3. Bölüm

Edward Chun – Everything

Lee Han Na & 2nd Moon – Prologue

Godfather

Mission Impossible

Pan’s Labyrinth – The Funeral

Clazziquai – Gentle Giant

Sahne 1 (Ev) Bölüm, Berna’yı öpen Jin Ki görüntüsü ile açılır. Jin Ki’nin gözleri kapalıdır, Berna ise faltaşı gibi açık gözlerle kalakalmıştır. Böyle geçen bir-iki saniyeden sonra Berna kendini geriye atar; Jin Ki’nin suratına okkalı bir tokat yapıştırır!

“Ah! Ne vuruyosun yaa??”

Bu kez şok olma sırası Jin Ki’dedir. Berna’ya inanamaz gözlerle bakmaktadır. Berna:

“Manyak mısın sen?? Niye durup dururken beni öpüyorsun??” diye bağırmaya başlar. Jin Ki:

“Ben… Yani ben…” diye kekeler, sonra kendini toparlayıp sinirli bir tavırla: “Sen ne biçim Avrupalı’sın, bunda büyütecek ne var?” diye cevap verir. Berna bir an ağzı açık şoke olmuş halde kalakalır; sonra öncekinden de büyük bir öfkeyle:

“Allah Allah? Avrupalı olunca gelenin geçenin seni öpmesine izin vermek mi lâzım?? Eğer sence Avrupalılık buysa kusura bakma, ben yeterince Avrupalı değilim! Türk’üm ben Türk!” deyip öfkeyle ayağa kalkar, hızlı adımlarla odasına gidip kapıyı çarpar.

Bu arada kapı aralığından olan biteni izleyen Sun Yong’un elini ağzına bastırarak kıkırdadığını görürüz.

 

Sahne 2 (Dış mekân) Jung Woo kendini apartman kapısından dışarı atar, yüzünde bir şok ifadesiyle nerdeyse tökezleyerek bahçe duvarına tutunur. Derin bir nefes alıp verir. Sonra başını kaldırır, kendi dairelerine doğru bakar.

“Bu neydi şimdi böyle?” diye kendi kendine mırıldanır. “Berna’yla Jin Ki… Yani şimdi onlar…”

Yüzüne önce bir hayalkırıklığı, sonra da alaycı bir gülüş yerleşir:

“Eee Jung Woo, ne bekliyordun ki? Adam tescilli bir çapkın; tabii ki burnunun dibindeki güzel bir kıza kayıtsız kalamayacaktı… Berna da bir Avrupalı; bizden farklı düşünüyor… İşlerin böyle olacağı belliydi…”

Sonra yüzündeki gülümseme silinir, bir defa daha başını kaldırıp salonun yanan ışıklarına adeta acıklı bir bakış atar. Sonra ayağa kalkıp, sokakta ağır ve bezgin adımlarla yürümeye başlar. Onun uzaklaşmasını izleriz.

 

Sahne 3 (Berna’nın odası, Jin Ki’nin odası) Berna yatağının üzerinde somurtarak oturmaktadır. Öfkeyle:

“Bunu bana nasıl yapabilir?? Beni nasıl öpebilir?? Ah Jin Ki, seni öldürmek istiyorum!!!”

Böyle deyip yatağının başındaki yastığı yumruklar. Sonra ağlamaklı bir ifadeyle kendini yüz üstü yatağa atar, yastığa kapanır.

Jin Ki ise yatağında sırt üstü yatmış, düşünmektedir. Elinde, Berna’dan aldığı anahtarlık vardır; onu evirip çevirmektedir. “İs…tan…bul…” diye üzerindeki yazıyı heceler. Sonra yüzüne hafif muzip bir gülümseme düşer.

 

Sahne 4 (Evin koridoru) Apartmanın dış çekiminden, sabahın erken saatleri olduğunu görürüz. Sun Yong koşturarak odasından çıkar, eşofmanını tuta tuta banyoya koşar (sıkışmış yavrucak). O sırada kapıdan anahtar sesi gelir. Sun Yong bir an duraklayıp kapıya bakar. Gelenin Jung Woo olduğunu görünce hayretle:

“Aaaa Jung Woo Hyung-nim, sen bütün gece dışarıda mıydın??” diye heyecanla bağırır. Jung Woo ona tek kelime etmeden odasına geçer. Sun Yong şaşkınca dudak büker. Tekrar çişini hatırlar, banyo kapısının koluna uzanır. O sırada diğer taraftan:

“Günaydın…” diye uykulu bir ses gelir. Berna esneyerek sarsak hareketlerle ona doğru gelmektedir. Sun Yong:

“Günaydın Berna-sshi!” der neşeyle, “Nasıl, iyi uyudun mu?”

“Evet, uyudum tabii, niye ki?” der Berna merakla. Sun Yong kıkırdar, sonra sesini alçaltıp Jin Ki’nin odasını işaret eder:

“Bu çapkın horoz seni bir daha rahatsız etmedi, değil mi?”

Berna’nın gözleri hayret ve öfkeyle açılır. Kızgınlıkla:

“Etmedi, edemez de zaten!” diye bağırır. “Beyefendi beni de çevresindeki o kafasız kızlardan zannetti heralde! Ama ben onun numaralarına pabuç bırakır mıyım, cezasını verdim!”

“Biliyorum, gördüm,” diye kıkırdar Sun Yong. “Oh, çok iyi ettin, süpersin!”

Berna da sırıtır: “İyi ettim, di mi?” Sonra iki çocuk gülerek yumruklarını birbirine vururlar. O sırada Jin Ki de odasından çıkmıştır, onlara ters ters bakıp mutfağa gider. Berna da “hıh!” yapıp ona surat asar, sonra banyoya girer. Sun Yong bir ona bir diğerine bakıp kıkırdar. Sonra banyo kapısına bir hamle yapar, ama Berna’nın girdiğini hatırlayıp yüzünde bir umutsuzluk ifadesiyle kalakalır.

“Bernaaa, çabuk ooool!” diye bağırıp yine olduğu yerde kıvranmaya başlar.

 

Sahne 5 (Jung Woo’nun odası) Jung Woo üzerindekileri bile çıkarmadan yatağa yatmış, gözlerini tavana dikmiş düşünmektedir. Sonra esnemeye başlar, gözleri kapanır. O sırada telefonu çalmaya başlar. Jung Woo telefona ilgisizce bir göz atar, sonra arayanın ismini görüp yerinde toparlanır. Saygılı bir biçimde telefonu açar:

“Günaydın efendim… Hayır, uyumuyordum efendim… Tabii… Dinliyorum… Nasıl? Bu hafta sonu mu dediniz? Elbette, uygundur efendim. Tamam efendim… Size de iyi günler…”

Telefonu kapattığında yüzüne yine sıkıntılı bir anlam düşmüştür.

 

Sahne 6 (Salon) Sun Yong ve Berna kahvaltı masasındadırlar. Konuşup gülüşerek yemeklerini yemektedirler. O esnada Jin Ki odasından çıkar, masaya kaçamak bir bakış atar. Berna onu görür görmez başını öbür tarafa çevirir. Jin Ki bir şey diyecek gibi olur, sonra vazgeçip tek kelime bile etmeden evden çıkar.

Bu sırada Sun Yong:

“Dün gece Jung Woo Hyung eve saat kaçta geldi biliyor musun Berna-sshi? Sabahın 7sinde!!!”

Berna’nın gözleri sevinçle irileşir:

“Neee! Cidden mii? Yaşasın!”

Sun Yong’un ona şaşkın şaşkın baktığını görünce “Ah, yani herhalde eğlenmeye gitti, arada bir Jung Woo’nun da hayatını yaşadığını bilmek insanın içini rahatlatıyor…” diye bir açıklama yapar. (Halbuki  geceyi Min Hee’yle geçirdiğini düşünüp sevindirik olmuştur. Seni çakal senii..)

Hemen sonra, Jung Woo odasından çıkar. Elinde yine bond çantası vardır. Sun Yong:

“Jung Woo Hyung-nim, gelsene, kahvaltı yapıyoruz,” diye onu masaya çağırır.

“Evet Jung Woo-sshi, bak omlet yaptım, soğumadan sen de ye,” der Berna ve tavadaki omletten masanın üzerindeki boş tabağa bir miktar koyar. Jung Woo ise:

“Ben yemeyeceğim, hemen çıkmam lâzım,” der. Sonra arkasını dönüp kapıya doğru yürür, çıkmaya hazırlanır. Berna arkasından bağırır:

“Dur bir dakika! O zaman akşama erken gel! Sun Yong’a söz verdim, size bu akşam imambayıldı pişireceğim! Çok güzel bir Türk yemeğidir…”

Jung Woo arkası hâlâ Berna’ya dönük olarak, soğuk soğuk:

“Gelebileceğimi zannetmiyorum,” der, “Haftasonu Busan’da olacağım. Onun için bu akşam iyi çalışmam lâzım…”

Berna birden sevinçle:

“Busan mı??” diye bağırır. Sonra masadan kalkar, koştura koştura Jung Woo’nun yanına gider. Onun yüzüne heyecanla ve sevinçle bakıp koluna asılır:

“Harika bir haber buuuu! Ben de haftasonu Busan’a gitmek istiyordum! Birlikte gideriz, olmaz mı? Haa, olmaz mı Jung Woo??”

Jung Woo ona yüzünü buruşturarak bakar. Yine soğuk soğuk:

“Hayır, olmaz, benim halletmem gereken çok önemli işlerim var, senin turistik meraklarınla uğraşamam!” deyip kolunu sertçe onun elinden kurtarır, sonra da kapıyı açıp çıkar.

Berna şaşkın, biraz da üzgün kalakalmıştır. “Niye bu kadar ters davrandı ki şimdi…” diye kendi kendine mırıldanır, sonra omuz silkip (yüzünde hâlâ üzüntülü bir anlam vardır) kahvaltı masasına geri döner.

 

Sahne 7 (Dış mekân, çeşitli mekânlar) Berna’yı amfide dalgın dalgın ders dinlerken görürüz. Aynı şekilde, Jung Woo da derstedir, dikkatle dinleyip not almaktadır. Jin Ki sahnede, Sun Yong ise fitness’ta görünür. (Herkes işinde, gücündedir yani )

 

Sahne 8 (Berna’nın okulu) Berna kütüphane görevlisinden bir kitap almaktadır. “Evet, o isimli kitap, teşekkürler,” deyip görevli kadına gülümser, kadın kitabı aramak üzere görüntüden çıkar, Berna ise görevli masasının başında beklemeye başlar. O sırada hemen yanına bir başka çocuk yaklaşır, diğer görevli ile konuşup bir başka kitap ismi söyler. Bu çocuk Chang Ui’den (yani bizim gıcık komşu…) başkası değildir! Chang Ui’yle ilgilenen görevli de referans bölümündeki kitapların başına gider. Berna ve Chang Ui yan yana ayakta dikilerek kitaplarının bulunmasını beklerler. O sırada Chang Ui yanındaki kıza bir bakış atar, sonra bir an durur, tekrar Berna’ya döner:

“Pardon… Ben seni bir yerden tanıyor muyum?”

Berna ilgisizce ona doğru döner. Fakat yanındaki çocuğun Chang Ui olduğunu fark etmesiyle beraber gözleri dehşetle irileşir, hemen başını çevirir, yüzünü saçlarının arasına gizlemeye çalışarak:

“Ha-hayır,” diye kekeler, “Hiç zannetmiyorum…”

Chang Ui ise ısrarcıdır, onun yüzüne doğru yaklaşır, yüzüne bakmaya çalışır. Berna başını sağa sola çevirerek onun meraklı bakışlarından kaçmaya çalışmaktadır. Chang Ui:

“Yabancı öğrencisiniz galiba,” der, “Nerelisiniz?”

Berna gene kekeleyerek:

“Ee… Şeyy… İspanya!” diye atılır. Chang Ui:

“Ah, harika! Ben İspanyolları çok severim. Hatırlar mısınız, 2002 Dünya Kupası’nda Çeyrek Final maçında sizin takımı penaltılarda yenmiştik… Ah, ne maçtı…”

O sırada görevli bayan Berna’nın istediği kitabı bulup getirmiştir. Berna kitabı uzanırken Chang Ui:

“Bu arada adınız neydi??” diye ısrarlarını sürdürmektedir. Berna:

“Eee, şeyy, benim gitmem gerek…” deyip arkasını dönüp gitmeye hazırlanır. O sırada arka planda Min Hee görünür:

“Berna! Bernaaaa!” diye bağırıp el sallar. Chang Ui:

“Ah, demek adınız Berna…” diye lafa başlayınca Berna panikle:

“Hayır hayır! Adım, eee, şey… Bernardina! Evet evet, Bernardina!” der ve alelacele selam verip “Tanıştığımıza memnun oldum, benim çok acelem var,” diye kaçarcasına uzaklaşır. Min Hee’nin yanına koştura koştura gider, onun koluna girip kızcağızı sürükler gibi götürür. Chang Ui ise olduğu yerde yüzünde salak bir gülümsemeyle kalmıştır, kendi kendine:

“Bernardina…” diye mırıldanır… “Ne güzel bir isim…”

Sonra “ah ah…” diye içini çekip görevlinin getirdiği kitabı almak üzere görevli bankosuna döner.

 

Sahne 9 (Berna’nın okulu) Min Hee ile kol kola yürüyen Berna hâlâ arada bir dönüp dönüp Chang Ui’un kendisini takip edip etmediğine bakmaktadır. Min Hee şaşkınlıkla:

“Berna, neyin var senin?” diye sorunca birden kendine gelir, abartılı bir neşeyle:

“Benim mi? Yok bir şeyim canım, neyim olacak??” diye gülümser. Min Hee pek inanmamıştır ama hadi öyle olsun der gibi dudak büker… Sonra Berna konuyu değiştirmek için muzip bir gülüşle:

“Sen dün akşam ne yaptın, onu anlat bakalım,” der. “Dersten sonra seni amfide bulamadım. Sonra bir baktım ki Jung Woo ile birlikte yürüyorsunuz…”

Min Hee’nin yüzünde utangaç bir gülümseme belirir. Yarı utangaç, yarı hevesli:

“Şey… İşte bir yemek yedik, sonra da sinemaya gittik…” diye anlatır. Berna hemen:

“Başkaaa?” diye afacan afacan ona doğru sokulur. Min Hee şaşkınca:

“Başka ne olsun? Sinemadan sonra beni evime bıraktı, sonra kendi evine döndü,” der.

Berna kaşlarını kaldırır, inanmaz gibi: “Hımm?” yapar. Sonra gülerek Min Hee’nin koluna girer. “Peki o zaman, yemek nasıl geçti anlat bakalım… Bütün ayrıntıları istiyorum ama!”

İki kız tekrar gülüşerek yürümeye başlarlar.

 

Sahne 10 (Jin Ki’nin okulu) Jin Ki oyuncuların kulisinde, yüzündeki sahne makyajını silmektedir. Birden, arkasında bir gölge belirir. Jin Ki döndüğü zaman, birkaç gün önce kavga ettiği çocuğu, Han Chung’u görür. Derhal ayağa kalkmak üzere davranır. Ama Han Chung eliyle onun omzuna bastırarak:

“Hop, ağır ol bakalım,” der. “Geçen gün yarım kalan bir hesabımız vardı, onu bir açıklığa kavuşturalım Jin Ki-sshi!”

O sırada görüntüde üç tane daha izbandut gibi herif belirir, kapının önüne geçip Jin Ki’nin kaçma yollarını kapatırlar. Jin Ki bir Han Chung’a, bir diğerlerine bakar; yüzünde ciddi bir ifade vardır.

 

Sahne 11 (Sun Yong’un okulu) Sun Yong sevinç içinde elinde bir zarf tutmaktadır. Bir duvar köşesine sinmiştir. Kendi kendine neşeyle:

“Şimdi iş sadece bu mektubu Yoon Ah’ın defterinin arasına koymaya kaldı,” diye mırıldanır. “Sonra o da benden hoşlanmaya başlayacak…”

Sun Yong’un yüzünde salak âşıklara has bir gülümseme belirir. Sonra ekran buğulanır, Sun Yong’un hayallerini izleriz:

Hayalde Yoon Ah, Sun Yong’un kucağındadır. Başında beyaz, çiçekli bir taç, üzerine beyaz bir kıyafet vardır… Yoon Ah:

“Oppa, bana o gün o mektubu vermeseydin asla bugünlere gelemezdik… Ben seni nasıl o zamana kadar fark etmemişim anlamıyorum!”

Sun Yong cool bir tavırla:

“Ben de kendime bunu sorup duruyorum Yoon Ah…” diye konuşur, “Benim gibi mükemmel bir çocuğu sen nasıl daha önce fark etmedin?”

Yoon Ah cilveli cilveli ona sokulur, kulağına yaklaşır:

“Aslında biliyor musun Oppa, yalan söyledim: Ben seni ilk gördüğüm andan beri âşıktım… Ama senin bana karşı olan hislerinden emin değildim… O yüzden o mektubu aldığım zaman hayatımın en mutlu ân’ıydı!”

Sun Yong onun yüzünü avuçlarının içine alır: “Demek öyle, benim tatlı Yoon Ah’ım… Bunu duyduğuma çok mutlu oldum…” deyip dudaklarını kızın dudaklarına yaklaştırır.

Birden görüntü yeniden gerçek hayata döner; Sun Yong duvar kenarında, yüzünde hülyalı bir gülümseme, yarı açık ağzından süzülen salyalarla görüntüye girer. O sırada uzaktan yaklaşan üç kız görünür; Yoon Ah, yine iki kız kankası ile birlikte onun olduğu tarafa doğru gelmektedir. Sun Yong kızları görünce derhal toparlanır, duvarın köşesine sinip onların yaklaşmalarını bekler. O sırada kulağının dibinde bir ses:

“Burda n’apıyorsun Sun Yong-sshi??” der, “Hadi, antremana geç kaldık, gelmiyor musun??”

Takım arkadaşlarından bir çocuk onun yanına yaklaşmış, kolundan tutup çekiştirmeye başlamıştır. O sırada elindeki mektubu fark eder. Ani bir hareketle mektubu kapıverir:

“Ooo! Burda ne var böyle?? Vay vay vay!”

Arkadaşı muzipçe mektubu açmaya çabalarken Sun Yong birden kendine gelmiş, panikle mektubu onun elinden geri almaya çalışmaktadır. O hamle yaptıkça arkadaşı da kahkahalar atarak mektubu daha da yukarıyla kaldırmakta, sağa sola dönüp Sun Yong’un elinden kurtulmaya çabalamaktadır. Bu arada mektubu zarftan çıkarmayı başarmıştır, bağıra bağıra ilk satırı okumaya başlar:

“Kalbimin biricik sahibine… Seni her gördüğümde, içimde yıldızlar tutuşuyor, yanardağlar patlıyor, o anda öleceğim zannediyorum…”

Sun Yong artık çıldırmak üzeredir: “Ver onu dedimmmm!” diye bağırıp bir kaplan gibi arkadaşının üzerine atılır. Arkadaşı dengesini kaybedip yere yuvarlanır, Sun Yong da üzerine düşer. Tam da üç kızın gelmekte olduğu koridora doğru yuvarlanırlar.

Sun Yong başını kaldırdığında, Yoon Ah ve iki arkadaşının hayretle durmuş, onlara bakmakta olduğunu görür. Beceriksiz bir hareketle Yoon Ah’a gülümsemeye çabalar. Yoon Ah’ın iki arkadaşı Yoon Ah’ın başının arkasından: “Bu çocuklar ne yapıyor böyle? Yoksa bunlar gay mi?” diye fısıldaşmaktadırlar. Yoon Ah ise hayret ve hayalkırıklığı ile Sun Yong’a bakmaktadır. Sun Yong birden hâlâ yerde, kendi altında duran arkadaşının elindeki mektubu kaptığı gibi hızlı adımlarla gerisin geri yürümeye başlar. Görüntüden çıkmak üzereyken (arkada hâlâ hayretle onu izlemekte olan üç kız görünmektedir) bir an durur, yüzünü büyük bir hayalkırıklığı ve üzüntü ile (çok pis rezil oldum ulan! anlamında) buruşturur.

 

Sahne 12 (İzbe bir depo) Jin Ki yediği bir tekmeyle yere yıkılır. Ağzından, burnundan kanlar süzülmektedir. Han Chung elleri belinde, sırıta sırıta onun başına gelir:

“Eeee, onurlu bir adamın sevgilisini çalmak nasıl oluyormuş Jin ki-sshi??” diye alaycı bir biçimde konuşur. “Sanırım artık dersini almışsındır ha?”

Jin Ki’nin konuşacak hali bile kalmamıştır. Ama yine de yiğitliğe leke sürdürmez. Kan tükürür, sonra zorlukla konuşur:

“Bir adama dört kişi birden saldırmak onurlu bir adamın yapacağı iş midir??”

Han Chung bu lafı duyunca bir kahkaha atar. Sonra Jin Ki’nin başına çöker, onun saçına yapışarak kafasını yerden kaldırır. Jin Ki’nin yüzünden fazlasıyla canının yandığını okuruz.

“Bir daha Lee Ja’nın etrafında dolaşmayacaksın! Ondan uzak duracaksın! Yoksa seni öldürürüm, tamam mı?!!” diye bağırır Han Chung. Sonra Jin Ki’nin başını nefretle bırakır, ayağa kalkar. Jin Ki’nin hiç mecali yoktur. Yine de son bir gayretle:

“Zaten onunla sadece gönül eğlendiriyordum… Al, senin olsun…” diye mırıldanır.

Han Chung bunu duyunca gene dellenir, “Ne diyorsun sen bee? Hieeeeyt!” diye bağırarak Jin Ki’nin böğrüne tekmeler indirmeye başlar. Jin Ki iki büklüm olur. Bu arada çam yarması diğer üç adam Han Chung’un koluna girip onu sakinleştirmeye çabalarlar. Han Chung kendine gelir, Jin Ki’ye son bir defa bakar (Jin Ki acıdan bayılmıştır), sonra yere tükürüp kızgın adımlarla yürüyerek depodan çıkar.

Bu sırada Jin Ki yüzünü buruşturarak kendine gelir. Zorlukla yerinde doğrulur. Ayağa kalkınca düşecek gibi sallanır. Zorlukla birkaç adım atar. Onun da sallanarak depodan çıktığını görürüz.

 

Sahne 13 (Ev) Berna odasında müzik dinleyerek ders çalışmaktadır. Sonra yerinden kalkar, elinde kupasıyla mutfağa gider, kendine kahve doldurur, bir de neşeyle mutfak dolaplarından birini açar ve bir kurabiye kutusundan gyung dan çıkarıp bir tabağa koyar.

“Bu gyung dan’ları keşfettiğim iyi oldu, Koreliler’in de yenecek güzel bişeyleri varmış…” diye kendi kendine sırıtarak eli kolu dolu bir halde mutfaktan çıkar.

Koridordan geçip kendi odasına girmek üzereyken evin kapısının açıldığını duyar. Merakla kim gelmiş diye bakar. Birden yüzü değişir, bir çığlık atar!

Kapıdan giren Jin Ki’nin üstü başı perişan, yüzü kanlar içindedir. Berna derhal elindekileri masanın üzerine bırakır, ona doğru koşturur. Jin Ki olduğu yerde sallanmaktadır. Berna’nın onu tutmasıyla birlikte son gücünü de tüketmiş gibi yere yıkılır. Bayılmıştır. Berna ise korku içinde:

“Jin Ki-sshi! Jin Ki-sshi! Konuş benimle!” diye bağırmaktadır.

 

Sahne 14 (Jin Ki’nin odası) Jin Ki’nin yatağında baygınca yatmakta olduğunu görürüz. Berna elinde bir bezle onun yüzündeki kanları silmektedir. Sonra elindeki ilkyardım çantasından tentürdiyot (ya da batikon olsun, mikropları öldürürken dokulara zarar vermek istemeyiz, değil mi…) çıkarıp bir pamuğa biraz döker, Jin Ki’nin kaşına, dudağının kenarındaki yaralara sürer. O sırada Jin Ki kendine gelir, acıyla:

“Ahh! Yavaş ol, çok acıyor…” diye sızlanır.

“Rahat dur! Yaralarını temizlememiz gerek. Yoksa mikrop kaparsın!” diye söylenir Berna. Sonra: “Hah, tamam, bitti işte,” deyip iki tane yara bandı çıkartır, birini Jin Ki’nin kaşına, diğerini dudağına yapıştırır. Sonra:

“Kendini nasıl hissediyorsun?” diye sorar Jin Ki’ye, “Göğsünde, böğründe ağrı var mı? İstersen bir hastaneye gidelim…”

Jin Ki zorlukla yerinde doğrulur:

“Gerek yok… İyiyim ben…” Ama bunu derken bile yüzü acıyla kasılmıştır. Berna otoriter bir tavırla:

“Şimdi biraz yatıp dinlen bakalım. Ben sana çorba getireceğim. Eğer durumun daha da kötüleşirse itiraz falan dinlemem, hastaneye gideceğiz,” der ve ayağa kalkar.

(Edward Chun Everything) Berna yatağının kenarından kalkıp odadan çıkarken Jin Ki’nin tuhaf bir yüz ifadesiyle onu izlediğini görürüz. Hemen sonra, yüzüne yine acı çeken birinin ifadesi düşer, Jin Ki kendini sırt üstü yatağa bırakır.

Berna mutfakta çorba tenceresini karıştırırken yüzü kaygılıdır. Bir süre onun dalgınlıkla çorbayı karıştırmasını izleriz, sonra çorbanın kaynadığını fark edip ocağı kapatır, bir kâseye çorba doldurur.

Elinde çorba kasesinin durduğu tepsiyle tekrar Jin Ki’nin odasına geldiğinde Jin Ki gözlerini açar, yerinde doğrulmaya çabalar. Berna çorba tepsisini çalışma masasının üzerine bırakır, onun doğrulması için yardımcı olur, arkasına bir yastık koyar. Sonra çorba tepsisini alıp yatağının kenarına oturur,

“Aç bakalım ağzını,” diye çorbadan bir kaşık alır, üfler, Jin Ki’ye uzatır.

Jin Ki bir an şaşkın-duygulanmış bir halde durur. Berna kaşığı uzatıp yemesi için ısrar edince çekingence ağzını açar, çorba dolu kaşığı ağzına alır.

(Edward Chun Everything) Berna’nın Jin Ki’ye çorba yedirmesini izleriz. Jin Ki, bakışlarını Berna’dan ayırmamaktadır.

Sonra birden Jin Ki onun kolunu tutar. Berna şaşkınlıkla donakalır. Jin Ki ciddi bir yüzle onun gözlerinin içine bakar:

“Ben… ben özür dilerim… dün akşamki hareketim için… ” der, ve gözlerini kaçırıp Berna’nın kolunu bırakır. Berna hafifçe gülümser. Sonra:

“Bunu daha sonra konuşuruz,” diye cevap verir, “Sen şimdi dinlenmene bak, tamam mı?”

