebeplerimiz var, ki normal hayatta bunlar büyük bir aşkın karşısında durmak için biraz yetersiz görünüyor 🙂 Ama bu bir Kore dizisidir, aşıkların önüne suni engeller çıkması Allah’ın emridir deyip kendimi temize çıkarıyorum 😀

      Jin Ki’nin hikâyesine ne yazık ki daha fazla giremedim; bölüm sayısı yetmedi 😀 Ama Berna sayesinde yeniden kadınlara güvenmeye başladığını, hatta nerdeyse annesine karşı bile yumuşadığını göstermek istedim ki, anneyle buluştuğu sahnenin anlatılma sebebi buydu. Aynı anda Berna’nın Yoon Ah ve Sun Yong’la birlikte geçirdiği güzel anlar, yine Berna’nın her şeyi renklendiren kişiliğine bir göndermeydi: O hoparlör ve afiş fikri muhtemelen gene Berna’dan çıkmıştır, haha 😀

      Berna-Jung Woo kavuşmasını son an’a saklamak biraz reyting kaygısındandı, doğru 😀 Bir de böyle daha güzel olacağını düşündüm. İkilimiz zaten birbirlerine daha önce açıldılar, aşklarını biliyoruz. Şimdi yalnızca birlikte olup olamayacakları kaygısı vardı ki, onu da son dakikaya bırakmak çok zalimce görünmedi bana.

      Berna’nın Türkçe söylediklerini Jung Woo’nun aklında tutup sonradan aynı şeyi onun da söylemesi fikri benim de aklıma gelmişti inan ki! Ama biraz abartı olabileceğini düşündüm; eheh 😀 Ben olsam yabancı dilde söylenen, hem de sadece bir defa söylenen bir kelimeyi aklımda tutamazdım mesela… O yüzden onun yerine 4. bölümdeki şişe çevirmece oyunumuza bir gönderme yapalım, hem de dizinin adının nerden geldiği anlaşılsın diye böyle bir son düşündüm 🙂

      Ku Jon San’ın size böyle bir izlenim vermesini isteyerek hikayeye dahil etmiştim onu; demek bunu başarmışım, haha 😀 Ama en baştan beri aklımda bu vardı: Jon San, Jung Woo’nun Türkiye’ye geliş biletini kesecekti! Evet, Lee Min Ho gibi bir güzellikten hiçbirimiz mahrum kalmamalıyız; hahaha 😀 😀

      Güzel sözlerin ve değerli yorumların için tekrardan teşekkürler çingum! Ben de senin hikâyeni merak ve hevesle bekliyorum. Sevgiler canım ^^

  25. masalevi says:

    ne demek canım, üşenmeden yorulmadan böyle güzel bir hikayeyi bizlerle paylaştığın için esas ben teşekkür ederim.. ben senden bir şey rica edeceğim, hikayen için yazmış olduğun alternatif sonları da okumak istiyorum ben.. onları bana gönderebilirsen çok sevinirim..

    • hikaruivy says:

      Hemen yolluyorum 🙂

      • Kore.Hayranı says:

        Benim de okuldan bir arkadaşım “Jin Ki’ye yazık oldu, acaba diğer sonda mutlu olacak mı çocuk?” diye başımın etini yedi Unnim, bana da gönderirsen çoook sevinirim, sevinsin Jin Kici. Not: Sonuna kadar Jung Woocuyum! Jung Woo fighting!

  26. Bütün bölümler çok hoştu. Zevkle okudum. Ellerinize sağlık:))

    • hikaruivy says:

      @herseysenherkessenheryersen: çok teşekkür ederim! 🙂 bu arada blogunuzu yeni gördüm; en kısa zamanda ben de yazılarınızı okuyup yorum bırakmak niyetindeyim. ama sizin de şimdiden ellerinize sağlık. sevgiler ^^

  27. Arzu says:

    Çok duygulandım ayrıca çok da sevindim artık dedim Jung Woo yetişemicek uçak kalktı ama yetişti çok güzel bi finaldı herkes mutlu Min He de Mert le dostluğunu ilerletir artık ayyy gerçekten çok sevindim yaa anlatamam diğer finalleri okumadım ama en uygunu bu diyorsan bence de en güzeli budur gözlerim doldu hem lunapark sahnesinde hem jin ki annesiyle konuşurken hemde havaalanı veda sahnesinde ağlayacaktım neredeyse 😀
    Ellerine sağlık Ayakta alkışladığım bir finaldı…

    • hikaruivy says:

      @Arzu: Çok teşekkür ederim sevgili Arzu! Yorumunla beni çok mutlu ettin 🙂 “Uçak kalktı-Jung Woo yetişti/yetişemedi” sahnelerini özellikle o şekilde yazıp son ana kadar heyecanı dorukta tutmaya çalıştım, umarım başarılı olmuşumdur ^^ Bir de bu bölümde duygusal sahnelere biraz ağırlık vermiştim; tam da senin bahsettiğin yerlerde özellikle… O yüzden gözlerini dolduracak kadar duygusal yazabildiğim için mutlu oldum, bunu benle paylaştığın için çok teşekkür ederim 🙂 Sevgilerimle ^^

  28. makinosev says:

    “sevgili ev arkadaşım” başlığını çok güzel bağlamışsın çinguu 😀 son 3 bölümü peşpeşe okudum ve aralarda yorum yapamadım oyuzden 🙂
    babanın turk marşıyla kore’ye gelmesinden tut lee min ho’yu kampüste kovalamasına kadar her sahne çok komikti 😀
    jin ki ile annesinin arasının düzelmesi ve berna ile dost kalmaları hayalimdeki finaldi, özellikle annesiyle buluştuğu sahnede çok duygulandım, bir de bernanın anaç bir tavırla sahne gerisinde jinkinin üstünü başını düzeltmesi tam isabet olmuş, ben baştandır diyorum onlar arkadaş kalmalı diye 😀 bir de mert’e alkış gelsin, piss (aslında bi bakıma haklı) min he’yi tekrar topluma kazandırdığı için 😀 tahminlerimden bir tek bernanın paşa dedesi mevzusu çıkmadı ama sağlık olsun, lee min ho yine de o uçağa bindirdik bir şekilde 😀 gerçi kayınbabası istanbul’da onu gili gizli elinde makasla bekliyor olabilir hahahah 😀

    bitti mi şimdi bu hikaye böhüüüü 😦 millet neden google da bu diziyi izlemek istiyormuş anladım ben de izlemek istiyorum 😀 doyamadım okumaya, bir canlı canlı izlesek çok güzel olurdu. kim bilir belki bir gün olur 😀

