10. Bölüm

İşte hikaruivy’nin yeni yıl armağanı: “My lovely roommate”in final bölümü!

Daha önce yorumlar arasında belirttiğim gibi, hikâye için alternatif finaller yazdım aslında… Ama bloga sadece en baştan beri planladığım, -bence- hikâyenin ruhuna en uygun olanını ekliyorum. Eğer diğerlerini de okumak isterseniz bana mail atmanız ya da yorum bırakmanız yeterli…

Başta yorumları ile bu keyifli yolculuğa renk katan sevgili  ser_min, koredelisi, mydestinyleewinpohu, kimbapsushi, akira, sarang, ve zebzeyra olmak üzere, bir aydan uzun bir süredir Berna’nın Kore macerasına eşlik eden tüm okuyucularıma teşekkür ederim. 2011’in hepinize sadece güzellikler getirmesi dileğiyle, sevgiler, öpücükler ^^ 

zitten – feel alright

Too Love -Sungkyunkwan Scandal Ost

Tearliner – We Quit Us

tearliner – You & I

Joshua Radin – They bring me to you

Edward Chun – Everything

edward chun – give my love

Shawn Hlookoff – She Could Be You

Sahne 1 (Cafe) Bölüm, bir masada karşılıklı oturan Jung Woo ve Min Hee sahnesi ile açılır. Jung Woo yüzünde büyük bir şok ifadesiyle karşısında sakin sakin oturan Min Hee’ye bakmaktadır.

“Min Hee…” der çaresizce. “Ben Berna’ya âşığım diyorum sana… Buna rağmen eskiden vermiş olduğum bir sözü tutmamı benden nasıl beklersin?”

“Senin aşk zannettiğin şey geçici bir heves,” der Min Hee sükunetini hiç bozmadan. “Berna güzel bir kız, sen de ondan etkilendin, hepsi bu… Merak etme, nasıl olsa Berna birkaç haftaya kadar ülkesine dönüyor… O zaman onu unutup eski, mantıklı haline geri döneceğinden eminim…”

Jung Woo bir an inanmaz gibi durur. Sonra alaycı bir gülüş gelir yüzüne, alayla “hıh”layarak Min Hee’ye bakar. Gözleri öfkeyle alev alevdir.

“Ne kadar da kendinden emin konuşuyorsun! Bir başka insanın kalbini nasıl bilebilirsin ki?? Ben Berna’ya deli gibi âşığım Min Hee! Ondan başkasını görecek göz kalmadı bende!”

Sonra bir an durur, ekler: “Hem ayrıca o da beni seviyor! Berna da beni sevdiğini itiraf etti!”

Min Hee birden tokat yemiş gibi sarsılır. Konuşmanın başından beri ilk kez onun da dudaklarının titrediğini, yüzünün beyazladığını görürüz. Ama hemen sonra, az önceki sakin ifadeye geri dönmeyi başarır. Yumuşak bir sesle:

“Öyle bile olsa senin onunla bir geleceğin yok oppa… Biriniz Kore’de, diğeriniz Türkiye’de hayatına devam edecek… Hem bir yabancının seni gerçekten anlayabileceğini nasıl düşünebilirsin? Bir insanla hayatını paylaşmak geçici bir gençlik hevesinden çok daha ciddi bir konudur.”

Jung Woo yine ateşli ateşli itiraz etmeye hazırlanırken elini kaldırıp durdurur onu Min Hee. Sonra, kararlılıkla onun gözlerinin içine bakar:

“Bütün bunları bir tarafa bıraktık diyelim. Ama sen bana bir söz verdin! Hayatımı bir düzene koyunca seninle olacağım diye bana söz verdin!”

Jung Woo birden dut yemiş bülbül gibi kalır, hiçbir şey diyemez. Öfke ve çaresizlikle yumruklarını sıkar. Flashback: Jung Woo’nun Min Hee’ye: “Senden sadece zaman istiyorum… Sonra, kendini ispatlamış, başarılı bir erkek olarak tekrar karşına çıktığım zaman her şey bambaşka olacak. Sana söz veriyorum.” dediği an’ı izleriz.

Tekrar günümüze geldiğimizde Jung Woo başını yenik bir halde önüne eğmiştir. Sonra ayağa kalkar, hiçbir şey demeden cafeden çıkıp gider. Min Hee ise yavaşça ağlamaya başlar.

(http://www.youtube.com/watch?v=0qMd16-5lqA&feature=related)

Sahne 2 (Dış mekân-ev) Jung Woo’nun sokaklarda derbeder bir halde dolaşmasını izleriz. Gözleri dolmuştur, dokunsan ağlayacak haldedir. Zorlukla yutkunur. Sonra, cebinden çıkardığı kurbağa anahtarlığına bakar, acıyla gülümser. Tekrar başını kaldırdığında gözlerinden yaşlar süzülmektedir.

Berna ise yüzünde sevimli bir gülümsemeyle istasyonda trenden inmiş, kalabalığa karışmıştır. Otobüse binip evin yakınında inmesini, eve doğru yürümesini izleriz. Eve girince önce doğruca Jung Woo’nun odasına gider, kapıyı tıklatır, ama kimse olmadığını görünce şaşkınlıkla dudak büküp kendi odasına gider. Telefonunu çıkartır, mesaj atar.

Jung Woo’nun telefonunun mesaj sesini duyarız. Jung Woo gözlerinde yaşlarla telefonu çıkartır, mesajı okur.

“Güzel haberlerim var! Babam da seni sevmiş Jung Woo… Gerçi benden habersiz onunla konuşmaya gittiğin için bir azarı hak ettin ama, neyse, seni affediyorum 😀 Bir an önce eve gel de konuşalım. Seni seviyorum!”

yazmaktadır mesajda. Jung Woo’nun yüzü iyice allak bullak olur. Telefonu yavaşça cebine koyar, sonra bir an durur, ve ellerini yüzüne kapatıp ağlamaya başlar.

Berna ise odasında yatağına yatmış, hâlâ her şeyden habersiz, gülen bir yüzle Jung Woo’dan gelecek olan cevabı beklemektedir…

Sahne 3 (Ertesi gün) Berna yerinde sıçrayarak uyanır. Hemen yanıbaşındaki telefona bakar, mesaj gelmediğini görüp yüzünde bir hayalkırıklığı ile telefonu elinden bırakır. Bir an düşünceli düşünceli durur. Sonra kararlı bir biçimde yatağından kalkar, odasından çıkıp Jung Woo’nun odasına kadar gider, odanın kapısını tıklatır.

Cevap gelmeyince merakla kapıyı açıp içeri bakar. Jung Woo odasında değildir. Berna ilk defa kaşlarını çatar.

O sırada arkadan esneyerek: “Günaydın Berna-sshi!” diye odasından çıkan Sun Yong’u görürüz. Berna ona gülümseyerek bakar:

“Günaydın Sun Yong! N’aber?”

“İyilik, asıl senden n’aber?” der Sun Yong ve muzipçe sırıtır: “Hayrola?? Geceyi Jung Woo’nun odasında mı geçirdin yoksa?”

Berna kızarırken “Saçmalama, yok öyle bir şey!” diye şakacıktan kafasına vurur Sun Yong’un. Sonra ekler: “Hem Jung Woo evde değil ki…”

“Ah, bu kadar erken saatte nereye gitti ki?” der Sun Yong merakla, Berna ise sadece bilmiyorum dercesine dudak büker. Sun Yong:

“Neyse neyse,” der, “Bu akşam sizin için bir sürpriz hazırladık: Hep birlikte lunaparka gidiyoruuuuuz!”

Berna’nın birden yüzü güler: “Ah, bu süper bir fikirmiş! Şöyle hep birlikte doya doya eğlenelim!”

“Evet, biz de aynen öyle düşündük,” diye güler Sun Yong ve iki çocuk “çak” yaparlar. Sun Yong banyoya giderken: “Saat 7’de, unutma!” diye bağırır. Berna da “tamam” diye gülümser, sonra kendi kendine:

“Ben de okula gideyim bari… Jung Woo belki oradadır…” diye mırıldanıp odasına geçer.

Sahne 4 (Dış Mekan) Jung Woo’nun bir parkta, bir bankın üzerinde uyuyakaldığını görürüz. Parkı temizlemeye gelen çöpçü tarafından dürtülerek uyandırılır:

“Ya! Genç adam, burda böyle uyuyamazsın!”

Jung Woo uykulu uykulu gözlerini kırpıştırır, sonra ağrıyla doğrulur. Gece bankta uyumaktan her tarafı tutulmuştur. Çöpçü hâlâ onu çekiştirmektedir. “Tamam tamam, gidiyorum,” diye mırıldanıp ayağa kalkar, sarsak adımlarla uzaklaşır.

Sahne 5 (Okul) Berna dalgınca kampüste yürümektedir. Birden karşısına birisi dikilir. Berna başını kaldırınca yüzündeki hafif tebessüm yerini korkuya bırakır.

“Konuşmamız lâzım,” der Min Hee hiç olmadığı kadar ciddi bir yüzle.

Berna korkuyla yutkunur, sonra başını önüne eğer. “Peki…” diye mırıldanır.

Sahne 6 (Okul kafeteryası) Min Hee ve Berna bir masada karşılıklı olarak oturmaktadırlar. İkisi de susmaktadır. Berna başını öne eğmiştir, söze nasıl başlayacağını bilemez bir haldedir. En sonunda:

“Min Hee…” diye mırıldanır. “Bak, ben çok üzgün-“

“Sen de Jung Woo’ya âşık mısın??”

Min Hee’nin sert bir sesle sorduğu soru, Berna’nın lafını böler. Berna başını kaldırıp korkuyla karşısındaki genç kızın yüzüne bakar. Min Hee’nin yüzü ifadesizdir, ama parmaklarının boğumları sıkmaktan bembeyaz olmuştur.

Berna yavaşça başını eğer, yüzünden büyük bir hüzün geçer.

“Evet…” diye fısıldar.

Min Hee’nin yüzüne inanmaz bir ifade yerleşir. Alaycı bir biçimde “hıh”lar, gözlerini devirir. Sonra öfkeyle ona bakar:

“Bunu bana nasıl yaparsın Berna?? Sen benim arkadaşım değil miydin?? Ben sana Jung Woo’yu ne kadar sevdiğimi anlatırken sen bana arkamdan gülüyor muydun ha??”

Berna üzüntüyle:

“Hayır, saçmalama, tabii ki öyle değil!” diye feryat eder. “Min Hee, yemin ederim nasıl olduğunu ben de anlayamadım! Jung Woo’dan uzak durabilmek için çok uğraştım! Ona âşık olmamak için çok çabaladım! Ama… elimde değildi…”

Böyle deyip ellerini yüzüne kapatır, ağlamaya başlar. Min Hee’nin de gözlerinden yaşlar süzülmektedir. Bir an, acıyarak karşısındaki kıza bakar. Ama hemen sonra az önceki sert ifade geri gelir.

“Onu sana vermemin imkânı yok…” der sakin bir sesle. “Sen onu seviyor olsan bile ikinizin birlikte olmasına asla izin veremem!”

Berna elini yüzünden çeker, şok içinde Min Hee’ye bakar. Yüzü bembeyaz kesilmiştir.

“Min Hee…” diye mırıldanır.

“Oppa bana söz verdi,” der Min Hee kararlı bir sesle. “Hayatını yoluna koyunca bana geleceğine söz verdi. Jung Woo’nun verdiği sözleri asla bozmayacağını biliyor olmalısın… O yüzden senin aradan çekilmen gerek Berna!”

Berna bembeyaz olmuş bir halde ona bakmaktadır. Ağzını açar ama hiç ses çıkmaz. Sonra, yavaşça başını önüne eğer.

“Özür dilerim…” diye mırıldanır. “Başından beri sizin aranıza girmeyi hiç istememiştim zaten… Ama –içini çeker- ne yazık ki elimde değildi… Ona karşı olan duygularımı ne kadar bastırmaya çalışsam da beceremedim… Özür dilerim…”

Sonra ayağa kalkar. Gözlerinden yaşlar süzülmektedir. Hüzünlü bir gülümsemeyle Min Hee’ye bakar:

“Sen benim en sevdiğim arkadaşlarımdansın Min Hee… Sana bu acıları yaşattığım için ne kadar özür dilesem de yetmez… Ama sana şunu garanti edebilirim: Benden sana bir zarar gelmeyecek! Bundan sonra Jung Woo’dan uzak duracağım. Aranıza girmeyeceğim. Belki sen de… –sözün burasında durur, sesi kırılır. Sonra toparlanıp devam eder- Belki sen de günün birinde beni affedersin…”

Ve arkasını dönüp koşar adımlarla uzaklaşır. Min Hee masada put gibi kalakalmıştır. Yüzünden hafif bir gülümseme geçer gibi olur, ama hemen sonra titreyen ellerini yüzüne kapatır, ellerinin arasından yaşlar süzülür.

Sahne 7 (Ev) Berna’nın eve girer girmez kendini odasına attığını, kapının arkasına yığılır gibi oturup ağlamaya başladığını görürüz. O sırada Jin Ki odasından çıkar, mutfağa doğru geçerken Berna’nın odasından gelen ağlama sesini duyup irkilir. Yüzünde büyük bir endişeyle onun kapısını tıklatır:

“Berna?? Berna iyi misin?”