Böyle deyip çorba tepsisini yatağın kenarına bırakır, ayağa kalkıp odadan çıkmak üzere ilerler. Kapıya gelince aklına bir şey gelmiş gibi arkasına döner:

“Ha, bu arada: Bu halinin sebebini sormadım diye elimden kurtulacağını zannetme: Biraz kendine gelince bunun da hesabını vereceksin! Ben öyle kavga falan eden vahşi bir ev arkadaşı istemem!”

Sonra kapıyı açıp çıkar.

Jin Ki yüzünde tuhaf, duygulanmış bir ifadeyle kalakalmıştır. Çorba tepsisine gözü takılır. Hafifçe gülümser.

 

Sahne 15 (Ev, çeşitli mekânlar) Berna Jin Ki’nin odasından çıkarken aynı anda Jung Woo eve girmektedir. Berna’nın Jin Ki’nin kapısını çektiğini görünce yüzünde önce bir hayret ifadesi belirir, sonra kaşları çatılır. O sırada Berna her şeyden habersiz, onu görünce neşeyle yanına koşturur:

“Ah, sen mi geldin Jung Woo-sshi? Bugün geç geleceğini, kütüphanede ders çalışacağını zannediyordum…”

Jung Woo kinayeli ve soğuk bir sesle:

“Özür dilerim, erken gelip rahatsız mı ettim yoksa?” diye cevap verir. Berna şaşırır, “Yoo, neden rahatsız edesin ki?” derken Jung Woo onun cevap vermesini bile beklemeden odasına geçer, kapısını kapatır. Berna şaşkın şaşkın olduğu yerde kalakalır.

“Niye böyle bozuk atıyor ki bu şimdi??”

Sonra omuz silker, “Amaaan, her zamanki huysuz Jung Woo işte…” diye mırıldanıp kendi odasına geçer.

(Everything-yükselir) Dört gencin o akşamki hallerini izleriz: Jin Ki acıyla belini tutarak yatağından doğrulur, başucundaki suya uzanır. Sonra bardağın yanına bırakılmış ağrı kesicileri ve üzerindeki notu bulur: “Uyanınca bunları iç. Ağrını azaltıp uyumana yardımcı olur. Berna.” Jin Ki’nin yüzüne bir tebessüm gelir, sonra ağrı kesicilerden birini ağzına atar.

Jung Woo ise yine yatağında sırt üstü yatıp tavana bakarak düşünmektedir. Az önce, Berna’nın Jin Ki’nin odasından çıktığı sahne tekrar gözünün önüne gelir. Jung Woo yüzünü buruşturur.

Aynı anda Sun Yong dışarıda, elleri ceplerinde, avare avare dolaşmaktadır. El ele tutuşmuş gülüşerek yürüyen sevgilileri gördükçe yüzüne üzgün bir anlam çöker, alt dudağını sarkıtır.

Son olarak, Berna’yı yatağında kitap okurken görürüz. Sonra esneyip kitabı komidinin üzerine bırakır. Gözü fotoğraflara ilişir, dedesinin fotoğrafının olduğu çerçeveyi eline alır, fotoğrafı eliyle okşar. Sonra, diğer çerçevenin kenarına sıkıştırdığı, kendi ev arkadaşlarıyla olan fotoğrafı çerçeveden çıkarır, eline alıp bakar, sevgiyle gülümser.

 

Sahne 16 (Dış mekân) Jung Woo apartmandan çıkar. Sokakta yürümeye başlar. Elinde ufak bir valiz vardır. Sabahın ilk saatleri, sokak boş…

Sonra Jung Woo’yu otobüs terminalinde görürüz. Bir yazıhaneye girer, yazıhanenin kapısının üzerinde çeşitli güzergah isimleri yazmaktadır (Seul-Busan da bunlardan biridir), Jung Woo’nun bilet alışını izleriz.

 

Sahne 17 (Otobüs) Jung Woo otobüste, cam kenarında oturmaktadır. Elindeki, üzerinde adres yazılı bir kâğıdı incelemektedir. Birden yanıbaşında:

“Ohh, çok şükür ki burdasın! Ben de seni kaçırdığımı sanmıştım!” diye bir ses duyulur. Jung Woo başını kaldırıp hayretle:

“Sen!” diye bağırır. “Sen nerden çıktın be??”

Konuşanın Berna olduğunu görürüz. Berna elindeki küçük çantayı koltukların üst tarafındaki rafa koyar, sonra neşeyle Jung Woo’nun yanındaki boş koltuğa zıplar. Jung Woo’yu yana kayması için itekler:

“Şöyle bana da yer aç bakayım… Hah, aferin!”

Bu arada Jung Woo hayret ve öfkeyle bakmaktadır. “Hey! Sana bir şey sordum!”

“Bu otobüs Busan’a gitmiyor mu? Ben de Busan’a gidiyorum işte…” diye omuz silker Berna. Jung Woo bir şey diyecek gibi ağzını açar, sonra kapatıp sinirli sinirli önüne döner.

(Lee Han Na & 2nd Moon – Prologue ) Berna ve Jung Woo’nun otobüs maceraları: Berna ikram edilen portakal suyunu Jung Woo’nun üzerine döker, sonra panikle silmeye çalışır, Jung Woo sinirli bir biçimde onun elini iter, üzerini kendisi temizler… Biraz sonra Berna’nın uyukladığını, kafasının Jung Woo’nun omzuna düştüğünü, Jung Woo’nun önce onu kendi koltuğuna itme çabalarını, fakat sonra pes edip başını göğsüne yatırmasını izleriz. Bir süre sonra Jung Woo da başını pencereye yaslayarak uyuyakalmıştır. (İkisinin böyle kucak kucağa uyuması pek şeker bir görüntü, elimde olsa da size gösterebilsem 😀)

Otobüs terminale girince Berna esneyerek uyanır. Jung Woo hazırlanmış, gitmeye hazırdır bile.

“Hey, bir dakika, nereye??” der Berna. Jung Woo ona şaşkınca bakar:

“Benim işim var demiştim ya? Sen kendi kendine takılmayacak mıydın?”

“Tamam ama hiç değilse bir öğle yemeği yiyelim, sonra gidersin,” der Berna da.

Jung Woo bir an düşünür, sonra: “Pekala,” der. “Bir yemek yiyelim, ben öyle giderim, daha vaktim var nasılsa…”

 

Sahne 18 (restoran) Deniz manzaralı bir restoran masasında oturan iki genci görürüz. Berna temiz havayı neşeyle içine çeker:

“Nihayet buraya geldiğime inanamıyorum!” der. “Bunun hayalini o kadar çok kurdum ki!”

Jung Woo biraz şaşkınca ona bakar: “Neden? Busan’ın bu kadar özel olan nesi var?”

Berna ona buruk bir gülümsemeyle bakar: “Dedem burda…”

Jung Woo hiçbir şey anlamamıştır. Berna sağ elindeki yüzükle oynamaya başlamıştır, gözlerini çevirip denize doğru bakar, martıların uçuşunu izler. Tekrar Jung Woo’ya döndüğünde gözleri nemlidir.

(The Funeral)

“Benim dedem Kore Savaşı’nda şehit oldu,” diye söze başlar. “Şimdi Busan’daki Birleşmiş Milletler şehitliğinde yatıyor… Onu görmeye gelmek benim en büyük hayalimdi…”

Jung Woo ne diyeceğini bilemez. Berna bir an denize bakar, sonra tekrar Jung Woo’nun gözlerinin içine gözlerini diker. Gözlerinde yaşlar belirmiştir:

“Zavallı babacığım babasını hiç tanıyamamış, biliyor musun? Dedem askere alındığında babam yalnızca iki aylıkmış…  Sonra… Sonra dedem Kore’ye gönderilmiş… Birkaç hafta sonra da şehit olduğu haberi gelmiş… O günden beri burada, tek başına, yalnız başına bizi bekliyor…”

Berna’nın gözünden şıpır şıpır yaşlar damlamaya başlamıştır. Jung Woo sıkıntılı bir biçimde yerinde kıpırdanır. Sonra:

“Üzgünüm,” der… “Çok üzgünüm…”

“Üzülme, savaş senin suçun değil,” diye gülümser Berna. “Hiçbirimizin suçu değil… Böyle olmuş, ne yapalım… Ben şimdi buradayım ya, önemli olan bu…”

Jung Woo’nun gözlerinin içine bakıp hüzünle gülümser. Jung Woo onun tavrından oldukça etkilenmiştir; Berna gözlerini indirip ellerine baktığı zaman bile büyük bir şefkatle Berna’ya bakmaya devam eder. Berna şimdi sağ elindeki taşlı yüzüğe bakmaktadır.

“Bu yüzük babaannemindi,” der. “Dedem ona evlendikleri zaman vermiş… Ona da büyükannesinden kalmış… Dedemin büyükannesi bir paşa torunuymuş. Sen paşa nedir bilir misin? Osmanlı’da general demektir… İşte bu yüzük onun zamanından kalma. Babaannem de ölmeden önce tek torununa, yani bana verdi. O günden beri bu yüzüğü hiç çıkarmam…”

“Çok değerli bir şey olmalı,” der Jung Woo. Berna güler:

“Maddi değerini bilmiyorum, ama evet, herhalde değerli olmalı… Ama benim için manevi değeri çok ama çok büyüktür. Şimdi bu yüzüğü taktığımı dedemin de görmesini istiyorum…”

Sonra derin bir nefes alır ve ayağa kalkar. Gözleri hâlâ nemlidir, ama yüzü neşeyle ışıldamaktadır:

“O zaman şimdi dedeme gitme zamanıdır! Sen de işine gücüne bak… Hadi görüşürüz çingu!”

Böyle deyip çantasını alır, yürümeye başlar. Jung Woo da ayaklanır, Berna’nın arkasından seslenir:

“Berna! Akşam yine birlikte dönmek ister misin?”

Berna durur, gülümser. Sonra başını hafifçe çevirir:

“Olabilir,” der. “İşin bitince arar mısın?”

Jung Woo:

“Arayacağım!” der. Berna hafifçe başını eğerek onu selamlar, yürümeye devam eder. Jung Woo o uzaklaşana kadar yerine oturmaz, arkasından bakakalır. Tekrar, “Arayacağım…” diye mırıldanır.

 

Sahne 19 (Bir ev) Jung Woo büyük ve gösterişli bir odada, dizlerinin üzerine oturmuş bir biçimde saygıyla beklemektedir. Odanın klasik bir Kore evi odası olduğunu görürüz. Jung Woo huzursuzca bakışlarını odada dolaştırır. Sonra birden, sürgülü bir kapı açılarak, geleneksel kıyafetler giymiş yaşlı bir adam içeri girer. Elinde otuz santime yirmi santim boyutlarında bir kutu tutmaktadır.

Yaşlı adam asık bir yüzle ilerler, Jung Woo’nun önüne kadar gelir. Jung Woo ayağa kalkmış, selamlamak için beline kadar eğilmiştir. Yaşlı adam kutuyu ona uzatır, sert bir ses tonuyla konuşur:

“Bunun içindekinin ne kadar değerli olduğunun farkındasın, öyle değil mi?”

Jung Woo büyük bir ciddiyetle:

“Elbette efendim,” diye cevap verir. “Ku Jon San efendi beni bu görevle vazifelendirirken taşıyacağım emanetin değerini özellikle vurgulamıştı…”

Yaşlı adam “hımmm” diye bir onaylama sesi çıkarır. Fakat bakışlarındaki sertlik dağılmamıştır. Jung Woo saygıyla kutuyu alırken bir an kutuyu sıkıca tutar, Jung Woo’nun gözlerinin içine bakar:

“O halde bu hazinenin başına bir şey gelmemesi için gerekirse kendini siper edeceğine dair söz verdiğini farz ediyorum,” der. “Eğer emniyet içinde ulaşması gereken yere ulaşmazsa, senden bilirim…”

Jung Woo “Tabii efendim,” diye yanıtlar. “Bana güvenebilirsiniz…”

Ve tekrar eğilir.

 

Sahne 20 (Birleşmiş Milletler Mezarlığı) Berna bakımlı mezarlar arasında yürümektedir. İleride mezarlardan birini sulayan yaşlı bir adam görür. Ona yaklaşır.

“Afedersiniz, ben Türk şehitliğini arıyorum,” der. Yaşlı adam başını kaldırır. Değişik aksanlı bir Türkçe’yle:

“Türk müsün?” diye sorar. Berna şaşkınlık ve sevinçle Türkçe cevap verir:

“Evet! Siz Türkçe biliyor musunuz?”

Yaşlı adam gülümseyerek:

“Evet ya… Türkleri çok severim ben! Türkçe’yi de o yüzden öğrendim… Türk askerleri çok yardım etti bize… Savaştan sonra, annem babam çalışamayacak durumdayken yemeklerini bizle paylaştılar… Çok iyiliklerini gördüm, o yüzden şimdi burda gönüllü bekçilik ediyorum…”

Berna çok duygulanmıştır, gururla gülümser. Yaşlı adam:

“Benim adım Muhammed Song (*)” diye kendini tanıtır. Berna:

“Ben de Berna,” der, “Berna Yalçın. Dedem burada yatıyor…”

Yaşlı adam babacan bir tavırla:

“Gel o zaman Berna kızım,” der, “Senin dedenin mezarını birlikte bulalım.”

 

Sahne 20 (Evin Dışı) Jung Woo yaşlı adama ve yanındaki hizmetlilerine eğilerek veda eder ve yürümeye başlar. Evi dışarıdan görürüz, eski tip bir Kore evidir, fakat çok ihtişamlı, saraydan farksızdır. Bahçesi de son derece bakımlı ve muhteşemdir. Jung Woo bahçe kapısından çıkıp bir an soluklanır. Omzuna astığı çantayı yoklar. Sonra cebinden telefonunu çıkarır.

“Alo? Berna-shhi? Nerdesin? Tamam, geliyorum.”

 

Sahne 21 (Mezarlık) (Funeral) Berna bir mezarın başına çökmüş, ellerini açmış, dua etmektedir. Kamera mezar taşını gösterir, İsmail Yalçın ismini okuruz. Berna duasını bitirip ellerini yüzüne sürer. Sonra mezarın toprağını okşar:

“Merhaba dedeciğim… Ben geldim… Ben torunun, Berna… Sana vatanından havadis getirmeye geldim. Bizi özledin, öyle değil mi? Evet, ben de seni çok özledim. Hiç görmesem de seni çok özledim!”

Sonra parmağındaki yüzüğü çıkarır:

“Bu yüzüğü hatırlıyor musun dede? Bak bunu bana babaannem verdi! Senin büyükannenden kalan yüzük dede! Ben de bunu asla çıkarmayacağım! Zamanı gelince de kendi çocuklarıma, torunlarıma vereceğim…”

Sonra çok duygulanır, ellerini yüzüne kapatıp usul usul ağlamaya başlar. Birden, omzuna bir elin dokunduğunu görürüz. Berna yaşlar arasındaki gözlerini yukarı kaldırır. Elin sahibi, Jung Woo’dur. Berna hüzünle gülümser, sonra tekrar başını mezara çevirir. Jung Woo’nun eli hâlâ omzunda, iki genç bir süre böyle kalırlar.

 

Sahne 22 (Mezarlık Çıkışı) Berna ve Jung Woo mezarlık bekçisi Muhammed Song’u eğilerek selamlar, sonra şehitlikten çıkıp yürümeye başlarlar. Muhammed Song onlar uzaklaşana kadar el sallar.

Sokağa çıktıkları zaman Jung Woo:

“Hemen geri dönmek ister misin, yoksa Busan’da biraz gezmeyi mi tercih edersin?” diye sorar. Berna sevimli bir gülüşle:

“Aslında biraz gezmeyi tercih ederim,” der, “Buralara kadar gelmişken Busan’ı görmeden dönmek ayıp olur…” Sonra Jung Woo’ya meraklı bir bakış atar: “Ama sen derslerinden geri kalmayasın??”

Jung Woo “pfff!” diye dudak büker. “Beni bu kadar düşündüğün için sağol… Ama işim beklediğimden kısa sürdü, ben zaten bugünü ve yarını tamamiyle Busan’a ayırmıştım…”

Berna sevinçle onun koluna girer: “Süper o zaman! Eee, Jung Woo-sshi, o halde benle birlikte bu şehrin altını üstüne getirmeye var mısın?”

Jung Woo ona dik dik bakar:

“Senle bir şeyler yapmak genellikle benim hayrıma olmuyor ama… Eh, ne yapalım… Buraya birlikte düştüğümüze göre, birlikte gezelim madem…”

Berna’nın gözleri önce kırgınlıkla açılmış, fakat onun son sözlerinden Jung Woo’nun şaka yaptığını anlayıp az önceki neşeli hale geri dönmüştür. Yine teklifsizce Jung Woo’nun koluna girer:

“Bekle bizi Busan, biz geliyoruuuuuz!” diye bağırıp onu çekiştirerek koşturur. Jung Woo’nun da gülümseyerek ona ayak uydurmaya çalıştığını izleriz.

 

Sahne 23 (Çeşitli Mekânlar) (Clazziquai Gentle Giant) Jung Woo ve Berna’yı Busan’ın turistik yerlerinde neşeyle gezinirken izleriz: Yongdusan Park’taki kuleye çıkar, Nampo Dong sokağında sokak satıcılarından bir şeyler satın alır, Akvaryum’da birbirinden tuhaf balıkları heyecan ve hayretle izlerler. Nihayet, Haedong Yonggungsa tapınağını gezmeye geldiklerini görürüz. Berna’nın gözleri kamaşır:

“Vaovvv… Bu ne muhteşem bir tapınak… Hem de deniz kenarında…”

“Haklısın, bizde tapınaklar genellikle dağlara inşa edilir,” der Jung Woo, “Haedong Yonggungsa deniz kenarındaki az sayıda tapınaktan biridir…”


Sonra, elini Berna’nın omzuna koyup ilerideki heykelleri işaret eder:

“Bak, şuradaki dört aslan heykelini görüyor musun? Bu aslanlar üzüntü, öfke, sevinç ve mutluluğu simgeler.

Şuradaki Buda heykelinin ismi ise “Hakeupbul”dur. Eğer Hakeupbul’a dua edersen, çalışmalarında sana başarı getireceğine inanılır…”

“Haa, beni buraya getirmenin sebebi şimdi anlaşıldı…” diye sırıtır Berna. “Sen Hakeupbul’a dua etmeye gelmişsin!”

“Kim, ben mi?? Başarıya ihtiyacı olan sensin, ben zaten başarılıyım,” diye dudak büker Jung Woo. Berna ona dil çıkartır. (Clazziquai Gentle Giant eşliğinde iki gencin tapınakta gezme görüntülerini, Berna’nın kocaman ejderha heykelini görünce ağzının açık kalmasını, çeşitli hayvan heykelleri arasında neşeyle koşturmasını, şebekliklerini izleriz. Jung Woo’nun yüzünde bazen bir “napıcam ben bu kızla??” ifadesi, bazense bir gülümseme belirmektedir.)


Nihayet ikili okyanusa inen 108 basamağın ortasında durup okyanusa bakarlar. Önlerinde muhteşem bir manzara uzanmaktadır.

“Vayy… Nefes kesici!” diye hayranlıkla söylenir Berna.

“Aslında bir ay sonra gelmeliydik,” der Jung Woo. “Nisan ayında burası muhteşem olur… Sakura yaprakları her yerdedir, gece sabaha kadar fenerler yanar…”

“Muhteşem…” diye mırıldanır Berna. Jung Woo devam eder:

“İnsanlar bir de yeni yılın ilk gününde buraya dua etmeye gelirler. Yeni yılın ilk doğan güneşini izlerken edilen duaların kabul olacağına inanılır…”

“Sadece o kadar değil genç adam, burada senenin her günü edilen dualar kabul edilir,” der yaşlı bir kadın hemen yanıbaşlarından.

Berna ve Jung Woo ona dönerler. Yaşlı kadın ikisine gülümsemektedir:

“Burası sihirli bir yerdir,” diye sözlerine devam eder, “O yüzden burada dilediğiniz dilekler gerçek olur…”

Berna ve Jung Woo’nun hâlâ bir şey demeden kendisine baktıklarını görünce neşeyle:

“Hadi! Hadi ne duruyorsunuz, bir şeyler dilesenize!” diye neşeyle bağırır.

Berna ve Jung Woo birbirlerine bakarlar. Sonra Berna gülümseyerek, “Tamam,” der, gözlerini kapar. Biraz sonra, yüzünde bir tebessümle açar. Jung Woo merakla:

“Ne diledin?” diye sorar.

“Aaaa, dilekler söylenmez!” diye cevaplar onu Berna. “Hadi bakalım, sıra sende!”

Jung Woo da gülerek manzaraya karşı döner. Sonra hafifçe gözlerini kapatır. Berna merakla onun yüzüne bakmaktadır. Biraz sonra Jung Woo gözlerini açar. Ona bakmakta olan Berna’yla göz göze gelir.

“N’oluyor, beynimi mi okumaya çalışıyorsun?” diye alaycı bir biçimde sorar.

Berna omuz silker. Merdivenlerden inmeye koyulur:

“Hiç de bile! Ben senin ne dilediğini zaten biliyorum…”

“Yaaa, neymiş peki?” diye onun peşinden koşturur Jung Woo. Berna dudak büker:

“Ne olacak? “Para para para!” Napolyon gibisin!”

Jung Woo: “Hayır, bilemediiiin!” diye itiraz ederken Berna: “Bildim işte, boşuna yalan söyleme,” diye ısrar etmektedir. İkisi konuşarak uzaklaşırken az önce onlara dilek dilemelerini söyleyen yaşlı kadının gülümseyerek onları izlediğini görürüz. Kendi kendine mırıldanır:

“Aşk ne güzel şey!…”

 

Sahne 24 (Jin Ki’nin odası) Jin Ki odasında repliklerine çalışmaktadır. Kaşında, dudağındaki yara bantlarını fark ederiz. Birden, canı sıkılmış gibi elindekileri bir tarafa fırlatır. Kendini yatağının üzerine atar. Bir süre tavana bakıp düşünür. Sonra, elini uzatır, yatağının yanında duran komodinin üzerinde duran Berna’nın el yazısı olan kâğıdı eline alır. Bir süre dalgın bakışlarla bu kâğıdı inceler.

Sonra kararlı bir biçimde yatağından kalkar. Masanın üzerinde duran laptop’unu eline alır, açar, ve google’a “İstanbul” yazar. Gelen sayfaları tek tek tıklamaya başlar.

 

Sahne 25 (otobüs terminali) Berna ve Jung Woo soluk soluğa içeri koştururlar. Jung Woo:

“Seul’a giden son otobüs kalktı mı?” diye sorar. Görevli:

“Evet efendim, az önce kalktı,” diye cevap verir. Berna hayalkırıklığı içinde derin bir nefes verir, Jung Woo ise:

“Peki bir sonraki kaçta?” diye sorunca görevli:

“Sabah 7’de…” diye yanıtlar. Jung Woo ve Berna hayalkırıklığı ile birbirlerine bakarlar.

Sonraki sahnede iki genci otobüs yazıhanesinden çıkarken görürüz. Berna:

“Peki şimdi ne olacak?” diye sorar üzgün bir yüzle. “Bu saatte kalacak bir yeri nerden bulacağız?”

“En yakın otele gideceğiz, başka çaremiz yok,” der Jung Woo. Sonra Berna’ya yan yan bakar: “Yoksa terminalde rahatsız koltukların üzerinde mi uyumayı tercih edersin?”

“Hiç zannetmiyorum,” der Berna ve önlerinden geçen bir taksiye el eder: “Taksi!”

Taksi durur, Berna ve Jung Woo’nun binişini izleriz.

 

Sahne 26 (Otel resepsiyonu) Berna ve Jung Woo resepsiyon masasının başında dikilmektedirler. Görevli:

“Üzgünüm efendim, bahsettiğiniz fiyat aralığında sadece tek bir boş odamız kaldı,” der. Berna ve Jung Woo birbirlerine bakarlar. Sonra Berna sevimli bir yüzle resepsiyoniste döner, masaya dayanır:

“Fakat söylediğiniz diğer fiyat çok yüksek… Bize ikinci bir odayı daha ilk söylediğiniz fiyattan bir geceliğine veremez misiniz? Bakın bu saatten sonra kimse gelmez nasıl olsa…”

“Üzgünüm efendim, bunu yapamam, otel politikası böyle,” diye cevaplar görevli. “Fakat hemen iki sokak ileride bizimkine benzer bir otel daha var… İsterseniz oraya gidin…”

Berna dudaklarını sarkıtır. Sonra Jung Woo’ya döner:

“Eeee, o zaman sana başka otel yolları göründü Çingu… Hadi baaay, iyi geceleeeer!”

“Bi dakka yaa! Niye ben gidiyormuşum?? Ben hiçbir yere gitmiyorum,” der Jung Woo ve cüzdanını çıkartır: “Odayı alabilir miyim lütfen?”

Berna derhal:

“Hop hop!” diye atlar, “Ne yani, gecenin bu saatinde benim gibi savunmasız bir kızcağızı yine tek başına sokağa salıp başka otele mi yollayacaksın?? Ne biçim adamsın sen??”

“Savunmasız kız mı? Sen mi??” der Jung Woo da abartılı bir hayretle, “Saçımı kestiğin günleri unutmadık! Panter gibi atlamıştın üzerime!”

Berna ona ters ters bakar, Jung Woo da aynı terslikle bakışı iade eder. O sırada görevli:

“Eeee… Şeyy… Karışmak gibi olmasın efendim ama…” diye araya girer. İki çocuk da ona döner.

 

Sahne 26 (Otel odası) Bir sonraki sahnede, aynı görevlinin otel odasının ortasına bir paravan koyup odayı ikiye ayırdığını izleriz. Berna kollarını kavuşturmuş, adamın işini bitirmesini somurtarak beklemektedir. Jung Woo arada ona kaçamak bakışlar atmaktadır. Sonra görevli:

“İşte… Umarım bu sizi idare eder… İyi geceler efendim…” deyip odadan çıkar.

O çıkınca Berna somurtarak paravanın bir tarafındaki yataklardan birine oturur.

“Neyse ki odada iki yatak varmış…” diye söylenir. “Gerçi seninle aynı odada kalma fikri hâlâ hiç hoşuma gitmiyor ama…”

“Nee?! Bunu asıl ben demeliyim, Avrupalı olan sensin!” der Jung Woo da tepkiyle. Berna’nın gözleri hayretle irileşir:

“Avrupalı mı?? Gene Avrupalı muhabbeti mi?? İnanamıyorum yaa!”

Sonra da arkasını dönüp öfkeyle banyoya doğru yürür. Banyo kapısına gelince kızgınlıkla bağırır:

“Bana bak, gene banyoya paldır küldür dalarsan, bu sefer seni kesin öldürürüm!”

Sonra da hışımla banyoya girer, kapıyı çarpar. Jung Woo ise olduğu yerde kalakalmıştır, öfkeyle yatağının üzerine oturur:

“Şuna da bakın! Sanki ev arkadaşıyla öpüşen benim!”