    • hikaruivy says:

      ahaha, inşallah bir gün olur canım 😀 😀 koreli yapımcılara ulaşma çabalarım sürecek! 😉 😀

      “sevgili ev arkadaşım”ı bağlayabildiğim için ben de çok mutluyum 🙂 fark etmiş olmana sevindim. fark etmesen şaşardım zaten, hayal arkadaşım benim 😀

      baba süperdi di mi? çok bayılarak yazdım o sahneleri. hele de altan erkekli’yi o rolde hayal etmenin tadına doyum olmuyordu 😀 jin ki ve berna’nın dostluğu bence de olması gerekendi; ayrıca klasik kore dizilerinden biraz farklı olarak ikinci oğlanımız o kadar da avcunu yalamadı: berna’yla ikisinin arasında gelişen dostluk (küçük prens ve tilki’nin dostluğu gibi) çok özel bir dostluk, ve ikisi de birbirleri için çok önemli olduklarını biliyorlar 😉

      mert’se hikayenin filozof balıkçısı oldu 😀 her diziye lazım böyle bir karakter, yolunu şaşırmışları tekrar topluma kazandırabilmek için! ehe 😀

      berna’nın paşa dedesi mevzuu da iyiymiş 😀 aslında hikayeyi erken yakalasaydın belki bir şekilde onu da dahil etmeye çalışabilirdim; hoş ve değişik bir fikirdi çünkü. neyse, kısmet senin hikayedenki paşa dedelere diyelim o zaman 😀 😀

      okuyup yorumladığın için çok sağol tatlım, sayende ben de tüm sahneleri en baştan hatırladım ve en az yazarken olduğu kadar eğlendim 😀 şimdi kaktüs çiçeği pansiyonunda görüşmek üzere diyorum, bye! 😉

  29. Yeppudaaa says:

    Kore delisinin blogunda görüp afişdeki favori oyuncularımı görüp başladım(Berna hariç :)). İki günde bitirdm biraz takıntılıyımdır izlediğim dizileride hemen bitirmek isterim.Ama bayıldım.Hep böyle Türk-Kore harmanlı bişeyler okumak yada izlemek istemiştim.Bunu sizin yazdıklarınız ve benim kafamdaki sahnelerle birleştirerek okurken acayip eğlendim :).Lee Min Ho’la Berna’yı canlandırmak benim için daha sevindirici olsada-(Çünkü Sukkiyle canlandırmak bile içimi parçalar :))- Sukkime çok üzüldm hele o lunaparkda ki salıncakların ipine kafasını yaslamış halini hayal edince içim eridi.Beğendilerimi sıralamak gerekirse;
    *Sun yong ve Yoon ah en çok eğlenerek okuduğum bölümleri oluşturdular.Bu işin başındaki Berna’nın fal bakma olayını çok eğlenek okumuştum.
    *Hikaye boyunca Jin Ki’i olgunlaştımanı ve gerçek hayatta da insanları aşkın olgunlaştırdığını düşündüğüm için ve durumu Sukkiciğimle sahnelendirmeme yardım etmeni çok sevdm 🙂

    Sıralamaya çalışmak istedm ama şu anda anlıyorum yazmak gerçekten hiç kolay değil.Bir sürü dizi izlerim,blog okurum ama daha önce hiç yorum yapmamıştım.Okumaya o kadar alışmışım ki yazmayı beceremiyorum.Ama böyle 10 bölüm okuyunca ve ben yorum yapmayı bile doğru düzgün beceremeyince size içten bi kamsahamnidaaaaaa 🙂

    İçimde kalanlar… Babanın tavırlarını çok beğenmiştim bide sünnet ayrıntısını son satırlarda Berna’ya bununla ilgili bi geyik çok güzel olur diye düşünmüştüm.Ama siz yazmasanızda arada kendimce eğlenceli güzel sahneler ekledim.

    Çİnça Çinca Kumaooooo 🙂

    • Yeppudaaa says:

      Diziyi izlerken okuduğum karakterler hep bana daha önce seyrettiğim dizilerden karakterleri hatırlattı.

      *Jin Ki’nin you are beautiful daki annesiyle olan durumu.Gerçi ben onu gözümde canlandırıken tiyatrocu felan olmasından herhalde marry me Mary deki halini kullandım.
      *Yoon Ah de gözümde “Lie to me” İkinci kız(ilk nişanlı) olarak canlardındım.
      *Sun Yong’un gumiho daki halleri canlandı hep gözümde.
      *Min Hee BOF daki maymuncuk olarak kaldı o sonda yaptığı da benim düşündüğümle tam bağdaştı.Eun Hye oturtamamıştım zaten.
      *Ahmet Yalçın İstanbul masalındaki babayı hatırlattı.
      *Mert’de bi türlü oturmadı role çünkü Küçük sırlarda Hep cool takılıo kızların arkalarından seslenip yanlarına gitmesi tuhaf geldi.Ama onun yerine başkasını kullanmadım. 🙂
      *Bide Berna’nın ses tonunu hiç beğenmem zihnimde onu dublajlı yönettim 😀

      Bunları yazdım merak ediyorum acaba aynı şeylerimi bağdaştırdım.Sizde yazarken hiç benim düşündüklerin canlandı mı gözünüzde ? Yoksa bunlar bana ait mi? Sabahın köründe bunları düşünüyorum sanırım sıyırıyorum Korelilerle…

      • hikaruivy says:

        @Yeppudaaa: Selam! ^^ Beğendiğine çok sevindim sevgili Yeppudaaa ^^ Bu arada, acaba yeppudaa sitesiyle bir ilgin var mı? 😉

        Seninle aynı duyguları paylaşıyoruz: Ben de hep Türk-Kore ortak yapımı bişeyleri izlemek istemişimdir. Baktım şimdilik öyle bir proje hayal safhasında; oturup kendim yazdım 😀 😀 Hepimizin duygularına tercüman olabildiysem ne mutlu 😀