(http://www.youtube.com/watch?v=0qMd16-5lqA&feature=related)

Berna’nın telaşla yüzündeki yaşları silmeye çabalamasını izleriz. Boğazını temizleyip:

“İyiyim!” diye bağırır. “Yok bir şey!”

Jin Ki bir an durur. Sonra sıkıntılı ama kararlı bir yüzle Berna’nın kapısını aralayıp içeri bakar. Kapının önünde yere oturmuş Berna’yla göz göze gelirler.

“Burdan bakınca pek iyiymiş gibi gözükmüyorsun,” der Jin Ki. Berna gülmeye çabalayıp yerinden kalkar:

“Bir şeyim yok Jin Ki, cidden! Sadece… ben sadece… şeyyy…”

Sonra durur, başını öne eğer. Hafifçe gülümser.

“Kimi kandırıyorum ki…” diye mırıldanır. “Evet, iyi değilim Jin Ki… Hiç iyi değilim…”

Böyle deyip gözlerinden seller gibi yaşlar süzülen yüzünü kaldırır, Jin Ki’ye hüzünlü bir gülümsemeyle bakar. Jin Ki’nin alnı acıyla kırışır.

“Neden??” diye haykırır, “Berna ne oldu?? Anlat bana, anlat ki sana yardım edebileyim!”

“Yapabileceğin bir şey yok,” diye gözyaşları arasında gülümser Berna. “Ben… ben olmayacak bir rüyaya kapıldım, hepsi bu… Ama geçecek… Bir gün mutlaka geçecek…”

Son kelimeler ağzından çıkarken sesi kırılır, yeniden ağlamaya başlar. Jin Ki artık dayanamaz, onu sert bir hareketle göğsüne bastırır, sıkı sıkı sarılır. Bir yandan da:

“Ağla… Ağla ve rahatla Berna… Korkma, ben yanındayım…”

Diye mırıldanmaktadır.

Berna ise arkadaşının yatıştırıcı sözlerini duyunca iyice kendini bırakmış, hıçkıra hıçkıra ağlamaya başlamıştır. Jin Ki’ye ondan güç almak ister gibi sıkı sıkı sarılır. Jin Ki’nin yüzündeki derin endişe ve üzüntüyü görürüz. İki genç uzun süre öylece kalırlar…

Sahne 8 (Ev) Jin Ki salondaki kanepeye oturmuş, gözlerini boş boş karşıya dikmiş, arada bir elindeki biradan birkaç yudum alıp düşünmektedir. O sırada dairenin kapısı açılır, Sun Yong girer. Jin Ki’nin hiç ses çıkarmadan öylece kanepede oturup düşündüğünü görünce şaşkınca yanına gider:

“Hyung-nim! Burda böyle ne yapıyorsun?”

Sonra Jin Ki’nin kolundan tutup çekiştirmeye başlar: “Hadi amaaa! Hazırlansana bak saat nerdeyse altı buçuk oldu. Saate 7de lunaparkta Yoon Ah’la buluşacağız.  Hep birlikte şöyle güzel bir akşam geçirelim, öyle değil mi?”

Sonra merakla Berna’nın odasına doğru bir bakış atar: “Berna nerde? O evde değil mi?”

Jin Ki canı sıkkın bir tavırla: “Sanırım bu akşamki lunapark olayını iptal etmemiz gerekecek Sun Yong…” deyince Sun Yong’un gözleri hayretle açılır:

“Ama neden?? Bir şey mi oldu? Hem Berna nerde?”

“Odasında… Uyuyor…” der Jin Ki. Sonra sıkıntılı bir biçimde Sun Yong’a bakar, nasıl anlatacağını bilemez gibi duraklar. “Sorun şu ki, galiba Berna’yla Jung Woo-”

“Hey! Hadi ne duruyorsunuz, hazırlanıp çıkmıyor muyuz?”

İki çocuk merakla sesin geldiği yöne bakarlar. Berna giyinmiş kuşanmış, yüzünde sevimli bir gülümsemeyle odasının kapısında durup onlara bakmaktadır. Jin Ki şaşkın ve endişeli bir tavırla ona doğru birkaç adım atar:

“Sen… gitmek istediğinden emin misin Berna?”

“Evet, neden olmasın ki?” der Berna hiçbir şey olmamış gibi. “Hem Yoon Ah bizi orda beklemiyor mu?”

“Evet ya, hemen çıkalım,” der Sun Yong neşeyle. Berna da koşturarak arkadaşlarının yanına gelir, ikisinin birden koluna girer:

“Hadi gidip biraz eğlenelim çingular!”

Sonra neşeli bir Sun Yong ve şaşkın bir Jin Ki’yi çekiştirerek evden çıkarır.

Sahne 9 (Lunapark) Üç çocuk lunaparkın girişinde bir an dururlar. Kamera alttan yukarı doğru çekim yapar, başlarının üzerinden ışıklı dönmedolabın dönüşünü görürüz. Berna’nın yüzünde çocuksu bir neşe vardır:

“Vaooov… Çocukluğumdan beri lunaparka gelmemiştim… Ne kadar harika bir yer olduğunu unutmuşum!”

Sonra koşturarak içeri girer, oğlanlar da onu takip ederler. O sırada sağ taraftan birisi seslenir:

“Berna! Sun Yong!”

Yoon Ah gülümseyerek onlara el sallamaktadır. Berna’yla kucaklaşırlar; sonra Sun Yong sevinçle kız arkadaşının elini tutar. Yoon Ah şaşkınca sağına soluna bakınır:

“Hani, Jung Woo yok mu?”

Berna ve Jin Ki bir an ne diyeceklerini bilemezler. O sırada arkalarından bir ses yükselir:

“Biz buradayız!”

Dört genç arkalarını dönünce, Jung Woo’nun koluna girmiş, onu çekiştirerek neşeli bir yüzle onlara doğru yaklaşan Min Hee’yi görürler. Jung Woo ise çok sıkıntılıdır; anlaşılan buraya bu şekilde gelmek kendi seçimi değildir. Sun Yong şaşkınlıkla:

“Na-na-na… nasıl yaaa?” diye kekeler. Yoon Ah’sa ters giden bir şeyler olduğunu anlamıştır; hemen sevgilisini dürtükler, sessiz olmasını işaret eder.

Bu arada Min Hee ve Jung Woo dört arkadaşın yanına gelmiştir. Min Hee her birinin yüzlerine bakar:

“Ee, hadi, içeri girmiyor muyuz?”

(too love) Berna’nın gözle görülür derecede durgunlaştığını fark eden Jin Ki, birdenbire onun elinden tutar! Meydan okur gibi Jung Woo’nun gözlerinin içine bakar:

“Evet… Hadi içeri girelim!”

Sonra şaşkın şaşkın onun ne yapmaya çalıştığını anlamaya çalışan Berna’yı çekiştirerek yürümeye başlar. Sun Yong ve Yoon Ah da sessizce onları takip ederler. Hepsinin neşesi kaçmıştır. Min Hee Jung Woo’yu da yine kolundan tutup yürütmek isteyince Jung Woo sert bir hareketle kolunun ondan kurtarır. Buz gibi bir sesle:

“İstediğin olduysa ben artık gitmek istiyorum!” der. Min Hee ise onun bu tavrına alınmış gibi görünmemektedir. Sakince:

“Hayır,” diye cevaplar. “Bu akşam bana verdiğin sözü, Berna’nın da iyice anlamasını istiyorum. O yüzden bu akşamı burada, arkadaşlarımızla geçireceğiz Oppa!”

Jung Woo dişlerini sıkar. Ama yapacağı bir şey yoktur. Sessizce, yürümeye başlamış olan Min Hee’yi takip eder.

Berna ve Jin Ki ise önden yürümüş, arkadakilerle mesafeyi epeyce açmışlardır. Sonunda Berna Jin Ki’nin elini bırakır. Gözleri yaşarmıştır.

“Onların gelmesini beklemiyordum…” diye itiraf eder. “Biz dördümüz oluruz, belki her şeyi unutur bir geceliğine mutlu olurum diye ummuştum…”

Jin Ki onun yüzündeki hüzne bakar, içi acır. Sonra yumuşak bir sesle:

“Onları boşver artık…” diye mırıldanır. “Biz bu akşamı birlikte geçirdiğimiz en güzel akşam yapalım, ne dersin?”

Berna gözlerini kaldırıp ona minnetle bakar. Hafifçe gülümser. Jin Ki de gülümsemektedir.

“Peki…” diye mırıldanır genç kız. Jin Ki’nin yüzündeki gülümseme daha da genişler:

“O halde, hadi bakalım: Şimdi eğlence zamanı!”

Berna’nın elini yine sımsıkı tutar, onu koşturmaya başlar.

İki gencin Sun Yong ve Yoon Ah’la birlikte lunaparktaki halka atma, tüfekle oyuncak ördekleri vurma yerlerinde eğlenmelerini izleriz. Sun Yong attığı atışların hiçbirini isabet ettiremezken Yoon Ah dörtte dört yapıp kocaman bir ayı kazanmıştır! Ayıyı Sun Yong’un kucağına tutuşturur, zavallı çocuk oyuncağın arkasında görünmez olur.

Berna ise gülerek onları izlemektedir. Kendisi de bir şey kazanamamıştır. Ama sıra Jin Ki’ye gelince genç çocuk dörtte üç yapar; sonra da oyuncak standında peluş oyuncaklardan birine işaret eder. Satıcı oyuncağı ona verdiğinde, bunun kestane renkli bir tilki oyuncağı olduğunu görürüz.

Jin Ki gülümseyerek oyuncağı Berna’ya uzatır. Berna’nın yüzünde mutlu bir ışık yanar sanki; kocaman bir tebessümle oyuncağı eline alır. Jin Ki’ye minnettar bir gülüşle bakar.

O sırada arkadan ikisini izleyen Jung Woo’nun hüzünlü yüzü girer ekrana. Hemen yanındaki Min Hee’nin kendisine baktığını hissedince başını çevirir, yürümeye devam eder.

Biraz sonra, önce Sun Yong ve Yoon Ah’ın, hemen onların arkasından da Jin Ki ve Berna’nın dönmedolaba binişlerini izleriz. Onlardan bir müddet sonra Jung Woo ve Min Hee de Min Hee’nin iteklemeleriyle bir başka kabine binerler.

Dört gencin birlikte bindikleri kabinde kızlar dolap yükseldikçe bildikleri yerleri neşeyle birbirlerine göstermektedirler:

“Bak Berna! Sizin okulun kampüsünü görebiliyorum!”

“Ah, şu kocaman bina da Seul Tower olmalı!”

“Evet, şurası da Gyeongbok sarayı… Aşkım, sen de gelip baksana!”

Yoon Ah böyle deyip Sun Yong’a döndüğü zaman zavallı çocuğun gözlerini sımsıkı kapayıp kabinin bir köşesine büzüldüğünü görürüz. Gözlerini açmadan:

“Aşkım, benim yükseklik korkum var amaaa!” diye mızıldanır. Yoon Ah derin derin içini çeker:

“Sun Yong… Bazen senin şövalyeliğinden şüpheye düşüyorum…”

Bu sırada Jung Woo ve Min Hee’nin kabininde Min Hee’nin neşeyle dışarıdaki manzaraya baktığını, Jung Woo’nunsa bir köşede dalgınca oturduğunu görürüz. Min Hee bir ara gözlerini camdan ayırıp ona bakar ve içindeki heves derhal söner. Geçip sıkıntıyla o da diğer köşeye oturur. Sonra usulca:

“Daha ne kadar böyle yapacaksın?” der Jung Woo’ya. “Sen sözünü böyle mi tutuyorsun??”

Jung Woo bakışlarını yerden ayırır, karşısındaki kıza diker. Bakışları hınçla doludur.

“Bunca şeyden sonra sana nasıl davranmamı bekliyorsun ki?? Sana açık açık söyledim: Ben Berna’yı seviyorum! Ve bu, ömrüm boyunca değişmeyecek! Sana söz verdiğim için sen istediğin sürece yanında olmaya devam edeceğim. –sözün burasında durur, başını çevirir- Ama seni asla onu sevdiğim gibi sevmeyeceğim Min Hee… Bunu böylece kabullensen iyi olur…”

Min Hee’nin gözlerinin hayalkırıklığı ile dolduğunu görürüz. Genç kız sadece yutkunur, hiçbir şey diyemez. Sonra o da başını camdan dışarı çevirir. İki genç, kabinin iki ayrı köşesinde zıt yönlere bakarken kamera uzaklaşarak kabini ve dönmedolabı dışarıdan çeker…

Sahne 10 (Lunapark) Az sonra hepsi dönmedolaptan inmiş, lunaparkta dolaşmaya devam etmektedirler. Sun Yong ve Yoon Ah bir roller coaster’a binmişlerdir; Yoon Ah neşeyle bağırırken Sun Yong korku dolu çığlıklar atmaktadır! 😀 Berna ve Jin Ki ise yükselerek dönen salıncaklara binmişlerdir. Berna arkasına döner, Jin Ki’ye gülümseyen gözlerle bakar:

“Gökyüzüne yükseliyor gibiyim! Harika bir duygu!”

“Seninle bir gün balona binelim!” diye bağırır Jin Ki de sesini duyurabilmek için. “Bütün şehri yukarıdan izleyelim! Tamam mı?”

“Tamam! Bu sözünü unutma!”