Bu anının aklına gelmesiyle yüzü düşer, bir süre sessizce oturur. Sonra “Aaaaghh!” diye sıkıntıyla bağırarak ayağa kalkar, odanın içinde sinirli sinirli bir o tarafa bir bu tarafa doğru yürür. O sırada telefon çalar. Jung Woo telefonu açar.

“Alo?”

“Alo Jung Woo Hyung-nim, bu gece eve gelmeyecek misin?” der Sun Yong hattın diğer ucunda. “Berna da gelmedi… Üstelik telefonu cevap vermiyor… Senin bir fikrin var mı?”

“Belki Jin Ki’yle birliktedir, neden onu aramıyorsun da beni arıyorsun ki??” der Jung Woo da gıcıklığına.

“Jin Ki evde,” der Sun Yong. Sonra kıkırdar: “Hem ayrıca geçen günkü rezaletten sonra Jin Ki’yle biraz zor dışarı çıkarlar…”

Jung Woo şaşırır. Yerinde doğrularak: “Nasıl yani? Ne rezaleti??” diye sorar. Sun Yong gülerek anlatmaya başlar:

“Sen o akşam yoktun… Bizim çapkın Berna’yı öpmeye kalktı! Ama sonra tokadı yedi!”

Jung Woo’nun gözleri hayretle açılır: “Ne?!”

“Evet evet, çok komikti,” der Sun Yong yine. “Hatta tokadı yiyince “Ne var bunda yaa, sen ne biçim Avrupalı’sın” demez mi salak?? Berna da “Ben Türk’üm Türk!” diye ağzının payını verdi bizimkine!”

“Yaaa… Demek öyle oldu…” der Jung Woo şaşkınlıkla. Sun Yong:

“Neyse neyse… Hadi sonra konuşuruz, iyi geceler,” deyip telefonu kapatır. Jung Woo: “Sağol, sana da…” diye mırıldanır. Gözleri ileride bir noktaya dikilmiştir, ağzı hâlâ yarı açıktır. Sonra birden yüzüne kocaman bir gülümseme yayılır:

“Ben Avrupalı değil, Türk’üm dedi demek… Demek öyle dedi…”

Ani bir hareketle yerinden kalkar, zıplayarak havaya bir yumruk atar! Sonra birden utanır, sanki biri görecekmiş gibi sağına soluna bakınır. Boğazını temizler.

“Ehemm… Jin Ki’ye haddini bildirmesi iyi bir şey tabii… Aynı evin içinde sevgi pıtırcığı olmalarına müsaade edemem!”

Sonra biraz durur, yüzüne çocuksu bir gülümseme yayılır. Kendini sırt üstü yatağına bırakır.

Ama hemen sonra kaşları çatılır, yüzü kararır:

“Ben de az önce ona Avrupalı dedim ama… Aynen Jin Ki gibi!”

Sıkıntıyla yüzünü buruşturur, yastığı yüzüne bastırır. O sırada banyo kapısı açılır, Jung Woo telaşla doğrulur.

Berna elinde diş fırçası, üzerinde pijamalarıyla (ufak çantasını hatırlayın… hazırlıklı gelmiş bizim kız 😀) banyodan çıkmıştır. Hâlâ sinirli sinirli söylenmektedir:

“Avrupalı’ymış! Pöh! Sizin kafanızda nasıl bir Avrupalı imajı var yahu, bütün Avrupalı kızlara libidosu tavan yapmış nemfomanyaklar gözüyle bakıyorsunuz… Ayıp ayıp…”

Sonra yüzünde engel olamadığı bir sırıtmayla ona bakan Jung Woo’yu görür. Ters ters:

“Ne?!” diye parlar. “Bişey mi diyceksin??”

“Yooo, hayır…” diye bakışlarını kaçırır Jung Woo. Sonra yine kendi kendine sırıtmaya başlar.

Berna gözlerini devirir. “Bu da ayrı bir manyak…”

Sonra odanın pencere kenarında kalan kısmına doğru yürürken:

“Ben bu tarafta yatacağım,” buyurur, “Sen banyoya yakın yerde yat… Sonra gece banyoya kalkma bahanesiyle falan benim tarafıma geçmemiş olursun…”

“Tamam Berna-sshi!” der Jung Woo kendinden beklenmeyecek kadar sevimli bir tavırla. Berna ona şüphe dolu bir bakış atar, sonra “neyse…” gibisinden dudak büker. Hemen sonra:

“Haaa… Bu arada eğer horlarsan, gözünün yaşına falan bakmam, seni odadan atarım! Geceyi lobide geçirirsin…”

“Ben asla horlamam!” diye parlar Jung Woo ilk anda, ama sonra yeniden sakinleşir, yine sırıtır: “Tamam Berna… Dediğin gibi olsun…”

Berna yine hayretle bakar ona: “Allah Allah? Ben banyodayken bu çocuğun kafasına sert bir şeyle mi vurdular??”

Sonra yatağına tırmanır, yorganın içine girer, “Hadi iyi geceler,” diye mırıldanır. “Işığı kapatmayı unutma.”

“İyi geceler…” der Jung Woo ve ışığı söndürüp o da kendi yatağına girer. Ellerini başının altına kenetler. Hâlâ gülümsemektedir. Sonra:

“Berna…” diye seslenir.

Berna’dan uykulu ve bezgin bir “Hııı?” gelir. Jung Woo bir an durur. Sonra:

“Şey diyecektim… Ben… Şeyyy…”

Sonra durur, derin bir nefes alır ve bir çırpıda:

“Sen Avrupalı değilsin, biliyor musun?” deyiverir.

(Komik bir efekt, “doink!”) Berna yattığı yerde gözlerini kırpıştırır. Kendi kendine mırıldanır:

“Şimdi bu bana iltifat mı etti, yoksa hakaret mi??”

 

Sahne 27 (Otobüs) (Lee Han Na & 2nd Moon Prologue) İki gencin ertesi sabah otelden ayrılıp terminale gitmelerini, otobüse binmelerini, otobüs yolculuklarını izleriz. Bu defa Jung Woo’nun da yüzünde güller açmaktadır. Berna ile şakalaşmakta, onun başına taktığı bereyi gözlerine kadar indirmekte, Berna ona dil çıkarınca o da dil çıkarmaktadır (Fakat Berna’ya dil çıkarırken otobüste karşı çaprazda oturan orta yaşlı bir amcayla göz göze gelir. Adam hayret ve ayıplama ifadesiyle bu dil çıkaran koskoca gence bakar. Jung Woo utanır, kızarıp bozarır). Sonra Berna yollarda gördüğü her ilginç şeyde neşeyle bağırıp Jung Woo’ya gösterir; yerel kıyafet giymiş üç kadına, köpeğini dans ettiren bir adama, yol kenarında uçurtma uçuran çocuğa el sallar. Neşeli bir yolculuk işte…

 

Sahne 28 (mola) Otobüs bir mola yerinde durmuştur. Berna:

“İnip bir şeyler içelim mi, ne dersin?” deyince Jung Woo: “Neden olmasın?” diye cevaplar. İkili otobüsten inerler.

Biraz sonra, bir masada tek başına oturan Jung Woo’yu görürüz. Bir garson iki fincan getirip masaya koyar.

Berna ise kadınlar tuvaletindedir. Aynaya bakıp saçını başını düzeltir.

Görüntü tekrar Jung Woo’ya döner. Jung Woo keyifli bir yüzle elindeki çaydan bir yudum alır. O sırada telefonu çalar. Jung Woo arayanı görünce derhal açar:

“Alo? Buyrun efendi Ku Jon San. Evet, aldım efendim! Tabii, emanetiniz bende güvendedir!”

O esnada tuvaletten dönmekte olan Berna’yı görürüz. Önce doğal, neşeli bir tavırla Jung Woo’nun oturduğu masaya yaklaşırken, birdenbire işittiği sözler dikkatini çeker, olduğu yerde zınk diye kalakalır:

“Merak etmeyin efendim, emaneti canım pahasına koruyacağım. Evet efendim, taşıdığım şeyin değerinin farkındayım… Zaten şu anda dönüş yolundayım; sanırım bir saate kadar Seul’de olurum. Gelir gelmez size uğrarım efendim… Elbette… Saygılar…”

Jung Woo derin bir nefes verip telefonu kapar. Berna bir süre daha olduğu yerde kalır, yüzü şüpheyle kararmıştır. Sonra yavaşça yürümeye devam eder. Geçip Jung Woo’nun karşısındaki yerine oturur. Jung Woo ona bakıp gülümser:

“Nerde kaldın Berna-sshi, çayın soğudu…”

Berna da ona gülümsemeye çalışır, ama yüzü düşüncelidir, pek başarılı olamaz. Önündeki fincana uzanır, eline alıp küçük küçük yudumlarla içmeye başlar. Arada bir başını kaldırıp Jung Woo’ya kaçamak bakışlar atmaktadır. Jung Woo’nun ise yüzünde hâlâ neşeli bir anlam vardır. Berna’nın kaçamak bakışlarını yakalayınca:

“Ne oldu? Çayı beğenmedin mi yoksa?” der merakla. Berna:

“Yoooo, çok beğendim, çok güzel” diye sırıtmaya çabalar. Jung Woo yine bütün iyiliği üstünde:

“Abartma istersen, mola tesisinin sallama çayı ne kadar güzel olabilir ki… Eve gidelim, ben sana annemin özel formüllü çayından demlerim…”

“Tamam, bu sözünü unutma,” diye gülümser Berna. Fakat bu gülümseme uzun sürmez, hemen sonra yüzü yine kaygıyla bulutlanır…

 

Sahne 29 (Otobüs) Berna bu kez cam kenarına geçmiştir, dışarı bakıp dalgın dalgın düşünmektedir. Kendi kendine:

“Acaba Jung Woo ne işler karıştırıyor?” diye mırıldanır. “Emanet derken neyi kast etmiş olabilir ki?”

Gözlerini yukarı kaldırıp düşünmeye başlar. “Belki de…”

Ekran buğulanır, Berna’nın hayallerini izleriz: (Arka fon: Godfather) Hayalinde Jung Woo mafya tipli güneş gözlüklü adamlarla dolu bir odaya sertçe girer. Bond çantasını pat diye masaya bırakır, “şak şak şak” diye kilitlerini açar. Ciddi bir sesle:

“İşte emanet…” der, “Busan’da bana teslim edilen elmasları getirdim!”

“Aferin Jung Woo, iyi iş çıkardın,” der masanın başında oturan Marlon Brando kılıklı herif. Sonra cebinden bir tomar para çıkartır, Jung Woo’nun önüne atar. Jung Woo gülümseyerek parayı cebine koyar.

Berna birden durur, başını iki yana sallar:

“Hayır hayır, Jung Woo ne kadar paragöz olsa da elmas kaçakçılığı yapmaz!”

Sonra bir an durur, düşünür:

“Belki de casustur?”

Ekran buğulanır, yeniden Berna’nın hayaline dalarız. Bu defa, Jung Woo elmaslarla dolu çantayı patronun önüne sürdükten sonra birdenbire cebinden silahını çıkartır (arka fon: Mission Impossible)

“Kıpırdamayın!” diye bağırır, “Şimdi hepiniz ellerinizi kaldırın! Hah, şöyle! Şimdi hepiniz duvar dibine dizilin!”

Mafya elemanları duvara doğru yürürken patron dişlerinin arasından: “Yanlış yapıyorsun,” diye tıslar, “Seni bulup cezanı vereceğiz!”

“Ha ha!” diye güler Jung Woo ve silahını bir kovboy gibi elinde döndürür. “O zaman beni bulun ve cezamı verin! Ben Jung Woo. Kim Jung Woo.”

Berna birden yüzünü buruşturur: “Öfff, ne saçmalıyorum ben yaa? Jung Woo kim ajanlık kim?? İki üfleseler uçar zaten…”

Sonra çocuk gibi dudaklarını sarkıtır: “Hayır hayır, başka bir şeyler olmalı… Ama ne? Nasıl öğreneceğim ben bunu??”

Birden yüzü ışıldar: “Çanta! Evet, Jung Woo’nun çantasına bakmam lâzım!”

O sırada Jung Woo’nun otobüsün koridorundan yürüyerek geldiğini görünce kendini toparlar ve yüzüne bir gülümseme kondurur. Jung Woo ise her şeyden habersiz, onun yanındaki yerine geçip oturur.

 

Sahne 30 (Ev) (Binocular, Everything turns) Jin Ki önünde mutfak önlüğü, elinde mikser, mutfak tezgahının üzerinde bir şeyler yapmaktadır. Onun yumurta kırmasını, mikserle bir bulamacı çırpmasını, kısaca mutfak maceralarını izleriz. (Jin Ki’nin sevimli suratını izlemek isteyenler bu sahneleri biraz uzun tutabilirler 😀 )

 

Sahne 31 (Otobüs) Jung Woo’nun başı koltuk kenarına düşmüştür. Berna merakla onun üzerine doğru eğilir, yüzünün önünde elini sallar. Uyuduğuna emin olunca “oh!” diye derin bir nefes alır. Sonra kendi kendine:

“O çantada ne olduğunu öğrenmek için bundan iyi fırsat bulamam!” diye mırıldanır.

Suratına afacan bir ifade gelir (Gentle Giant), dili dışarı çıkar, yavaşça ve temkinli bir biçimde Jung Woo’nun bir eliyle sıkı sıkı tuttuğu çantasına doğru uzanır. Tam çantanın fermuarını açmaya başlamıştır ki, Jung Woo yerinde huzursuzca kıpırdanır, Berna hemen elini çekip pencereden dışarıyı izliyormuş numarası yapar. Jung Woo koltukta biraz döner, bu defa yüzü Berna’nın tarafına dönük halde yeniden derin nefeslerle uyumaya başlar. Berna bir süre bekler. Sonra tekrar usulca çantaya doğru hamle yapar. Çantayı açmayı başarır, içindeki küçük kutuyu yavaşça açılan fermuardan yukarı çeker, tam çıkarmak üzeredir ki, Jung Woo yine huzursuzca kıpırdanır, uyanacak gibi görünür. Berna hemen kutuyu elinden bırakır, olduğu yerde gözlerini kapatıp uyuma numarası yapmaya başlar. Yüzü, tam Jung Woo’nun yüzünün karşısındadır; ikisinin başları arasında birkaç santim bile yoktur! Jung Woo hakikaten de o gözlerini kapattığı anda uykulu uykulu gözlerini açar. Berna’nın yüzünü tam karşısında görünce birden irkilir. Ama geri çekilmez, yüzünde hafif bir tebessüm belirirken mutlu bir ifadeyle karşısındaki bu yüze bakar. Sonra yine, keyifli bir biçimde gözlerini yumar.

Berna az sonra tek gözünü açar, Jung Woo’nun elinin altındaki çantaya umutsuz bir bakış atar, sonra alt dudağını büküp yüzünde hafif bir hayalkırıklığıyla bu işten vazgeçer…

 

Sahne 32 (Otobüs terminali) Jung Woo ve Berna otobüsten inmişlerdir. Jung Woo:

“Sen burdan eve kendin geçebilirsin, değil mi? Benim uğramam gereken bir yer var,” der Berna’ya. “Hadi evde görüşürüz.”

“Tamam. Bay bay!” der Berna ve arkasını dönüp uzaklaşan Jung Woo’nun ardından el sallar. Onun yeterince uzaklaştığından emin olunca ise kendi kendine mırıldanır:

“Üzgünüm Jung Woo, ama arkadaşım olsan bile kanundışı işler yapmana izin veremem!”

Sonra da kararlı bir tavırla onu izlemeye başlar.

 

Sahne 33 (Seul sokakları)  Jung Woo’nun terminalin kapısından çıktığını, taksi bulmak için sağına soluna bakındığını, Berna’nınsa duvar diplerine sinip arada bir kafasını uzatarak onu takip etmelerini izleriz. Nihayet Jung Woo taksinin birine bindiğinde Berna da koşturarak yoldan geçen ikinci bir taksiyi çevirir, içine atladığı gibi: “Öndeki arabayı takip edin lütfen!” der.

İki taksi Seul sokaklarında ilerlerken kamera ilk takside Jung Woo’nun elindeki çantaya sıkıca yapışmış ciddi hallerini, arkadaki araçta ise Berna’nın kaşlarını çatmış, öndeki taksiyi gözden kaçırmamaya çalışarak dikkatle ileriye bakan yüzünü gösterir.

Nihayet ilk taksi bakımlı bir evin önünde durur, Jung Woo iner ve eve doğru yürümeye başlar. Berna’nınsa az ileride, sokağın başında indiğini görürüz. Jung Woo, kapısında iki tane takım elbiseli, güneş gözlüklü korumanın dikildiği bir bahçeden içeri girer. Berna ise yine sokağın köşesine sinmiş, kaşlarını çatmıştır.

“Bu hiç de hayra alamet değil!” diye kendi kendine söylenir. “Mafya tipli adamlar, korumalar, bilmem ne… Jung Woo, ne halt ediyorsun sen??”

Sonra bir an kararsızca sağına soluna bakınır. Nihayet, evin arkasından dolaşmaya karar verir.

 

Sahne 34 (Evin sokağı) Berna yine sağını solunu kolaçan eder. Sonra, önündeki bahçe duvarına tırmanır. Kendini yavaşça bahçeye bırakır.

Ayağa kalkıp üzerini silkelerken “İşte oldu…” diye mırıldanır.  “Jung Woo, eğer içeride gerçekten pis işler karıştırıyorsan derhal polisi arayacağım!”

Sonra yavaşça ve temkinlice ilerler, ağaçların arkasına siper alıp kapıdaki korumaları gözler. Onların kendisini görmeyeceği bir anda evin duvarına doğru koşturur.

Evin çevresinde dolaşıp içeriyi görmeye çalışırken, pencerelerden birinde gördüğü manzara karşısında “hiii!” diye ufak bir çığlık atıp geri çekilir. Hemen sonra, merakla fakat daha temkinli bir biçimde tekrar başını uzatır.

Yine klasik Kore usulü dekore edilmiş odalardan birinde, Jung Woo, geleneksel kıyafetler giymiş yaşlı bir adamın karşısında saygıyla dizleri üzerinde oturmaktadır. Odada iki sıra halinde dizilmiş, ciddi görünüşlü birçok adam daha vardır. Berna gözlerini merakla ve şüpheyle iri iri açarak içeriyi izler, kulağını yaklaştırıp bir şeyler işitmeye çalışır.

Birdenbire başının hemen yanında bir başka ses duyar. “Hırrrrrr!”

Berna “olamaz, hapı yuttuk!” anlamında korkuyla dolan gözlerini yavaşça yan tarafa çevirir: Kocaman, kapkara bir köpek, tam karşısında, gözlerini ona dikmiş bir biçimde hırlamaktadır!

Berna korkuyla sırıtır. Tatlılaştırmaya çalıştığı bir sesle: “Tamam cici köpek… Bir şey yok tatlı köpekcik… Sakin…” diyerek yavaş adımlarla geri geri gitmeye başlar.

Fakat köpek birdenbire bütün gücüyle havlamaya başlar! Evin giriş kapısındaki mafya tipli elemanların birbirlerine baktıklarını, sonra telaşla içeri koşturduklarını görürüz. Jung Woo ve odadakiler de  dışarıda bir şeyler olduğunu anlamış, şaşkınlıkla duraklamışlardır.

Berna ise panikle ne yapacağını bilemez halde tırnaklarını yemektedir. Bir yandan da: “Köpekcik sus, sus! Sakin ol, bak gidiyorum ben…” deyip onu susturmaya çalışmaktadır. Sonunda bu çabaların boşuna olduğunu anlar, arkasını dönüp koşmaya hazırlanır. Fakat aynı anda sert bir cisme toslar. Başını kaldırıp baktığında, suratı mahkeme duvarı gibi olan mafya tipli koruma görevlisini görür.

Kamera Berna’nın korkmuş yüzüne odaklanır ve görüntü donar.

 

 

(*): Muhammed Song gerçek bir kişilik olup hakkındaki haber için: http://www.korea-fans.com/forum/turk-sehitliginde-gonullu-bekcilik-yapiyor-t-11222.html

<!–[if gte mso 9]> <![endif]–><!–[if gte mso 9]> Normal 0 false false false EN-US X-NONE X-NONE <![endif]–><!–[if gte mso 9]> <![endif]–> <!–[endif]–> 

 

Posted in Uncategorized | Tagged , , , , , , , , | 22 Comments

2. Bölüm

Mozart – Türk Marşı

Clazziquai – Wizard Of Oz

Clazziquai – Gentle Giant

Lee Han Na & 2nd Moon – Prologue

Low End Project – Love and the moon

Taru – Chocolate

zitten – feel alright

Joshua Radin – They bring me to you

Sahne 1: (Berna’nın odası, Jung Woo’nun odası, salon) Berna havluya sarınmış, kafasına da bir saç havlusu sarmış olarak yüzünde bir şok ifadesiyle yatağının üzerinde oturmaktadır. Birden yüzü ağlamaklı bir hale gelir.

“İnanamıyorum yaaa… Gördü beni! Elin Koreli herifi çıplak gördü beniiii! Gitti namus, gittiiiii!” diye dizlerine vurmaya başlar. Sonra üzüntüyle yatağa doğru devrilir.

Jung Woo ise kendi odasında kendi yatağının üzerinde aynı şok ifadesiyle oturmaktadır. Flashback’le, Berna ve kendisinin göz göze gelme sahnesi, ardından Berna’nın çığlığı basması tekrar yayınlanır. Jung Woo yüzünü ekşitir, ellerini yüzüne götürür, rahatsız olmuş bir biçimde:

“Dün gece odasının kapısının kilidi için çıkardığı yaygara yalanmış hanfendinin,” diye kendi kendine söylenir, “Baksana, banyonun kilidi var ama kilitlememiş salak! Kilitlemiş olmayı akıl etse ne o ne de ben bu rezil duruma düşmezdik…”

Sonra ani bir hareketle ayağa kalkar, üzerine bir gömlek geçirip odadan çıkar.

O sırada apartman kapısı açılır, gelen Sun Yong’dur.

“Merhabaaaa, evde kimse var mıııı?” diye neşeli bir sesle eve dalar. O sırada fırtına gibi kapıdan çıkmak üzere olan Jung Woo ile çarpışır. Sun Yong: “Hyung! Bu ne acele??” diye ona seslenir, ama Jung Woo hiçbir şey demeden evden dışarı çıkar. Sun Yong şaşkın şaşkın arkasından bakakalır.

Sahne 2 (Dış Mekan) Jung Woo elleri cebinde, canı sıkkın bir biçimde yürürken telefon çalar. Jung Woo telefonu açar. Arayan Min Hee’dir.

“Oppa, nasılsın? Bana olan öfken geçti mi?” der Min Hee üzgün bir yüzle. Jung Woo bir şey demez. Min Hee yine üzüntüyle:

“Çok özür dilerim, seni kırmak istememiştim, ben sadece yardım etmeye çalışıyordum,” der. Jung Woo bu kez sert bir sesle:

“Yardımına ihtiyacım yok,” diye onu tersler. “Bir daha para ve babamın borçları mevzularını açma lütfen…”

Böyle deyip “şimdilik hoşçakal” diyerek telefonu kapatır. Min Hee hattın diğer ucunda “Oppa?? Oppa?” diye birkaç defa seslenir, sonra o da hayalkırıklığı içinde telefonu kulağından indirir.

Bu arada Jung Woo’nun yürümeye devam ettiğini görürüz. Bir sokağın köşesini döner; ileride sarı boyalı tek katlı bir bina görünür. Bahçesinde çocuklar oynamaktadır. Küçük çocuklardan biri onun geldiğini görür.

“Jung Woo hyung-nim geldiiiii!” diye bağırarak ona doğru koşmaya başlar. Diğer çocuklar da bağırışarak ona doğru koşarlar. Jung Woo yüzünde bir gülümseme ile diz çöker, onlara sarılır, cebinden çikolatalar çıkarır.

Sahne 3 (Berna’nın odası, mutfak, salon) Berna yatakta gözleri açık bir biçimde üzgün üzgün durmaya devam etmektedir. Sonra birden kaşlarını çatar, yerinde doğrulur:

“Amaaan, neyse ne! Olanla ölene çare yok! Ben şimdi kendi işime bakayım…”

O sırada karnından gürültülü bir guruldama yükselir. Berna hemen karnını tutar.

“Off, çok acıktım yaaa…” diye mırıldanır. Sonra birden gülümser: “Bu akşam kendime şöyle doğru dürüst bir ziyafet çekeceğim! Dur bakayım, ne der Koreliler? Evet: Aja aja fightinng!!”

(Neşeli Türk marşı gir) Hızlı çekim: Berna’nın mutfakta yumurta kırıp çırpmaya başladığını, bir başka tencerede bir şeyler kaynattığını, sonra fırına bir şeyler sürdüğünü falan görürüz. Böyle uzunca bir sahneden sonra, en nihayet salondaki ufak masanın üzeri sıra sıra Türk yemekleriyle dolmuştur.

Kamera sırayla masadaki yemekleri ve tabakları çeker, sonra yüzü gururla parlayan Berna’nın üzerinde durur. O sırada Sun Yong kapıdan başını uzatır, keyifle kokuyu içine çeker.

“Berna-sshi, yemek mi yaptın?”

“Evet, hadi gelsene,” diye onu çağırır Berna. “Birlikte yiyelim diye çok fazla pişirdi ben.”

Sun Yong sevinçle salona gelir. Masanın üzerinde çeşit çeşit yemekleri görünce neşeyle el çırpar:

“Oooo, yemeklere bak! Süpersin sen Berna-sshi!”

O sırada apartman kapısı açılır, bezgin bir yüzle Jin Ki içeri girer. Berna neşeyle:

“Jin Ki-sshi, yemek yiyor biz, sen de gelsene,” diye onu davet eder.

Jin Ki yorgunca gülümseyip Berna ve Sun Yong’un yanına gelir. Onun yüzüne bakınca kaşının üzerindeki yarayı fark eden Sun Yong:

“Hyung! Senin yüzüne nooldu??” diye bağırır. Jin Ki elini sinek kovar gibi sallar:

“Yok bir şey! Benim manitalardan birinin eski sevgilisiyle itiştik biraz…”

Berna ve Sun Yong göz göze gelirler, “hımm, nazik bir konu” anlamında baş sallayıp gözlerini devirirler.

Bu arada Jin Ki yemeklere yumulmuştur bile. Ağzı dolu dolu:

“Ooo, bu süpermiş!” diye yemeklerden birini işaret eder. “Bu ne eti Berna?”

“Dana eti,” der Berna. “Türkiye’den getirdiğim baharatlarla yaptı ben. O yüzden size değişik gelebilir…”

“Süper olmuş… Bir keresinde çok lüks bir lokantada köpek eti yemiştim, ondan bile iyi olmuş.”

Jin Ki sevimli bir biçimde gülümserken kamera Berna’nın yüzüne zum yapar, Berna’nın yüzü tiksinti ve şokla yamulmuştur: “Köpek mi?!”

“Vaaooov, bu pirinçleri çubukla yemek imkânsız!” der Sun Yong da. “Bu kızarmış pirinç mi Berna-sshi?”