        Demek sen Geun Suk’cusun. Sukkie’ye çok acı çektirdik, doğru. O yüzden mianeee 🙂 😛 Ama ben de aşk ve dostluk sayesinde gelişip değişen Jin Ki karakterini çok sevdim; hatta belki Jung Woo’dan bile daha çok sevmişimdir 😀 Onun dışında her karakteri kendince başka başka hayal etmen çok doğal tabii. Benim de buna bir itirazım yok 😀 Ama ben yazarken tam da bu oyuncuların yüzlerini canlandırmıştım hayalimde. Gerçi Berna’nın ses tonu konusunda söylediklerine katılıyorum; onu hep ağlamaklı bir sesle “Ahmeeet! Ahmeeet!” diye seslenirken duyduğumuz için bu neşeli karaktere daha cıvıl cıvıl bir ses daha çok yakışacaktır 😉

        Yorumun için çok teşekkür ederim ^^ Hikayeyi yeni yeni insanların okuması ve birkaç satır da olsa bir şeyler söylemesi beni çok mutlu ediyor 🙂 O yüzden ellerin dert görmesin, sevgilerimle ^^

  30. Yeppudaaa says:

    Yeppudaa sitesini sürekli takip ederim ,sadece üyeliğim var bi alakam yok bu kelimeyi çok sevdiğim için nick yaptıım.Zamansız yerlerde çok yeppudaaaaa diye bağırırım ondan :))

  31. Secret girl says:

    Hikayen çok güzeldi 2 günde bitirdım ellerne sağlk valla bundan gùzel bi kore dizisi olur hem komik hem romantik… karakterleri çok güzel işlemişşin hepsı rolune çok yakşmiş 🙂

  32. kotoko says:

    merhabalar 🙂 yine ben 🙂 az önce bitirdim MLR’i ve tabiki bayıldım 😀 dediğim gibi kore dizileriyle pek alakam yok sadece Personal Taste in birkaç bölümünü izlemiştim ve Lee Min Ho ya aşık olmuştum MLR’yi okumadan önce oyunculara bi bakayım dedim ve Lee’yi görünce hikayeye ısındım zaten 😀 yine yeteneğini konuşturmuşsun karakterleri çok sevdim özellikle Jung Woo’yu tabiki 😀 ama Jin Ki’yi de çok sevdim ve sonunda o tek kalınca biraz üzüldüm 😦 ama bu finali çok sevdim 😀 her şeyi süper kurgulamışsın ipuçları, MLR yi sona bağlama falan mükemmel okurken “Haa bu da o bölümden…. şu da ordan…” diyerek okudum 😀 ellerin dert görmesin bize hep böyle bol yakışıklılı, mutlu sonla biten hikayeler yaz biz de bazen kahkahalar atarak bazen de üzülüp dudak bükerek okuyalım 😀 çok konuştum susuyorum artık 🙂 sevgiler 🙂

    • hikaruivy says:

      @kotoko: Burdan da merhaba 😀 MLR’yi Güneş ve Ay’dan sonra keşfeden ilk kişi sensin galiba 😀 Bunu da sevdiğine çok sevindim; ilk senaryo denememdi, o yüzden senaryoda biraz boşluklar olduğunu yazdıktan sonra fark ettim. Buna rağmen sevdirebildiysem ne mutlu bana 🙂 Ayrıca Lee Min Ho’yu özellikle seçtim, ne de olsa bizde en çok o ve Gong Yoo tanınıyor. Ve onun dizilerini izledikten sonra Lee Min Ho’yu sevmeyen var mı acaba? 😀 Yalnız onun burdaki karakteri başlarda klasik, soğuk esas oğlandı. O yüzden Jin Ki karakteri biraz daha fazla sevildi sanki. Yine de bu finali sevmişsin, ne güzel 🙂 Umarım Güneş ve Ay’ın finalini de beğenirsin 🙂 Görüşmek üzere, teşekkür ederim canım ^^

      • kotoko says:

        bi şeyi çok merak ettim kore’ye gittin mi? 😀 o kadar detay var ki acaba dedim gitmiş mi 😀 yoksa araştırıp mı öğrendin ya da dizilerden mi biliyorsun? 🙂

      • hikaruivy says:

        @kotoko: hayır canım kore’ye hiç gitmedim. diziler, araştırmalar, ve koreli arkadaşlar sağolsun 🙂 🙂

  33. kotoko says:

    o zaman en içten tebriklerimi sunmak istiyorum 😀 sevgiler 🙂

  34. Kore.Hayranı says:

    Unnim bütün bölümlere gelsin bu yorum, çünkü ben bunu okuduğumda daha blogum yoktu ve sadece arkadaşlara öneriyordum, yorum bırakmıyor ve yorumları takip ederek yetiniyordum.
    Bu muhteşem hikayeyi bizimle paylaştığın için çoooook teşekkürler, emeğine sağlık.

    Kimcisin diye sorarsan Jung Woocuyum, hem de kız Jin Ki’ye tokat attığından beri. 😀 Jin Ki sanırım playbol olması yüzünden kaybetti beni. Yalnız işe bakın, Güneş ve Ay’da da Moon Jeeciyim ki çocuk playboyun önde giden ismi, tabii Ayça’ya sadık, kuzu gibi, orası ayrı mesele.

    Hayranınım, bir gün Hikaruivy’nin Hikayeleri Fan Club görürsen bil ki o bana ait. 😀 Güneş ve Ay’da takipteyim, bu hikayeyi veya diğerini okumayan herkese ısrarla tavsiye ederim. Sevgiler. ^^

    • hikaruivy says:

      @korehayranı: selam tatlım ^^ çooook teşekkür ederim yorumun için; geç olsun güç olmasın, yorumunu şimdi almak da beni çok mutlu etti ^^ Jung Woo’cular arasına bir nefer daha kattık, iyi oldu 😀 😀 Jin Kiciler bir ara beni epeyce zorladılar, hatta evet, alternatif sonu onlar için yazdım. Sana göndereyim ve sen de arkadaşına yolla, o da senin başının etini yemekten vazgeçsin, haha 😀 Jin Ki’nin kızı kaybetmesinin asıl sebebi playboyluğuydu gerçekten. Çoğu dramada eski çapkın olan erkek karakter sonradan kıza aşık olup tövbe eder ya (haha) bizde buna rağmen kızı elde edemedi; ki bu açıdan klişeleri yıkmak istedim 😀 😀 Ama n’ooldu, sonra Güneş ve Ay’da o klişeye geri döndüm! 😀 😀