Berna yeniden önüne dönerken kamera onun rüzgarda uçuşan saçlarını, hüzünlü ama yine de gülümseyen yüzünü, ve arkasındaki salıncağın iplerine başını dayayıp onu sevgi dolu bakışlarla izleyen Jin Ki’yi gösterir.

“Unutmam…” diye mırıldanır Jin Ki.

Biraz sonra salıncaktan inmişlerdir. İkisinin de başı dönmektedir, yalpalayarak adım attıklarını fark eder ve gülüşürler. O sırada Berna ilerideki bir baloncuyu fark eder. Neşeyle:

“Ah, hadi balon alalım Jin Ki!” diye bağırır.

O sırada baloncunun uzaklaştığını görür ve yakalamak ister gibi koşturur. Ama hâlâ başı dönmektedir, ayakları birbirine dolanır, neredeyse düşecek gibi olur. Jin Ki onu son anda tutar. Sonra:

“Sen bekle,” der, “Ben balon alıp gelirim.”

Sonra koşturmaya başlar. Berna kenara, bir kaldırım taşının üzerine otururken arkasından bağırmaktadır: “Kırmızı renkli olsun! Duydun mu, kırmızı olsun!”

Jin Ki gülerek arkasını döner, OK işareti yapar. Berna gülümseyerek onu izlemeye devam eder.

Birden, yanıbaşında birinin dikildiğini fark eder. Şaşkınca başını çevirir.

Jung Woo, yüzünde büyük bir hüzünle ona bakmaktadır.

(Tearliner – we quit us) Berna başını hemen öbür tarafa çevirir, ayağa kalkıp gitmeye hazırlanır. Ama Jung Woo onun kolunu sıkıca tutar.

Berna derin bir nefes verir. Sonra gözlerini cesaretle Jung Woo’ya kaldırır, ona sıkıntılı ama kararlı bir biçimde bakar.

“Ne istiyorsun?”

“Bana zaman vermeni…” der Jung Woo kararlı bir sesle. “Bak Berna, henüz hiçbir şey bitmiş değil… Min Hee bana bugün konuştuklarınızı anlattı, o yüzden senin şu anda neden böyle davrandığını anlayabiliyorum… Ama ben Min Hee’yi ikna edebilirim, belki biraz zaman alacak, ama bunu yapabileceğimi biliyorum!”

Berna ona inanmaz gibi bakar. Sonra başını çevirip sinirli bir kahkaha atar. Tekrar Jung Woo’ya baktığında gözleri öfke ve acı doludur.

“Hayır Jung Woo, bunu yapamazsın!” diye bağırır. “Sen ona bir söz verdin! Sözünden dönemezsin! Üstelik… üstelik…”

Bir an durur, gözleri yaşarmıştır. Sonra hafifçe gülümser.

“Üstelik ben de Min Hee’ye bir söz verdim bugün… Onunla senin aranıza girmeyeceğime, artık senden uzak duracağıma dair söz verdim… Artık bu iş bitti Jung Woo… Lütfen ısrar edip her şeyi daha da zorlaştırma…”

Jung Woo ona inanmaz gözlerle bakar. Sonra birden, onun da gözlerine büyük bir öfke gelip yerleşir. Berna’nın kolunu sertçe sarsar:

“Bu kadar kolay mı?! Bu kadar kolayca vazgeçecek misin yani?!”

Aynı anda az ileride bir standdaki incik boncukları inceleyen Min Hee’nin Jung Woo’nun yokluğunu fark ettiğini, merakla çevresine bakındığını görürüz. Sonra, az ötede, Berna’nın kolunu tutmuş, onunla bir şeyler tartıştığı belli olan Jung Woo’yu görür. Genç kızın gözleri korkuyla irileşirken elindeki kolyeyi yere düşürür.

Jin Ki ise baloncuyu yakalamış, kırmızı renkli bir balonu alıp parasını ödemektedir. Gözlerini Berna’nın olduğu tarafa çevirince onun da gözleri korkuyla irileşir. Elindeki balonu falan unutup koşturmaya başlar. Balonun gökyüzüne doğru süzüldüğünü görürüz.

Berna ise kolunu Jung Woo’nun elinden sert bir silkinişle kurtarmış, öfke ve üzüntüyle bağırmaktadır:

“Evet bu kadar kolayca vazgeçeceğim! Çünkü ben Min Hee’yi çiğneyip geçemem! Onun hayatı boyunca benden nefret etmesine, beni bir hain olarak görmesine dayanamam! Ona bunu yaparsak bir daha asla mutlu olamayız Jung Woo, hayatımız boyunca bu günah peşimizi bırakmaz, gerçekten anlamıyor musun?? Bu kadar bencil misin gerçekten??”

Jung Woo bir an duraklar. Ama hemen sonra o da öfkeyle bağırmaya başlar:

“Evet bencilim! Çünkü mutlu olmak istiyorum! Seninle mutlu olmak istiyorum! Senden başkasıyla mutlu olamam Berna, sen de mutlu olamazsın. Evet, belki Min Hee’ye büyük acılar vereceğiz. Ama üçümüzün birden mutsuz olması daha kötü değil mi??”

“Hayır, değil! Çünkü biz mutsuz olmayı hak ettik!” diye bağırır Berna da. Sonra duraklar. Gözlerinden yağmur gibi yaşlar inmektedir. Titreyen bir sesle: “Min Hee’ye rağmen sana âşık olduğum için mutsuz olmayı hak ettim ben…” diye mırıldanır. “O yüzden, lütfen daha fazla zorlama… Bırak peşimi…”

Böyle der ve koşmaya başlar. Jung Woo olduğu yerde donmuş gibi kalakalmıştır.

Berna ağlayarak koşarken Jin Ki’nin yanından geçer. Jin Ki: “Berna! Bekle, bekle beni!” dese de Berna durmaz, koşmaya devam eder.

Jung Woo ise taşlaşmış bir yüzle birkaç saniye hiç kıpırdamadan durur. Berna’nın son sözleri beyninde yankılanmaktadır: “Daha fazla zorlama… Bırak peşimi…”

Birdenbire ellerini yüzüne kapatır, olduğu yere çöker, hıçkıra hıçkıra ağlamaya başlar.

Min Hee, onun birkaç metre ötesinde durmuş, gözlerinden süzülen yaşlar ve yüzündeki büyük acıyla bu sahneyi izlemektedir…

Sahne 11 (Lunapark) Berna koşar, koşar… Sonunda parkın kuytu, karanlık bir köşesinde koştururken ayağı takılır, yere kapaklanır.

Genç kız, acıyla yerinde doğrulur. Dizi kanamaktadır.

(You and I) Birden, hemen başucunda bir karaltı görür. Bir çift kol, onu şefkatle kucaklar, karanlıktan çıkarıp sokak lambalarının aydınlattığı bir köşeye kadar kucağında taşır. Sonra, oracıktaki bir banka nazikçe oturtur. Jin Ki’dir bu.

Genç adam, Berna’nın önünde diz çöker. Cebinden bir kağıt mendil kutusu çıkarır, içinden bir mendil alıp Berna’nın dizindeki kanı şefkatli bir biçimde temizler.

Berna ona minnet dolu gözlerle bakmaktadır. Usulca:

“Teşekkür ederim…” diye mırıldanır.

Jin Ki hiçbir şey söylemeden bir kağıt mendil daha alır, Berna’nın yüzündeki gözyaşı izlerini usulca silmeye başlar.

Birden Berna onun elini tutar. Jin Ki put gibi kalakalır. Nefesi kesilmiştir.

Berna usulca onun elindeki mendili alır. Kendi yüzünü kendisi siler. Jin Ki hafif bir hayalkırıklığı ile gülümser. Sonra geçip bankta onun yanındaki boş yere oturur.

Bir süre sessizce otururlar. Sonra Berna:

“Bir şey sormayacak mısın?” diye mırıldanır.

Jin Ki derin derin içini çeker. Sonra, yüzünde acı dolu bir gülümsemeyle Berna’ya çevirir bakışlarını.

“Sormaya korkuyorum…” diye mırıldanır. “Çektiğin acının ne kadar büyük olduğunu göreceğim diye korkuyorum…”

Berna dudakları titreyerek bakar ona. Jin Ki’nin yüzündeki hüznü görünce içi acır. Gözleri yeniden dolmaya başlamıştır.

Başını çevirip gözlerini gökyüzündeki yıldızlara diker. Hafif bir sesle:

“Geçecek…” diye mırıldanır. “İyi olacağım…”

Jin Ki de başını kaldırır. Yıldızlara bakar. Derin derin iç çeker.

“Evet…” diye mırıldanır. “İyi olacaksın Berna…”

Sonra Berna’ya bakar. Yüzünde hüzünlü bir tebessüm vardır. Yavaşça konuşmaya başlar:

“Kendi yıldızına döndüğün zaman bütün acıların geçecek… Burada geçirdiğin günleri anımsayıp güleceksin.

Ve ben, bense yıldızlara bakıp gülümseyeceğim. Neden biliyor musun Berna? Çünkü insan bir çiçeği seviyorsa, ve milyonlarca yıldız üzerinde bu çiçekten yalnızca bir tane varsa, yıldızlara bakmak bile bu insanı mutlu etmeye yeter… Çünkü insan kendi kendine, “işte benim çiçeğim oralarda bir yerde” diyebilir…”

Jin Ki bir kez daha, yüreğindeki bütün sevgiyle Berna’ya bakar. Gözbebekleri titremektedir.

“Çünkü benim çiçeğim de o yıldızların birinde olacak…”

Berna hüzünle gülümser. Başını çevirip arkadaşına bakamamıştır. Ne diyeceğini bilemez haldedir. Jin Ki ise yüreğindeki duygulara daha fazla hakim olamamaktadır. Usulca:

“Berna…” diye fısıldar. “Bak, eğer istersen… Yani, eğer istersen…”

Berna birden elini uzatır. Onun dudaklarının üzerine koyar. Jin Ki şaşkınca duraklar.

Berna hüzünle gülümsemektedir. Titreyen bir sesle:

“Lütfen devam etme…” diye fısıldar. “Lütfen…”

Sonra içini çeker. Bir defa daha gülümser. Cesaretle Jin Ki’nin gözlerinin içine diker gözlerini:

“Ve geceleri gökyüzüne bakarsın,” diye mırıldanır, “Her şeyin çok küçük olduğu gezegenimin yerini gösteremem sana. Belki böylesi daha iyi. Yıldızım senin için herhangi bir yıldız olsun. Böylece gökyüzündeki bütün yıldızlara bakmayı seveceksin… Hepsi senin dostların olacak. Hem, sana bir armağan vereceğim…”

Jin Ki’nin gözleri hayretle açılır. Kendisinin Küçük Prens’ten yaptığı alıntı gibi, şimdi Berna da aynı kitaptan ezbere bir pasaj okumaktadır:

“Yıldızlardan birinde ben yaşıyor olacağım. Ben gülüyor olacağım bir tanesinde. Ve geceleyin gökyüzüne baktığında bütün yıldızlar gülüyor gibi olacak… Yalnızca senin gülen yıldızların olacak!”
Jin Ki hafifçe gülümser. Uzanıp Berna’nın kendi dudakları üzerindeki elini tutar. Berna da gülümsemektedir. İpek gibi yumuşacık bir sesle devam eder:

“Ve üzüntün hafiflediğinde (zaman bütün acıları hafifletir) beni tanımış olmak seni mutlu edecek… Dostum olarak kalacaksın… Benimle gülmek isteyeceksin… Bunun için de arada bir pencereni açacaksın… Dostların gökyüzüne bakıp bakıp güldüğünü görünce çok şaşıracaklar! onlara ‘Yıldızlar hep güldürür beni!’ diyeceksin. Deli olduğunu düşünecekler.”

Ve hafifçe gülerek, sözünü tamamlar:

“Sana nasıl bir oyun oynadığımı görüyorsun…”

Jin Ki de gülümser. Berna’nın kendi avcundaki narin elini sevgiyle sıkar.

İki çocuk uzun süre öylece otururlar…

Sahne 12 (Çeşitli mekânlar) Jin Ki’yi bir cafeden içeri girerken görürüz. Yüzünde ciddi bir ifade vardır. Geçip bir masaya, birinin karşısına oturur.

“Geldim işte,” der huysuz bir sesle. “Evet, konuş bakalım…”

O sırada, karşısında oturmakta olan kişiyi görürüz. Yüzünde dokunaklı bir ifade olan bu orta yaşlı bayan, Jin Ki’nin annesidir.

Aynı anda Yoon Ah, bir spor salonunun tribünlerinde huzursuzca birilerini beklemekte, sağına soluna bakınmaktadır. Birden, beklediği kişiyi görür ve yüzüne yerleşiveren neşeyle el sallamaya başlar. İleride, tribünlerin en alt basamağında, sırtında bir sırt çantasıyla koştura koştura ilerlerken bir yandan da Yoon Ah’a el sallayan Berna’yı görürüz.

Jin Ki ve annesine geri döneriz. Eun Kyong, çekingen ve duygulu bir sesle:

“Buraya geldiğin için çok teşekkür ederim,” diye söze başlar. “Bu an’ı ne kadar hayal ettiğimi bilemezsin…”

Jin Ki dudak büker. İfadesiz bir sesle:

“Çok sevdiğim bir arkadaşım ısrar etti. Onu kıramadım…” diye yanıtlar.