“Pilavı böyle yapar biz,” diye ona gülümser Berna. “Önce kızartır, sonra pişirir biz. Bir de pirinçler tek tek olmalı (tane tane’nin Korece’sini bilmiyordur diye tahmin ediyorum 😀 )”

“Very niceee!” der Sun Yong ve chopstick’lerden düşen pirinç tanelerini elleriyle toplayıp ağzına atar. Berna gülerek ona çatal uzatır.

(Neşeli müzik: Wizard of oz) Üç çocuğun masada keyifle yemek yemesine dair sahneler. Yemekleri beğenerek yediklerini, sonra Jin Ki’nin az baharatlı bir sebze yemeğine wasabi eklemesini, Berna’nın bir tadınca ağzının yanmasını, gülüşmelerini, en sonunda da Berna’nın mutfaktan tatlı getirip “bakın bu da var” diye tanıtım yapan bir manken gibi onlara sunmasını izleriz.

En sonunda masadaki bütün tabaklar boşalmış, üçü de sandalyelerinde kaykılmış vaziyette oturmaktadırlar.

“Ölüyoruuuum!” der Sun Yong göbeğini ovuşturarak. “Sanırım parmağıma iğne saplamam gerekecek… Berna-sshi, çok teşekkür ederiz ama bir daha böyle güzel yemekler yapma!”

“Kızarmış pilav yaparsan ben her gün yerim,” der Jin Ki çapkın bir gülüşle. Berna ona sevinçle gülümser: “Yapar ben tabii! Beğendiğinize çok sevindi ben…”

O sırada kapı açılır, Jung Woo içeri girer. Berna rahatsız olmuş gibi gözlerini kaçırır. Jung Woo yemek masasına kaçamak bir bakış atar, sonra “merhaba” diye mırıldanıp kendi odasına doğru ilerler. Sun Yong arkasından bağırır:

“Jung Woo Hyung! Berna-sshi çok güzel yemekler yapmış, sen de yesene!”

Jung Woo bir an durur, sonra arkasını bile dönmeden:

“Aç değilim, size afiyet olsun,” deyip odasına geçer.

Sun Yong ve Jin Ki birbirlerine bakarlar, sonra omuz silkip önlerine dönerler. Berna ise:

“Eee, şimdi ne yapıyor biz??” der merakla. “Akşamları siz nasıl eğlenir??”

Sun Yong:

“Bazen karaokeye gideriz, bazen sinemaya… Bazen de arkadaşlarla dışarı çıkarız…”

“Ya da kızlar buraya gelir, sabaha kadar içip eğleniriz,” diye yine çapkınca gülümser Jin Ki. Berna sabırsızca elini sallar:

“Bunları geçin! Ben Türkiye’deyken bana yazdığınız maillerde ne dediğinizi unuttu mu?”

Jin Ki ve Sun Yong merakla birbirlerine bakarlar, sonra “bilmiyoruz” diye bir ifadeyle Berna’ya bakarlar. Berna heyecanla sıralamaya başlar:

“Play station! Xbox! Call of Duty?? Pes??”

Sun Yong ve Jin Ki aynı anda: “Haaaa!” diye anladıklarını belirtirler; Berna’nın gözleri muzip muzip ışıldar: “Hadi o zaman??”

Sahne 4 (Jung Woo’nun odası, salon) Jung Woo masasında, kulağında MP3 player’la ders çalışmaktadır. Sonra elindeki kalemi bırakıp kulağındaki kulaklığı çıkarır. Çıkarır çıkarmaz da içeriden gelen gülüşmeler, ve: “Haydi, yapabilirsin!” “Koş Berna koş!” “hayıııırrr!” diye heyecanlı sesler dikkatini çeker.

Kapıyı aralayıp merakla içeriye bir göz atar. Odasının kapı aralığından kanepede oturmuş üç çocuğu yarım yamalak görebilmekte, ama ne yaptıklarını anlayamamaktadır.

Merakına yenilerek dışarı çıkar, mutfağa gidiyormuş gibi yapıp çaktırmadan koridordan ilerler. Üçü de kendilerini oyuna o kadar kaptırmışlardır ki, Jung Woo’yu görmezler bile. Onların arkasından geçerken oynadıkları oyun Jung Woo’nun da ilgisini çeker, merakla arkalarından yaklaşır. Kanepenin arkasında durup ekrana bakmaya başlar. Gamepad’lerden birisi Berna’nın, diğeri Jin Ki’nin elindedir; ikisi dilleri bir karış dışarıda oyun oynarken (kamera televizyonu da gösterir; ekranda bir futbol oyunu vardır), Sun Yong da heyecanla “Hadi! Hadi!!” diye tezahürat yapmaktadır. Derken bitiş düdüğü duyulur ve Berna: “Heyooooo!” diye bağırarak havaya zıplarken Jin Ki ve Sun Yong hayalkırıklığı içindedirler; Sun Yong alt dudağını öne çıkarıp çocuk gibi somurtur, Jin Ki ise oflayarak başını geriye atar. O sırada gözü arkalarında ayakta dikilmekte olan Jung Woo’ya ilişir:

“Oh, Jung Woo!” der hemen, “Gelsene, bir sefer de sen oyna.”

“Hyung! Gel kurtar biziiiii!” diye ellerini ona doğru uzatır Sun Yong: “Bu kız ikimizi de mahvetti! Beni 6-2, Jin Ki’yi ise 8-1 yendi!”

Jung Woo alaycı bir “hıh”lamayla sırıtır: “8-1 mi? Yuh! Utan oğlum, utan…”

Jin Ki uyuz uyuz dudak büker: “N’apiyim, çok şanslıydı…”

“Şans mı??” diye feryat eder Berna. “Yuh! (Bunu Türkçe söylemiş olmalı 😀 ) En güçlü takımı sana verdi ben, sen Inter’le oynadı, bense Galatasaray’la!”

Jung Woo’nun da ilgisini çekmiştir bu muhabbet, üçünün oturduğu kanepenin başına gelir, Sun Yong hemen yerinden kalkıp yerini ona verir. Sonra Berna’ya:

“Berna, Jung Woo’yu da yenersen senin gücünü kabul ederiz,” diye konuşur, “Aramızda bu oyunu en iyi oynayan Jung Woo Hyung’dur!”

Berna sırıtarak gamepad’ini kavrar: “Tamam, eğer korkmuyorsa gelsin!”

Jung Woo yarı alaycı yarı şaşkın: “Kim?? Ben mi?? Bir kızdan mı korkacağım??” der; sonra Jin Ki’nin elindeki gamepad’i koparır gibi elinden alır. “Hadi başlayalım bakalım!”

(Clazziquai-Gentle Giant) İkilinin oyun oynama sahneleri. Her ikisi de çok heyecanlı, kendilerini kaptırmış bir biçimde oynuyorlar. Berna’nın gol attığı  sahnelerden sonra üç oğlanın yüzünde bir “ah beee…” ifadesi, Jung Woo’nun gol attığı sahnelerde ise hi five yapmacalar, Sun Yong’un neşeyle yerinde zıplaması vs.. gelir ekrana.

Oyunun son dakikaları, maç 4-4 beraberedir. Sun Yong ve Jin Ki: “Hadi Jung Woo! Hadi bir gol daha! Hadi!” diye onu gaza getirmektedirler. Jung Woo’nun oyuncusu ayağında topla rakip ceza alanına doğru koşarken birden Berna şık bir hareketle topu onun ayağından alır; hızlı bir kontratakla Jung Woo’ya bir gol daha atar! Sun Yong, Jin Ki ve Jung Woo aynı anda: “Hayırrrr!” diye bağırırken düdük çalar, maç biter. Berna sevinçle oturduğu yerden zıplar. Türkçe olarak bağıra bağıra kendi kendine tezahürata başlar:

“Yupppiiiii! Nasıl koydu Berna kocamaaaaaan, kocamaaaaan, kocamaaaaan!”

Üç oğlanın kendisine şaşkın şaşkın bakmakta olduğunu görünce (Sun Yong’un ağzı yarım karış açıktır, yüzünde eblek bir ifade vardır) birden kendine gelir, yeniden şirin kız havasına bürünür:

“Eheh… Yani, nasıl yendi ben, güzel yendi, değil mi?”

Ve otuz iki dişiyle birden sırıtır.

Sahne 5 (Mutfak-salon) Jung Woo mutfakta, buzdolabında kendine ait olan yiyecekleri çıkarmaktadır. O sırada lavabodaki bulaşıklara gözü takılır; somurtarak yüzünü buruşturur. “Bu kız da bizimkilerle aynı kumaştan çıktı…” diye kendi kendine söylenir. Sonra gözü mutfak masasındaki Berna’nın yaptığı yemeklerin kalanlarına takılır; iştahla yutkunur, ama başını sallayıp gözlerini kaçırır, yeniden buzdolabı rafındaki kendi yiyeceklerine bakınmaya başlar…

Bu sırada Berna, bir yanında Sun Yong, diğer yanında Jin Ki ile kanepede oturmuş, her birinin elinde dondurma kaseleri ile TV izlemektedirler. TV’de bir korku filmi vardır. Sun Yong tırsak bir ifadeyle kanepede büzüldükçe büzülmektedir. Hatta ellerini yüzüne kapatır; filmi parmaklarının arasından izlemeye başlar. Berna ise esnemektedir. Sonra gözü sağ tarafında oturan Sun Yong’a takılır, onun korkmuş hallerini görüp sırıtır. Sonra aniden onun üzerine eğilip:

“Bö!” diye bağırır.

Sun Yong kız gibi ince bir sesle çığlık atarken Berna kahkahadan kırılmaktadır. Sonra:

“Sen çok komik Sun Yong yaaa… Sen kaç yaşında?? Agucuk gucucuk (evet bu kısım Türkçe :D)…” diye onunla dalga geçer, eliyle saçlarını karıştırır. Sun Yong bozulmuştur:

“Ne var yaa? Ben korkmadım ki, o çığlık sen aniden bağırdın diye refleks olarak çıktı…”

“Hı hı, tabii…” der Berna ve yine sırıtarak dondurmasını yemeye devam eder. Jin Ki ise yüzünde tuhaf bir ifadeyle onu süzmektedir:

“Sen çok acayip bir kızsın Berna… Normal bir kız değilsin…”

Berna şaşkınca ona döner: “Nasıl yani?”

Jin Ki dudak büker: “Yani… Normal kızlar futbol oyunu oynamazlar. Hele hele erkekleri hiç yenemezler! Sonra, normal kızlar korku filmlerinden korkarlar, hatta erkek arkadaşlarının arkasına saklanırlar (sesini inceltir, korkmuş bir kız taklidi yapar) “Oppa, beni koru!” falan derler…”

Berna bir kahkaha patlatır: “’Oppa, beni koru’ mu?? O ne yaa?”

Sonra Jin Ki’nin omzuna elini atar, pat pat vurur:

“O zaman ben normal bir kız değil Çingu. Beni böyle kabul edin!”

Sun Yong ve Jin Ki aynı anda heyecanla bağırmaya başlarlar. Berna şaşkınca bir ona bir de öbürüne bakar:

“N’ooldu şimdi?”

“İşte bu, işte bu!”

“Bahsettiğimiz buydu!” der Jin Ki. “Sen çok rahatsın Berna. Bir kız, bir erkeğin omzuna elini böyle atmamalı…”

Berna tuhaf tuhaf bakar: “Neden ki??”

“Çünkü yanlış anlaşılabilirsin!” der Sun Yong. “Kızlar erkeklerden çekinmeli, onlara dokunmamalı. Hatta bir erkek de bir kıza böyle rahatça dokunamaz.”

Berna “Haaa, anladıııııım…” der, sonra şirin şirin gülümser: “Ama bizim orda bu böyledir. Kız veya erkek fark etmez, yakın bulduğumuz arkadaşlarımızla böyle şakalaşır biz.”

“Neee? Cidden mi?” der Sun Yong şaşkın şaşkın. Berna doğal bir tavırla:

“Tabii, Avrupa’da, özellikle Akdeniz ülkelerinde böyledir,” der. Jin Ki çapkınca gülümser:

“Sakın senin  bana dokunma isteğin benim çok yakışıklı oluşumdan kaynaklanıyor olmasın??”

Berna’nın gözlerinde bir öfke kıvılcımı çakar; sonra zoraki bir gülümsemeyle İngilizce:

“Hayır canım, alâkası yok,” diye cevap verir. “Ben senin gibi kız tipli (girly) erkeklerden hoşlanmam zaten…”

Böyle deyip aldırmaz bir havayla kanepeden kalkar, kendi odasına doğru yürümeye başlar. Sun Yong: “Puhaaaa! Girly dediiiiii!” diye bir kahkaha patlatırken Jin Ki fena halde bozulmuştur, kaşı gözü seğirerek: “Kız tipli mi? Ben mi? Hayır agasshi, benim gibi erkeklere baby face derler, tamam mı??” diye Berna’nın arkasından bağırır. Berna da: “Hı hı…” diye mırıldanıp kendi kendine sırıtır.

Berna odasına girmek üzereyken mutfaktan gelen gürültüler dikkatini çeker, azıcık daha yürüyüp başını mutfaktan içeriye doğru uzatır.

Jung Woo büyük bir iştahla Berna’nın pişirdiği akşam yemeğinden kalan yemeklere yumulmuştur!

Berna kıkırdar, sonra ses duyulmasın diye elini ağzına kapatır. Kendi kendine gülümseyerek odasına girer.

Sahne 6 (Değişik mekânlar) Günler geçmektedir. Berna’nın amfide ders dinlemesini, ciddi bir yüzle not almasını, Min Hee’yle yemekhanede ellerinde tepsilerle yemek yiyip gülüşmelerini izleriz. Evde ise Sun Yong ve Jin Ki ile birlikte yemek masasında konuşa gülüşe yemek yemektedirler. Bu arada Jung Woo kendi yemeğini alıp odasına geçmekte, bir yandan ders çalışıp diğer yandan yemek yemektedir. Berna o odasına geçerken ona tip tip bakışlar atar, belli ki içinden: “İnek lan bu…” diye düşünmektedir. Müzik devam ederken Sun Yong ve Jin Ki’nin hayatlarından da kesitler görürüz: Sun Yong voleybol antremanında, Jin Ki ise sahnede görünür.

Sahne 7 (Spor salonu) Sun Yong voleybol maçı yapmaktadır. Kenarda bağırıp çağırarak taktikler veren koçu görürüz. Sun Yong iyi oynamakta, sık sık hücumlarıyla rakip takıma zor anlar yaşatmaktadır. Birkaç smacını ve takım arkadaşlarıyla sevinmesini izleriz. Yine rakip takımın servisini beklerken Sun Yong’un gözü ilgisizce tribünlere kayar. Tekrar önüne dönerken birden gözleri faltaşı gibi açılır, tekrar tribüne bakar: Antremanı izleyen seyirciler arasında, iki kız arkadaşının ortasında oturan Yoon Ah’ı görmüştür! Yüzüne sevinçli ve şaşkın bir ifade gelip yerleşir. Kendini zorlayarak tekrar oyuna dönmeye çalışır. Fakat kendisine atılan bir pası kaçırır. Koçun öfkeyle ona bağırdığını duyarız. Sun Yong kaşlarını çatar, tekrar kendini zorlayarak oyuna konsantre olmaya çalışır. Bir sonraki hücumda iyi bir smaç basar. Sevinçle, ve çaktırmamaya çalışarak tekrar Yoon Ah’ın oturduğu sıralara göz atar. Fakat Yoon Ah’ın oturduğu yer boştur! Yüzü üzüntü ve panikle karışan Sun Yong sağına soluna bakınmaya başlar; sonra, ayaklanmış gitmekte olan Yoon Ah ve iki arkadaşını tribünlerin başında görür. Tam o anda bir ses:

“Dikkaaaat!” diye bağırır.

Sun Yong kafasını kaldırıp baktığında, tam suratına doğru büyük bir hızla gelmekte olan voleybol topunu korkudan donup kalmış bir şekilde seyreder. Topun açısından Sun Yong’un şaşkın suratına doğru ağır çekim yaklaşmasını izleriz.

Sert bir çarpma sesi duyulur. Yoon Ah korkuyla sahaya bakar.

Yere yapışmış Sun Yong’u görürüz. Burnu kanamaktadır. Sendeleyerek doğrulmaya çalışır. Görülmediğini umarak tribünlere zavallı bir bakış atar; Yoon Ah’la göz göze gelirler. Zoraki gülümsemeye çalışır. Eliyle “OK” işareti yapar; yanına gelen arkadaşlarına “İyiyim ben, merak etmeyin…” der. Ama burnunu tuttuğu elinden kanlar sızmaktadır. Arkadaşları onun koluna girerek revire giderlerken Yoon Ah üzüntüyle onun gidişini izler.

Sahne 8 (Jin Ki’nin okulu) Jin Ki bir başka süslü kızın omzuna kolunu atmış şekilde kalabalık bir grup öğrenciyle birlikte okulun merdivenlerinden inmektedir. Kızla konuşup gülüşmekte, kızsa ona cilve yapmaktadır. O sırada arkadan bir ses duyulur:

“Jin Ki-ya!”

Jin Ki dönüp baktığında orta yaşlı bir kadının kendisine seslendiğini görür. Jin Ki’nin yüzündeki gülümseme silinir, yüzüne bir tiksinti ifadesi yerleşir. Kıza bir şeyler söyler, kız dudak büküp şaşkınca biraz uzaklaşır. Jin Ki hızlı adımlarla orta yaşlı kadının yanına gelir:

“Ne istiyorsun??” diye sertçe sorar.

“Merhaba Jin Ki…” der orta yaşlı kadın sevecen gözlerle. Jin Ki’nin yüzündeki sert ifade daha da sertleşir:

“Sana buraya gelmemeni söylememiş miydim??”

“Gelmek zorundaydım, çünkü eve disiplin cezası aldığına dair bir kâğıt geldi, biriyle dövüşmüşsün,” der kadın. Onun da yüzündeki gülümseyen ifade silinmiştir, şimdi üzüntülü gözlerle bakmaktadır: “Jin Ki-ya, neden böyle yapıyorsun? Böyle yaparak beni daha fazla üzeceğini zannediyorsun belki, ama aslında zararın kendine dokunuyor!”

Elini uzatıp Jin Ki’nin kolunu tutacak gibi bir hamle yapar, fakat Jin Ki sert bir hareketle kendini kurtarır, arkasını dönüp gitmeye hazırlanır. Kadın:

“Jin Ki! Gitme dur, biraz konuşalım! Oğlum! Jin Ki-ya!”

Diye seslenince Jin Ki korkunç bir sesle kükrer:

“Bana oğlum deme! Bir daha seni burda görmek istemiyorum! Anladın mı??”

Ve arkasını dönüp uzaklaşır. Annenin yüzünde çaresiz bir ifadeyle oğlunun arkasından baktığını görürüz. Gözlerinde yaşlar tomurcuklanmıştır…

Sahne 9 (Spor salonunun soyunma odası) Sun Yong üzgün gözlerle oturmakta, burnuna soğuk kompres yapmaktadır. Arkasında soyunup giyinen takım arkadaşlarını görürüz. Sonra koç odaya girer, diğer oyunculara ufak-tefek bir şeyler söyleyerek ilerler, Sun Yong’un yanında durur. Sun Yong başını kaldırır, koçu görünce toparlanır.

“Sun Yong, bugünlerde kafanın çok dağınık olduğunu görüyorum,” diye söze başlar koç. “Sen aslında çok iyi bir oyuncusun, fakat konsantrasyon problemin çok fazla… Seni üzen bir şey mi var?”

Sun Yong gülümsemeye çalışır:

“Hayır efendim, yok öyle bir şey!”

Koç inanmaz gözlerle onu süzer:

“Emin misin? Bak, bir sıkıntın varsa bana anlatabilirsin, ben sizlere yardımcı olmak için varım…”

Sun Yong bir an durur, sonra tekrar başını iki yana sallayıp gülümser:

“Hayır efendim, bir şey yok… Çok teşekkür ederim yine de…”

Koç ciddileşir:

“O halde senden daha sıkı çalışmanı istemem lâzım…” der. “İki hafta sonra grup maçlarımız başlıyor. İlk iki maç çok önemli… Eğer ilk maçın tarihine kadar senin bu konsantrasyon problemini çözmüş olduğunu hissedemezsem seni ilk 6’dan çıkarmak zorunda kalacağım…”

Böyle deyip Sun Yong’un omzunu pat patlar; sonra ayağa kalkıp uzaklaşır. Sun Yong yüzünde şok olmuş, üzüntülü bir ifadeyle kalakalır.

Sahne 10 (Dış Mekân) Sun Yong dalgın adımlarla yürümektedir. Kolunda bir spor çantası, elinde ise hâlâ burnunun üzerine bastırdığı bir buz torbası vardır. Birden az ileride kız arkadaşlarıyla yürüyen Yoon Ah’ı görür. Aniden durur. Yoon Ah da aynı anda ona bakar. (Zitten-Feel Alright) Göz göze gelirler. Sun Yong utanarak gözlerini kaçırır. Yoon Ah yanındaki kızlara bir şeyler söyler, sonra hızlı ve kararlı adımlarla Sun Yong’un yanına yaklaşır. Sun Yong sağına soluna hızlı birer bakış atar, sanki kaçacak delik aramaktadır! Yoon Ah karşısında gelip durunca put kesilir.

“Şey, merhaba,” der Yoon Ah. Sun Yong yutkunur; şaşkınlıktan irileşmiş gözlerle:

“Me-merhaba” diye kekeler. Yoon Ah şirin bir tavırla:

“Az önce yüzüne top geldiğini gördüm… Şeyy, seni merak ettim… Şimdi iyi misin?”

Sun Yong’un gözleri iyice irileşir. Bu şansa inanamaz gibidir. Gene kekeleyerek:

“Ben, ben mi?” der.  Sonra gülmeye çabalar: “Ahaha, tabii ki iyiyim! Bana bir şey olmaz, sen merak etme!”

Yoon Ah onun bu sarsak hallerine şaşırmış gibidir; yine de gülümser:

“Tamam o zaman… Ben gideyim…”

Sun Yong elini kaldırır:

“Peki… Güle güle…”

Yoon Ah arkasını dönüp giderken Sun Yong’un suratındaki “naaptım benn??” ifadesini görürüz. Son anda kızın arkasından bağırır:

“Bu arada benim ismim Lee Sun Yong! Seninle tarih dersinde aynı sınıftayız!”

Yoon Ah arkasına döner, gülümseyerek seslenir:

“Biliyorum! Benim de ismim Min Yoon Ah! Sonra görüşürüz!”

Böyle deyip kendi arkadaşlarının yanına döner. Üç kız tekrar yürümeye başladığı halde Sun Yong hâlâ sevinçle el sallamaktadır. Sonra birden yumruğunu ısırıp sevinçle havaya zıplar: “Yaho! O da aynı sınıfta olduğumuzu biliyormuş! Yahoooo!”

Sun Yong şişmiş burnuna aldırmadan sevinçle olduğu yerde dans etmeye başlar.

Sahne 11 (Berna’nın okulunun kafeteryası) Berna ve Min Hee bir masada oturmuş, muhabbet etmektedirler. Min Hee:

“Eee, nasıl gidiyor burda hayat? Seul’u gezebildin mi?” diye sorar.

Berna sevimlice başını sallar:

“Eh işte, biraz biraz gezmeye başladım. Itaewon semtini gezdim. Seul kulesi’ne çıktım, sonra çevresindeki tapınaklarınızı gördüm… Gerçekten çok güzeller…” (Korece’si bayaa gelişmiş bu arada, bilmem siz de fark ettiniz mi? :D)

“Aslında bir gün beraber gezebiliriz. Turistik olmayan, sadece bilenlerin gösterebileceği çok güzel yerler vardır burda… Seni oralara götürebilirim.”

“Ah, çok isterim,” der Berna. Min Hee gülümseyerek elindeki çaydan bir yudum alır. Sonra:

“Bu arada, çalınan çantan bulundu mu?” diye sorar. Berna içini çeker:

“Maalesef hayır… İçindekilerle beraber çanta gitti gider… Neyse ki geçen gün Türk konsolosluğuna gidip yeni pasaport çıkarttım. Sağolsun ev arkadaşlarım benle gelip bana yardımcı oldular…”

“Ev arkadaşların nasıl kızlar, iyi anlaşıyor musunuz bari?”

Berna birdenbire gelen bu soru üzerine kızarıp bozarır, gözlerini kaçırır:

“Eeee, şeyy, evet iyilerdir,” diye cevap verir. “Ama ben yine de başka bir yurt arıyorum…” Min Hee merakla:

“Aa, niye ki?” deyince de:

“Şeyy… Kirası biraz fazla geliyor…” diye cevaplar. Min Hee: “Tamam o zaman, ben senin için bir şeyler araştırırım,” der. Sonra birden aklına, Jung Woo’nun da kendisinden benzer bir şey istediği gelir; kendi kendine mırıldanır: “Garip… Bugünlerde ne çok kız ev arıyor… Jung Woo-sshi’ye de araştıracağıma dair söz vermiştim…”

O sırada biraz ileride Jung Woo’nun elinde kitaplarıyla hızlı hızlı yürüdüğünü görür, heyecanla ayağa fırlar. Berna da merakla o tarafa doğru bakınca, Jung Woo’yu görür. Fakat Jung Woo onları görmemiştir; hızlı adımlarla uzaklaşır. Min Hee biraz da hayalkırıklığıyla sandalyesine geri oturur. Berna muzip bir yüzle:

“Ne oldu? Önemli birini mi gördün?” diye sorar.

Min Hee bir an nasıl cevap vereceğini bilemez, sonra güler: “Eh, öyle de denebilir…”

“Kimi? Yoksa erkek arkadaşını mı?” der Berna yine muzipçe. Min Hee utanarak yüzünü kapatır, elini sallar:

“Hayır hayır, yok öyle bir şey!” Sonra içini çeker, utangaçça gülümser: “Keşke olsaydı…”

Berna “Oooo!” diyerek ona doğru eğilir, gözlerinde afacan bir pırıltı belirmiştir:

“Hoşlandığın birisi var yani…”

“Eeeh… Öyle de denebilir…” der Min Hee yine utangaçça, sonra saatine bakar: “Ah, benim şimdi başka dersim var, gitmem gerek, sonra görüşürüz Berna-sshi!”

“Görüşürüz!” der Berna da. Min Hee gidince afacan afacan: “Belli ki bu kız bizim somurtuktan hoşlanıyor…” diye kendi kendine mırıldanır. “Bu işe bir el atmam gerek!”

Kendi kendine gülümser ve çayından bir yudum alır.

Sahne 12 (Dış mekân) Jung Woo bir elinde bond çantası, bir elinde bir kitap, bir yandan yürümekte, bir yandan okumaktadır. Arkadan Berna’nın sesi gelir:

“Jung Woo-sshi! Kim Jung Woo!”

Jung Woo sağa sola bakınır, o sırada arkadan koşarak gelen Berna’yı görürüz. Jung Woo onun kendisine yetişmesi için bekler. Berna onun yanına gelince durup dizlerini tutar, soluklanır, nefes nefese kalmıştır.