      Ayrıca güzel sözlerin için çok teşekkür ederim; senden hikayelerimle ilgili bu sözleri her duyduğumda acayip mutlu oluyorum 🙂 🙂 Güneş ve Ay’ın yeni bölümlerinde görüşmek üzere o halde 😉 Sevgilerimle ^^

  35. E güzel hikayeydi ama…..

    9 kuyrukludan kaçan aşık Seung Gi gibi ortamdan uzaklaşan odun Jung Woo ile rahat bir nefes aldım ^^ Jin Ki bölümde kendi krallığını ilan etti az biraz gönlümü aldın çingu (: HEr gece yıldızlara bakarak seni düşünüp mutlu olacağını söyleyen bir adam varken Allahın odununa gönlünü kaptıran kızımız Berna’ya bir yandan vir vir vir laf ederken bir yandan da Acaba böyle bariz salaklıklar yapmamışımdır umarım. Allahım sen beni böyle durumlardan koru yarabbim diye de dua ediyorum ^^

    Ellerine sağlık çingu (: Ah Jin ki ahh

    • hikaruivy says:

      @OhYoonJoo: Veee perde kapanır… Beğendiğine sevindim canım.. Evet biraz seni ve diğer JinKicileri üzdüm, ama klasik Kore draması dediğin 2. oğlanın avcunu yalamasıyla sonuçlanır 😛 Yine de Jin Ki’yi hiçbir 2. adamın ulaşamayacağı kadar karizmatik bir seviyeye çıkardık, senin de dediğin gibi kendi krallığını ilan etti cidden. Bu bakımdan beni affedersin diye umuyorum 😉 Ayrıca ben bunu tüm kızlara bir ders olsun diye yazdım: Ya işte, Jin Ki’yi bu kadar sevdiğinize göre görünüşe kapılıp da romantik adam yerine odunu tercih etmeyin, de mi ama? 😀 Hahahaha 😀 😀

      Sevgilerimle ^^

      • Görünüşe bakarakta Jin Ki’yi seçerdim sanki ben hehe ^^ Gelecek special bölümde İllede JinKi ❤ diyorum Havaalanında elimde pankart "Jin Ki Forever <3" diye bekleyeceğim kendisini hehe

  36. sahra says:

    Hikaruivy gamsahabnidaaaa 🙂

    Keşke okumaya ilk başladığım an da yorumları yapmaya başlasaydım, yoksa ortaya yaşadığım şu anki sorun çıkmazdı. Şimdiden “Ne sorunu?” sorusunu duyar gibiyim, o da içine düştüğüm “Eyvah, şimdi hangi bir yerine yorum yapacağım ki?” şeklinde olan telaşlı ruh hali. 😀 O kadar çok yorum yapılacak yer, o kadar çok yorum yapmak istediğim yer var ki, yazsam ohooo… senin bir bölümüne denk gelen bir yorum çıkar ortaya. Ve yine de şu yorumu yolladığımda ne kadar çok şeyin eksik kalmış olacağını biliyorum. Ne yapalım, artık kendimi dizginleyip elimden geldiğince bu güzel senaryona yakışan bir yorum yapmaya çalışacağım.

    Kore ve Asya dizileriyle tanışmam geçtiğimiz Haziran’a denk gelir ki, bu tarih hayatımın kararmasının mı yoksa iyi bir şeyin başlangıcı mı oldu hala karar verebilmiş değilim. O günden bugünedir, Kore dramaları dışında başka hiçbir şey izleyemez oldum, izlediğim her dramayla daha da içime iyice işledi Kore sevdası. Elini uzatıp kolunu kaptırmak hesabı sıyrılamadım bir daha işin içinden de. Blogları ara ara takip ediyordum ama yazılan hikayeler hiç dikkatimi çekmemişti. Geçenlerde blokların birindeki hikayenin tanıtımındaki yönlendirmeyle kendimi burada bulmuş oldum (iyi ki de bulmuşum). Baktım bir de bitmiş hikaye, benimde canıma minnet tabii, bodoslama daldım satırlarının arasına ve daha ilk bölümü tamamlamadan kendimi ağlarken buldum. Alacağım olsun Hikaruivy. Kendimi bu kadar çok gülmeye, bu kadar gülmekten dolayı da ağlamaya hiç hazırlamamıştım. 🙂

    Şimdi seni bu zavallı okurun sayende içine girip girip çıktığı ruh halleriyle baş başa bırakıyorum. 🙂

    İlk itiraf… Birinci bölüm daha bitmeden, hatta yarılamadan, kıskançlığım tavan yaptığı anlar devreye girdi. Çok şükür sonradan aşıverdim o durumu, ama ben de haklıyım sayın senaristim, Kore sevdası içine işlemiş hangi kızımız Berna’nın yanlış anlaşılmalarla da olsa içine düştüğü durumu kıskanmaz ki! Kızımızın Kore’ye okumaya gidip, tee oralarda bizi temsil etmesi büyük gurur verici, ki yüzümde çocuğuyla gurur duyan bir ananın gülümsemesi vardı zaten o satırlar boyunca, ama tabii içten içe de hafif bir kıskançlık duyup imrenerek bakmaya engel olmuyor nu durum. Bir de devreye üç adet birbirinden yakışıklı, tatlı, sevimli ev arkadaşı girince (hem de bunlar için yazar tarafından gözümüzün önüne serilen insancıkların hepsi de göze tanıdık, hem bu vatandaşın gözünün daha önceden pek bir ısındığı kişiler olunca) iş biraz daha kızışıp tepki olarak kaşlar çatılır. Şunu sırasıyla anlatacak olursak…