Bu sırada Berna Yoon Ah’ın yanına ulaşmıştır. Yoon Ah heyecanla:

“Ben istediğin gibi hoparlörü getirdim Berna-sshi,” diye atılır, “Sen de afişi hazırladıysan Sun Yong’a unutamayacağı bir tezahürat yapacağız demektir!”

“Tabii ki hazırladım, hiç ihmal eder miyim??” diye atılır Berna ve sırt çantasını işaret eder. Yoon Ah sevinçle onun ellerine yapışır, heyecanla:

“Yaşasın! Süper olacak!” diye kıkırdarken Berna da: “Eh, olsun o kadar, şampiyonluk maçı bu! Güven bana Yoon Ah, Sun Yong’umuz bu hazırlıkları gördükten sonra o kadar gaza gelecek ki, süpermen gücüyle oynayacak!”

Bu sırada Eun Kyong, Jin Ki’ye yüzünde hafif bir gülümsemeyle bakar:

“Bu bahsettiğin arkadaş… Galiba ben de onu tanıyorum… öyle değil mi?”

Jin Ki bir an susar. Annesi merakla onun yüzüne bakmaktadır. Sonra oğlunu kızdırmaktan çekinerek hafif bir sesle:

“Eğer aynı kişiden bahsediyorsak… çok sevimli bir genç bayan olduğunu söylemem gerek…” diye konuşur.

Jin Ki’nin konuşmanın başından beri ilk kez yüz ifadesinin gevşediğini görürüz. Genç adam dalgınca:

“Öyledir…” diye mırıldanır. “Çok sevimlidir… Çok güzeldir…”

Sonra gözleri ileride bir yere dalar. Belli ki gözlerinin önüne Berna’nın hayali gelmiştir. Yüzüne hafif bir tebessüm düşer. Dalgınca:

(they bring me to you)

“O bir tanedir…” diye mırıldanır. “Kimselere benzemez… Bambaşka bir yıldızdan gelmiş gibidir. Bambaşka bir gezegene ait gibi…

(Aynı anda Sun Yong ve takımının sahaya çıkışını izleriz. Yoon Ah ve Berna heyecanla el çırparak tezahürat etmektedirler.)

(Jin Ki ise yüzünde dalgın bir tebessümle konuşmaya devam etmektedir)

Dünyaya düşen bir melek gibi girdi hayatımıza… Hepimize yardım etti. Hepimizin renksiz, gri hayatını renklendirdi…

(Sun Yong’un gözlerinin tribünlerde kendilerini aradığını fark edince, Berna çantasından çıkardığı kocaman bir afişi oturduğu tribün koltuğundan sallandırıverir: Afişte: “Sun Yong, sen en iyisisin, şampiyonluğu getir bize! AJA AJA FIGHTING!” yazmaktadır. Aynı anda Yoon Ah da hoparlörden: “Oppaaa! Seni seviyorum! Hadi göster şunlara günleriniiiiii!” diye bağırır. Sun Yong’cuğun bütün bunları görünce sevinçten gözleri ışıldar. Yüzüne koskocaman bir gülümseme yayılır.)

(Jin Ki içini çeker. Gözleri dolmuştur. Titreyen bir sesle:)

Yakında çekip gidecek… Ama bana o kadar güzel anılar bıraktı ki, hayatım boyunca aklımdan ve yüreğimden silinmeyecek…

(Sun Yong’un birbiri ardına bastığı smaçları, tribünde neşeyle birbirine sarılan Berna ve Yoon Ah’ı izleriz. Kamera Berna’nın neşe dolu yüzüne odaklanır.)

Jin Ki birdenbire uykudan uyanır gibi dalgınlığından sıyrılır. Karşısında, kendisini yüzünde anlayışlı bir gülümsemeyle dinleyen annesine hayretle bakar. Annesi duygulanmış bir halde:

“Benim küçük oğlumun büyüyüp âşık olduğunu bilmiyordum…” diye fısıldar. Jin Ki bir an sessizce durur. Sonra hüzünle:

“Evet…” diye mırıldanır… “âşık oldum… Aşık oldum ben anne…”

Eun Kyong’un gözleri irileşir, dudakları titremeye başlar. O kadar duygulanmıştır ki, bir an hiçbir şey diyemez. Jin Ki, ona ilk defa anne diye hitap etmiştir.

Sonra yüzüne anlayışlı bir gülümseme düşer. Sevgiyle: “oğlum…” diye mırıldanır. Sonra, biraz çekingence, elini Jin Ki’nin yüzüne uzatır. Jin Ki, annesi yanağını okşarken sesini çıkarmaz. Dalgın, çocuksu bir yüzle öylece durur…

Bu sırada Sun Yong’un takımı, gerçekten de maçı almayı başarmıştır! Son sayının da alınması ve hakemin düdüğü ile Yoon Ah sahaya koşturur, Sun Yong’un boynuna atılır! Berna onları yüzünde sevinçli bir gülümsemeyle izlemektedir.

Sahne 13  (cafe) Min Hee bir cafede oturmakta, sıkıntıyla beklemektedir. Birden, cafenin kapısı açılır. Jung Woo, asık bir yüzle içeri girer. Min Hee çekingence onun yaklaşmasını izler.

Jung Woo masaya gelince:

“Oturmayacağım,” der. “Sana, iki haftalığına Çin’e gideceğimi söylemek için geldim. Resmi bir heyetle birlikte gidiyorum. Benden haber alamazsan merak etme…”

Min Hee dudakları titreyerek bakar ona. Yavaşça:

“Bunu, Berna’yla artık aynı evde kalmanı istemediğim için mi yaptın?” diye sorar.

“Bunu senin için yapmadım,” der Jung Woo acımasızca. “Fakat…” durur, derin bir nefes alır. “Artık Berna’yla aynı evde kalmak benim için de mümkün değildi… Onunla hem bu kadar yakın olup hem de aramızda aşılamaz mesafelerin olmasına dayanamazdım…”

Min Hee gözlerine dolan yaşları geri göndermek için yutkunur. Hüzünle gülümser:

“Ve sen de, her şeyden kaçmayı seçtin…” diye mırıldanır. “Berna’yla birlikte olamayacağın için beni de cezalandırmak istiyorsun… Benden de uzak duruyorsun… Öyle mi Jung Woo?”

Jung Woo bir şey demez, öylece susar. Sonra:

“Her neyse…” diye mırıldanır. “Çin’deyken seni aramamı bekleme… Merak da etme… İki hafta sonra döneceğim nasolsa…”

Sonra arkasını döner, cafeden çıkıp gider. Min Hee gözlerinde yaşlarla kalakalmıştır. Hüzünle gülümser.

“İki hafta sonra… Berna’nın gideceği gün…”

Sahne 14 (çeşitli mekanlar) (Feel Alright) Günler geçmektedir. Berna’yı Sun Yong ve Jin Ki’yle yemek masasında, TV karşısında görürüz. Sokaklarda Jin Ki, kendisi, Sun Yong ve Yoon Ah hep birlikte dolaşırlar. Genç kız hep neşelidir.

Ama arada bir, evde, Jung Woo’nun portmantoda asılı duran montunu yavaşça okşarken, ya da salonun bir köşesinde duran kitabını sanki ondan bir iz bulacakmış gibi dalgınca karıştırırken görürüz Berna’yı. Yüzünde gizlenemeyecek bir hüzün vardır böyle anlarda.

Jin Ki ise bir köşeden, onun bu hallerini, kendi yüzündeki büyük üzüntüyle izlemektedir.

Sahne 15 (Kampüs) Min Hee kampüste çimenler üzerinde oturmuş, elindeki bir papatyaya bakıp boş boş düşünmekte, farkında olmadan elindeki çiçeğin yapraklarını yolmaktadır. Birden birisi:

“Sevgilin seviyor mu sevmiyor mu diye fal mı bakıyorsun?” der neşeyle.

Min Hee şaşkınca başını kaldırınca Mert’i görür. Mert teklifsizce gelir, onun yanına oturur. Min Hee’nin yüzüne hüzünlü bir tebessüm düşer.

“Hayır, fal bakmıyordum…” diye mırıldanır. “Cevabı zaten biliyorum…”

Sonra yüzündeki gülümseme kaybolur. Mert onun yarasına dokunduğunu anlamıştır. Bir an saygıyla susar. Sonra:

“Seni ne zamandır göremiyordum,” diye söze başlar. “Halbuki birlikte Seul’ü gezeceğimize söz vermiştiniz. Sen ve Berna…”

Min Hee’nin yüzünde belirmeye başlayan gülümseme, Berna’nın ismini duymasıyla birlikte kaybolur. Genç kız buz kesmiş gibi bakışlarını kaçırır, başını öne eğer.

Mert az çok neler olduğunu anlamıştır. Usulca:

“Sen… iyisin, değil mi Min Hee?” diye sorar. “Bir sorun yok, öyle değil mi?”

Min Hee beceriksizce gülümsemeye çabalar. Sonra yüzündeki gülümseme silinirken içini çeker,

“Bazı… şeyler oldu…”diye mırıldanır.

Mert derin bir nefes alır. Yüzüne anlayışlı bir ifade gelir. Sonra yumuşak bir sesle:

“Eğer anlatmak istersen ben dinlerim,” diye mırıldanır. “Bazen içini dökmek insana iyi gelir…”

Min Hee burukça gülümser. Omuz silker:

“Bunu anlattıkça daha iyi hissedeceğimi hiç zannetmiyorum… Hatta muhtemelen kendimi daha kötü hissedeceğim. Kendimi kötü biri gibi hissedeceğim hatta!”

Sonra durur, Mert’e döner. Gözlerinde acıklı bir bakış vardır.

“Oysa ki benim tek istediğim mutlu olmaktı Mert! Bu beni kötü bir insan mı yapar, söylesene??”

Mert ona hüzünle bakar. Tatlılaştırdığı bir sesle:

“Hayır, elbette yapmaz,” diye mırıldanır. “Ama… –Min Hee’nin gözlerinin içine bakar- ama mutlu olmak için hayatta binlerce yol vardır Min Hee… Üstelik bunlardan pek çoğu, başka insanların mutsuzluğu pahasına olmayanlardır…”

Min Hee’nin gözleri birden hayretle açılır. Hızla başını çevirir. Yüzüne yenik bir ifade düşer.

“Biliyorsun!…” diye mırıldanır.

Mert’se içini çeker.

“Sadece tahmin ediyorum… Ve bunun ne kadar zor bir durum olduğunu anlayabiliyorum… Eğer içinizden birisi kötü bir insan olsaydı, belki bu durum her biriniz için bu kadar zor, bu kadar acı verici olmayacaktı… Ama hepiniz birbiriniz adına üzüldüğünüz için acı çekiyorsunuz Min Hee…”

Sonra durur, Min Hee’nin gözlerinin içine bakar. Hafifçe gülümser.

“Kendine sadece şunu sor: Beni sevmeyen bir insanı yanımda tutup mutsuz olmak ve mutsuz etmek yerine, gitmesine izin verip kendimi de özgür bırakırsam daha iyi olmaz mı?”

Min Hee artık dayanamaz. Ellerini yüzüne kapatıp hıçkıra hıçkıra ağlamaya başlar.

Mert anlayışlı bir tavırla elini onun omzuna koyar. Min Hee küçük bir çocuk gibi arkadaşının göğsüne sokulur. Mert üzüntüyle onun sırtını okşarken hıçkıra hıçkıra ağlamaya devam eder…

Sahne 16 (Tiyatro salonu) Jin Ki kuliste Demetrius kostümü içinde diğer oyuncularla birlikte son hazırlıklarını yapmaktadır. Birden kulis görevlisi bayan içeri girer, Jin Ki’nin kulağına bir şeyler fısıldar. Jin Ki heyecanla yerinden kalkar, koşturarak dışarı çıkar. Kulise açılan koridorda, duvara dayanmış halde Berna beklemektedir.

(Everything) Jin Ki gözlerinde saklayamadığı bir heyecanla ona yaklaşınca Berna başını kaldırıp gülümser.

“Oyundan önce seni görüp başarılar dilemek istedim,” der sevimlice. O sırada anaç gözlerinden Jin Ki’nin yakasının yamuk durduğu kaçmaz; uzanıp Jin Ki’nin yakasını düzeltir. Jin Ki sessizce, hiçbir şey diyemeden onu izler. Sonra yavaşça başını eğer, yüzünden bir gülümseme geçer. Soylulara özgü bir reveransla pelerinini tutarak eğilir:

“Sizin bu ziyaretiniz beni ziyadesiyle mutlu etti soylu matmazel,” der teatral bir sesle. “Fakat ufak bir buseniz benim için en büyük şans tılsımı olacaktır. Sizden bu büyük fedakarlığı isteyebilir miyim?”

Berna karşısında eğilen genç adama bir an şaşkınca bakar. Ama sonra, onun da yüzüne tatlı bir tebessüm düşer. Yarı utanmış, yarı muzip sevimlice güler:

“Pekala… Gözlerinizi kapayın asil lord…”

Jin Ki yavaşça doğrulur, gözlerini kapatır. Berna ona doğru eğilir. Genç adamın yanağına ufak bir öpücük kondurur.

“İşte… Umarım bu size dünyanın bütün şansını getirir…”

Sonra gülerek:

“Artık gitmem lâzım… Oyun nerdeyse başlayacak, gidip tiyatro salonundaki yerime oturmalıyım! Başarılar Jin Ki!”

Der ve el sallayarak koşarak uzaklaşır.