Sonra:

“Eve mi gidiyorsun?” diye sorar. “Eğer öyleyse beraber gidelim…”

“Bunun için mi koştun yani? Ben de söyleyeceğin önemli bir şey var zannetmiştim,” der Jung Woo. Sonra yürümeye devam eder. Berna ona ters bir bakış atar, sonra kendi kendine: “tamam, sinirlenmeyeceğim,” diye mırıldanır. “Min Hee’yle ikisini bir araya getireceksem, Jung Woo’yla iyi geçinmem lâzım…” Sonra hâlâ yürümekte olan Jung Woo’ya bağırır: “Hey, beklesene!”

Az sonra ikisi yan yana yürümekte, Berna bıcır bıcır konuşmaya devam etmektedir.

“Bu akşam Sun Yong ve Jin Ki’yle konuştuk, karaokeye gideceğiz. Sen de gelirsin, değil mi? Ben geldim geleli ev arkadaşları olarak hiç birlikte bir şey yapmadık. Tabii ilk günü saymıyorum, çünkü karakola gitmek aktiviteden sayılmaz, ha ha ha! Tabii sen şimdi ondan sonra da restorana gidip yemek yedik diyeceksin, ama bence o da sayılmaz, çünkü o zaman daha ilk kez karşılaşmıştık ve birbirimizi tanımıyorduk, o yüzden birlikte yapılan aktivite derken-”

“Sen ne çok konuşuyorsun öyle, başım şişti!” diye kabaca onun sözünü keser Jung Woo. Berna bir an ağzı açık kalakalır. Sonra ters ters:

“Sen de hiç konuşmuyorsun ama!” diye patlar. “Sen konuşmayınca ikimizin yerine birden ben konuşuyorum!”

Jung Woo ciddi bir yüzle:

“Senin Korece konuşma yeteneğin gelişsin diye ben konuşmuyorum,” der. “Hem baksana, bence bayağı işe yaramış, Korece’n iki haftada epeyce gelişmiş…” Berna bir an ciddi mi şaka mı yapıyor diye onu tuhaf tuhaf süzer. Sonra Jung Woo’nun dudaklarının kenarının hafifçe kıvrıldığını görünce onun şaka yaptığını anlayıp güler, Jung Woo’nun omzuna bir yumruk atar:

“Offf çok kötüsün Jung Woo…”

Sonra da teklifsizce onun koluna girer. Jung Woo bir an uzaylı görmüş gibi şaşırır, ona garip garip bakar. Aynı anda Berna: “Aaaa, şurda ne satıyorlar??” diye bağırarak ileride dumanlar tüten bir sokak büfesine doğru koşturur. Jung Woo bir an onun arkasından şaşkın şaşkın bakakalır, sonra omuz silkip gülümser: “Neden şaşırıyorum ki? Böyle tepki vermesi çok normal: O Koreli değil, Avrupalı,” diye mırıldanır. Yürüyüp Berna’ya yetişir.

Berna şişe dizilmiş ızgara yapılan etlerin karşısında durmuş, ağzının suyu aka aka bakınmaktadır. Fakat yemeye cesaret edememektedir. Jung Woo yanına gelip dikilir:

“Acıktın mı? Sana almamı ister misin?”

Berna gözlerini iri iri açıp sevimli bir şekilde:

“Eee… Şeyy…” diye mırıldanır. Sonra cesaretini toplar, “Bu etler domuz eti değil, değil mi?”

“Hayır,” der Jung Woo, yüzünde hafif bir gülümseme belirir, sonra tekrar ciddileşir.

“Ahtapot?”

“Hayır…”

“Köpek??”

“Nerden çıkarıyorsun, tabii ki hayır!” der Jung Woo ve ilk defa güler. Berna yüzünde bir hayret ifadesiyle kendi kendine Türkçe: “Oha, gülebiliyormuş!” der…

Sonra Jung Woo’nun anlamaz gözlerle baktığını görünce hemen “önemli değil” gibi elini sallayıp:

“Son bir soru,” diye devam eder, “Peki bu çok acı bir şey mi?”

Jung Woo gülümseyerek:

“Hayır, merak etme, çok seveceksin,” der ve cebinden para çıkarır. Tezgahın başındaki kadına uzatır: “Ajumma, bize üçer tane balık keki lütfen!”

Sonra kendisine uzatılan şişlerin üç tanesini Berna’ya uzatır. Berna çekinerek yemeye başlar. Fakat yedikçe yüzünün ifadesi rahatlar, ağzı dolu dolu gülümser. (Lee Han Na & 2nd Moon Prologue) İkilinin balık keklerini birer birer götürmelerini izleriz. Sonra müzik eşliğinde yolda konuşa gülüşe yürümeleri, Berna’nın her gördüğü ilginçliğe saldırması, neşeyle bir o tarafa bir bu tarafa koşturması, Jung Woo’nunsa onu bazen şaşırarak, bazense gülerek izlemesi ekrana gelir.

Sahne 13 (Apartman kapısının önü, salon) Berna ve Jung Woo apartmanın merdivenlerini tırmanırken hâlâ gülüşmektedirler. Berna peruğu başına geçirmiş, bıyığı da takmıştır; ama hâlâ peruğunu elleriyle çekiştirip durmaktadır: “Bu çok kaşındırıyor yaa…” Jung Woo da gülerek onun bıyığını iki taraftan tutar, yamuk duran bıyığı düzeltmeye çabalar.

O sırada kendi dairelerinin tam karşısındaki dairenin kapısı açılır. Gözlüklü, gıcık bir tip (Kang Sung Pil) onları dik dik süzer. Jung Woo anında Berna’nın bıyığıyla falan uğraşmayı bırakır, öksürerek kendi ceketini düzeltir. Berna da biraz şaşkınca komşuyu selamlar. Gözlüklü çocuk:

“Oooo, sen Türk öğrenci olmalısın,” der. “Merhaba, ben Soul Chang Ui.”

“Berna Yalçın,” deyip elini uzatır Berna, el sıkışırlar. Gözlüklü çocuk:

“Nasılsın Jung Woo?” diye Jung Woo’yu da selamlar. Jung Woo da soğukça bir baş selamıyla karşılık verir. Ama az önceki neşesinin kaçtığını Berna hemen anlar.

“Bu adamlarla yaşaması zordur,” diye güler Chang Ui. “O yüzden bir şikayetin olursa bana söyle, tamam mı Berna?  Ben Türk’leri çok severim, İlhan Mansız’ın Dünya Kupasındaki golünü hâlâ hatırlıyorum. Nasıl maçtı ama? Sonra üçüncülük maçında siz bizi yenmiştiniz…”

O sırada Jung Woo kapıyı açmıştır, “Berna’nın bizimle keyfi gayet yerinde Chang Ui, sana iyi günler,” deyip Berna’yı adeta itekleyerek eve sokar. Berna “tanıştığımıza memnun oldum,” diye kekeler, Chang Ui kapı kapanırken hâlâ: “Futbol oynamak istersen bana söyle, maç yapalım!” diye bağırmaktadır.

İçeri girdiklerinde Jung Woo yine somurtuk bir suratla:

“O çocuğu hiç sevmeyiz,” der Berna’ya. “İkiyüzlünün, ispiyoncunun tekidir! Eğer senin kız olduğunu öğrenirse anında ev sahibine yetiştirir; senle birlikte hepimiz kapı dışarı ediliriz!”

Berna korkuyla onun yüzüne bakar:

“Ta-tamam, merak etme, çok dikkatli olurum,” diye kekeler. Onun telaşını gören Jung Woo’nun yüzü yumuşar, hafifçe gülümser:

“Sen sadece samimi olmamaya çalış… Fazla muhabbet etme… O zaman bir şey olmaz…”

“Tamam…” der Berna ve sevinçle odasına doğru yürümeye başlar. Jung Woo bir an onun arkasından gülümseyerek bakar, sonra arkasını dönüp kendi odasına doğru gider. Berna birden durur, arkasını dönüp koridorun öbür ucundaki Jung Woo’ya seslenir:

“Bu akşam karaoke’ye sen de geliyorsun! Söz verdin, tamam mı?”

Jung Woo bir an durur, sonra canı sıkılmış ama söz verdiği için mecburen yapıyormuş gibi:

“Tamam tamam…” diye bıkkın bir sesle seslenir. Ama kamera onun yüzünü gösterdiği zaman yüzüne neşeli bir gülümsemenin yayıldığını görürüz.

Sahne 14 (Karaoke bar) Karaoke barda bir odada masanın çevresine oturmuş Jin Ki ve Jung Woo’yu görürüz. Sun Yong ve Berna ayaktadırlar; ikisi birlikte mikrofonu tutmuş Spice Girls’ün bir şarkısına düet yapmaktadırlar. Sun Yong’un boynunda komik, tüylü bir parti süsü, başında ise parti şapkası vardır. Jin Ki ikisini gülerek izlemekte, Jung Woo ise arada bir önündeki içkiden yudumlar alarak çaktırmadan gülümsemektedir. Şarkı bitince Berna masaya gelip ikisini birden kollarından çekiştirir:

“Hadi siz de gelin amaaaa… Bana Korece şarkı öğretin!”

Jin Ki fazla nazlanmadan ayağa kalkar. Jung Woo ise kalkmamak için direnir. Berna da omuz silker “sen bilirsin” deyip diğer iki arkadaşının yanına döner. İki çocuk Berna’ya son günlerin çok popüler Korece şarkılarından birini öğretmeye çalışırlarken Berna’nın söylediği yanlış sözler ve detone olup duran Sun Yong yüzünden gülmekten kırılmaktadırlar.

O sırada Berna’nın telefonu çalar. Berna masaya koşturur, masada duran çantasını açar, içini karıştırırken “Offf, bu çantalarda da hiçbir şey bulamam zaten…” diye söylenir… Sırasıyla bir tarak, bir şarj aleti, bir ajanda, anahtarlık ve toka çıkartır. Jung Woo onu dehşet içinde seyretmektedir. “Bu kız bütün evi yanında mı taşıyor??”

Berna nihayet telefonuna ulaşır. “Alo?” diyerek açar ve “Burası çok gürültülü, bir saniye lütfen,” deyip odadan dışarı çıkar.

Jin Ki ve Sun Yong kendilerini şarkıya iyice kaptırmışlardır, Berna’nın çıktığını fark etmezler. Jung Woo ise ilgisizce masanın üzerindekilere göz atar, sonra anahtarlık ilgisini çeker. Eline alıp incelemeye başlar. Boğaziçi köprüsü desenli bir anahtarlıktır bu. “İs-tan-bul” diye üzerindeki yazıyı heceler. O sırada Berna tekrar içeri girmiştir. Jung Woo’ya gülümseyerek:

“Beğendiysen senin olsun,” der. Jung Woo yakalanmış olmanın verdiği utançla:

“Hayır hayır, sadece bakıyordum,” der. Berna: “Cidden, senin olabilir, hediyem olsun…” deyip anahtarlığı masanın üzerinden ona uzatır. Jung Woo tekrar geri uzatır: “Gerek yok, teşekkür ederim…”

O sırada olan biten Jin Ki’nin ilgisini çeker: “Bakayım?” deyip masaya yaklaşır. Anahtarlığı eline alıp incelerken Sun Yong da omzunun üzerinden bakmaya başlar. Berna: “Sizde kalabilir,” deyince Jin Ki elini anahtarlığa uzatan Sun Yong’un almasına fırsat vermeden zafer kazanmış bir gülüşle ganimeti cebine atar. Sun Yong: “Ben sadece bakıcaktım amaaa…” diye mızmızlanır, Berna gülerken Jung Woo’nun somurtarak onlara baktığını görürüz. Alt dudağını istediği olmayan bir çocuk gibi öne uzatmıştır; anahtarlığı zamanında kendisi almadığı için üzülmüştür.

O sırada ayarlanan şarkılar arasında slow bir melodi çalmaya başlar. Berna sevinçle yerinden zıplar:

“Bunu ben seçmiştim! Çok severim…”

Ve ayağa kalkıp mikrofonu eline alır, şarkıyı söylemeye başlar:

“Yesterday…

All my troubles seemed so far away…”

Kamera Berna’nın neşeyle parlayan güzel yüzüne, şarkıyı söylemesine, ellerinin mikrofonu tutuşuna odaklanır. Sonra sırasıyla masadaki oğlanların yüzünde gezer: Sun Yong yine ağzı bir karış açık, hayranlıkla Berna’yı izlemektedir. Jin Ki’nin yüzüne çapkın bir gülüş yerleşmiştir. Arada bir çıkarıp cebindeki anahtarlığa bakmakta, sonra yeniden gülümseyerek Berna’ya dönmektedir. Jung Woo ise gözünü bile kırpmadan (ve yüzünde ciddi bir ifadeyle) Berna’ya bakmaktadır. (Bu arada Berna’nın sesi, Yesterday’in Beatles  versiyonu ile üst üste biner, sonra sadece Beatles versiyonu kalır, her birinin yüzünü ve Berna’ya bakışlarını yine ağır çekimle izleriz) Şarkı bitip Berna mikrofonu bırakınca Jung Woo rüyadan uyanır gibi irkilir. Sonra gözlerini çevirip başka şeylerle ilgili görünmeye, az önceki dalgınlığını çaktırmamaya çalışır. Sun Yong Ve Jin Ki ise gülerek tezahürat yapmakta, onu alkışlamaktadırlar. Berna gülerek onları selamlar, sonra masaya gelir, ikisinin arasına oturur. O sırada içeri bir fotoğrafçı girer; Berna Jin Ki ve Sun Yong’un omzuna elini atar; fotoğrafçı denklanşöre basar, çekilen fotoğraf karesi donar. Fonda hâlâ “yesterday” çalmaktadır.

Sahne 15 (Berna’nın odası, Jung Woo’nun odası, mutfak, koridor) Berna yatağına oturmuş, elinde barda çekilmiş fotoğraf karesini tutmaktadır. Mutlu mutlu gülümser. Sonra o fotoğrafı da annesi ve babasının fotoğrafının durduğu çerçevenin köşesine iliştirir.

Bu sırada telefon çalar. Berna sevinçle açar.

“Alo? Babacığım, sen misin?”

Karşıda Ahmet Yalçın (Altan Erkekli)’ı görürüz. Neşeyle:

“Benim, güzel kızım… Nasılsın yavrum? Nasıl gidiyor gurbet ellerde hayat?”

“Çok iyi gidiyor babacığım,” diye şakır gibi konuşur Berna. “Mesela geçen akşam karaoke bara gittik, bütün gece şarkı söylemekten sesim kısıldı!”

Baba bir kahkaha atar:

“Doğrudur, Uzak Doğulu’lar karaokeyi çok sever… Seni de iyi eğleneceğini düşündükleri için götürmüş olmalılar…”

“Çok eğlendim zaten, eğlenmez olur muyum?” der Berna. Baba, babacan bir sesle (ya ne olacağdı…):

“Ama bak sadece eğlenceye dalma, derslerine de çalış,” deyince de:

“Ya tabii canımcım, ben hallediyorum, merak etme sen…” diye cevap verir.

“Busan’a gitmeye fırsatın olmadı, değil mi?” der baba yine. Berna’nın yüzü düşer:

“Hayır, daha bir türlü fırsat bulamadım… Ama haftasonu gideyim diyorum, yoksa vizeler başlayacak…”

“Tamam güzel kızım… Konuşuruz yine… Bak annen de selam söylüyor.”

“Sen de onu öp benim için. Hoşçakal babacığım,” deyip telefonu kapatır Berna. Bir an özlemle içini çeker. Sonra neşeli ifade geri gelir, komidinin başındaki kitabına uzanır, sırt üstü yatağına yatıp kitap okumaya koyulur.

Aynı anda Jung Woo da telefonla konuşmaktadır. Saygılı bir sesle:

“Evet efendim… Tabii… Busan’a gidip bahsettiğiniz işi yapacağım. Siz müsterih olun, ben her şeyi halledeceğim…” der. Sonra yine saygı ifadeleriyle telefonu kapatır. Bir süre sıkıntıyla nefes alıp verir. Sonra tekrar telefona uzanır, başka bir numarayı tuşlar, telefon çalma ve açılma sesi duyulur.

“Hyo Ju? Nasılsın? Ben de iyiyim, sağol… Evet, o işi hallediyorum, onu söylemek için aramıştım. Haftasonu gereken parayı alıyorum. Siz sadece para istemeye gelen adamları birkaç gün daha oyalayın… Evet… Üzülme Hyo Ju, hallettim dedim ya. Lütfen artık rahat ol… İyi geceler…”

Telefonu kapatınca yüzü yine sıkıntılıdır. Dalgın dalgın önündeki kâğıda “12,000,000 won” yazar; sonra tükenmez kalemle üzerini karalar.

Tekrar Berna’nın odası: Kapı tıklatılır, Berna “girin!” deyince içeri Sun Yong’un başı uzanır:

“Berna-sshi, ben bu ödevin içinden çıkamadım, bana yardım eder misin?”

Berna sevecen bir şekilde: “Tabii!” deyip yerinde doğrulur, Sun Yong içeri girer. İkisi Berna’nın yatağının üzerine otururlar. Sun Yong: “İngilizce ödevi…” der, “Gramerim hiçbir zaman iyi olmadı…”

“Benim de aksine hep gramerim iyi olmuştur; bize sürekli gramer öğretirler,” diye güler Berna. Sun Yong heyecanla atılır:

“Yoo, sen çok güzel konuşuyorsun! Zaten hem İngilizce’yi, hem de Korece’yi çok iyi konuşuyorsun. Sen çok zeki bir kızsın…”

Berna utangaçça güler, “hayır” anlamında elini sallar:

“İngilizce’yi tam on bir senedir öğreniyorum da ondan iyi konuşuyorum! Korece’yi ise…” Sağına soluna bakar, yüzünü Sun Yong’a yaklaştırır, sesini alçaltarak: “Sana bir sır vereyim mi: Korece’yi İngilizce’den çok daha kolay öğrendim, çünkü Korece ve Türkçe’nin dil yapısı birbirine çok benziyor!”

“Sahi mi??” der Sun Yong heyecanla. “Vay bee… Bizim sandığımızdan daha çok ortak yanımız var galiba…”

Berna da gülümseyip ödevi işaret eder: “Hadi bakalım şu ödeve…”

Jin Ki mutfak masasına oturmuş, saçının ön tarafını bir lastik tokayla tutturmuş, ders çalışmaktadır. Jung Woo mutfağa girip ona ilgisizce bir göz atar, gidip kendine bir bardak su doldurur, suyunu içmeden önce:

“Senin odan yok mu? Niye burda ders çalışıyorsun?” diye sorar.

Jin Ki başını kaldırmadan: “Çünkü burda daha iyi anlıyorum,” diye cevap verir. “Hem ayrıca burası Berna’nın odasına daha yakın…”

Jung Woo kaşlarını çatar:

“Ne âlâka?”

“Çünkü şu anda Sun Yong Berna’nın odasında…” Jin Ki bunları söylerken Jung Woo elindeki bardağı kafaya dikmiştir. Birden gürültüyle suyu püskürtür. Jin Ki dönüp ona bakar, sonra sakince lafını tamamlar:

“… birlikte ders çalışıyorlar…”

Jung Woo az önceki tepkisinden dolayı utanmıştır; cool olmaya çabalayarak:

“Haa… Onu baştan desene… Ben de ters bir durum var zannettim… Kız bizim evde yaşarken ona asılmanıza izin veremem.”

“O konuda kendi adıma söz veremeyeceğim,” der Jin Ki istifini bozmadan. “Ama Sun Yong’un ona asılamayacağını garanti edebilirim… Zaten herhangi bir tehlike anında erkenden yetişmek için burda kamp kurdum gördüğün gibi…”

Jung Woo ona bakıp “sana inanamıyorum, ayıp yaa” der gibi gözlerini açarak alaycı ve sinirli bir şekilde “hıh”lar, sonra başını sallayıp mutfaktan çıkar. Berna’nın odasının önünden geçerken içeriden gelen gülüşmeleri duyunca adımları yavaşlar. Bir an tereddüt eder, mutfağa doğru kaçamak bir bakış atar; Jin Ki’nin kendisini göremeyeceğine emin olunca da kapıya doğru yaklaşıp kulağını kapıya dayar.

İçeride ise Berna heyecanla:

“Sun Yong ciddi olamazsın. Kıza bakarken burnunun üstüne top mu yedin??” deyip bir kahkaha patlatır. Sun Yong üzüntüyle:

“Bütün karizmam çizildi, öyle değil mi? Artık hiç umut yok mu Berna?” diye mızmızlanmaktadır. Berna anaç bir tavırla:

“Öyle şey olur mu, daha hiçbir şey bitmiş değil,” diye onu teselli eder. Sonra bir an düşünür: “Hımmm… Meselaaa…” Birden gözleri parlar (muzip efekt gir): “Ona mektup yazsana??”

“Mektup mu?” der Sun Yong (ve aynı anda, kapının önündeki Jung Woo). Berna:

“Tabii! Kızlar böyle romantik hareketlere bayılırlar!” der heyecanla. “Hem yüz yüze konuşmaktan çok daha kolay olur…”

Sun Yong bir an düşünür, “Evet aslında…” diye mırıldanır. Berna kolunu onun omzuna atar. Abla-vâri bir tavırla:

“Bak dostum,” der, “Kızlar en çok hem romantik, hem de asi olan adamları severler… Romantik serseri olmak gerek yani…”

“Romantik serseri…” diye düşünceli düşünceli tekrarlar Sun Yong. Berna başını sallayıp onu onaylar, sonra sözlerine devam eder:

“Bak şimdi, bu işler şöyle yürür: Önce, kızın ilgisini çekmek için ona sıcakkanlı davranacaksın. Ondan hoşlandığını belli edecek, ona iltifatlar edip, küçük sürprizler yapacaksın. Peşinde koşacaksın yani… Ama sonra, kız senin ona olan ilgini fark edince, bu kez kendini geri çekeceksin. Hatta mümkünse kıskandıracaksın! Böyle yaparsan bir kız kafayı yer; “bu çocuk benden hoşlanıyordu, ne oldu da benden uzaklaştı??” diye düşünüp bu sefer de o senin peşinde koşmaya başlar. İşin sırrı budur!”

Sun Yong “Vaaooovv…” diye hayranlığını belli ederken Jung Woo kapının önünde: “Bu ne saçma bir taktik!” diye yüzünü buruşturur. Ama sonra gözlerini yukarı kaldırır, düşünmeye başlar: “Önce ilgi göster, sonra kendini geri çek… Hımm… Acaba cidden işe yarıyor olabilir mi?”

Sonra birden kendine gelir: “Neler diyorum ben böyle?? Banane kız tavlama taktiklerinden!”

Bu arada Berna konuşmaya devam etmektedir:

“Sen hiç merak etme… Dediğim gibi, önce işe mektup yazarak başla… Eğer bu işe yaramazsa, başka şeyler düşünürüz. Hatta şu kızı bir de kendim göreyim, bir ara sizin kampüse gelirim, bana gösterirsin, olur mu? Ben bir yolunu bulup ikinizi bir araya getiririm…”

“Sahi miii?? Süpersin Bernaaa!” diye sevinçle bağırır Sun Yong. Kapıda bu konuşmaları dinleyen Jung Woo ise alaycı bir gülüşle “Şuna da bakın, hanfendi bir de çöpçatanlığa soyunuyor…” diye kendi kendine söylenir.

“Burda napıyorsun??”

Jung Woo yerinde sıçrar. Jin Ki onun dibine kadar gelmiş, kollarını göğsünün üzerinde bağlamış, sinirli sinirli ayağını yere vurarak bir açıklama beklemektedir. Jung Woo bir an bocalar, sonra üste çıkmaya çalışıp:

“Ne yapacağım, Sun Yong’un bir münasebetsizlik yapmadığından emin olmaya çalışıyorum!” der ve arkasını dönüp gitmeye hazırlanır. O sırada kapı açılır, Sun Yong elinde kitabı defteriyle dışarı çıkar, bir Jin Ki’ye, bir Jung Woo’ya bakarak şaşkın şaşkın:

“Aaa, siz niye burdasınız?” diye sorar.

Jin Ki ve Jung Woo aynı anda ağızlarını açarlar. Sonra ikisi de “aman bee…” gibisinden bir hareketle ters yönlere dönüp hızlı hızlı yürüyerek oradan uzaklaşırlar. Sun Yong yine bir ona bir öbürüne bakar, kamera onun bu işten hiçbir şey anlamayan şaşkın yüzüne zum yapar.

Sahne 16 (Berna’nın okulu) Berna’nın gözleri fıldır fıldır bir o tarafı bir bu tarafı kolaçan eder. Sonra telefonunu çıkarır, bir numara tuşlar. Telefon açılınca heyecanla:

“Ah, Jung Woo-sshi, ” der. “Bizim ana amfiye gelir misin? Seninle konuşmak istediğim çok önemli bir şey var… Evle ilgili, evet. Çok önemli… Bekliyorum…”

Sonra da telefonu kapatıp kendi kendine mırıldanır: “Hadi bakalım Min Hee, gerisi sana kalmış…”

Jung Woo telefonu kapatır, “ne konuşacak ki acaba benle?” diye şaşkın şaşkın mırıldanır. Sonra Jung Woo’nun hayallerini görürüz: Berna ağlayarak gelir, onun omzuna kapanır: “Oppa! Jin Ki ve Sun Yong bana asılıyorlar! Ben evden gitmek istiyorum!”

Jung Woo başını sallayarak hayallerden kurtulur, “hayır, evimde böyle şeylere izin veremem!” deyip kararlı adımlarla yürümeye başlar.

O sırada Min Hee büyük amfide tek başına oturmakta, ders çalışmaktadır. Birden içeriye birinin girdiğini görüp başını kaldırır. Jung Woo ile göz göze gelirler. Min Hee sevinçle:

“Oppa!” deyip ayağa kalkar. Jung Woo ise şaşkındır, sağına soluna bakınır; Berna’yı göremeyince olanları anlar. Kendi kendine canı sıkkın bir biçimde söylenir: “Küçük hanım çöpçatanlık marifetlerini benim üzerimde de denemeye karar verdi anlaşılan…”

O sırada Min Hee koştura koştura Jung Woo’nun yanına gelmiştir:

“Oppa, nasılsın? Seninle ne zamandır konuşmak istiyordum… Eğer işin yoksa birlikte yemek yiyelim mi?”

Jung Woo sıkıntılıdır, ama hayır diyemez. Min Hee hevesle: “Bekle, kitaplarımı toplayıp geliyorum,” deyip tekrar oturduğu sıraya koşar.

Sahne 17 (Dış Mekân) Jung Woo ve Min Hee’yi uzakta birlikte yürürlerken izleriz. Kamera bulanıklaşır, yakın çekimde ise bir ağacın arkasına gizlenmiş, keyifle ikisini izleyen Berna’yı görürüz.

“İşte bu! Aslanım Min Hee!” diye neşeyle güler, “Aja aja fighting!”