    Her grupta mutlaka bir ağır abi, çalışkan, usturuplu, ciddi biri olur di mi. Eh o kişi burada da bütün odunsuluğu, ilk bölümlerdeki bütün o soğuk nevale tavırlarının hakkıyla üstünden gelişiyle Jung Woo olarak karşımıza çıktı ve onu da karşımızda City Hunter’daki rolüyle gönlüme iyice bir yerleşen Lee Min Hoo olarak buluyoruz. Yazarın okura ilk darbesi… ve içgüdüsel bir tepkiyle burada bu şahsın kaşlar hafifçe çatılır. Okur düşünceli ruh haline girer. Ve daha buna alışmaya çalışırken yazardan ikinci bir darbe gelir. Sırada karşımızda çapkın tiyatro öğrencisi Jin Ki vardır çünkü ve kendisini de You’re Beautiful’daki mimikleri ve tüm sempatikliğiyle Jang Geun Suk’un can verdiğini görüyoruz (evet evet, bildiniz, kaşlar biraz daha çatılmış durumda). Ve saf, neşeli, spor akademisi öğrencisi Sun Yong olarak Lee Seung Gi’yi de görünce ipler kopar ve okur “Ama olmaz ki!!!” isyanlarına girer. Kıskançlık tavan yapmıştır, kendi kendini sakinleştirmek için gösterdiği “Yapma, etme, gözünü seveyim, bak kız bizi oralarda ne güzel temsil ediyor” şeklindeki bütün iyi niyetli düşünceler bile etkisini gösterememektedir. Bir süre geçip yatıştıktan sonra okumaya devam tabii (İstersen okuma, bir kere kapılıp gitmişin satırlara, öyle bir kıskançlıkla kestirip atabilir misin! Mecbur bütün duygularını içine gömüp, iç çekip okumaya devam edeceksin.) Sonra durumu kabullenip iyice alışınca “Aslanım Berna!” tezahüratlarına bile başlar.

    İki aslan gibi delikanlıyı da Berna’ya aşık görmek gurur verici olduğu kadar biraz can sıkıcı olsa da, bir odunu ve bir zamparayı adam edişine şahit olmak da süperdi. Özellikle Jin Ki’nin içinde ne cevherler barındırdığını görmek oldukça etkileyiciydi. Yeri geldi mi Küçük Prens’ten, yeri geldi mi Shakespeare’den sone alıntılarıyla “Vay, sen bizim Jin Ki’ye de bak!” demekten alıkoyamıyor insan kendisini. Kore dramalarında ikinci oğlanlara hep üzülmüşümdür, ama yine de esas oğlandan yana olmaktan da kendimi alamamışımdır. Bu ne perhiz bu ne lahana turşusu, di mi? Gönül ister ki kızı kopyala, yap ikisinin gönlünü de, iki tarafta mutlu olsun, ama nerede… (ki çoğu dizide o kızlar o iki canım çocuğu da hak etmez ya neyse, konuyu saptırmayayım, yoksa burası acayip dertli olduğum bir noktadır, uzar da gider.)

    İşte şimdi tekrar bölüm sonlarında taze taze yorum yapmamanın sıkıntısını yaşıyorum. Alıntı yapılacak o kadar çok yer var ki, nereden yapacaksın şimdi.

    * Jin Ki’nin hayal kurduğu sahneler, sonra bunların birden kendisine gelmesiyle parçalanarak yok olması… Berna için yaptıkları… Çöpe giden pasta, çiçek… ahh ahh 😦 Sonra kızımız için döktüğü gözyaşları… içimi sızlattı yahu. My Girl’deki 2.çocuk Jung Woo (yalnız isim benzerliğinin de bu kadarı!) kız için ne zaman ağlasa benimde onunla beraber gözler dolardı. Jin Ki’de de o kıvama gelmiştim neredeyse. Allah’tan My Girl’den tecrübe edinerek kendimi tutmayı öğrenmiş bulunmaktaydım.
    Tabii ki aralarda geçen Küçük Prens’ten alıntılar ve Shakespeare’den sonelerde ayrı bir tat katmış satırlarına.

    * Sun Yong ve Yoon Ah çifti çok şekerdi. Sun Yong’un Yoon Ah’ı elde etmek için Berna ile çevirdikleri dolapları okurken ne kadar eğlendiğimi de unutmadan ekleyeyim. (Tabii yalan yok, o sıralar Yoon Ah’ı da epey kıskanmıştım. Özellikle festival sırasında. Ki burada bir kez daha ufak bir dedikodunun kulaktan kulağa dolaşarak ne kadar büyük bir etki yaratabildiğine şahit olmuştuk sayende. İnsana kendisini prenses gibi hissettiren erkek, daha ne istesin kız.)

    * Min Hee ve Mert’e gelirsek. Ben kızımıza pek sinirlenemedim. Ne diyeyim, o da yıllardır oppasının yolunu bekliyor, onunla beraber olan hayalleri var ve sonunda başkasına kaptırıyor. Kolay mı? İlk başta bırakmamak için diretmesi çok normaldi, ki sonra da doğru yolu buldu zaten. Yavrum Mert sağ olsun burada da, herkese akıl hocalığı yapıp durdu zaten. Mert’in hangi bölümü okuduğunun geçtiğini bilmiyoruz sanırım ya da şu an ben hatırlamıyorum, ama bence psikoloji iyi gidermiş beyimize. 😀 Ve o ne bilgi dağarcığıdır öyle. Sayenizde epey şey öğrenmiş olduk Mert Bey, teşekkürler. 😀

    * Ve meraklı komşu Chang Ui Hyung’dan gelen inciler: “Bak Bernardina. Biliyorum, sen buralara benzemez yerlerden geldin… Ve bizim gibi Doğulu erkekler senin çok ilgini çekiyor, sana egzotik geliyor olmalı… Evet biliyoruz, biz Uzak Doğulular çok yakışıklıyız… Ve bir Avrupalı kızın isteyeceği her şey vardır bizde… O yüzden çekimimize kapılman çok normal…”

    Berna’nın bu sözlerle beraber kaşı gözü seğirmeye başladıkça Sun Yong’un, “Eyvaaah… Bir “Avrupalı” vakası daha geliyor,” sözleri… Ve o “Aslanım benim!” tepkisine neden olan yumruk… Ve artık gözü dönmüş olan Berna’mızın “Sen kimin namusuna laf ediyorsun ulaannnn! Benim namusumu korumak sana mı kaldı?? Kimin evine istersem gelirim, sana mı sorcam! Aghlaspvjüğdşajsdj!” diye bağırması ve döktürdüğü (hayal gücümü işin içine hiç karıştırmamaya çalıştığım) küfürler. 😀