Jin Ki ise onun arkasından duygulanmış, hafif hüzünlü bir gülümsemeyle bakar. Elini yanağına götürür. Kendi kendine mırıldanır.

“Korkudan sahnede eli ayağına dolaşıp,
Rolünü şaşıran kötü bir oyuncu misali;
Unutuyorum, kendime güvenim olmadığından mutlaka,
Tam olarak söylemeyi aşk oyununun sözlerini;
Ve aşkımın yükü öylesine ağır geliyor ki bana,
Kendi aşkımın gücü karşısında eziliyorum sanki…” (Shakespeare, sone 23)

Sahne 17 (Tiyatro salonu, çeşitli mekânlar) Tiyatro oyunu başlamıştır. Jin Ki’nin sırası geldiğinde genç adamın büyük bir profesyonellikle sahneye çıkıp rolünü oynadığını görürüz. Hocaları onu yüzlerinde takdir dolu bir ifadeyle izlemektedirler. Berna ise seyirciler arasındaki yerinden onu büyük bir gururla seyretmektedir.

Aynı anda Min Hee’nin bir parkta tek başına dolaşması gelir ekrana. Genç kız yüzünde büyük bir hüzünle yürümektedir. Tiyatro sahnesine geri döndüğümüzde,  Helena rolünü oynayan aktrisin replikleri, tam da onun ruh halini özetler gibidir (bu replikler söylenirken görüntüye Min Hee’nin hüzünlü görüntüsü gelir.)

Kimi insanlar ne mutlu olabiliyor!
Atina’da kime sorsanız, ben de onun kadar güzelim.
Ama ne önemi var, Demetrius öyle düşünmüyor ya!
Ondan başka herkesin bildiğini bilmek istemiyor.
Hermia’nın gözlerine taparken o nasıl yanılıyorsa,
Onun her şeyini beğenirken ben de öyle yanılıyorum.

Sıradan, çirkin, çarpık şeyleri bile
Aşk değiştirebilir, biçimli, değerli kılabilir.
Aşk gördüğünü gözleriyle değil, hayaliyle görür.
Kanatlı Cupid resimlerde işte bu yüzden kördür.
Durup düşünme nedir, hiç bilmez aşk,
Kanadı var, gözü yoktur; bakmadan uçar gider.
Aşk bir çocuktur derler ya, nedeni budur işte,
Öyle çok yanılır ki yaptığı seçimlerde.
Oyun oynayan çocukların ettiği yeminler gibi,
Aşk uğruna yalan yere yeminler edilir her yerde;

Demetrius da Hermia’nın gözlerine bakmadan önce
Dolu gibi yeminler yağdırmıştı, yalnız seninim diye.
Ama Hermia’nın sıcaklığıyla çözülüverdi dolu taneleri,
Yeminler sağanak oldu, eriyip gidiverdi…” 

Bir başka sahnede ise Demetrius, Lysander’a şöyle seslenmektedir:

“Lysander! Ses ver!

Koştun, korkaksın, demek ki kaçtın!

Konuş! Bir çalıya mı? Nereye saklandın?”

Bu defa Beijing’de bir otel penceresinden dalgın dalgın dışarıyı izleyen Jung Woo gelir görüntüye…

Derken, oyunun sonunda, Demetrius asıl sevdiğinin Hermia değil Helena olduğunu anlar. Oyun boyunca rakibi olarak gördüğü Lysander’a Hermia’yı teslim ederken dudaklarından şu replikler dökülür:

“Lysander, Hermia’yı al, bendeki aşk bitti,

Eğer onu sevdiysem bile bu aşk yok oldu gitti…

Kalbim onu bir süre misafir etti

Ama şimdi Helen’e ricat etti, asıl sahibine;

Ve kalacak böylece…”

Bu replikleri söylerken Jin Ki’nin aklından Jung Woo’yu yumrukladığı sahneler geçer. Hafifçe gülümser kendi kendine.

Nihayet, Puck isimli perinin monologu ile kapanır oyun:

“Eğer biz gölgeler sürç-i lisan ettikse

Şöyle düşünün – ve her şey düzelsin-

Ki rüyaya daldınız şu köşecikte…”

Bu tiratla birlikte sahne kapanır, seyirciler alkışlamaya başlarlar. Berna’nın ise yüzünde hem oyundan çok keyif aldığını gösteren eğlenmiş bir ifade, hem de hafif bir hüzün vardır…

“Rüyaya daldınız şu köşecikte…” diye tekrarlar kendi kendine… Her şeyin rüya olmasına çok az vakti kalmıştır…

Sahne 18 (Ev) Berna’nın gideceği gün… Genç kız, valizlerini kapatır. Sonra hüzünlü gözlerle bir defa daha çevresine bakınır. Beş ay geçirdiği odasının duvarlarını buruk bir tebessümle inceler.

O sırada kapısı çalınır. Jin Ki başını uzatır:

“Berna… Hazır mısın?”

Berna ona bakar, hafifçe gülümseyip başını sallar: “Hazırım… Haydi gidelim…”

Sahne 19 (Havaalanı) Jung Woo’nun Ku Jon San ve beraberindeki pek çok adamla birlikte yolcu çıkış kapısından çıktığını görürüz. Jung Woo bir an, giden uçuşlar panosundaki İstanbul uçağına hüzünle bakar. Uçağın kalkmasına iki saatten az kalmıştır.

Sonra, başını çevirip yürümeye başlar. Birdenbire, arkasından gelen sesle irkilir.

“Oppa!”

Döndüğü zaman Min Hee’yi onu beklerken bulur. Önünde ilerleyen devlet adamlarına bakar. Hiçbiri bu stajyer gençle ilgileniyor gibi görünmemektedir. Bunun üzerine Jung Woo Min Hee’nin yanına gider. Hiçbir şey demeden genç kızın karşısında durur.

“Hoşgeldin…” der Min Hee çekingen bir tebessümle.

“Beni karşılamaya gelmene hiç gerek yoktu,” der Jung Woo soğuk bir sesle.

Min Hee yavaşça başını önüne eğer. Sonra hüzünle:

“Seninle bir şey konuşmak istiyorum,” der. “Çok geç olmadan bunu yapmak istedim. Biliyorsun, Berna’nın uçağı iki saat sonra kalkıyor… Eğer seni burada beklemeseydim her şey için çok geç kalabilirdik…”

Jung Woo birden kaşlarını çatar. Merak ve heyecanla:

“Ne demek istiyorsun?” diye sorar. “Ne için geç kalacakmışız?!”

Min Hee hüzünle gülümser.

“Seni… özgür bıraktığımı söylemek için… Ve elbette kendimi de…”

Jung Woo’nun gözleri hayretle açılır. Heyecanla Min Hee’nin kollarından tutar.

“Min Hee! Şaka yapmıyorsun değil mi?? Yani demek istiyorsun ki…”

“Evet,” diye gözlerini kaldırıp onun gözlerinin içine bakar Min Hee. Yüzünde kederli, ama vicdanı rahatlamış olanlara özgü bir tebessüm vardır. Hafif bir sesle:

“Artık bana verdiğin söz için üzülmene gerek yok,” diye konuşur. “İstediğin yere gitmekte seni özgür bırakıyorum… Artık… –yutkunur, sonra kırık bir sesle devam eder- artık, Berna’ya gidebilirsin…”

Sonra hüzünle güler:

“Ve acele etmelisin: Uçağa binmesine çok fazla vakit kalmadı… O gitmeden önce onu yakalayıp dediklerimi ona anlatman gerek…”

Jung Woo’nun yüzüne güneş doğar sanki. Şaşkın, ama sevinçli bir gülümseme yerleşir yüzüne.

“Min Hee…” diye mırıldanır. “Ben… ben sana nasıl teşekkür edeceğimi bilmiyorum…”

Min Hee burukça gülümser. Sonra çantasından ufak bir zarf çıkarır:

“Bunu Berna’ya ver,” der. “Ona tüm bunları anlatan bir mektup yazdım. Ona veda etmeye gitmeyeceğim. Sen bu mektubu verirsin…”

“Ama neden?? Gel birlikte gidelim, onunla son bir defa vedalaş… Ona her şeyi yüz yüze söyle,” der Jung Woo heyecanla. Min Hee yine burukça gülümser. Başını yere çevirir.

“Ben… ben ikinizi birlikte görürsem kararımı değiştirmekten korkuyorum… O yüzden… o yüzden affet ama ben vedalaşmaya gelmeyeceğim…”

Jung Woo yutkunur, bir şey diyemez. Yavaşça, genç kızın uzattığı zarfı alır. Sonra birdenbire, hâlâ iki eliyle kollarından tuttuğu genç kızı sertçe göğsüne bastırır! Bir yandan da:

“Teşekkür ederim..” diye mırıldanmaktadır. “Min Hee, çok, çok teşekkür ederim!”

Sonra, Min Hee’yi bırakır. Ona gülümseyerek bakar. Hâlâ genç kıza bakarken yavaş yavaş yürümeye başlar. Sonra, arkasını döner ve yolcu giriş kapısına doğru koşturur.

Min Hee onu yüzünde buruk bir tebessümle izlemektedir.

“Güle güle Oppa…” diye mırıldanır. “Umarım çok mutlu olursun…”

Gözlerinden birer damla yaş süzülür…

Sahne 20 (havaalanı) Jung Woo’nun üzerindeki takım elbiseye, elindeki valize aldırmadan havaalanının gıcır gıcır koridorlarında tüm gücüyle koştuğunu görürüz. Giden uçuşları gösteren bir panonun önünde duraklar; panoda “Seul-İstanbul, terminal A, counter open” yazmaktadır. Jung Woo gözleriyle terminal A’yı gösteren işaretleri araştırır; o yöne doğru koşmaya başlar.

Fakat henüz kendi indiği terminalden bile çıkamamıştır ki, takım elbiseli, gözlerinde güneş gözlükleri, kulaklarında bluetooth olan iki adam karşısına dikilir. Jung Woo hayretle onlara bakıp duraklar.

Sahne 21 (havaalanı) Berna ise check-in yaptırmış, pasaport kontrolünden geçmeden önce arkadaşlarıyla vedalaşmak üzere yolcu uğurlama salonuna geri dönmüştür. Sun Yong-Yoon Ah, Jin Ki ve Mert ona havaalanına kadar eşlik etmişlerdir. Yoon Ah hüzünle:

“Seni çok özleyeceğiz Berna,” deyip Berna’nın boynuna sarılır. Berna da onu sıkıca kucaklar.

“Ben de sizi…” diye mırıldanır. Sonra gülerek Sun Yong’u işaret eder: “Şövalyene iyi bak, tamam mı Yoon Ah? Onu şövalyen yapmak için az uğraşmadık!”

“Sen hiç merak etme,” diye güler genç kız. Sun Yong ise ağlamaklıdır. Berna’ya sarılırken:

“Berna-sshi! Her şey için çok ama çok teşekkürler,” der hıçkırır gibi. Sonra çocuk gibi dudaklarını sarkıtır: “Ama bize şimdi kim imambayıldı pişirecek??”

Yoon Ah ona şakacıktan kızarak: “Zavallı Berna sana annelik yapmaktan kurtulduğu için kendini şanslı hissediyor olmalı!” der ve içini çeker: “Şimdi bu görev benim üzerime kaldı, iyi mi…”

“Aşkım çok kötüsün amaaa…” der Sun Yong gene çocuksu bir somurtmayla. Sonra Yoon Ah’ı tuttuğu gibi kucaklayıverir: “Bir daha söyle kolaysa! Hadi söyle!” Yoon Ah hem gülüp hem çığlık atarak:

“Tamam tamam, bırak beni!” diye çırpınırken diğerleri de bu sahneyi gülerek izlemektedir.

O sırada Mert öne çıkar, Berna’ya sarılırken:

“İyi yolculuklar sevgili hemşerim!” der. “Bundan sonra Türkiye’de görüşürüz, öyle değil mi?”

“Evet,” diye gülümser Berna. “Bu sefer de ben sana İstanbul’da rehberlik ederim.”

“Harika olur çünkü İstanbul’u çoktan unuttum bile,” diye güler Mert. Sonra ciddileşerek Berna’nın gözlerinin içine bakar, sevgiyle onun omzunu sıkar: “Kendine iyi bak…”

“Sen de…” der Berna ve Jin Ki’ye döner.

(Give my love) Jin Ki’nin yüzünde ciddi, çok hüzünlü bir ifade vardır. Berna’nın ona baktığını görünce kendini gülümsemeye zorlar.

“Vaov…” der yapmacık bir neşeyle. “Demek gerçekten gidiyorsun…” Sonra hafifçe güler. “Galiba bu günün geleceğine aslında hiç inanmamışım…”

Berna bir an susar. Sonra yavaşça:

“Her şeyin bir sonu var çingu…” der. Sonra, gülümsemeye çabalar: “Benim Kore maceram da buraya kadarmış işte…”

İki çocuk bir an karşılıklı olarak öylece dikilirler. Sonra birden, Jin Ki Berna’ya doğru atılır, büyük bir sevgiyle sıkıca kucaklar genç kızı. Başını onun omzuna gömer, gözlerini sıkı sıkı yumar.

“İyi ol, tamam mı Berna??” diye mırıldanır hıçkırır gibi. “Seni… Seni çok sevdiğimizi asla unutma!”