Jung Woo ve Min Hee yürürlerken Jung Woo sessizdir. Min Hee ise söze nasıl başlayacağını bilemez gibidir. Sonra:

“Jung Woo-sshi, öncelikle her şey için özür dilerim,” der. “Sana söz veriyorum bundan böyle aile işlerine karışmayacağım. Ama lütfen böyle yapma…”

Jung Woo hâlâ sessizdir. Min Hee birden neşeyle az ileride bisiklete binen çocukları gösterir:

“Ah! Hatırlıyor musun, küçükken ikimiz ne çok bisiklete binerdik! Hatta Hyo Ju da bizle gelmek isterdi ama onu aramıza almazdık. Sadece ikimiz oynardık…”

Kamera Jung Woo’nun yüzünü gösterir. Jung Woo o günleri hatırlar…

(Ekran değişir, Taru Chocolate eşliğinde iki küçük çocuğun görüntüsü gelir ekrana: Küçük, dört tekerlekli iki bisiklete binmiş bir kız, bir erkek çocuğu görürüz. Onlardan daha ufak bir kız çocuğu da peşlerinde koşturmaktadır. Sonra arkadaki ufak kız diğer ikisine yetişemez, olduğu yere oturur.

Daha sonra, bisikletteki iki ufaklığın bir dere kenarında bisikletleri bırakmış, kendi kendilerine oynadıklarını görürüz. Kız olanı, ufak bir beşikte bebeğini uyutmaktadır. Oğlan çocuğu ise dere kenarında taşlarla küçük bir ev yapmaktadır. Kız oğlanın yanına yaklaşır:

“Bebek uyudu babası,” der. “Sen ne yapıyorsun?”

“Ev yapıyorum. Büyüyünce burda yaşayacağız. Kocaman, çok güzel bir ev olacak. Herkesin kendi odası olacak. Hyo Ju’nun odası benimkinden ayrı olacak.”

“Büyüyünce Hyo Ju senle oturmayacak ki,” diye kıkırdar kız çocuğu. “Senle ben oturacağım.”

“Neden?” der oğlan çocuğu hayretle. Kız:

“Çünkü sen baba olacaksın, ben anne! Annelerle babalar birlikte otururlar, halalar sadece ziyarete gelir.”

Böyle deyip oğlanın yanağına bir öpücük kondurur. Jung Woo’nun küçüklüğü öyle mal mal bakakalır.)

Kamera, tatlı bir dalgınlıkla gülümseyerek o günleri hatırlayan Min Hee’nin yüzüne döner. Min Hee bakışlarını Jung Woo’ya çevirir:

“Ne güzel günlerdi… Keşke yeniden çocuk olabilsek…”

“Ben o yoksullukla geçen günlere yeniden dönmek istediğimi hiç sanmıyorum,” der Jung Woo soğuk soğuk.

Min Hee onun bu tavrına üzülmüştür. Ama yine de gülümsemeye çalışır:

“Üniversitedeki ilk senemizde de çok eğlenirdik,” der. “Hatırlasana, Seul’ün gezmediğimiz yeri kalmamıştı. Altını üstüne getirmiştik! 63. Binanın tepesine her hafta en az bir kere çıkar, şehirde bildiğimiz yerleri bir de ordan görmeye çalışırdık… Çok eğlenceliydi…”

“Çok bol vaktimiz varmış,” der Jung Woo hafif alaycı bir gülümsemeyle. Min Hee bu kez cidden üzülerek bakar:

“Şimdi de istesek vakit bulabiliriz…”

“Senin vaktin olabilir, ama ben çalışmak zorundayım,” diye öküzce cevap verir Jung Woo. Sonra yürümeye başlar. Min Hee hayalkırıklığı ile kalakalmıştır. Öylece durduğu yerde kalır. Gözlerinden yaşlar süzülmeye başlar.

Jung Woo bir süre yürüyüp onun gelmediğini görünce arkasını döner ve yüzünden yağmur gibi yaşlar inen Min Hee’yi görünce şaşkınlıkla duraklar. Min Hee üzüntülü gözlerini onun yüzünden ayırmamıştır; içini çeke çeke, sessizce ağlamaktadır. Jung Woo’nun da yüzüne üzüntü-sıkıntı karışımı bir ifade gelir. Min Hee’nin yanına döner. Cebinden çıkardığı bir mendille Min Hee’nin yüzünü, nazik bir biçimde siler.

“Özür dilerim,” diye mırıldanır… “Ben sadece…”

Durur, derin bir nefes alır. Sonra:

“Bak Min Hee,” der, “Seni üzdüğümü biliyorum… Ama bugünler, kendimi kanıtlamam için en önemli günler! İyi bir iş bulabilmek ve hayatımı kurtarmak için çok çalışmak zorundayım. Sadece kendim için değil, Hyo Ju ve annem için de bunu başarmak zorundayım…”

“Evet ama tüm bunları tek başına sırtlanmak zorunda değilsin!” der Min Hee de. “İzin ver, bu süreçte yanında olayım. Sana destek olayım. Birlikte başaralım…”

Jung Woo derin bir nefes alır. “Hayır… Bunu yalnız başıma yapmam gerek…”

Min Hee’nin yüzüne yeniden bir hüzün gölgesi çökerken Jung Woo:

“Senden sadece zaman istiyorum…” der kararlı bir sesle. “Bana bir süre izin ver. İzin ver ki, hayatımı kurayım. Sonra, kendini ispatlamış, başarılı bir erkek olarak tekrar karşına çıktığım zaman her şey bambaşka olacak. Sana söz veriyorum.”

Min Hee’nin yüzünde ilk defa umut dolu bir ifade belirir. Gözyaşları arasından gülümser, başını sallar:

“Tamam… Peki Jung Woo… Dediğin gibi olsun… Sana istediğin kadar zaman vereceğim… Sen ne kadar istersen bekleyeceğim…”

Jung Woo gülerek:

“Ama bu, bugün için geçerli değil,” diye ekler. “Bugün yemeği birlikte yiyeceğiz!”

Min Hee neşeyle güler. Sonra Jung Woo’nun koluna girer. İkisi de gülen yüzlerle yürümeye başlarlar.

Sahne 18 (Ev) Berna mutfakta Türk kahvesi pişirmektedir. Köpüren kahveyi ocaktan alır, üç fincana doldurur. Sonra neşeyle gülümseyerek fincanların üzerinde durduğu tepsiyi alır, mutfaktan çıkarken: “Bakalım bunu sevecekler mi?” diye kendi kendine mırıldanır.

Berna önce Sun Yong’un odasının kapısına gelir. Kapıyı tıklatır. “Sun Yong-yah!” diye içeri seslenir. Kamera odanın içini gösterir: Sun Yong, ağzı bir karış açık, horuldayarak uyumaktadır.

Berna omuz silker, sonra Jin Ki’nin odasına gider. İçeriden sesler gelmektedir: Jin Ki repliklerini çalışmaktadır.

“I love thee not, therefore pursue me not.

Where is Lysander and fair Hermia?

The one I’ll slay, the other slayeth me.

Thou told’st me they were stol’n into this wood,

And here am I, and wood within this wood,

Because I cannot meet with Hermia.

Hence, get thee gone, and follow me no more.”

O sırada kapısı tıklatılır, Jin Ki çalışmasını yarıda kesip “girin!” diye seslenir. Kapı hafifçe aralanıp içeri Berna’nın başı uzanır:

“Kahve yapmıştım… Türk kahvesi… Benle birlikte içer misin?”

Jin Ki: “Olur, ben de ara verecektim zaten…” der.

Az sonra ikili, salondaki kanepede ellerinde fincanlarla oturmaktadırlar. Berna:

“Bak böyle içeceksin,” deyip kahveden höpürdeterek bir yudum alır. Jin Ki gülmeye başlar. Berna kendini savunur: “Ama bunun tadı böyle çıkar!”

“Böyle mi yapıyoruz?” deyip aynı şekilde gürültülü biçimde kahvesinden bir yudum alır Jin Ki. Berna sevinçle el çırpar: “Evet evet, süper!”

Sonra masanın üzerinde ters çevrilmiş biçimde duran kitaba gözü takılır.

“Bir Yaz Gecesi Rüyası… Vay be, demek Shakespeare oyunuyorsunuz!”

“Evet… Bu oyun aynı zamanda mezuniyet projemiz. Bundan alacağımız notla mezun olacağız…” der Jin Ki. Sonra merakla Berna’ya bakar: “Shakespeare sever misin?”

“Hamlet ve Macbeth’i tiyatroda izlemiştim. Romeo ve Juliette’inse bin çeşit sinema uyarlaması var, onları biliyorum… Ama ben en çok Shakespeare’in sonelerini severim,” der Berna gözleri ışıldayarak. Sonra İngilizce olarak ezberden bir şiir okur:

“ölüm bir kere öldürür,
korku her gün…
bir kere doğarsın hayata,
umudun olunca bin defa…
bakarsın göremezsin,
hayalin olursa,
her şeyi görürsün”

“Bu sone tam sana göreymiş,” der Jin Ki. “Senin gibi umut dolu, neşeli, insana cesaret veren bir şiir…”

Berna ona biraz şaşırarak bakar. Fakat bu sözler bir yandan da hoşuna gitmiştir. Hafifçe gülümseyerek “teşekkür ederim,” diye mırıldanır.

Jin Ki’nin yüzüne yine çapkın bir gülümseme gelip yerleşmiştir. Elindeki fincanı kahve masasının üzerine bırakır; elini ensesine dayayıp kanepenin başına yaslanır. Şimdi yüzü Berna’nın yüzüne dönüktür. Berna onun bir şeyler diyeceğini anlamış, merakla yüzüne bakmaktadır.

“O halde ben de Shakespeare’in sevdiğim sonelerinden birini okuyayım sana,” der Jin Ki. Berna: “Çok sevinirim,” deyince, hafifçe gülümser, sonra ciddi bir ses tonuyla okumaya başlar: (Arka fon: Joshua Radin – They Bring Me to You)

“sen benim musikîmsin, o güzelim ellerin
kutlu tahta tuşlarda nağmeler yaratınca”

Jin Ki Berna’nın elini avcuna alır. Berna şaşırır, gözleri irileşir. Ama Jin Ki, Berna elini çekmek istese de bırakmaz; şiiri okumaya devam eder:

“ve coşup durmasıyla ahenk dolu tellerin
can kulağıma o hoş ezgiler can katınca,
çevik sıçrayışlarla yumuşacık avcunu
öpüp duran o tuşlar beni kıskandırıyor,”

Bu sırada Sun Yong’un uyanmış olduğunu, esneyerek ayağa kalkıp odasından çıkmak üzere kapıyı araladığını görürüz. Fakat salondaki kanepede el ele oturan Berna ve Jin Ki manzarasını görünce araladığı kapıyı irkilerek geri kapatır; bir an şaşkınlıkla soluklanır. Sonra kapıyı tekrar yavaşça aralayarak onları izlemeye koyulur.

“zavallı dudaklarım hasat sanıyor bunu,
tahtadaki cürete bakıp duruyor mosmor.
ne eşsiz zevk: dans eden tuşlar gibi olmayı
özlemek, parmakların dolaşırken kayarak
o tuşların üstünde coşmak, cansız tahtayı
yaşayan dudaklardan daha çok kutsayarak.”

Apartman merdivenlerini tırmanan Jung Woo’yu görürüz. Anahtarını çıkarır, evin kapısını açar.

“arsız tuşlar sevinsin: uzat parmaklarını
ve öpeyim diye ver bana dudaklarını.” (Shakespeare 128.sone)

Jin Ki sözlerini bitirince gözlerini kapayarak öne doğru eğilir. Donup kalan, ne yapacağını bilemeyen Berna’yı dudaklarından öper. Berna’nın gözleri hayretle açılır!

Kendi odasının kapı aralığından ikisini izleyen Sun Yong’un ağzının bir karış açık kaldığını görürüz. Aynı anda Jung Woo kapıyı açar. Berna ve Jin Ki’yi görünce onun da gözleri faltaşı gibi açılır. Derhal kapıyı kapatıp geri çıkar.

Kamera Berna ve Jin Ki’nin görüntüsü üzerinde donar.

Bölüm sonu

(Kapanış müziği: Yükselen bir tonda Joshua Radin – They Bring Me to You) 

 

Posted in Uncategorized | Tagged , , , , , , | 28 Comments

1. Bölüm

Mozart – Türk Marşı

golden pops_family

Sahne 1: (Havaalanı) (Türk Marşı) Berna elinde valizlerle yolcu çıkış kapısından çıkar. Neşeyle:

“Merhaba Seul!” der kendi kendine. “Hoşbuldum!”

Yüzünde büyük bir gülümsemeyle havaalanında ilerlemeye başlar. Etrafını merakla incelemektedir. Gördüğü çocuklara el sallar, Korece yazıları heceleye heceleye çözmeye çalışır.  Sonra telefon açıp annesine “Ben geldim anneciğim! Yolculuk sorunsuz geçti” diye haber verir. Telefonu kapattıktan sonra elindeki adres yazılı kâğıdı inceler. Sonra görevli bir adama yaklaşır, kırık-dökük bir Korece ile anlaşmaya çalışır, görevli onu eliyle işaret ederek bir yöne yönlendirir. Sonra bir başka kadın görevliye taksi durağını sormaya çalışırken saçma sapan bişey söyler, görevli kadın yüzünü buruşturur, Korece “manyak mı ne?” der. Berna üzgün bakışlarla konuşabileceği başka birini ararken taksi duraklarını görür, neşeyle o tarafa doğru koşturur.

Sahne 2: (Ev)  Kamera apartman dairesinin içinde dolaşır: Ortalığı bok götürmektedir. Cips kâğıtları, çikolata kâğıtları, kıyafetler vs. arasında kanepeden Jin Ki (Geun Suk) kalkar; uykulu bir biçimde esneyerek banyoya yönelir. Diğer bir köşede, yerde ağzı açık bir biçimde uyuyan Sun Yong (Seung Ki)’u görürüz. O sırada kapılardan biri açılır, Jung Woo (Min Ho) çıkar. Salonun halini görünce yüzü buruşur, “gene mahvetmişler burayı” diye kendi kendine söylenerek yerde uyuklayan Sun Yong’u ayağıyla dürter. Sun Yong uyanmaz, homurdanır. Jung Woo (klasik Koreli sinir olma repliği 🙂 ) “ayyhhşşş!” diye gözlerini devirip gıcık olma hareketi yapar, vazgeçip banyoya yönelir. Banyo kapısının kilitli olduğunu görünce seslenir:

“Hey! Jin Ki! Çabuk ol, bugün bir staj görüşmesine gitmem lâzım!”

Banyonun içinde küveti doldurmuş keyif yapan, bir yandan da telefonla konuşan Jin Ki’yi görürüz.

“Tamam, beş dakikaya çıkıyorum!” diye bağırır, ama sonra suratında bir sırıtma ve şımarık bir sesle:

“Günaydın aşkımmm… Dün gece çok güzeldi…” diye telefonda konuşmaya devam eder. Jung Woo yüzünde sabırsız ve somurtuk bir ifadeyle banyo kapısını tıklatmaya devam eder. Tam o sırada apartman kapısı çalınır. Jung Woo bezgin adımlarla kapıya gider, kapının deliğinden bakar, kamera delikten görünen görüntüyü gösterir: Ev sahipleri olan kaknem bir kadın kapıdadır. Kadın, mercekten kendisine bakıldığını fark edip merceğe yaklaşır, kocaman patates bir burun görürüz. Jung Woo suratında büyük bir dehşet ifadesiyle geriye kaçar, sonra derhal panikle, yerde uyuyan Sun Yong’un başına koşar. Onu sarsarak uyandırır:

“Sun Yong, kalk çabuk, ev sahibi geldi!”

(Doink!) Sun Yong’un gözleri fincan gibi açılarak uyanır, yerinden zıplar. Aynı anda Jung Woo banyo kapısına koşar:

“Jin Ki, ev sahibi kapıda!”

Bu defa Jin Ki suları fışkırtarak banyo küvetinden çıkar, aceleden sadece beline bir havlu sarar, banyodan fırlar. Üç çocuk birden ortalığı toparlamaya koyulurlar. (Bu sahneleri hızlı çekim ve arkada komik bir fon müziğiyle (Golden Pops-Family) ile izliyoruz.) Bu arada Jung Woo diğer ikisine devamlı olarak saydırmaktadır: “Sizin halt yemeleriniz yüzünden üçümüz de evden atılacağız!” Nihayet her şey yerine kaldırılır, yerdeki cips kalıntıları, kıyafetler koltukların altına itilir, ve üç çocuk suratlarında bir sırıtma ile kapıyı tekrar açarlar. Ev sahibi, hiç istifini bozmadan eşikte beklemektedir. Gözü bir an Jin Ki’ye kayar, Jin Ki belindeki havluyu rahatsız bir hareketle çekiştirir, ev sahibesi somurtarak burnunun üzerindeki gözlüğü iter. Sonra resmi bir sesle:

“Dün akşam yine buraya kız arkadaşlarınızın geldiğine dair duyumlar aldım” der. “Kira kontratını nasıl yaptığımızı biliyorsunuz: Kızlarla erkeklerin benim evimde birlikte kalmaları yassak efendim!”

Jung Woo en efendi ses tonuyla:

“Yanlış duymuş olmalısınız efendim,” der, “Öyle bir şey olmadı…”

O sırada Sun Yong lafa karışır: “Ajumma, valla hepsi kuru iftira, diğer apartmanlarda kalanlar bizi kıskandıkları için böyle şeyler uyduruyorlar!”

“Evet, benim yakışıklılığımı kıskanıyorlar mesela,” diye çapkınca gülümser Jin Ki; fakat o sırada belindeki havlu kayar gibi olunca bütün karizması yerle bir olarak havluya sıkı sıkı yapışır. Ev sahibi bu laflardan hiç etkilenmemiştir. Doğruca Jung Woo’ya bakar:

“Bu iki haylaza asla güvenmem. Ama sen en aklı başında olansın Jung Woo. O yüzden bu ikisini idare etme işi senin omuzlarında. Eğer onların haylazlıklarına göz yumarsan seni de atarım, bilmiş ol! Hepiniz birden evimden kovulursunuz!”

Üç çocuk süt dökmüş kedi gibi olmuşlardır. Başlarını öne eğerek yanlış anlaşıldıklarını, iftiraya uğradıklarını tekrarlar, özür dilerler. Sonra ev sahibi:

“Sanırım bugün yeni bir oda arkadaşınız olacak. O gelince söyleyin, bir an önce kira kontratını imzalasın…”

“Elbette efendim,” der Jung Woo saygıyla. Kadın tekrar konuşur:

“Yanılmıyorsam bir exchange öğrencisi, öyle değil mi? Nerden geliyor demiştiniz?”

“Türkiye,” diye cevap verir Sun Yong. Sonra geyik yapmaya başlar: “Kafasında fesi ve pala bıyıklarıyla gelecek.” (Aynı anda el hareketleriyle fes ve bıyık yapmaktadır). Jin Ki de gülerek:

“Bizden fazla bıyığı varsa onunla birlikte barlara gidip onun karizmasıyla daha çok kız tavlarız,” der. Ama ev sahibinin varlığını hatırlayınca yüzündeki gevrek gülümseme donar, yeniden sus pus olur.

Kadın ona ters ters bakar, sonra yine Jung Woo’ya döner:

“Pekala, şimdi gidiyorum. Ama buralardayım, diğer evleri denetleyeceğim. Dördüncü ev arkadaşınız geldiği zaman haber verin, geri geleceğim.”

Sonra son bir kez oğlanların arkasına doğru göz atar; bir şey göremeyince arkasını dönüp gider. Onun gitmesiyle birlikte kapıyı kapatan üç çocuğun yüzünde büyük bir rahatlama görürüz. Jin Ki:

“Oğlum nerdeyse yakalanıyorduk!” der. Jung Woo gene öfkeyle:

“Bir daha böyle âlem yaptığınızı görmeyeceğim! Dün sondu; artık buna izin vermeyeceğim!”

Jin Ki laubali bir tavırla elini Jung Woo’nun omzuna atar: “Oğlum azıcık hayatını yaşa! Bak bu yaşlar geri gelmez. Hem dün akşam benim kızın en yakın arkadaşı seni çok beğenmiş, “Jung Woo-isshi de odasından çıkıp bize katılsa ya” diye başımızın etini yiyip durdu…”

Aynı anda Sun Yong da Jung Woo’nun diğer omzuna yapışır: “Evet Hyung-nim, dün öyle bir içmişiz ki, süper eğlendik! Keşke sen de katılsaydın.”

Jung Woo, Jin Ki ve Sun Yong’un ellerini iki omzundan indirir, ters ters konuşur:

“Umarım eve yeni gelen çocuk sizin gibi çılgın değil, aklı başında biridir!”

Sahne 3: (Taksi) Berna takside telefonla konuşmaktadır.

“Evet kızım, çok heyecanlıyım yaa! Düşünsene, ilk defa tek başıma yurt dışına çıkıyorum, hem de Kore’ye geldim! Üç senedir aldığım Korece dersleri sonunda bir işe yarayacak. Ayyy, ev arkadaşlarımı çok merak ediyorum. Yaa Merve, inanır mısın, internette kızlardan biriyle yazıştık ve bana Call of Duty oynamayı çok sevdiğini söyledi! İlk defa Call of Duty oynayan benden başka bir kız daha buldum! Süper di mi?? Diğer ev arkadaşım da tiyatrocuymuş! Daha önce hiç tiyatrocu arkadaşım olmamıştı… Bir tanesi de spor akademisinde okuyor, üstelik üniversitenin voleybol takımında. Ay acaba boyu benden uzun mudur? Koreli kızlar ufak tefektir aslında, ama bu voleybolcu olduğuna göre uzundur heralde…”

O sırada taksi durur, şoför arkasını dönüp:

“Geldik bayan, burası” der. Berna aceleyle telefondaki arkadaşına: “Ben seni sonra ararım, hoşçakal” deyip taksi parasını hazırlamaya koyulur.

Sahne 4: (Ev) Jung Woo takım elbise giyinmiş olarak evden çıkmak üzeredir. Sun Yong’u elinde bir voleybol topuyla kendi kendine manşet saydırırken görürüz. Jung Woo’nun çıkmak üzere olduğunu görünce ona koşturur:

“Hyung, yeni ev arkadaşımızı beklemeyecek misin?”

“Çok acelem var, çıkmam lâzım,” deyip somurtuk bir şekilde ekler Jung Woo: “Akşam ben gelene kadar evi toplamış olun!” ve kapıdan çıkar. Sun Yong arkasından bağırır: “Akşam kimbap sushi getirsene Hyung-nim!” Sonra neşeyle voleybol topunu saydırmaya geri döner.

Sahne 5: (Evin önü) Berna taksiden inmiş, şoför valizlerini bagajdan indirmeye yardım etmektedir. Bagajda son bir çanta kalır. Taksici onu Berna’nın alacağını düşünerek arabaya biner. Berna valize uzanırken birden telefonu çalar. O telefonla konuşurken taksici birden gazlar, Berna telaş içinde arabanın arkasından koşturmaya başlar. Diğer çantaları sokağın ortasında kalmıştır. Kamera sokağın köşesindeki haydut tipli bir adama zoom yapar. Adam elindeki sigarayı yere atıp Berna’nın valizlerinin durduğu yere yönelir. Taksiyi yakalayıp valizini almayı başaran Berna neşeyle geri dönerken birden bir adamın valizlerinin üzerine bıraktığı çantasını kapıp kaçmakta olduğunu görür ve çığlığı basar. Onun peşinden koşmaya başlar.

Tam o anda apartman kapısından çıkan Jung Woo’yu görürüz. Sokaktaki kovalamacayı görünce hemen yardıma koşar. Berna kısa sürede soluk soluğa kalmıştır, yere çöker. Jung Woo adamı kovalamaya devam eder. (Burada Türk marşı eşliğinde bol miktarda aksiyon, koşma-kovalama sahnesi izleriz) Nihayet adamı yakalar, boğuşmaca olur, ama gene elinden kaçırır (bu arada belki kafasına bir taş yer, vs.) Soluk soluğa durur.

Biraz sonra, yüzünde bir bozgun ifadesiyle Berna’nın yanına geri dönmüştür.

“Adamı yakalayamadım, özür dilerim,” der.

Berna üzgün üzgün: “olsun, yine de teşekkür ederim” diyebilir. “Ama pasaportum ve cüzdanım çantanın içinde kalıyor…”

Onun konuşmasından yabancı olduğunu anlayan Jung Woo:

“Sanırım turistsiniz,” der. “Üzülmeyin, hemen aşağı sokakta bir karakol var. –Berna’nın pek anlamayan gözlerle baktığını görünce tekrar eder- Karakol. Polis, polis!” “Haa, polis, tamam,” der Berna. Sonra yine üzüntüyle Türkçe olarak: “Polis nerden bulsun, bütün param, dolarlarım gitti gider!” diye mırıldanır. O sırada Jung Woo:

“Özür dilerim, ama benim gitmem lâzım,” der, “Çok önemli bir görüşmem var.” Berna yine anlamaz gözlerle bakınca: “Interview” der, sonra da kendi kendine “aman ne diye açıklama yapıyorsam…” deyip ayağa kalkar, gitmeye davranır. Birden Berna onun koluna yapışır:

“Bir dakika! Ben aslında şu adresi arıyor.”

Böyle deyip elindeki kağıdı gösterir. Jung Woo bıkkın bir ifadeyle kağıda bakar, sonra birden şaşkınlıkla gözleri büyür. Bir kağıda, bir Berna’ya bakar. Sonra:

“Börney… Yani o sen misin??” diye bağırır.

Berna yüzünü buruşturur: “Börney mi?? Ne diyo bu salak?” Jung Woo kendini işaret eder:

“Ben Kim Jung Woo.”

Sonra birden Berna’da da jeton düşer, onun da yüzüne bir dehşet ifadesi yerleşirken: “Yoksa sen… sen benim ev arkadaşım mısın??” diye Türkçe olarak bağırır. İkisi birbirlerine hayretle bakakalırlar.

Sahne 6: (Ev) Üç çocuk artı Berna evin salonunda oturmuş, hiç konuşmadan birbirlerini süzmektedirler. Sun Yong sanki bir uzaylı görmüş gibi şaşkın ve salak bir ifadeyle, Jin Ki gözlerini kısıp adeta çapkın bir ifadeyle, Jung Woo ise somurtarak Berna’ya bakmaktadır. Berna ise üzgündür, ağlamaklıdır. Sonunda Jung Woo:

“Bu nasıl olabilir??” der sert bir sesle, İngilizce olarak. Sonra Sun Yong’a döner: “Sen Börney’le uzun uzun yazışmadın mı Sun Yong?? Böyle bir karışıklık nasıl olabilir, kız mı erkek mi olduğunuzdan nasıl hiç bahsetmezsiniz?!”

Sun Yong mızmızlanır:

“Böyle olacağını nerden bilebilirdim ki? Biz daha çok birbirimize hobilerimizi falan anlattık…”

Jung Woo Berna’ya döner:

“Peki sen kız olduğunu neden bize söylemedin?”