    * Gezdikleri yerler hakkında verdiğin bilgiler için ayrıca tebrikler. Onları araştırmak da ayrıca bir vakit ve emek ister. Türk şehitliğindeki gönüllü bekçi Muhammed Song da baya şaşırmıştım. 🙂

    * Ahmet Amca’nın tam bir Türk “kız babası”na yakışacak sergilediği tavırlar… Jung Woo’ya ecel terleri döktürmesi çok güzeldi. Ee kolay mı oğlum bizim kıskanç Türk babalarının karşısına çıkmak, yürek ister yürek. Gerçi korka korka olsa da onu da sonunda gösterdi. 😀

    “Berna, biz seni Kore’ye sevgili bulasın diye mi gönderdik??” diye bağırır baba yine. “Gül gibi Türk erkeklerinin suyu mu çıktı??” Sonra yüzünde büyük bir tiksintiyle Jung Woo’ya bakar: “Bula bula bu çocuğu mu buldun?? Şuna bak, göz yerine iki tane çizgi var!” ( Burada ne gülmüştüm ama. 😀 )

    Jung Woo’yu kovalaması, arkasından “On yaş daha genç olsam görürdüm sen!” tehditleri ve sünnetten bahsedişi… Hmm neler vardı daha. (Okur eli çenesinde düşünmeye başlar, sonra gözler parlar suratında kocaman bir gülümseme ile klavyeye sarılır.) “Herifçioğlu” demesine bayıldım. Ev sahibi ajummanın Ahmet Amca’ya göz süzmeleri, işveli tavırları… Ajumma gözlerini kendi gözlerine benzetip, “Acaba sizde de Koreli kanı mı var?” dediğinde “Hayır efendim, biz halis muhlis Türk’üz. Made in Turkey,” deyip gözlerini işaret etmesi… Çok sevdim amcamızı yani. 😀

    Yazım tarzın çok güzel. Dilin akıcı, üslubun alıp götürüyor okuru. Her an gözümün önünde canlandı. Bunda tanınmış yüzleri seçmende etkili olmuş olabilir. Anlattığın yüz ifadeleri anında gözümün önündeydi. Yani satırlarını okumak bir diziyi izlemekten farksızdı. 🙂

    Senaryo şeklinde yazman da çok güzeldi. İlk kez bu tarzda bir yazı okudum ve çok hoşuma gitti. Kameranın yakın çekim yapması, uzaklaşması vs. ile verilen ayrıntılar güzeldi.

    Ha bazı eksiklikler, çabuk geçmeler yok muydu, vardı elbet. Ama o kadar kusur kadı kızında da olur. Bunun hem ilk denemen olması (ki hiç de acemilik havası sezemedim) hem de kendine belirlediğin bölüm sınırına olayları sığdırabilmen nedeniyle gayet normal.

    Ayrıca sana bir önerim olacak… Kimi batılı yazarlarda gördüğümüz bir kitabın yan karakterini başka bir kitabın başkarakteri yaparak anlatma olayı var. Valla ben Jin Ki’nin hikayesini başka bir hikayede devam ederken görmek isterdim. Aynı şey artık İstanbul’un sınırları içinde bulunmakta olan Berna ve Türk gelenekleri ile karşı karşıya kalacak olan damat adayımız Jung Woo’nun hikayesinin devamını görmek içinde geçerli. 😀

    Şöyle bir baktım da epey uzunnn bir yorum olmuş, gözüm korktu bir an (word’de 4 sayfa tutmuş). Kırpma kırpamadığım gibi üstüne bir de hala bir şeyler eksik havasındayım, kara kara düşünüyorum. Evet, kesin atladığım bir şeyler var ve bu durum içime oturmuş durumda. “Yiğidin hakkını vereceksin kardeşim” felsefesiyle, sayesinde çok güzel saatler geçirdiğim satırların sahibine hakkı olduğu teşekkürü sunmak istedim, eh o da biraz uzun oldu ama 10 bölüme karşılık olan bir yorum olduğunu düşünürsek anlayış gösterilebilir. 🙂

    Tekrar teşekkürler Hikaruivy. Mümkünse alternatif son ya da special bölümleri de görmek isterim. 🙂 )

    Ve son olarak…

    Jin Ki!!! Sen hiç üzülme oralarda, o tatlı canını hiç boş yere sıkma. Sen gel annem, biz sana burada ne Berna’lar buluruz 🙂

    • hikaruivy says:

      @sahra: sevgili sahra, yorumunu görünce çok ama çok mutlu oldum inan ki… ama bir haftadır cevap yazamadan bekletiyorum, çünkü senin yorumunda bahsettiğin her şeye cevap verebilmek için şöyle uzuuun boş bir vaktimin olmasını bekliyordum. şimdi geçeyim senin değindiğin noktalara:

      kore’ye elini verip kolunu kaptırmak sanırım hepimizin başında olan durum: bir zamanlar burun kıvrdığımız çekik gözlüler memleketini şimdi ikinci memleketimiz gibi benimsettiler ya bize, adamlara helal olsun! 😀 benim de blog açmak gibi bir düşünce aklımda hiç yokken izlediğim bu güzel dizileri ve içimde büyüyen uzak doğu sevgisini yazmazsam çıldıracağımı hissedip bu işe giriştim. hele de hikaye yazmak! işte o hiç hesapta yoktu! 😀 ama koreli yakışıklıların arasına düşen bir türk kızı fikri o kadar cazip geldi ki (ve herkesin de benim kadar içselleştireceğini biliyordum, eheh 😀 :D) bir de senaristliğe el attık! o yüzden kıskanmanı çok iyi anlıyorum, ben de çok kıskandım berna’yı! 😀 😀 ama onda kendimizi bulduğumuz için bu kıskançlığı çabuk attık neyse ki 😀 😀