Berna’nın da dudakları titremektedir. O da Jin Ki’nin belinden dolaştırdığı ellerini kenetler, sıkıca sarılır arkadaşına. Gözlerinden yaşlar süzülürken:

“Unutmam Jin Ki…” diye mırıldanır. “Sizinle ilgili hiçbir şeyi unutmayacağım…”

Sonra kendini geriye çeker, gözlerinde parıldayan yaşlarla Jin Ki’nin gözlerinin içine bakıp gülümser:

“Küçük tilkimi nasıl unutabilirim ki zaten?”

Bu laf üzerine Jin Ki’nin yüzüne kocaman bir gülümseme yayılır. Sonra burukça:

“Seninle şehre tepeden bakacaktık… Balonla dolaşacaktık… Onu bile yapamadık…” diye mırıldanır. Berna heyecanla:

“Seul’e bir sonraki gelişimde yaparız! Bu son değil ya! Nasıl olsa bir gün yeniden görüşeceğiz!” diye bağırır. Sonra diğer arkadaşlarına da bakar: “Yeniden görüşeceğiz! Bundan eminim! O zamana kadar kendinize iyi bakın, tamam mı??”

“Sen de öyleee!” diye bağırır Sun Yong ve Yoon Ah aynı anda. Mert göz kırpar. Sonra Berna, yavaşça Jin Ki’nin elini bırakır, yerde duran el valizini alır, arkadaşlarına el sallar:

“Hoşçakalın!”

“İyi yolculuklar!”

“Güle güle!”

Arkadaşları tarafından buruk, ama neşeli tezahüratlar, el sallamalar arasında uğurlanan genç kız, pasaport geçişine doğru ilerlemeye başlar. Sonra, tam orta yolda durup bir defa daha onlara bakar: Yoon Ah ve Sun Yong el eledir. İkisi de çocuksu yüzlerinde sevimli bir ifadeyle, bütün güçleriyle el sallamaktadırlar. Mert, bir eli cebinde, gülümseyerek onu izlemektedir. Jin Ki ise… Jin Ki’nin gözleri dolmuştur. O kadar ki, iki damla yanaklarına düşüverir. Genç adam Berna’nın görmesini istemez gibi çabucak bir hareketle onları siler, sonra gülümseyerek OK işareti yapar.

“Hadiii! Hadi git artık, yoksa uçağı kaçıracaksın!” diye bağırır yapay bir neşeyle.

Berna son bir kez bu tabloya bakıp hüzünle gülümser. Sonra, gözleri dalgınca çevreyi araştırır. Ne Jung Woo, ne de Min Hee görünmemektedir.

İçini çeker, geriye dönüp yavaş adımlarla pasaporta doğru yürümeye başlar…

Sahne 22 (Havaalanı çıkışı) Jung Woo, takım elbiseli adamlar tarafından adeta sürüklenerek havaalanının çıkış kapısına çıkarılmıştır. Önünde siyah bir limuzin görünce şaşkınlıkla duraklar. Limuzinin camı açılır. İçeride, Ku Jon San’ı görürüz.

“Kim Jung Woo! İçeri gelin lütfen!”

Jung Woo’nun yanındaki iki adamdan biri, saygılı bir biçimde kapıyı açar. Jung Woo ise ne diyeceğini bilemez haldedir. Birden, sert bir hareketle beline kadar eğilir:

“Efendim, bağışlayın, ama benim şu anda çok acelem var! Bir arkadaşımın uçağının kalkmasına sadece bir saat vakit kaldı, ve-“

“Seninle konuşacağım şey çok önemli bir devlet meselesi!” der Ku Jon San onun sözünü keserek. Sonra genç adama dik dik bakar: “Biz ne zaman istersek devletin sana vereceği görevi yapacağına dair bir söz vermiştin, hatırladın mı?”

Flashback: Berna’nın yüzüğü bulunup geri getirildiği zaman Jung Woo gerçekten de böyle bir söz vermiştir.

Jung Woo ne diyeceğini bilemez. Sonra yine: “Efendim… Bana sadece yarım saatçik müsaade etseniz…”diye mırıldanırken Ku Jon San sert bir sesle:

“Arabaya binin genç Jung Woo!” diye emreder.

Jung Woo çaresizlikle duraklar, sonra umutsuz bir yüzle denileni yapar.

Sahne 23 (Havaalanı) (Give My Love) Berna’yı yolcu biniş salonunda bir koltukta oturup boarding’in başlamasını beklerken görürüz. Yüzünde dalgın, hüzünlü bir ifadeyle, parmağındaki yüzükle oynamaktadır.

Aynı anda, Jung Woo siyah limuzinden çıkar. Yüzünde büyük bir heyecanla koşmaya başlar. Arabanın penceresinden Ku Jon San’ın yüzü görünür. Yaşlı adamın yüzüne hafif bir tebessüm düşerken arabanın siyah camları yükselir, Ku Jon San görünmez olur.

Jung Woo havaalanının içinde canını dişine takarak koşmaktadır. Hatta bir yolcunun valizlerine çarpar, onları devirir, ama adamın kızgın bağırışlarına aldırmadan koşmaya devam eder.

Bu sırada, uçağa alım başlamıştır. Berna üzgün bir yüzle yerinden kalkar, biniş sırasına geçer, uçağa doğru ilerler…

Sahne 24 (Uçak) Berna uçağın dar koridorunda ilerler, kendi oturacağı yeri bulur ve koltuğuna geçer. Oturunca derin bir nefes verir. Yüzü hüzün doludur.

Dalgınca, çantasına uzanır. Çantayı açar açmaz içinden bir fotoğraf düşer: Karaoke barda çekilmiş oldukları fotoğraftır bu.

Berna hüzünlü bir gülümsemeyle fotoğraftaki yüzleri inceler tek tek. Sonra, çantasına uzanıp içinden güzel, taşlı bir kolye çıkarır.

Flashback: Şampiyonluk maçından sonra hep birlikte dışarı çıktıkları akşam, Yoon Ah ve Sun Yong ona bir hediye paketi uzatırlar. Sun Yong:

“Berna-sshi, bunu sana aldık,” der neşeyle. “Bizden ufak bir hatıra…” Berna duygulanarak:

“Ah, niye zahmet ettiniz?” diye mırıldanırken Yoon Ah: “Taktıkça bizi hatırlarsın!” diye şeker şeker gülümsemektedir. Berna pakedi açınca şu anda elinde tutmakta olduğu kolye düşer önüne.

Tekrar uçakta oturan Berna’ya döneriz. Berna yüzünde hafif bir gülümsemeyle kolyeyi çantaya geri koyar.

Sonra, kestane rengi tüyleri olan peluş bir tilki oyuncağı çıkarır. Bu oyuncaksa, Jin Ki’nin lunaparkta kazanıp kendisine verdiği tilkidir.

Berna tilkiyi göğsüne bastırırken gözlerinde yaşlar tomurcuklanmıştır. Aklına, parktaki gece düşer. Jin Ki’nin sesini duyar sanki:

“Ve ben, bense yıldızlara bakıp gülümseyeceğim. Neden biliyor musun Berna? Çünkü insan bir çiçeği seviyorsa, ve milyonlarca yıldız üzerinde bu çiçekten yalnızca bir tane varsa, yıldızlara bakmak bile bu insanı mutlu etmeye yeter… Çünkü insan kendi kendine, “işte benim çiçeğim oralarda bir yerde” diyebilir…

Çünkü benim çiçeğim de o yıldızların birinde olacak…”

Aynı anda Jin Ki de havaalanının çıkış kapısından çıkmış, dalgınca yürümektedir. Gözlerini gökyüzüne kaldırır. Gökte yıldızlar parıldamaktadır.

Jin Ki de parktaki geceyi anımsar. Bu kez konuşan Berna’dır:

“Ve üzüntün hafiflediğinde (zaman bütün acıları hafifletir) beni tanımış olmak seni mutlu edecek… Dostum olarak kalacaksın… Benimle gülmek isteyeceksin… Bunun için de arada bir pencereni açacaksın… Dostların gökyüzüne bakıp bakıp güldüğünü görünce çok şaşıracaklar! onlara ‘Yıldızlar hep güldürür beni!’ diyeceksin.”

Jin Ki’nin yüzüne hüzünlü bir gülümseme yayılır. Kendi kendine fısıldar:

“Güle güle çiçeğim… Güle güle dostum… Güle güle…”

(müzik yüksel)

Sonra içini çeker. Ellerini cebine sokup ileride yürümekte olan Sun Yong ve Yoon Ah’ı takip eder.

Uçakta ise kalkış anonsu yapılmıştır. Berna kemerini bağlar. Sonra pencereden dışarı çevirir gözlerini.

Biraz sonra, uçak havalanır. Berna hâlâ hüzünle dışarı bakmaktadır.

(she could be you) Sonra birden tekrar çantasına uzanır. Bu defa, nilüfer çiçeği şeklinde bir fener çıkarır çantadan. İncitmekten korkar gibi nazikçe elinde tutar. Dalgın dalgın bakar…

Sonra, yeniden pencereden dışarı çevirir bakışlarını. Seul’un ışıklarla dolu gece manzarasını son bir defa izler. Gözlerinden şıpır şıpır yaşlar damlamaya başlar.

Birden, sağ tarafında oturan kişiden bir mendil uzanır. Berna biraz utanarak başını yarım çevirir, “teşekkür ederim…” diye mırıldanır. Mendili alıp gözyaşlarını silerken yanında oturan kişi:

“Seul’ü çok özleyeceksiniz galiba agasshi…” der.

Berna bir an duraklar: “Bu ses…”

Birden, şimşek gibi başını çevirir! Gördüğü manzara karşısında nefesi kesilir!

Jung Woo, yüzünde kocaman bir gülümsemeyle ona bakmaktadır.

Berna birden ayağa fırlar gibi olur; ama neyse ki belindeki kemer yüzünden koltuğa çakılı kalır. Heyecanla:

“SEN!” diye bağırır! “SEN! AMAN TANRIM, AMAN TANRIM!!”

Birden bütün uçaktaki bakışların kendisine döndüğünü fark edince kızarıp bozarır, utanarak koltuğuna gömülür. Ama az önceki şoku hâlâ atlatamamıştır. Gözlerini sıkı sıkı kapatır:

“Hayır, bu.. bu çok saçma!” diye kekeler. “Ben… ben hayal görüyorum, öyle değil mi?? Ben… evet, halüsinasyon görüyorum. Şimdi gözlerimi açacağım ve Jung Woo’nun hayali yok olacak. Evet, aynen böyle olacak.”

Böyle deyip derin bir nefes alır. Sonra, yavaşça gözlerini aralar. Jung Woo hâlâ otuz iki dişiyle birden sırıtarak kendisine bakmaktadır.

“Üzgünüm, ama benden kurtuluş olmadığını söylemiştim!” deyip bir kahkaha atar. Berna’nın ağzı açık kalmıştır.

“Ama, ama nasıl olur??” diye kekeler. “Senin bu uçakta işin ne?! Jung Woo, bilmem farkında mısın ama bu uçak Türkiye’ye gidiyor!”

“Biliyorum, ben de zaten oraya gidiyorum,” diye omuz silker Jung Woo. Sonra ciddi bir ifade takınır: “Türkiye ve Güney Kore arasındaki dostluk münasebetlerini sağlamlaştırmak üzere devlet tarafından görevlendirildim! Ülkelerimiz arasındaki barışın kaderi bana bağlı!”

(doink!) Berna’nın ona boş boş baktığını görünce birden bir kahkaha patlatır:

“Off, şaka yaptım Berna yaa! İstanbul konsolosluğunda başkonsolos bay Seong Taek’in özel sekreteri pozisyonu boşalmış, efendi Ku Jon San da benim oraya atanmamı sağlamış. Üstelik benim haberim olmadan bütün işlemleri, kalacak yeri, vizeyi, hatta uçak biletini bile ayarlatmış!”

Berna şaşkınlıkla: “Aaa-ama ama… neden??” diye haykırınca Jung Woo bir defa daha güler: “Türkiye’ye gitmek isteyeceğimi bana sormadan bildiği için! Senin yüzüğünün bulunması için ona o kadar çok yalvarmıştım ki, Türkiye ile kuvvetli bağlarım olduğunu daha o zamandan tahmin etmiş!”

Jung Woo bir kahkaha daha atarken Berna hâlâ ağzı yarı-açık, bu muhteşem olaya inanamaz gibi bakmaktadır. Fakat sonra, birden kaşları çatılır. Yüzünü pencereye doğru çevirir.

“Ama… ama peki ya Min Hee?” der öfkeyle. “Son konuşmamızı hatırla Jung Woo, sen de ben de Min Hee’ye söz-“

“Min Hee gitmeme izin verdi,” deyiverir Jung Woo bir çırpıda. Berna yine şaşkınca: “Ne??” diye ona dönünce cebinden Min Hee’nin kendisine verdiği mektubu çıkarır. Berna elleri titreyerek mektubu eline alır, zarfı açar, okumaya başlar. Min Hee:

“Seni bağışlayabilecek miyim, henüz bilmiyorum…” diye yazmıştır. “Ama Jung Woo’nun ancak senin yanında mutlu olabileceğini biliyorum… Ve onu senin benden daha fazla hak etmiş olduğunu da…

Çünkü Berna, sen kendi mutsuzluğun pahasına onu bana gönderdin… Oysa ben, bencil davrandım… Benimle mutlu olamayacağını bildiğim halde, Jung Woo’yu yanımda tutmak istedim…

Oysa gerçek sevgi, sevdiğinin mutlu olmasına izin vermektir… Bunu hatırlamam uzun sürmedi.