“Ne bileyim, ben de sizi kız zannettim!” der Berna. Sonra hafif öfkeli, ekler: “Hem sizin isimlerden kız mı erkek mi olduğunuz anlaşılmıyor ki! Sun ve Jin’i kız ismi sandım ben…”

Jung Woo inanamaz gibi gözlerini devirir, “Ayhhhşşş!!” diye elini alnına vurur. Sun Yong:

“Seninki de erkek ismi ama, Barni,” deyince Berna:

“Barni değil, Ber-na!” der hafif öfkeli biçimde. Bu arada Jin Ki:

“Biz senle facebook’tan arkadaş olmuştuk, benim erkek olduğumu görmedin mi yahu??” der. “Ayrıca sen de profil fotoğrafı yerine Call of Duty’den bir asker resmi koymasan bütün bunlar olmazdı…”

“Allah Allah, profil fotoğrafıma ne koyacağımı sana mı soracağım?” diye ters ters cevap verir Berna. Sonra dudak büker: “Ayrıca senin profil fotoğrafın da erkekten çok kıza benziyordu…”

(O sırada bir başka görüntü girer, Jin Ki’nin facebook profil fotosunu görürüz, gerçekten uzun saçları ve küpesiyle kız gibi çıkmıştır 😀 )

Sun Yong Berna’nın son lafına kıkırdamaya başlarken Jin Ki epeyce bozularak:

“O liseyi bitirdiğim seneydi, daha küçüktüm, tamam mı??” diye cevap verir. “Hem ben baby face’sem bu kötü bir şey mi?? Kızlar bayılıyor ama…”

Jin Ki’nin lafını yarıda kesen Jung Woo sert bir sesle:

“Senin burda kalmana izin veremeyiz!” diye kestirip atar. “Çok gıcık bir ev sahibemiz var ve kadının kesin kuralları var. Kızların bırak gece kalmasını, eve girmesi bile yasak! Zaten sabıkalıyız, eğer senin burda kaldığın duyulursa kesin evden atılırız!”

“Ama ben iki aylık kiramı size çoktan ödedim!” diye isyan eder Berna. “Hem şimdi cüzdanım da çalındı! Ben bu halde nereye gideyim??”

Sun Yong çığlık atar: “Ne, cüzdanın mı çalındı??” Jung Woo sıkıntıyla: “Evet, Börney’in az önce çantasını çaldılar…” diye cevap verir. Berna ona ters bir bakış atar: “Börney değil, Ber-na!”

Jin Ki, Jung Woo’ya döner:

“O halde hiç değilse bugünlük kalmasına izin vermeliyiz Jung Woo. Kız beş parasız nereye gider?”

“Evet Hyung, nolur Barni bizle kalsıııın!” der Sun Yong da yavru köpek bakışlarıyla. Berna gene burnundan  soluyarak: “Barni değil, Berna, Berna!! Daha kaç defa söyliycem ben bunu??”

“Hem kız çok güzel, taş gibi,” diye Korece ekler Jin Ki çapkın bir sırıtışla. Berna bu kez de ona ters bir bakış atar, Korece cevap verir: “Ben Korece anlıyor.”

Jin Ki’nin suratı bozum olurken Jung Woo gene İngilizce devam eder:

“Olmaz! Şimdi Börney’i (Berna’nın dudaklarını büzdüğünü görünce telaşla düzeltir) Barniy’i… Ber… neyse işte, bu arkadaşı karakola götürüp ifade verdiyoruz, sonra da kira için verdiği parayı ona geri verip bir otele gitmesini sağlıyoruz! Tamam mı?? Bakın kira parasının benim payıma düşen kısmı burda:”

Böyle deyip cebinden cüzdanını çıkartır, içinden bir tomar para çeker. Sun Yong ve Jin Ki telaş içinde birbirlerine bakarlar. Jung Woo bir ona bir diğerine bakar; “Ne?? Çıkarsanıza paraları…” der. Sun Yong ezilip büzülerek:

“Şeyyy, Hyung-nim, ben bütün parayı harcadım…”

“Eee, şeyy, ben de…” der Jin Ki. Jung Woo’nun gözleri irileşir: “NE?? O kadar parayı naaptınız??”

Sun Yong:

“Ya işte top-mop, yeni eşofman, sonra bir de playstation aldım biliyosun…” derken,

“Ya sen aynı anda üç kızla çıkmak kolay mı zannediyorsun?? Yemeleri içmeleri para, gezmeleri para…” der Jin Ki de.

Bu arada Berna da konuşmaları takip etmeye çalışmakta, bir ona bir öbürüne bakmaktadır. Jung Woo sıkıntılı bir nefes verir.

“Aranızda maddi yönden en sıkıntılı olan benim. Buna rağmen paramı idareli kullandım, ekstra parayı hiç harcamadım. Siz ne vurdumduymaz adamlarsınız böyle??”

“Sen yaşamayı bilmiyorsan biz n’apalım??” diye diklenir Jin Ki. Bunun üzerine Jung Woo onun  üzerine yürür, yakasına yapışır: “Her gün sevgili değiştirmek yaşamak mı demek, ha??”

“Sen benle böyle konuşamazsın!”

O sırada Sun Yong iki oğlanı ayırmaya çalışmakta, Berna ise hayretle olan biteni izlemektedir. Kendi kendine “Yav bu erkekler de dünyanın her yerinde aynı, hiç değişmiyorlar…” diye söylenir.

O sırada çalan kapıyla birlikte herkes donup kalır. (Tehlike efekti: Dummmm!)

Sun Yong kapıya koşturup delikten bakar. Sonra kamera onun yüzüne zum yapar: Dehşetle:

“Ev sahibi burda!!!” diye bağırır.

Diğer iki oğlan da birbirlerinin yakasını bırakıp deli tavuklar gibi koşturmaya başlarlar. Hiçbir şey anlamadan öyle salak salak bakmakta olan Berna’yı bir kolundan biri, diğer kolundan diğeri tutar, çekiştirmeye başlarlar. “Benim odama saklayalım! Benim gardrobum büyük!” “Hayır, benim yatağın altına girsin!”

Neyse ki Sun Yong’un kafası hâlâ çalışmaktadır; aceleyle Jin Ki’nin odasına koşar; onun bir sürü aksesuarla dolu olan aynasının kenarına takılı olan peruklardan ve takma bıyıklardan birer tane kaptığı gibi gerisin geri salona koşturur (bu arada kamera hep onu takip etmektedir), Berna’nın topuz yapılmış saçlarının üzerine erkek saçını, dudaklarının üzerine de aynı renk bıyığı kondurur. Sonra geriye çekilip şöyle bir bakar: “Fena olmadı… Bir de fesimiz olsa, tam Türk’e benzeyeceksin!”

O sırada Jung Woo da hemen portmantodaki kocaman montlardan birini alıp Berna’nın üzerine atar: “Giy şunu çabuk!”

“Niye ki?” der Sun Yong. Jung Woo eliyle göğüs işareti yapıp utanarak gözlerini kaçırır, öksürür. Sun Yong da abartılı bir hareketle ağzını açar (anladııııım! der gibi…) ve o da gözlerini kaçırır. Berna somurtarak denileni yapar.

Sonra Jin Ki koşturur, kapıyı açar. Karşısında ev sahibesini görünce yüzüne yavşak bir gülüş kondurur: “Aman efendim, buyrunuz, bu ne şeref!”

Kadın ona hiç yüz vermeden içeri doğru bir göz atar; sonra Berna’yı görünce yüzüne bir gülümseme gelir ve içeri girer:

“Ah, demek yeni kiracımız geldi, hoş-gel-di-niz!”

“Hoşbulduk,” deyip yerinden doğrularak ev sahibesinin elini sıkar Berna. Oğlanların üçü birden öksürmeye başlayınca durumu anımsar, sesini kalınlaştırır: “Hoşbulduk!”

Ev sahibi diğerlerine ters ters bakar, sonra tekrar Berna’ya döner:

“Kore’yi nasıl buldunuz?”

“Yeni geldi ben, sadece 2 saat oldu…” diye cevap verir Berna. O sırada kadının gözü Berna’nın üzerindeki monta takılır:

“Şunu çıkarsanıza… Bu aralar hava çok güzel…”

Oğlanların üçü birden atılırlar:

“Aaaa, olmaz!”

“Ajumma, Börni’nin geldiği yerlerde havalar o kadar sıcak ki, bu hava ona soğuk geliyormuş!”

“Evet, onlar çölde yaşıyor, unuttunuz mu, develere biniyorlar!”

Berna bunu diyen Sun Yong’a hayret ve dehşetle bakar, “Bu devirde develere bindiğimizi zannediyorlar!!! Neyiz biz, Bedevi Arap mı yahu??” ama hemen sonra içinde bulunduğu durumu hatırlar ve zoraki bir gülümsemeyle:

“Yaa, evet, öyle,” diye onları doğrular Berna. Kadın “garip bu Türkler” diye içinden geçirerek dudak büker, sonra yine gülümser: “Pekala… Odanıza yerleştikten sonra kira kontratını doldurmayı ihmal etmeyin lütfen…”

“Tabii,” der Berna yine. Ev sahibi son kez gülümser, başıyla selam verir, sonra kapıya yönelir. Oğlanlar rahatlayarak nefes verirler. Kadın çıkmadan once tekrar durur, onlara döner. Oğlanlar yerlerinde toparlanıp stres içinde ona bakarlar. Kadın Berna’nın bıyığını işaret eder:

“Bu arada… Bıyığınız ne kadar gür! Bütün Türk’lerin böyle midir??”

Berna gene şaşkınlıkla sırıtmaya çabalar:

“Ee… Şey… Tabi, tabii! Bütün Türk’lerin böyledir! Türk eşittir bıyık, di mi, hahaha!”

Ev sahibi kadın da güler, ve sonra tekrar bir baş selamı verip apartmandan çıkar. O çıkar çıkmaz herkes kanepelere yığılır.

“Bir an yakalanacağız zannettim!”

“O zaman işimiz biterdi!”

Jung Woo yine ilk ayaklanan olur:

“Pekala! Ev sahibi belası gittiğine göre -Berna’ya döner- once karakola gidip çantanın çalındığını bildirelim, sonra da seni bir otele yerleştiririz.”

“Otel olmaz! Az param var benim!” diye çırpınır Berna. Sonra birden hıçkıra hıçkıra ağlamaya başlar. Sun Yong ve Jin Ki üzülerek ona bakarlar. Sun Yong:

“Hyung, sen bu kadar kalpsiz misin, zavallı küçük bir kızı sokağa mı atacağız?”

Jung Woo sıkıntıyla iç çeker; o sırada Berna da diğer oğlanların kendisine destek çıktığını fark etmiş, iyice masum pozuna bürünmeye çalışmaktadır. Dudaklarını sarkıtır. Ama takma bıyığı hâlâ çıkarmamıştır. Jin Ki “Dudağında bu bıyık varken onun zavallı küçük bir kız olduğunu düşünmek zor oluyor…” diye mırıldanır. Berna durumu fark edip çabuk bir kareketle bıyığı çıkarır.

Jung Woo nihayet:

“Pekala!” der. “Bu akşamlık bizde kalabilir. Nasılsa ev sahibi bir daha gelmez. Sonrasını düşünürüz…”

Sun Yong ve Jin Ki yumruklarını birbirlerine çakarlar. (yaho!^^) Berna da alt dudağını ısırarak sevimlice gülümser.

Sahne 7: (sokak) Sun Yong ve Jin Ki Berna’yı aralarına almış, onunla konuşa gülüşe yürümektedirler. Jung Woo ise somurtarak önden gitmektedir. Sun Yong:

“Hiç üzülme Berna, çantanı en kısa zamanda bulurlar,” diye onu teselli etmeye çalışmaktadır. Berna: “İnşallah,” der Türkçe olarak, Jin Ki: “O ne demek?” deyince açıklar: “Yani, umarım öyle olur, tanrı yardım etsin anlamında bir söz…”

“İnn-şalah?” diye komik bir biçimde tekrar eder Sun Yong. Berna kıkırdar.

“Bu arada senin bölümün  neydi?” der Jin Ki.

“Matematik,” der Berna. Sun Yong ve Jin Ki hayranlık sesleri çıkarırlar, Jin Ki: “hem güzel hem zeki,” der Korece, Sun Yong: “Seni anlıyor…” deyince Berna gene gülmeye başlar. Sonra “İsterseniz Korece devam edelim, benim Korecem gelişsin,” der.

O sırada Jung Woo arkasına döner:

“Acıktıysanız burada yemek yiyebiliriz.”

“Yemek miii?? Yaşasınnn!” diye heyecanla ona doğru koşturur Berna. Sun Yong ve Jin Ki şaşkınca arkasından bakakalırlar. Jin Ki dudak bükme hareketini yapar, sonra parmaklarıyla saymaya başlar:

“Hummm… Zeki (bir parmak açılır), güzel (diğer parmak açılır), ve yemeyi seviyor…”

İki oğlan birbirine bakar, sonra: “Abi Türk kızları çok ilginçmiş…” der biri,  “hakkaten.. (chincha 😀 )” der diğeri.

Sahne 8: (restoran) Dört ev arkadaşı bir masanın çevresinde oturmaktadırlar. Berna:

“Peki şimdi ne olacak?” der. “Bu akşam eve girerken yine takma bıyık ve saçla mı gireceğim? Ama sabahleyin okula öyle gitmem, haberiniz olsun…”

“Maalesef bizim apartmadaki bütün daireler bizim gıcık ev sahibine ait,” der Sun Yong düşünceli düşünceli. Ama sonra gülümseyerek ekler: “Ama neyse ki bizim üniversiteden, yani Chung-Ang’dan olan pek kimse yok. Diğer dairelerde kalanların pek çoğu aile, diğer öğrencilerilerse hep Dongguk Üniversitesi’nden. Bizim okuldan bir tek bizim karşı dairede kalan Chang Ui diye bir çocuk var…”

“Chang Ui de ne gıcık bir heriftir!” diye suratını buruşturur Jin Ki. “Onun durumu öğrenmemesi için çok dikkatli olmamız gerek.”

“Buna lüzum yok, nasıl olsa Berna bu akşamdan sonra bizim dairemizden ayrılacak,” der Jung Woo yine. Berna ve diğer iki oğlan itiraz etmeye başlar. Bir süre tartışılır; Berna param yok der, diğerleri kalsın der, en sonunda Jung Woo diğerlerinin sesini bastırmak için bağırarak:

“Tamam lan tamam! Bir susun be…” der ve sesler kesilir. Herkes merakla ne diyeceğini beklemektedir. Jung Woo oflayıp poflar ve somurtarak: “Berna’ya aynı fiyata kalabileceği bir kız evi bulana kadar bizimle kalabilir!” diye kararını bildirir.

Sun Yong ve Jin Ki gene yumrukları çakarlar (yaho!^^) Berna da durumdan memnun gülümser. Jung Woo kendi kendine mırıldanır: “Başımıza bela alıyoruz ama hadi neyse…”

Bu arada garson gelmiş, sipariş almak istemektedir. Sun Yong Berna’nın elinden menüyü çeker:

“Sen bize bırak Berna, sana buranın en iyi yemeklerini yedireceğiz.”

Berna omuz silker, “okey,” diye, ve Sun Yong’la Jin Ki birbirlerinin sözünü keserek sipariş verirler (a bak şundan da alalım, bundan da… bıdı bıdı…) Jung Woo ise somurtarak camdan dışarıyı izlemektedir. Sıra ona gelince kısaca bir yemek ismi söyleyip menüyü uzatır.

Garson gidince Sun Yong heyecanla Berna’ya döner:

“Türkiye’yi biraz anlatsana Berna…”

“Develere binmiyoruz,” der Berna hemen. Sun Yong’un yüzündeki hayreti görürüz. (Arabesk bir müzik eşliğinde deveye binmiş Berna’nın görüntüsü ekrana gelir, görüntü cam kırıklarıyla parçalanır) Jung Woo yemeğin başından  beri ilk defa kıkırdar, sonra yine ciddi yüz ifadesine bürünür. Jin Ki:

“Peki erkekler…” diye söze başlayınca Berna gene hemen:

“Erkekler bir sürü kadınla evlenemiyor,” diye cümleyi tamamlar. Jin Ki’nin yüzüne bir hayalkırıklığı yerleşir, (Bir sedire uzanmış, çevresinde dört kadından birinin kendisini yelpazelediği, birinin ağzına üzüm taneleri uzattığı, başında kavuk olan Jin Ki görüntüsü gelir ekrana; yine cam kırıklarıyla bu görüntü parçalanır), Jin Ki dudaklarını uyuz biçimde büker.

“Dansöz de mi yok??” diye Sun Yong heyecanla bağırınca Berna güler:

“O var… Ama bütün Türk kadınları göbek dansı yapmayı bilmezler…”

Yine Sun Yong ve Jin Ki “yaaa!” diyerek hayalkırıklıklarını ifade ederken Jung Woo bu defa bir kahkaha atar. Jin Ki ona sataşır:

“Ne yapalım oğlum, biz senin gibi uluslararası ilişkiler okumuyoruz, bilmiyormuşuz işte…”

Berna heyecanla Jung Woo’ya döner:

“Uluslararası mı okuyorsun?? Diplomat olacaksın yani…”

Jung Woo “bakalım” der gibi dudak büker:

“Ne yapacağımı henüz bilemiyorum… Belki başka işler yaparım…”

Jin Ki atılır:

“Beyefendi uluslararası şirketlerde çalışıp paraya para demeyecek!”

“Sahi Hyung, senin bugün staj görüşmen yok muydu?” der Sun Yong. Jung Woo sıkıntılı bir biçimde:

“Berna hanımla uğraşırken çoktan kaçırdım!” diye ters ters cevap verir. Berna kızarıp bozarır, bir an Korece konuşmaya çalışıp kekeler, sonra İngilizce’ye dönüp:

“Öyle mi? Madem öyle, benle uğraşmasaydın keşke! Direk işine baksaydın! Zaten hırsızı da yakalayamadın, beceriksiz…” diye aynı terslikle lafı iade eder. Jung Woo bir şey diyecek gibi olur, sonra lafını yutup “neyse ya, ben bişey demiyorum” der gibi başını sallar.

Bu arada yemekler gelmiştir. Oğlanlar neşeyle ellerini ovuştururken Berna önündeki yemeğe  bakar. Dikdörtgen şeklinde, kurutulmuş koyu yeşil renkli yosunlardır bunlar. Sun Yong hevesle yapraklardan birini alıp diğer tabaktaki pirinçleri arasına koyarak chopstick yardımıyla sarar, sonra ağzına atıp: “Hmmmm, muhteşemmm!” diye sesler çıkarır. “Sen de yapsana,” der Jin Ki. Berna chopstick’lerle uğraşır ama beceremez. Mahcup bir biçimde yeni arkadaşlarına sırıtır ve yapraklara elleriyle girişir. Sarma sarar gibi az önce Sun Yong’un yaptığı şeyi tekrarlar ve yosun dolmasını ağzına atar.

Oğlanlar merakla onu izlemektedir. Berna’nın yüzü değişir, renkten renge girer. Ağzındakini zorlukla yutar.

“Nasıl buldun?” der Sun Yong hevesle.

“Ee… İlginç…” diye cevap verir Berna. Sırıtmaya çabalar.

Sonra çekingence başka bir yemeğe uzanır. Ondan bir parça ağzına atar. Neyse ki bu defa yüzünün ifadesi düzelir.

“Hımmm, bu fena değilmiş… Evet evet, hiç fena değil…”

“Tabii, o süper bir yemektir, domuz rostosu!” diye atılır Sun Yong neşeyle. Berna “domuz” lafını duyunca birden lokması boğazında kalır; kusacak gibi bir hareket yapar. Sonra çaktırmadan peçeteye tükürür, ama oğlanları bozmamak için çiğniyormuş gibi yapmaya devam eder, bir yandan da gülümsemeye çalışır. Onun bu halini bir tek Jung Woo fark eder; bıyık altından güler.

En sonunda Berna sebzeli bir yemeğe uzanır. Çekinerek:

“Peki ya bu ne?” diye sorar. Sun Yong yine neşeyle açıklamaya koyulur:

“O tamamen sebzedir. İçinde kabak, patates, soğan ve patlıcan var…”

Berna bir oh çeker, sevinerek bu yemekten koca bir kaşık alır. Ama ağzına götürmesiyle birlikte gözleri irileşir (arka fonda komik müzik: Golden Pops – Family), ağzından dumanlar çıkarken:

“Acııııııı!” diye bağırır. Sonra derhal elinin altındaki bardağa atılır. Sun Yong ve Jin Ki hemen “hayır, o öyle içilmezz!” diye müdahale etmeye kalkarlar ama Berna bardağı kafaya dikmiştir bile. Berna bütün bardağı bitirir, sonra dehşetten açılmış gözlerle kalakalır, kafası masaya düşer.

Üç çocuk hayretten donakalmış vaziyette birbirlerine bakarlar. Jin Ki:

“Sojuyu bir dikişte bitirdi…” diyebilir. Jung Woo gene elini alnına götürür, başını iki yana sallar, canı sıkkın bir şekilde:

“Ben bu kızın başımıza dert olacağını biliyordum…” der. “Bakalım daha neler göreceğiz…”

Sahne 9 (Berna’nın odası): Berna gözleri kaymış bir vaziyette yatağına uzanmış, bir elini başına götürmüş, telefonda konuşmaktadır.

“Çok korkunç yemekleri var Merve! Bugün aç kaldım yemin ederim! Üstelik koca bir kupa içkiyi aç karna içtim! Midem korkunç bir durumda… Başım da çatlıyor…”

Telefonun diğer ucunda Merve’yi görürüz. Endişeli bir yüzle:

“Sen onu bunu bırak da, ne halt edeceksin onu söyle!” der. “Berna, kafayı mı yedin, üç adamla nasıl aynı evde kalırsın??”

Berna üzgün bir yüzle yatağında doğrulur:

“Ne yapayım Merve, başka çarem mi var?? Bütün param gitti, kredi kartlarımı iptal ettirmek zorunda kaldım… Babamlardan havale yoluyla para istedim ama kuryenin paramı getirmesi için sabit bir adres vermek zorundaydım. Ben de mecburen buranın adresini verdim…”

“İyi ama ya o Koreli adamlar senin bu halinden yararlanmaya kalkarlarsa?? Düşünsene, gidecek başka yerin yok, paran yok, kimseyi tanımıyorsun…”

Berna’nın yüz ifadesi önce ciddileşir. Sonra birden gülmeye başlar, eliyle “yok canım” der gibi bir hareket yapar.

“Yok artık daha neler?? Bu çocuklar iyi çocuklara benziyorlar. Özellikle voleybolcu olan çok saftirik bir şey… Bebek yüzlü olan ise çapkın gibi; ama öyle durup dururken saldıracak birine benzemiyor. Bir tek… hımmm, bir tek o somurtuk olan çok soğuk nevale; ama o da efendi bir çocuğa benziyor. Yok yok, zannetmem, bana kötü bir şey yapmaya kalkmazlar…”

“Sen gene de dikkatli ol derim; sonuçta erkek milleti…” der Merve bilmiş bilmiş. “Şimdi onlar içip içip sana sarkmaya falan kalkarlar; sen en iyisi yastığının altında bir bıçakla falan uyu…”

Berna telefonu düşünceli bir yüzle kapatır. Sonra kendi kendine: “İçip içip saldırırlar mı hakikaten??” diye düşünür. “Yok canım?? Yapmazlar heralde??”

Burada fona buğulu bir görüntü girer: Berna üç çocuğun korkunç kahkahalar atarak üzerine çullandığını, kendisinin çığlık atarak onlara karşı koymaya çalıştığını hayal eder.

Sonra Berna kafasını sallayarak bu hayalleri aklından uzaklaştırır. Ama endişesinin geçmediği bellidir; alt dudağını öne çıkararak üzgün ve çaresiz bir halde kapıya bir bakış atar.

Sahne 10 (Jung Woo’nun odası): Jung Woo telefonla konuşmaktadır.

“Tekrar çok özür dilerim efendim… Hesapta olmayan bir aksilik oldu… Sözümü tutamadım… Ama bana bir şans daha verirseniz, bu iyiliğinize layık olmaya çalışacağım…”

Karşı taraftan söylenen sözler yüzünden Jung Woo’nun yüzü düşer. Sonra saygılı bir biçimde:

“Peki efendim… Anlıyorum… Yine de çok teşekkürler…”

Deyip telefonu kapatır. Sıkıntıyla derin bir nefes verir. Sonra elleriyle yüzünü avuçlar; sıkıntıyla:

“Off, gitti güzelim iş…” diye mırıldanır… “Offf, aptal kız… Cüzdanını çaldırmanın tam sırasıydı!”

Bir süre öylece oturur. Sonra tekrar telefonunu çıkarır, bir numara tuşlar.

Odasına oturup ders çalışmakta olan Kwon Min Hee’yi (Yoon Eun Hye) görürüz. Çalan telefona önce ilgisizce bir göz atar; fakat arayanın Jung Woo olduğunu görünce telaşlı bir hareketle başındaki kulaklığı çıkartır, sevinçle telefonunu açar:

“Alo?”

“Meraba Min Hee, nasılsın?” der Jung Woo, “Dersler nasıl gidiyor?”

“Ah, iyidir Jung Woo oppa, sen nasılsın?” der Min Hee heyecanlı bir sesle. Yüzüne utangaç ama sevinçli bir gülümseme yayılır.

“Ben de iyiyim, sağol… Baksana, sana bir şey soracağım: Sizin yurtta boş yer var mı?”

“Bildiğim kadarıyla yok,” der Min Hee. Sonra merakla: “Niçin sordun?”

“Şeyy, ee, bir arkadaşımın tanıdığı bir kız öğrenci için kalacak yer arıyorlarmış. Benden tanıdıklara sormamı rica etti… Neyse, senin aklına gelen ucuz güvenilir bir yurt veya öğrenci evi olursa bana haber verirsin, değil mi?”

“Elbette,” der Min Hee. “Hoşçakal oppa.” Sonra telefonu kapatıp düşünceli bir yüzle durur.

Sahne 11 (Berna’nın odası-Jung Woo’nun odası-salon-mutfak) Kamera, Berna’nın yüzüne odaklanmıştır; Berna kafasını odanın araladığı kapısından çıkarmış, salonu gözlemektedir. Kamera, kapı aralığından onun bakış açısını gösterir: Sun Yong ve Jin Ki TV izlemekte, konuşup gülüşmektedirler. Onların kendisini fark etmeyeceğinden emin olan Berna, sessizce odasından dışarı süzülür; duvara yaslanarak yavaş yavaş koridorun sonundaki mutfağa yönelir.

Mutfakta parmaklarının ucuna basa basa buzdolabına doğru ilerler; yavaşça kapağı açar.

Buzdolabının içinden çekim: Bomboş raflarda tek bir şey durmaktadır; Berna onu eline alır, kafasını sağa sola yatırarak ne olduğunu anlamaya çalışır. Sonra dudak büküp geri koyar.