      “İki aslan gibi delikanlıyı da Berna’ya aşık görmek gurur verici olduğu kadar biraz can sıkıcı olsa da, bir odunu ve bir zamparayı adam edişine şahit olmak da süperdi” Ahah, bu yorumuna bittim! 😀 Valla öyle; ben olsam dışı Min Ho kadar yakışıklı bile olsa öyle bir odunla uğraşamazdım itiraf edeyim 😛 Aynı şey zampara Jin Ki için de geçerli! 😀 Ne diyeyim, kızımız çok becerikli çıktı, tü tü maşallah 😀 Jin Ki’cciğe hepimiz üzüldük, ama bir kızı bin kişi ister bir kişi alır diyerekten bağrımıza taş bastık. Üstelik burada diğer kdramalarda olmayan bir biçimde çok güçlü bir Jin Ki-Berna dostluğu var ki, jung woo-berna aşkının sonsuza dek süreceğine kefil olamasam da bu dostluğun hiç bozulmayacağına eminim. küçük prens ve shakespeare gerçekten de renk kattı, değil mi? büyük edebiyat yapıtlarının böyle güzel bir yanı var, nereye dokunsalar hoş bir hava katıyorlar 🙂

      Sun Yong – Yoon Ah çifti hikayemizin sevimli yan karakterleriydi, kendilerine yakışır biçimde sevimli bir aşk hikayeleri oldu onların. min hee’ye ben de kızamadım; seneler boyu o kadar aşık olmanın nasıl bir şey olduğunu tahmin bile edemiyor, o yüzden onun için üzülüyorum. mert’se hikayenin en sağduyulu karakteri, aslında elektronik mühendisliğinde okuyordu ama psikoloji de olurmuş 🙂 çok yüksek bir EQ’su vardı gerçekten. ve chang ui: beni en çok güldüren karakterlerin başında geliyordu 😀 ahmet amca ise hepimizin babasının karikatürize edilmiş hali: sanırım koreli damat getirsek hepsi çizgi gibi gözlere ve sünnetsiz oluşuna dikkati çekerdi! 😀 😀 😀

      anlatımı akıcı bulmana sevindim; senaryo tadında olması için betimlemeleri (sadece sahneyi tanımlayacak kadar) minimumda tuttum, o yüzden de kolay okunuyordu sanırım 🙂 bu arada daha önce de birkaç defa belirtmiştim, aslında senaryo yazmayı bilmiyorum; kamera açıları senaryoda belirtilir mi, onu bile bilmiyorum 🙂 ama biraz da sezgilerime güvenerek, gerçekten izler gibi yazmaya çalıştım; beğendiyseniz ne mutlu 🙂 dediğin gibi pek çok eksik vardı, sabırsızlığımla ünlü olduğum için çok da uzatamadan bitirdim hikayeyi. oysa eminim gerçek bir senarist bu hikayeyi aralara yeni sahneler ekleyerek en az 20 bölüme çıkartabilirdi 🙂

      jin ki’nin başrolde olduğu bir hikaye kulağa çok güzel geliyor. ayrıca berna’nın jung woo ile istanbul’da yaşayacağı maceraları hayal etmek de hoşuma gidiyor. bir ara elim değdiğinde bir special bölüm yazmayı planlıyorum; pek çok kişiye de söz verdim bu konuda; ama henüz değil, bu aralar maalesef vaktim yok 🙂 ama buraya not düşmüş olayım, öyle bir plan var aklımda, merak etmeyin sevgili okurlarım 😉

      ben de sana çok teşekkür ederim sevgili sahra; yorumunu ilk okuduğum gün yüzümde kocaman bir gülümsemeyle dolaştım, emeğimin hakkını veren senin gibi okurlar olduğu için çok şanslıyım 🙂 alternatif sonu hemen mail adresine gönderiyorum. ve jin ki’ye de söylediklerini aynen iletiyorum, ahah 😀 😀 😀

  37. minekibuu says:

    Finali de yapmış bulunuyorum. eline sağlık canım. henüz yorumları okumadım, etkilenmeyeyim diye. Şu söz verme, sonuna kadar sözü tutma olaylarına kılım yalnızca. Olaylar mutlu sonlamış olsa da Bernaya iki çift lafım var :P.
    Lunaparka hiçbirşey olmamış gibi gittiği an Berna yı kendime yakın hissedip, 10 bölümdür ilk kez minik bir sempati oluşmuştu ki şu replikle “Evet bu kadar kolayca vazgeçeceğim! Çünkü ben Min Hee’yi çiğneyip geçemem! Onun hayatı boyunca benden nefret etmesine, beni bir hain olarak görmesine dayanamam! Ona bunu yaparsak bir daha asla mutlu olamayız Jung Woo, hayatımız boyunca bu günah peşimizi bırakmaz, gerçekten anlamıyor musun?? Bu kadar bencil misin gerçekten??” SALAKSIN SEN BERNA!! çığlığına hasıl oldu. Bu U dönüşüne neden olan ters köşeci senaristi tebrik ederim. Sevmiyordum artık hiç sevmiyorum hatunu :D. Gönül isterdi Jin Ki cim mutlu olsun ama onun özel bölümde mutlu olduğuna inanıyorum. Teselliyi özel bölümde bulacağız inşallah.
    İkinci adam hep mi kaybeder? sorusu, ben de kendi hayatımda ikinci karakter miyim acaba diye düşünmeme neden oldun çingu. Kendi senaristimle görüşmem lazım sanırım.
    İlk hikayem olması nedeniyle, ilk göz ağrım olan bu yapımı çok sevdim eline sağlık. İsimlere hakim olamam, olaylara dahil olamam şeklindeki korkularımı sildi geçti. Anlatımına, diline her girdisine hayran kaldım. Çalışmamak için yeni bahanem hikayeler olacak sanırım :(. vicdanım sus daha diğer final var diyorum :P. final oldu ama henüz bitmedi diye mutluyum. alternatif final işini pek sevdim.