O yüzden, Jung Woo’yu özgür bırakıyorum. O seni seçecek, biliyorum. Benimse elimden gelen tek şey, onun mutlu olmasını dilemek.

Ve senin de…

Mutlu olun. Çünkü olmazsanız, yaptığım fedakarlığın hiçbir değeri kalmayacak… İşte o zaman bana en büyük kötülüğü yapmış olursunuz.

Güle güle Berna.

Her şeye rağmen, arkadaşın Min Hee.”

Berna gözlerinden damlayan yaşlarla mektubu göğsüne bastırırken havaalanının kocaman camlı pencerelerinden birinin karşısında, yere oturmuş, dalgın gözlerle pistten birer birer havalanan uçakları izleyen Min Hee’yi görürüz. Birden, yanına biri yaklaşır. Min Hee şaşkınca başını çevirir. Gelen Mert’tir. Genç adam, yüzünde takdir dolu bir gülümsemeyle gelir, onun yanıbaşına oturur. Kendisi de karşıya, birer birer yükselen uçaklara diker gözlerini:

“Doğru olanı yaptın…” diye mırıldanır.

Min Hee’nin yüzünden hafif bir tebessüm geçer. Başını bir defa “evet” anlamında sallar.

İki gencin karşıya bakan görüntüsü flulaşırken, camdan yansıyan, kalkışa geçen bir uçak görüntüsü gelir ekrana…

Bu sırada Jung Woo yavaşça uzanıp Berna’nın elinden Min Hee’nin mektubunu alır. Sonra, genç kızın iki elini birden tutar. Gözlerinin içine bakar.

“Artık sorun yok, değil mi?” diye fısıldar.

Berna gözyaşları arasından usulca gülümser. Sonra:

“Evet… galiba öyle…” diye mırıldanır.

Jung Woo bunun üzerine mutlulukla gülümser. Sonra uzanır, Berna’nın yanağına sevgi dolu yumuşacık bir öpücük kondurur. Sonra da yüzünde kocaman bir gülümsemeyle:

“Hatırlıyor musun, cesaret mi doğruluk mu oynarken benden en sevdiğim ev arkadaşımı yanağından öpmemi istemiştin!” der. “İşte o zaman yanlış kişiyi öpmüştüm! Şimdi o yanlışı düzeltiyorum!”

Sonra, Berna’nın elini, eline alır. Başını koltukta geriye yaslar. Sevgi dolu bir sesle:

“Çünkü sen, benim en sevdiğim, biricik, “sevgili ev arkadaşım”sın…” der…

Berna da gülümseyerek başını koltuğa yaslar. Yüzünde büyük bir mutlulukla Jung Woo’ya bakar. Jung Woo da gülümseyerek ona bakmaktadır. Kamera, iki gencin yüzündeki ışıltılı mutluluğu gösterir, sonra, birbirine kenetli ellerine odaklanır.

Uçak, bulutları yara yara Seul’den İstanbul’a doğru uçmaktadır…

Posted in Uncategorized | Tagged , , , , , , , , , , , , | 79 Comments

9. Bölüm

 golden pops_family

Tearliner – Woman Can Ride By Herself

Tearliner – We Quit Us

Shawn Hlookoff – She Could Be You

Sahne 1 (Kampüs) Sahne, donup kalmış gibi birbirlerine bakan Berna-Jung Woo ve babanın görüntüsü ile açılır. Ahmet Yalçın’ın yüzünde büyük bir hayret vardır; karşısındaki manzaraya bir anlam vermeye çalışmaktadır. Jung Woo ise “baba” kelimesinin anlamını öğrenmiştir neyse ki, telaşla Berna’nın kolunu bırakır, korkuyla yutkunur.

(Golden Pops – Family) Ahmet Yalçın birden kendine gelir, hızlı adımlarla iki çocuğun yanına koştururken:

“Berna?? Bu ne demek oluyor??” diye bağırır. “Bu herif senin neyin oluyor??”

Sonra bir an durur, elini kalbine götürür: “Yoksa… Yoksa…”

“Hayır hayır,” diye atılır Berna, “Babacığım, inan ki düşündüğün-“

“Berna, biz seni Kore’ye sevgili bulasın diye mi gönderdik??” diye bağırır baba yine. “Gül gibi Türk erkeklerinin suyu mu çıktı??” Sonra yüzünde büyük bir tiksintiyle Jung Woo’ya bakar: “Bula bula bu çocuğu mu buldun?? Şuna bak, göz yerine iki tane çizgi var!”

“Yapma baba, senin gözlerin de onunkiler kadar çekik…” diye mırıldanır Berna,  ama babasının ona hakaret edilmiş gibi baktığını görünce hemen atılır: “Ya lütfen bir müsaade et, açıklayayım baba!” Babası ise dinlemez bile. Jung Woo’yu işaret edip bağırmaktadır:

“Bu çocuğun neyin nesi olduğu belli değil! Anası kim, babası kim, nasıl büyüdü, huyu suyu nedir, dini nedir??” Sonra bir an durur, yeniden feryat eder: “Sünnetli bile değildir bu şimdi!”

“BABAAA!”

“Bana bak bana!” diye bu kez de Jung Woo’ya dönmüştür baba. Çocukcağız korkmuş gözlerle onun ne dediğini anlamadan bakarken Ahmet bey saydırmaya başlamıştır bile: “Sen kimin nesisin?? Bir Türk kızını yalnız yakaladın diye onu sahipsiz mi sandın, haa?? Hem senin dinin ne?? Sünnet oldun mu sünnet?? Ha? Sünnet diyorum??”

Böyle deyip elini makas gibi yaparak Jung Woo’nun bacaklarının arasına doğru uzatır! Jung Woo’nun ödü kopmuştur:

“Berna, baban çok kızdı galiba! Baksana, beni hadım etmekten bahsediyor!”

“Öff, sen bir dur Jung Woo,” der Berna sıkıntıyla, sonra yeniden babasına döner. Onun koluna yapışır: “Babacığım, ama dinlemiyorsun ki! Jung Woo benim sadece arkadaşım!”

“Bu nasıl arkadaşlık kızım??” der babası öfkeyle. “Herifçioğlu senin kolunu tutmuş kurbanlık koyun pazarlığı yapar gibi sallıyordu!”

“Eeee, şeyyy, derste biraz tartıştık da, o yüzden… Neyse baba, sen bunu boşver şimdi! Sen burda ne arıyorsun??”

Ahmet bey birden duraklar. Yüzündeki kızgın anlam yumuşarken:

“Seni görmeye geldim yavrum,” der, “Senin üzgün olmana dayanamadım! Japonya’dan buraya geçtim.”

“Baba! İnanamıyorum!” der Berna hayretle. Sonra birden yüzü ışıldar. Babasına sıkıca sarılır.

“Babacığım! Seni ne çok özlemişim!”

“Berna! Ben de çok özledim seni yavrum…”

Baba kız sarılırken Jung Woo’nun parmaklarının ucuna basa basa ortamdan uzamaya çalıştığını görürüz. Ahmet bey birden gözlerini açar. Yüzündeki memnun anlam, yerini birden yine suçüstü yapmış bir polisin keyfine bırakır:

“Aha! Dur, kaçma herifçioğlu! Senle işim bitmedi!”

Jung Woo üzerine doğru atılan adamı görünce birden fena halde korkar, bütün gücüyle koşmaya başlar. Ahmet bey:

“Dur kaçma Koreli! Biz Tarkan’ın soyundanız, senin gibi çekiklere pabuç bırakır mıyız?? Dur diyorum! Tieeeeeyt!”

Diye bağırarak o da Jung Woo’nun peşinden koşturur. Berna ise derin bir of çeker:

“Hay Allah’ım yine mi?? Yeter ulan yeter!”

Sonra o da Jung Woo’nun ve babasının arkasından kampüste koşturmaya başlar. Jung Woo korkmuş bir yüzle en önde, Ahmet bey yüzünde geyik kovalayan aslan ifadesiyle onun arkasında, Berna ise en arkada, çevredekilerin şaşkın bakışları altında epeyce koştururlar. (Golden Pops – Family)

Sahne 2 (Kampüs) Nihayet Ahmet Yalçın soluksuz kalmış bir halde durur, pes eder. “Pis herif, ben on yaş daha genç olsam görürdün sen!” Eğilip derin derin soluklanırken arkadan Berna yetişir:

“Ah baba ah! Niye beni dinlemiyorsun ki?” der Berna derin nefesler arasında, “O benim sadece arkadaşım… Aramızda senin düşündüğün gibi bir şey yok…”

Babası başını kaldırır, merakla: “Cidden mi?”

“Tabii ki!” der Berna heyecanla, “Jung Woo benim ev… eee, şeyy, yakın bir arkadaşım yalnızca. Biz…eee, şeyyy, bir sınav sorusunu tartışıyorduk…”

“Nasıl bir tartışmaydı o Berna?” der babası hayretle, “Yetişmesem kolunu koparacaktı herifçioğlu!”

“Şeey, o biraz fazla heyecanlı bir tiptir babacığım! Bir de inektir ki sorma: Sınavdan yüz alamayacağını anlayınca üzüntüden ne yaptığını bilemedi, sen ona bakma, ahahah :D”

Ahmet bey sonunda yumuşamıştır. Yüzüne bir gülümseme yayılırken:

“Şunu baştan deseydin ya evladım,” der, “Desene çocukcağızı boş yere kovaladık…”

“Ben de onu diyorum ya!” der Berna heyecanla ve babasının koluna girer: “Zavallım nasıl kaçacağını şaşırdı! Bir de çocuğa sünnetten bahsediyorsun!”

Ahmet bey mahcup bir tavırla sırıtırken Berna babasını çeke çeke uzaklaştırır.

Sahne 3 (Café) Biraz sonra baba-kızı okulun cafelerinden birinde bir masada yan yana oturmuş, birer kahve içerken görürüz.

“Eee anlat bakalım,” der baba yüzünde kocaman bir gülümsemeyle, “Kore’deki hayatın nasıl gidiyor?”

“Çok güzel gidiyor babacığım,” der Berna mutlulukla. “Çok tatlı arkadaşlarım oldu, çok güzel yerler gezdim… Hatta yakında döneceğim için nerdeyse üzüleceğim…”

“Bak yaramaza!” der babası şakacı bir tavırla, “Ben de bizim kız bizi özlemiş, hasretinden her gün ağlıyor diye üzüle üzüle gelmiştim… Halbuki hiç de özlememiş!”

“Aşkolsun babacığım, sizi özlemez olur muyum!” deyip onun omzuna başını yaslar Berna. “Sizi tabii ki çok özledim! Burnumda tüttünüz!”

Sonra hafifçe iç çeker: “Ben sadece buradaki hayatıma ve arkadaşlarıma da çok alıştım… Onlardan ayrılmak epeyce zor olacak…”

Babası anlayışlı bir gülümsemeyle onun yanağını okşar:

“Üzülme yavrum… Yine gelirsin, yine görürsün arkadaşlarını… Hem okulunu bir bitir bakalım, belki ileride master yapmaya da gelebilirsin…”

Berna birden heyecanla:

“Sahi mi?” diye başını kaldırır. Sonra birden yine durgunlaşır: “Ee… Yok, o kadar da değil baba… Master’a falan gelemem… Türkiye’ye dönünce artık bir daha gelmem buralara…”

Babası onun başını okşar: “Neyse, bunlar sonraki mevzular… Sen bana biraz da arkadaşlarını anlat bakalım! Telefonda ev arkadaşlarını öve öve bitiremiyordun, ee, onlarla ne zaman tanışıyoruz??”

(Woman can ride by herself) Berna’nın birden gözleri dehşetle açılır! Yutkunur, kekelemeye başlar:

“Ev-ev arkadaşlarımla mı?? Onlarla mı tanışmak istiyorsun??”

“Tabii, benim güzel kızımın çok sevdiği Sun, Jin ve Jung’u merak etmem çok doğal değil mi?” der babası sevimli bir gülücükle. Berna da zoraki gülümseyerek:

“Eheh… Tabii, elbette!” diye mırıldanır. Ama yüzüne büyük bir “hasss…” ifadesi gelip yerleşmiştir.

Sahne 4 (Ev-café) Sun Yong’u ayağa kalkmış, telefonla konuşurken görürüz. Arkasında, Jin Ki’nin tembel bir şekilde kanepeye yayıldığı da görünmektedir. Sun Yong’un birden gözleri “wink!” diye açılır.

“NEEE??? Buraya mı geliyorsunuz???”

Jin Ki arkadaşının tepkisinden ürkmüş bir halde yerinden zıplayıp hayretle ona bakarken Sun Yong deli gibi çırpınmaktadır:

“Berna sen delirdin mi? Babanı buraya nasıl getirirsin??”

O sırada telefonun diğer ucunda umutsuz bir tavırla konuşan Berna’yı görürüz. Genç kız karşısında hâlâ mutlu mesut bir halde oturup kahvesini yudumlayan babasına sırıtır, sonra Sun Yong’a zoraki bir neşeyle:

“N’apiyim, babam tutturdu evini görmek, ev arkadaşlarınla tanışmak istiyorum diye!” der Korece, “Mecburen kabul etmek zorunda kaldım!”

“İyi ama bizi böyle görürse kızmaz mı??” der Sun Yong yine hayretle. “Kızının üç erkekle birlikte kaldığını biliyor mu?”