Sonra kapak raflarına bakar. Yüzüne bir gülümseme yayılırken: “Tam tahmin ettiğim gibi,” diye kendi kendine mırıldanır. “Anlaşılan öğrenci evleri dünyanın her yerinde aynı: Yiyecek namına bir şey yoktur, ama içki mutlaka bulunur!” 😀

(golden pops – family)

İçki şişelerini sessizce birer birer çıkarmaya başlarken “Evet, bu gece içip içip aklınızı kaybetmeyeceksiniz beyler… Kendi güvenliğimi tehlikeye atamam…” der.

Bu arada Jung Woo yüzünde bir sıkıntı ifadesiyle masasının başında oturup düşünmektedir; sonra ayağa kalkar. Odasının kapısını açıp koridora çıkar.

Salonun önünden geçerken TV izleyerek cips yiyen iki çocuğa şöyle bir bakış atar; sonra başını onaylamayan bir biçimde sallayıp (gene “neyse lan, ben bişey demiyorum…” ifadesi) mutfağa doğru devam eder.

Mutfak kapısının önüne gelince arkası dönük bir biçimde buzdolabından içki şişeleri çıkarmakta olan Berna’yı görür. Gözleri hayretle irileşir. Sonra kapıdan çekilip kendi kendine:

“Bu kızın başımıza bela olacağını biliyordum!” diye söylenir… “Üstelik hem hırsız hem de alkolik çıktı!”

Sahne 12 (Berna’nın odası, Jung Woo’nun odası)

Gece, herkes yatmış. Berna’yı karanlık odasında yorganı tamamen üzerine çekmiş biçimde görürüz. Gözleri faltaşı gibi açık, bir o tarafa bir bu tarafa dönmektedir. Bu arada elinde bir makas tutmaktadır; dışarıdan çıtırtılar geldikçe heyecanla bu makası sıkı sıkı kavrar.

Sonra Jung Woo’nun odasına döneriz. Jung Woo ders çalışmaktadır. Sonra aklına bir şey takılmış gibi önündeki kitap destesine uzanır; kitaplara sırayla bakar; sonra birden yüzünde bir “olamaz yaaa…” ifadesiyle yüzünü buruşturur:

“Mikroekonomi kitabı Jaehyun’un eski odasında kaldı… O olmadan bu ödevi bitiremem…”

Bir süre sıkıntıyla ne yapacağına karar vermeye çalışır. Sonra ayağa kalkıp odasından çıkar. Koridoru geçip Berna’nın odasına kadar gelir.

Berna odanın kapısında bir gölge görünce korkuyla içini çeker. Elindeki makası daha sıkıca kavrar. Donup kalmış gibi ses çıkarmadan beklemeye başlar.

Bu arada Jung Woo başını kapıya yaslayıp içeriyi dinlemektedir. “Uyumuş galiba… Kitabı hemen alıp çıksam fark etmez bile…” diye mırıldanıp yavaşça kapı koluna uzanır.

Kapının açıldığını fark eden Berna’nın gözleri iyice irileşmiştir. Yerinden fırlamaya hazırlanır.

Bu sırada Jung Woo içeriye süzülmüş; Berna’nın yatağının yan tarafındaki kitaplara yönelmiştir.

Berna birden “hiyaaaa!” diye bağırarak karanlıktaki silüetin tepesine atlar! Jung Woo ne olduğunu bile anlayamamıştır; boğazına sarılıp saçlarını çeken kızdan kurtulmak için boğuk boğuk: “Berna dur! Kötü bir niyetim yoktu! Bırak beniiiii” diye bağırmaktadır.

Sun Yong ve Jin Ki gürültüye uyanmış, apar topar Berna’nın odasına koşturmuşlardır. Birisi ışığı yakmayı akıl edince gördükleri manzara karşısında ikisi de hayretten açılmış ağızlarla bakakalırlar.

“Hyung, neler oluyor??” Jung Woo:

“Çabuk çekin şunu tepemden!” diye kısılmış bir sesle konuşmaya çabalar. Berna hâlâ onun saçlarını çekiştirmektedir. Bir yandan da Türkçe olarak: “Beni kolay lokma mı zannettin ha? Ha?? Ben Osmanlı torunuyum oğlum, bana bir şey yapamazsınız!” diye bağırmaktadır. Çocuklar şaşkınlık içinde Berna’ya doğru koşturur, onu Jung Woo’dan ayırmaya çabalarlar.

Sahne 13 (Berna’nın odası) Kamera kapının anahtar deliğine odaklanır, bir el anahtarı kilide takar, sonra kamera uzaklaşır, elin Jin Ki’ye ait olduğunu görürüz. Jin Ki:

“Al işte, odanın anahtarını bulduk size Berna hanım,” der. “Şimdi artık uyuyabilir miyiz lütfen?”

Berna yatağa oturmuş, yastığı kucağına almış, somurtmaktadır. İngilizce olarak:

“Tamam ama yarın gece bir de alarm istiyorum,” der. “Kapının kilitli olmasına aldırmadan girmeye çabalayanlara karşı bir önlem daha olmalı!”

Duvara yaslanmış somurtarak onların işinin bitmesini bekleyen Jung Woo hayret ve öfkeyle dikildiği yerden Berna’ya doğru bir adım atar:

“Sen fazla oluyorsun ama! Ne sanıyorsun, biz sapık mıyız??”

“Bunu bilemem,” diye omuz silker Berna, “Sizi daha tanımıyorum ki…”

Sun Yong sevimli sevimli gelip Berna’nın yatağının önünde diz çöker:

“Berna-sshi, biz aslında çok iyi çocuklarız, sen de tanıdıkça bunlara gerek olmadığını göreceksin…”

“Neyse ki o kadar uzun süre burada kalmayacak,” der Jung Woo ve cool bir tavırla kapıya yönelip odadan çıkar. Berna arkasından yüzünü buruşturur.

Bu arada Jin Ki de Sun Yong’un yanına gelmiş, onu çekiştirerek ayağa kaldırmıştır.

“Neyse neyse… Bugün hepimiz zor ve yorucu bir gün geçirdik… Yarından itibaren eminim birbirimize karşı daha iyi davranacağız.”

“Ama o makası bir daha kullanma, olur mu Berna-sshi?” der Sun Yong gene sevimli, ama biraz da korkak bir tavırla. Berna ilk defa sırıtır. Sonra arkasında sakladığı makası çıkarır: Jung Woo’nun saçlarından bir tutam kesmiştir.

“Bu ona bir daha odama izinsiz olarak giremeyeceğini hatırlatır,” der kendi kendine.

Jung Woo’nun odasında, Jung Woo’yu ayna karşısında görürüz. Elindeki bir başka küçük ayna ile ensesini görmeye çalışmaktadır. Berna’nın kestiği kısmı görünce suratına bir bozum ifadesi yerleşir, öfkeyle aynayı bir tarafa fırlatır, kendini yüz üstü yatağına atar.

Sahne 14 (Dış mekan) (Türk marşı) Ertesi sabah… Berna’ların apartman binasını dıştan görürüz. Sonra sokaktan geçen okul çocukları, insanlar görünür.

Apartmanın ana kapısından Berna kafasında perukla ve yüzünde takma bıyıkla çıkar. Sırtında büyük bir sırt çantası vardır. Etrafı kolaçan edip sokağa çıkar, yürümeye başlar.

Sağa sola bakarak yürürken ileride bir umumi tuvalet görür; yüzü aydınlanır.

Tuvalete girmeden önce yine sağına soluna bakar; kimsenin görmediğine emin olunca kadınlar tarafına girer. Kamera bir süre mekânı dıştan çeker. Birkaç saniye sonra çığlıklar duyulur; Berna koşturarak dışarı çıkar, sağa sola bakınıp kaçmaya başlar. Arkasından üç-dört tane öfkeli kadın bağırarak koşmaktadır.

Sahne 15 (Okul binası) Berna bıyığı-peruğu çıkarmış vaziyette erkek tuvaletinden kafayı uzatır. Dışarıda kimsenin olmadığını görünce hemen dışarı süzülür. Koridorda yürümeye başlarken kendi kendine söylenmektedir: “Ben her sabah bu işkenceyi çekmek zorunda mı kalacağım yaa?”

Omuz silker, yüzüne bir gülümseme yerleşir:

“Neyse neyse, keyfimizi bozmayalım: Şimdi yeni okuluma kaydolma zamanı, yehuuu!”

(Türk marşı) Berna’nın “sekreterlik” yazan odaya girmesini, form doldurmasını, görevlilerle konuşmasını filan izleriz. Kore usulü selam vererek neşeyle ordan ayrılır.

Amfilerin numarasına baka baka ilerleyen Berna, en sonunda aradığı yeri bulur. İçerisi öğrencilerle dolu büyük bir amfiye girer.

İçeride, boş bir yere oturur. Kamera onun bir üst sırasında oturan Min Hee’yi gösterir. Bu sırada gözlüklü yaşlı bir hoca içeri girer; öğrenciler seslerini kesip yerlerine geçerler.

Sahne 16 (Dış mekan) (Edward Chun-Give My Love) Sun Yong’u bir ağacın arkasına saklanmış, uzakta bir şeyleri izlerken görürüz. İzlediği, ileride bir banka oturmuş kitap okuyan Min Yoon Ah (Kim So Eun)’tır. Sun Yong kararsız bir yüz ifadesiyle onun yanına gidip gitmemekte tereddüt eder. Sonra birden bir başka kız gelir, Yoon Ah’la konuşmaya başlar, sonra Yoon Ah ayağa kalkıp kız arkadaşıyla birlikte gülüşerek yürümeye başlar. Sun Yong yüzünde bir hayalkırıklığı ifadesiyle kalakalır.

Sahne 17 (Tiyatro salonu) Tiyatroda seyirci koltuklarında oturan hocaların yüzünde memnun bir ifadeyle provayı izlediklerini görürüz. Sonra kamera sahneyi gösterir. Jin Ki büyük bir profesyonellikle Bir Yaz Gecesi Rüyası’nda, Demetrius rolünü oynamaktadır:

DEMETRIUS
These things seem small and undistinguishable,
Like far-off mountains turned into clouds.

HERMIA
Methinks I see these things with parted eye,
When every thing seems double.

HELENA
So methinks:
And I have found Demetrius like a jewel.
Mine own, and not mine own.

DEMETRIUS
It seems to me
That yet we sleep, we dream.–Do not you think
The duke was here, and bid us follow him?

HERMIA
Yea, and my father.

HELENA
And Hippolyta.

LYSANDER
And he did bid us follow to the temple.

DEMETRIUS
Why, then, we are awake: let’s follow him;
And by the way let us recount our dreams.

Hocalardan biri: “Kestik!” diye bağırır. Sahnedeki aktörler toparlanırlar. Sahne kenarındaki boyalı süslü bir kız “Oppaaa!” diye bağırarak sahneden inen Jin Ki’nin boynuna atılır. Jin Ki az önceki ciddi görünümünden hemen uzaklaşmış, laubali bir tavırla kolunu kızın omzuna atmıştır. Birden bir başka çocuk gelip yakasına yapışır:

“Jin Ki! Sonunda buldum seni! Var mı benim kızıma göz dikmek ha??”

Jin Ki’nin yanındaki kız şımarık bir tavırla Jin Ki’nin koluna daha çok yapışır, diğer oğlana:

“Ben artık onunla birlikteyim tamam mı Han Chung, bunu o kalın kafana iyice sok!” diye diklenir. Han Chung kıza “Seni küçük…” diye bağırırken hâlâ gitmemiş olan hocalardan biri:

“Orda neler oluyor?” diye bağırır, “Han Jin Ki, bir sorun mu var?”

Jin Ki ve diğer çocuk hocaya dönüp eğilerek selam verirler, “Her şey yolunda efendim,” diye bağırırlar. Sonra Jin Ki çocuğun yakasına yapışır, kulağına eğilerek:

“Kozlarımızı dışarıda paylaşalım,” der.

Sahne 18 (Tiyatro salonunun dışı) Az önce Jin Ki’ye diklenen çocuğun bir yumruk yiyip yere düşüşünü izleriz (yer kamerasından). Jin Ki ellerini boksör pozisyonunda tutmuş şekilde görüntüye girer, onun da kaşının kenarı kanamaktadır:

“Ne oldu ha, ne oldu?? Bu kadar fos mu çıktın? Hadi gelsene!”

Yere düşen çocuk tükürerek yerden kalkar, ani bir hareketle Jin Ki’ye bir yumruk savurur. Fakat Jin Ki yana kaçmayı başarır. Hızlı ve şık bir hareketle çocuğun boşta kalan yumruğunu kavrar; onu ters döndürüp çocuğun kolunu sırtına yapıştırır. Sonra kulağına:

“Bir daha bana ve sevgilime yaklaşmayacaksın!” diye bağırır. “Anladın mı beni? Anladın mı??”

Kolu kıvrılıp acı içinde bağıran çocuk “An-anladım!” diye kekeler. Jin Ki onun kolunu son bir kez daha iyice büküp bırakır. Çocuk acıyla yere düşüp kıvranmaya başlar. Jin Ki ise yüzünde çapkın ve kendinden emin bir gülümsemeyle az ötede durmuş bu kavgayı izleyen, onu alkışlayıp boynuna atılarak karşılayan süslü kızın omzuna kolunu atarak yürümeye başlar.

O sırada yere düşmüş olan çocuk son bir gayretle seslenir:

“Sen bir zavallısın Jin Ki! Annenin ne olduğunu bütün okul biliyor!”

Jin Ki’nin yüzündeki gülümseme bir anda silinir. Suratı korkunç bir öfke ile dolarken Jin Ki sert bir hareketle geri dönüp yerde yatan çocuğun üzerine çullanır:

“Ne dedin sen?? Ne dedin haa??”

Jin Ki birbiri ardına yumrukları indirirken kız çığlıklar atmaktadır; çevreden koşup gelenler Jin Ki’yi yerdeki çocuğun üzerinden ayırırlar. Jin Ki “Bırakın  beni!” diye bağırmaktadır. Birden az ileride yüzünde bir tiksinti ifadesi ile kendisini izleyen az önceki tiyatro hocasını görürüz. Jin Ki onu görünce donup kalır.

Sahne 19 (Amfi) Ders anlatan hoca: “Evet bugünlük bu kadar,” deyip dersi keser; amfide eşyalarını toplayıp ayağa kalkan öğrencileri görürüz. Berna dilini hafifçe çıkarmış, harıl harıl bir şeyler yazmaya devam etmektedir. Birden yanından geçmekte olan öğrencilerden biri, sıranın üzerinde durmakta olan kalemliğine çarparak onu yere düşürür. Berna yerinden kalkmak üzere hamle yaparken bir başka elin kalemliğe uzanıp onu yerden aldığını görürüz. Kalemliği Berna’ya uzatan kişi, tatlı tatlı gülümseyen Min Hee’dir.

“Merhaba,” der Min Hee. “Sen exchange öğrencisisin galiba.”

“Evet, nasıl anladı sen?” der Berna hayretle. Min Hee güler:

“Eh, pek zor olmadı…” deyip yüzünü işaret eder. Berna güler. Sonra iki kız birlikte yürümeye başlarlar. Min Hee:

“Peki nereden geldin?” diye sorar. Berna “Türkiye” deyince heyecanla:

“Ah, benim bir arkadaşım geçen yaz gitmişti… Anlata anlata bitiremiyordu. İstanbul çok güzelmiş,” diye cevap verir. Berna sevinçle:

“Ben de İstanbul’dan geliyor!” der, “Evet, İstanbul çok güzeldir.”

Sonra kendi kendine Türkçe: “Sonunda Türkiye hakkında gerçekten bir fikri olan biriyle tanıştım, yaşasın!” diye sevinir.

Sahne 20 (Dış mekan) Min Hee ve Berna okul binasından çıkmış, konuşarak yürümeye devam etmektedirler. Min Hee:

“Korece’yi çok iyi konuşuyorsun,” der, “Nerde öğrendin?”

“Okulda. Üç sene boyunca ders aldı ben. Ayrıca Kore’ye karşı her zaman büyük bir ilgim olmuştur,” der Berna. Min Hee sevinç-hayret karışımı bir ifadeyle:

“Ah, ne hoş… Peki neden?” deyince:

“Şey, benim dedem…” diye söze başlar. Fakat sözünü tamamlayamadan karşısında Jung Woo’yu görünce şaşkınlıkla duraklar. Jung Woo’yu gören Min Hee de sevinçle:

“Oppa? Sen burda ne yapıyorsun?” diye ona doğru koşmuştur bile. Jung Woo da iki kızı birlikte görmekten dolayı şaşırmış, biraz da sıkılmış gibidir. Boğazını temizler:

“Ehem… Şeyy, ben, burdan geçiyordum sadece…” diye ağzında bir şeyler geveler. Sonra Berna’ya bakar:

“Alışveriş etmek istediğini söylemiştin. Seni süpermarkete bırakabilirim.”

Min Hee şaşkınlık içinde bir Berna’ya, bir Jung Woo’ya bakar.

“Siz tanışıyor musunuz?” diye sorar. Jung Woo:

“Şey, biz…” diye bir şeyler gevelerken Berna atılır:

“Dün benim çantamı çaldılar! Jung Woo-sshi bana yardım etti. Böyle biz tanıştı.”

Min Hee heyecanla:

“Aman Tanrım, çantan mı çalındı?? Çok üzgünüm,” der Berna’ya, sonra da gözlerinde hayranlık pırılıtılarıyla Jung Woo’ya döner: “Oppa, çok cesursun!”

Jung Woo bu şekilde anılmaktan dolayı biraz sıkılmış gibidir:

“Çantayı alıp kaçan adamı yakalayamadım ama…” diye mırıldanır. “Her neyse…” Tekrar Berna’ya bakar: “Süpermarkete gidiyor muyuz?”

“Uzak mı?” diye sorar Berna. “Ben aslında eve dönüp uyumak istiyor. Dünden beri çok yorgun ben…”

Sonra abartılı bir hareketle esneyerek:

“Dün gece hiç uyuyamadı ben… Bir hırsız da gece odama girdi…”

Jung Woo yüzünde bir dehşet (“ne saçmalıyo bu kız yaaa?? Hırsız mı olduk şimdi de…”) ifadesiyle ona bakarken Min Hee üzüntüyle:

“Aman Tanrım, bir hırsız da gece mi geldi?? Berna-sshi, çok şanssızsın! Aslında biz Koreliler böyle değilizdir, sana hep kötü insanlar denk gelmiş…”

Berna sırıtarak Jung Woo’ya bakar. Sonra Min Hee’ye döner: “Evet, hep kötü insanlar denk geldi… Ama olsun, bugün iyi bir insanla tanıştı ben…” Böyle deyip Min Hee’yi işaret eder.

Jung Woo konuşulanları hiç duymamış gibi asık bir yüzle:

“Süpermarket aşağı sokakta. Gitmek istersen kendin bulursun!” deyip arkasını dönerek yürümeye başlar. Min Hee onun gitmekte olduğunu görünce telaşla “oppa!” diye arkasından koşturur. Sonra Berna’yı hatırlar, arkasını dönüp el sallar: “Berna-sshi! Tanıştığımıza çok sevindim, yine görüşürüz, tamam mı??”

“Ben de çok sevindi! Yarın görüşürüz!” diye Berna da el sallar. Sonra Min Hee’nin Jung Woo’ya doğru sokulduğunu, ikisinin birlikte yürümeye devam ettiğini görünce bir süre meraklı meraklı onları izler: “Allah Allah? Bu ikisi sevgili mi yoksa? Tesadüfe bak yahu!” Sonra omuz silker (Aman canım, bana ne?) ve kendi yoluna gider.

Sahne 21 (Süpermarket) Berna’nın elinde market arabasıyla süpermarket rafları arasında sevinçle dolaştığını görürüz. Bir yandan da telefonla konuşmaktadır: “Param geldi babacığım, çok sağol! Seni çok seviyorum, mucuk mucuk!”

Sonra telefonu kapatır, kendi kendine neşeyle gülümser: “Oh be, dünya varmış! Şimdi şöyle doğru dürüst bir şeyler alayım da, akşam yemeğimi kendim pişireyim… Hem Sun Yong’la Jin Ki’ye de ikram ederim; zavallıcıkların karnı düzgün yemek görsün!”

(Arka fon: Türk Marşı’nın neşeli bir versiyonu; hızlı çekim) Berna raflar arasında dolaşıp yiyecekleri incelemekte, bazı konservelerin arkasını heceleyerek okumaya çalışmakta, içindekiler arasında tahmin etmediği bir şey görünce gözleri faltaşı gibi açılmakta, balık reyonuna gelip kurbağa dolu bir kap görünce irkilerek geriye kaçmakta, vs. vs. Komik bişiler işte…

Sahne 22 (café) Jung Woo ve Min Hee bir cafede oturmuş cappuccino içmektedirler. Min Hee:

“Son zamanlarda seni hiç göremiyorum oppa,” diye üzgün bir yüzle Jung Woo’ya dert yanmaktadır. “Hatta kızkardeşinle konuştum, o da seninle telefonda bile görüşememekten şikayetçiydi…”

Jung Woo donuk bir yüzle:

“Bu aralar çok çalışıyorum, okuldaki not ortalamamı yüksek tutmam lâzım… Ayrıca şimdiden bir staj bulmalıyım ki yazın okulu bitirdiğim zaman rahatlıkla iş bulabileyim…”

“Oppa, sen zaten bu çalışkanlığınla çok kolayca iş bulursun,” der Min Hee. Sonra masanın üzerinden Jung Woo’ya doğru eğilir, “Kendini bu kadar çok yormamalısın… Yoksa… bugünlerde paraya mı ihtiyacın var?”

Jung Woo kaşlarını çatar:

“O da nerden çıktı?”

“Şeyy… Acaba Ajusshi’nin (Jung Woo’nun babasını kast ediyor) gene kumar borcu mu var? Bak oppa, eğer öyleyse…”

Jung Woo sinirli bir hareketle ayağa kalkar; cebinden bir miktar para çıkarıp masaya koyar:

“Üzgünüm Min Hee, ama gitmem gerek… Kahvenin parasını bununla ödersin…”

Sonra hızlı adımlarla kapıya doğru ilerler. Min Hee arkasından: “Oppa! Bekle! Özür dilerim, seni incitmek istememiştim!” diye bağırır, kalkmak için bir hamle yapar, ama Jung Woo çoktan kapıdan çıkıp gitmiştir. Min Hee hayalkırıklığı içinde sandalyesine geri oturur. “Ah oppa…” diye mırıldanır.

Sahne 23 (Dış mekân) Berna elleri kolları dolu dolu sokakta yürümektedir. İleriden onu gören yaşlı bir adam: “Ah, zavallı kız, kimse yardım etmiyor mu?” diye kendi kendine söylenir. Bu arada Berna sokağın köşesinde bir çöp tenekesinin arkasına gizlenip kafasına peruğunu, ağzının üzerine de bıyığını takmış, kendi kendine “Bu işte giderek daha iyi olmaya başlıyorum” diye sırıtarak tekrar yürümeye koyulmuştur. Yaşlı adam bir defa daha onun geldiği yöne bakınca “hö??” diye kalakalır. Gözlerini ovuşturur. Sonra “Bu göz doktorunun bana yanlış gözlük verdiğini biliyordum!” diye kendi kendine söylenerek kameradan çıkar.

Sahne 24 (Apartman dairesi) Berna yorgun bir biçimde anahtarla kapıyı açar, içeri girer girmez peruğunu ve bıyığını çıkarır. Sonra elindekileri mutfağa bırakır; kendi odasına geçer. Yatağının üzerine oturur. Gözü komidinin üzerindeki iki fotoğraf çerçevesine takılır. Birincisinde annesi ve babası vardır. Gülümseyerek onu eline alır:

“Anneciğim, babacığım, kızınız Kore’deki ikinci gününü sorunsuz bir biçimde geçirmeyi başardı! Şimdi odamı da bir düzenlersem değmeyin keyfime!”

Sonra ilk çerçeveyi bırakınca gözü diğer çerçeveye takılır. Çerçevede eski, siyah-beyaz bir fotoğraf vardır. Fotoğrafta yirmi yaşlarında bir adam, kucağında bir bebekle gülümsemektedir. Berna bu fotoyu da yüzünde hüzünlü bir gülümsemeyle eline alır:

“Merak etme dedeciğim, seni de unutmadım,” diye fısıldar. “Şu işlerimi yoluna koyayım, sana söz veriyorum, seni görmeye geleceğim!”

Sonra, sağ elinin orta parmağındaki taşlı yüzüğü okşar…

(Yine neşeli Türk marşı gir), hızlı çekim, Berna valizlerini boşaltır, yerleri siler, odasına posterler asar. En sonunda da yorgun ama neşeli bir gülümsemeyle sırt üstü kendini yatağa atar:

“Eh, şimdi şöyle sıcacık, bol köpüklü bir banyoyu hak ettim!”

Sahne 25 (Dış çekim, Apartman dairesi) Jung Woo elleri ceplerinde, sıkıntılı bir şekilde yolda yürümektedir. Telefonu çalar. Açıp:

“Alo,” der, “N’aber Hyo Ju? Evde durumlar nasıl? Babam başka sorun çıkarmıyor, öyle değil mi? Merak etme, o borcu da en kısa zamanda kapatacağım… Evet, aklımda bir şeyler var… Sen kendini üzme… Annemi de benim için öp…”

Telefonu kapatınca derin bir nefes verir, sıkıntılı sıkıntılı kaşlarını çatıp ileriye bakar. Sonra yürümeye devam eder.

Evde Berna’yı havlusuna sarınmış, banyoya girerken görürüz. Neşeli bir melodi ile ıslık çalmaktadır. Küvetteki suyun sıcaklığını ayağıyla kontrol eder, sonra keyifle havlusundan sıyrılıp küvete girer.

Apartman kapısının açılıp Jung Woo’nun girdiğini görürüz.

“Sun Yong?? Jin Ki?? Berna??” diye seslenir. Kimse cevap vermeyince evde yalnız olduğunu düşünüp odasına yönelir.

Berna ise banyoda müzik (Beethoven Virus OST – Shaking Love) dinleyerek köpüklü küvette keyif yapmaktadır. Suya dalar, tekrar çıkar, köpükleri üfler, falan…

Jung Woo üstündeki gömleği çıkarır, üstü çıplak bir biçimde elinde havlusuyla banyoya yönelir.

Bu sırada Berna da keyfi bitirmiş, küvetten çıkmak üzere ayağa kalkmıştır.

Jung Woo dalgınca banyo kapısına elini atar. Kapıyı açar. Birden kamera, tam karşıda ayakta dikilmekte olan Berna’nın gözlerine zum yapar. Berna’nın gözleri kocaman olur, çığlığı basar:

“HİYAAAAA!”

Jung Woo derhal kapıyı kapatıp irileşmiş gözlerle kapıya yaslanır. Hızlı hızlı nefes alıp verir, zorlukla yutkunur. Görüntü, onun dehşetle dolu yüz ifadesinde donar.

Bölüm sonu

Kapanış Müziği: Lee Han Na_Prologue

Posted in Uncategorized | Tagged , , , , , , , , | 51 Comments