    • hikaruivy says:

      @minekibuu: wow, bu kadar kısa zamanda okuyup bitirdiğin için ben de sana teşekkür ederim canım, mutlu oluyorum böyle arkadaşlarım hikayemi okuduğu zaman 😀 😀 Berna’ya iki çift, hatta dört çift laf edebilirsin, izin verdim gitti! 😀 “SALAKSIN SEN BERNA!!” Eheuehe, sanırım bu çığlığı atmayan olmadı; bu kadar da fedakar olunmaz ki kardeşim, cık cık cık… Ama işte öldürmeyen senarist öldürmüyor, kafasında ikisini birleştirmek varsa birleştiriyor azizim…

      İkinci adam hep mi kaybeder sorusu aslında benim de kafamı kurcalayan bir sorudur ve biraz da gıcık olduğum bir durumdur. Ha ben de bu işi düzeltmedim, orası ayrı (sistem insanı hikaru :P) Ama canım sen 2. insan olur musun, kocan duysa alınır valla 😀 😀

      Hikayeyi beğendiğine çok sevindim cidden. Çalışmamak için değil, çalışma aralarında kuvvet toplamak için hikayelere dadan sen 😉 😀 Blogun sağ tarafındaki listeden gördüğün gibi bi dolu hikayemiz daha var 😀 Hadi sana iyi okumalar diyorum ve öpüyorum JKS’nin tapulu sahibi! 😀 😀

      • minekibuu says:

        İki final işi baya iyi geldi. İlk finalle “Jin Ki bana kalır” (melodi eşliğinde söylenmeli), İkincisinde “Jin Ki mutlu ben mutlu” dedim. ellerine sağlık her bölüm ayrı güzeldi. Çok da sürükleyiciydi. tebrikler, teşekküler, çiçekler, buketler, çelenkler, hatta elimde laptop, ekranı imzalatmaya gelesim var sana. saygıyla esnekliğim el verdiğince eğildim 😛 (çok esnek sayılmam gerçi).

  38. tuğçe says:

    2. sezon gibi bişey yapabilirmisiniz bunlar istanbula gittikten sonra neler olucak gibi …

  39. Hikaruivy dün buldum blogunu sonra da my lovely roommate’i. Psikopat gibi okudum da okudum. Açıkçası bu okumalık k-drama olayı izlemeliklerden daha çok hoşuma gitti. Oyunculukları ya da prodüksyonu beğenmemek gibi bir sıkıntı yok, hayal gücüme bağlı sonuçta. 🙂 Tabi sonu için alternatif bir sonu tercih ettim açıkçası. Jung Woo başka bir yere gidiyor. Evet efendim ben bunları ayrı tutmak istiyorum. 🙂 Eline, hayal gücüne sağlık Hikaruivy 🙂

    • hikaruivy says:

      @birnamormanindapiknikyapankiz: çok sevindim piknikçi kız, buraya da hoşgeldin o zaman 🙂 🙂 okumalık kdramalarımızı sevdirdiğimize memnun oldum; yanda diğer arkadaşlardan koca bir liste daha var 😉 “Oyunculukları ya da prodüksyonu beğenmemek gibi bir sıkıntı yok, hayal gücüme bağlı sonuçta.” doğru söze ne denir?? 😀
      bu arada ben sana bir diğer finali de yolluyorum, istersen onu da okur, hangi finali daha çok beğendiğine karar verebilirsin. “Evet efendim ben bunları ayrı tutmak istiyorum.” dediğine göre lee min ho’yu kızımıza yakıştıramadığını düşünüyorum (ya da tam tersi! :P) çok teşekkür ederim canım yorumun için ^^

  40. tiffany'de kahvaltı says:

    Gercekten bayıldım uc saattr araliksiz okuyorum. Anlatis tarzini cok sevdim basta senaryo gibi olusunu biraz yadirgadim ama sonra hikayeyi zihinde canlandirmak icin en iyi yolun bu oldugunu anladim.. bastan sona dizi izlermis gibi okudum.. kalemine, emegine saglik. Ama ne yalan soyleyeyim bastan beri jung woo ile olucagini bilsemde jin ki ile beraber olmalarini daha cok istiyordum. sanirim bunda jang geun suk un etkisi buyuk, bir resmi bile yetiyor=))). Min hee’ye ise hic kizmadim sonunda dogru yolu bulacagi belliydi, sonucta o iyi bir kiz.Sanirim oda mertle mutlu olucak. Berna benimde olmayi hayal ettigim onun kadar iyimser olamasamda kiyisindan kosesinden benzedigim bir karakter. Buda hikayeden aldigim zevki bir kat daha artirdi.
    Cok guldugum yerlerde oldu. Ozellikle “bir koseye cekilip mantar yetistirmeye
    basladi” , ourana gonderme yapman cok hostu.=)fazla uzattim sanirim sadede gelirsem , bize bu zevki yasattigin icin ve boyle kaliteli bir senaryo yazdigin icin tesekkur ederim.=))

    • tiffany'de kahvaltı says:

      Bu arada rica etsem alternatif finalleri banada yollayabilir misin?

      • hikaruivy says:

        @tiffany’de kahvaltı: yorumun için çok teşekkür ederim tiffany! alternatif finali hemen yolluyorum, jin ki’ciler tarafında olduğuna göre bunu daha çok sevme olasılığın yüksek 😉 berna’ya benziyorsun demek, ne güzel! bu bıcır bıcır kız benim de olmak isteyip de olamadığım bir esas kız karakteriydi; neyse ki hayallere sınır yok 😀 😀 ben de sana yorumunla günüme neşe kattığın için teşekkür ediyorum 😉

  41. asdfghjklpfdjspleelkdmsfnsminlkdnfoşıfho says:

    yalnız bu uçak gerçekten de istanbula uçan bir uçak değil değil mi ??

  42. Gulum says:

    merhaba. hikayen de bloqun da cok guzel. ilk one bununla baslamaq istedim . aslinda ben bi azeriyim fakat iyi sayilabilece turkcem var. o yuzden hatalarimi gormezden gelirsen sevinirim. hikayene geleek olursak su anda merak icinde islerimi burakib da hikayeni bitirdim . ellerine salik mukemmel olmus. oyuncu kadrosuna soz ola bilmez bikere hepside sevdiyim insanlar . ayrica lee min ho yoksul biri olmasi ve JGS ise ikinci adam olmasi beni co guldurdu anlamislardir artiq baskalarini. hikayen bir sozle mukemmel surukleyici ve iyi kurqulanmis eger cekillse film olarakdan eminim baya bi reytinq toplardi. bloquna dokunmadan geemeyeeyim harika yazilar yazmissin. tebrik ederim r

    • hikaruivy says:

      teşekkür ederim gülüm 🙂 türkçen gayet iyi, öncelikle onu söylemek lazım. benim de epeyce azeri arkadaşım oldu, o yüzden azerice anlarım ama konuşamam maalesef 😀 yorumların için de ayrıca teşekkür ederim, işlerini geciktirmesine sebep olsa da sürükleyici bulup üst üste okumana sevindim, hehe 😀 😀 sevgiler, selamlar ^^

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s