“Hayır, tabii ki bilmiyor, bilseydi klasik bir Türk babası olarak bacaklarımı kırardı!” der Berna yine neşeli bir sesle (halbuki içinden küfürler etmektedir ama karşıda babası varken çaktıramamaktadır). “Sun Yong, bir çaresini bulun, Yoon Ah’la arkadaşlarını falan eve çağırın, ne bileyim işte! Ama beni bu işten kurtarın! Yarım saate kadar orda oluruz biz.”

Sun Yong: “Ama Yoon Ah burda değil ki, ailesinin yanına gitti…” diye açıklamaya çabalarken Berna kapatmıştır bile. Sun Yong telefonu kulağından indirdiğinde yüzünde korkulu bir ifade vardır. Jin Ki’ye döner, dehşet içinde:

“Berna’nın babası buraya geliyormuş! Kızının ev arkadaşlarıyla tanışmak istiyormuş! Hem de yarım saate kadar burda olacaklarmış! Hyuuuung, napıcaz şimdiii??” diye feryat eder.

Jin Ki de bir an şaşırmıştır, ama sonra:

“Dur dur, ben bizim kızlardan birilerini ayarlarım şimdi,” diye onu teskin eder.

Bir sonraki sahnede Jin Ki’nin bütün cazibesini kullanarak ettiği telefon konuşmalarını izleriz.

“Lee Ja, bebeğim?? Seni nasıl özledim!”

“Haftalardır aramadın beni hayvan herif!” diye bağırır karşı taraftaki kız ve telefonu çat diye Jin Ki’nin suratına kapatır. Jin Ki hayretle elindeki telefona bakakalır. Sonra: “Neyse, telaşa gerek yok, daha listede çok kız var…”

(Woman can ride byherself) Jin Ki’nin birbiri ardınca suratına kapatılan telefonlarını izleriz: Kızlardan bazıları hırsını alamayıp tepinmekte, bazıları ahizeye dil çıkartmakta, bazıları da avazı çıktığı kadar bağırmaktadır. Jin Ki son konuştuğu kızın çığlığı kulak zarını patlatmasın diye telefonu kulağından uzaklaştırırken yüzü buruşmuştur.

“Bunlara ne olmuş be?? Ne var yani iki ay arayıp sormadıysam?? Ne kadar da büyütüyorlar…”

Sun Yong ise karşısında oturmuş, tırnaklarını yiyerek ona bakmaktadır: “Şimdi napıcaz Hyung-nim??”

Jin Ki telefonu elinden bırakır, içini çeker.

“Yapacak tek bir şey kaldı…”

Sahne 5 (Ev) Berna ve babasını apartmanın merdivenlerini tırmanırken görürüz. Berna yüzündeki endişeyi gülümseyerek maskelemeye çalışmaktadır ama aslında gerginlikten ölmek üzeredir. Onlar evin kapısına ulaştıkları sırada karşı daireden Chang Ui’nin kendi kapısını açmak üzere kapıya geldiğini, fakat apartmandan gelen sesleri duyunca bir an duraklayıp mercekten baktığını görürüz. Berna’yı görünce gözleri irileşir:

“Bu Bernardina yine mi burda! Bu kız hiç akıllanmayacak mı??”

O sırada karşı dairenin kapısı açılır. Berna korkuyla gözlerini kapatır, sonra tek gözünü yavaşça açar. Birdenbire yüzüne bir şok ifadesi yerleşir:

Karşısında, kafasına sarı bir peruk takmış, dudaklarına ruj sürmüş olan Sun Yong durmaktadır!

“Ay hoşgeldiniz ayooool,” der Sun Yong kız sesiyle ve sevimlice sırıtır. Berna ağzı açık ayran budalası gibi bakakalırken babası keyifle:

“Hoşbulduk evlâdım… Pek şirin kızmış, maşallah,” deyip eve dalmıştır bile.

Bu sırada karşı evin kapısından onları gözetleyen Chang Ui’ninse gözleri dehşetle açılmıştır: “Bernardina yetmezmiş gibi bir de sarışın hatun atmışlar eve! Eh, bu kadarı da fazla ama! Görürsünüz siz şimdi!”

(Golden Pops – Family) Böyle der ve telefonun başına koşturur. Telefonu telaşla açar, bir numara çevirir, ve konuşmaya başlar:

“Alo? Ajumma, merhaba, ben Chang Ui! Efendim, bu Jin Ki’ler yine bir haltlar karıştırıyorlar!”

O sırada yine Berna’ların apartmanına döneriz: Sun Yong Berna ve babasını kırıtarak içeri davet etmiştir. İkisi salona geçerken bu kez Jin Ki odasından çıkar. Onun da başında kızıl uzun saçlardan oluşan bir peruk, üzerinde ise bir mini etek vardır! Berna gülmemek için elini ağzına bastırır.

“Ay aman efendim, kimler gelmiş… Hoşgeldiniz Ajusshi!”

Berna’nın babası ise gördüğü ilgiden çok memnundur.

“Hoşbulduk yavrum… Berna, ev arkadaşların ne kadar hoş kızlarmış böyle! İkisi de birbirinden güzel…”

“Öylelerdir,” diye sırıtır Berna. Sun Yong ve Jin Ki kanepeye geçen baba ve Berna’nın karşısındaki koltuklara oturup kibarca gözlerini kırpıştırırlar.

“İkisi de boylu poslu,” der baba Berna’ya dönüp, Türkçe olarak. “Ben Koreli kızları daha ufak tefek sanırdım… Maşallah, maşallah…”

“Ma-şalah?” der Sun Yong bildiği bir kelime yakalamanın sevinciyle. “İnşalah, inşalah!”

“Berna, Türkçe’yi de öğretmişsin kızlara!” diye güler baba. Berna ise gerginlikle sırıtır.

Bu kez Jin Ki, kibar kız sesiyle İngilizce:

“Yolculuğunuz nasıl geçti Ajusshi?” diye sorar.

“Teşekkür ederim, gayet güzeldi kızım,” der baba. Sonra sağına soluna bakınır. “Diğer ev arkadaşınız yok mu?”

Sun Yong, Jin Ki ve Berna bir an gergince bakışırlar, sonra Berna:

“Ah, onun çok önemli sınavları var bu aralar babacığım, o yüzden kütüphanededir şimdi…” diye durumu kurtarır. Jin Ki ise hemen:

“Aç mısınız efendim? Bir şeyler yer misiniz?” diye konuyu değiştirir.

“Teşekkür ederim, biz yedik de geldik,” der Ahmet bey. “Yalnız banyonuzu kullanabilir miyim acaba?”

“Elbette, buyrun ben size yolu göstereyim,” der Sun Yong ve Ahmet beyi banyoya götürür. Onlar salondan çıkar çıkmaz Berna bir kahkaha patlatır:

“Jin Ki! Bu kılık da ne?? Çok komik olmuşsunuz!”

“N’apalım, başka çaremiz yoktu,” diye güler Jin Ki. Sonra göz süzer: “Nasıl ama, çok güzel kızlar olduk, değil mi?”

“Valla öyle,” diye güler Berna da.

Birden, dairenin zili ısrarla çalmaya başlar!

Berna ve Jin Ki korkuyla yerlerinden fırlarlar. Berna: “Jung Woo geldi galiba!” derken kapıya koşturan Jin Ki: “Hayır, Jung Woo’yu arayıp eve gelmemesini söyledik, o olamaz!” diye cevap verir. Sonra kapının deliğinden bakar ve korkuyla geriler.

“Ev sahibi gelmiş!”

Berna dehşet içinde: “Eyvah!” diye bağırır, “Şimdi ne yapacağız??”

Bu sırada Sun Yong da koridorda onların yanına koşturmuştur. Üç çocuk korku içinde birbirlerine bakarlar.

O sırada banyoda ellerini yıkayan babayı görürüz. Ahmet bey son derece neşelidir. Birden, gözü banyo dolabının üst rafındaki traş kremi ve traş sonrası losyona ilişir. Şaşkınlıkla losyonu eline alır, evirir çevirir. Sonra dudak büküp yerine koyar.

Bu sırada Berna’nın alelacele peruğunu ve bıyığını taktığını izleriz. Zil hâlâ ısrarla çalmaktadır. En sonunda üç çocuk derin birer nefes alıp içlerinden dualar ederek kapıyı açarlar. Ev sahibesinin yüzündeki öfke, kadın kılığı içindeki Jin Ki ve Sun Yong’u görünce şaşkınlığa dönüşür.

“Jin Ki?? Sun Yong?? Bu kılık da ne??”

“Efendim, ben bir oyun provası yapıyordum, sağolsun arkadaşlar da bana yardım ediyorlar,” der Jin Ki hemen. Sun Yong:

“Evet ajumma, biz oyun provası yapıyorduk! Siz neden geldiniz ki?” der masum masum. Ev sahibesi, hemen arkasında şaşkınlıkla bu sahneyi izleyen Chang Ui’ye döner:

“Chang Ui, gördüklerin bunlar mıydı?”

“Aaa… şey…” diye kekeler Chang Ui. Sonra birden Bernardina’yı hatırlar: “Hayır Ajumma! Bir de İspanyol kız var, o da içerilerde bir yerde olmalı!”

“Demek öyle!” der ev sahibesi ve hışımla içeri dalar. Odaların hepsini tek tek kontrol etmeye başlar. Oğlanlar ve Berna ise: “Ajumma, valla yok öyle bir şey…” diye onun peşinden koşturmaktadır.

O sırada Ahmet bey banyodan çıkar, şaşkın şaşkın ev sahibi kadına ve onun peşindeki üç çocuğa bakar. Sonra Berna’nın kafasındaki peruğu ve yüzündeki bıyığı fark eder.

“Bernaaa?” der şaşkınlıkla. “Bu ne hal, kızım??”

“Aaa, şeyy, bizim ev sahibesi biraz çatlak bir kadın babacığım,” der Berna sırıtarak, Türkçe. “Kirayı almaya her gelişinde bizden değişik bir tiyatro oyunu oynamamızı istiyor… Çok gülüyoruz, anlatamam…”

Ahmet bey şaşkınlıkla “Bu ne saçma şey yahu?” derken ev sahibesi de Berna’ya dönmüştür: “Bu bey de kim Berna? Senin akraban mı?”

“Evet efendim, babamdır kendisi,” der Berna. Ev sahibesinin yüzünde güller açar. Cilveli cilveli:

“Bıyıkları da pek hoşmuş…” der, sonra Ahmet beye döner, İngilizce: “Hoş-gel-di-niz!” diye heceler. “Sizin bıyıklarınız da oğlunuzunkiler kadar hoş…”

Ahmet bey zoraki gülümser: “Teşekkür ederim bayan…” Sonra Berna’ya dönüp mırıldanır: “Kadın hakikaten çatlak galiba Berna… Baksana, senden gerçekten erkekmişsin gibi bahsediyor!”

“Ayrıca çok yakışıklısınız,” der ev sahibesi cilveyle. “Gözleriniz de aynen bizimkilere benziyor… Acaba sizde de Koreli kanı mı var?”

“Hayır efendim, biz halis muhlis Türk’üz,” der Ahmet bey hafifçe bozularak. Sonra gözlerini işaret edip: “Made in Turkey,” der. Kadın cilveli cilveli gülmeye başlar:

“Ah hah hah ha! Çok hoşsunuz beyefendi… Acaba… siz evli misiniz?”

Artık Berna da bozulmaya başlamıştır. Kadının koluna girip onu çeke çeke kapıya götürürken: “Babam annemle evli efendim!” der öfkeyle, “Evde başka kız olmadığını gördüğünüze göre artık gidebilirsiniz! Hadi, hadi…”

Ev sahibesi çeke çeke götürülürken hâlâ Ahmet beye laf anlatmaya uğraşmaktadır: “Çok memnun oldum! İsterseniz bir akşam birlikte yemek yiyebiliriz!”

“Hadi ajumma, hadiii!” der Berna ve kadını evden attığı gibi kapıyı arkasından kapatır. Hâlâ sağa sola bakıp mobilyaların altında Bernardina’yı arayan Chang Ui’yi ise Sun Yong ve Jin Ki iki koluna girip havaya kaldırarak kapıya götürür, evden atarlar. Sonra üç çocuk birden olanları şaşkınlık içinde seyreden babaya bakar, otuz iki dişleriyle birden sırıtırlar.

“Burası nasıl memleket yahu??” der Ahmet bey kendi kendine şaşkınca. “Bıyık fetişisti çatlak bir kadın, meraklı bir komşu, bir adamı kollarına girip taşıyabilen güçlü kuvvetli kızlar…”

Sonra şaşkınca “Allah Allah?” diye kendi kendine dudak büker.

Sahne 6 (Ev) Biraz sonra, Berna’yı babasıyla birlikte evden çıkmak üzereyken görürüz. Baba kızlar(!)a döner:

“Her şey için teşekkürler kızlar… Sizinle tanıştığıma çok memnun oldum…”

“Biz de öyle ajusshi!” der Sun Yong ve sevimli sevimli sırıtır. Berna ve baba evden çıkınca Jin Ki ve Sun Yong derin birer nefes verip kendilerini yere atarlar. Kafalarındaki perukları çıkarırlar.

“Kız olmak ne zor işmiş,” der Sun Yong. “Şu sütyen insanı çok fena terletiyor!”

“Sen bir de topuklu ayakkabıyı sor!” der Jin Ki ayaklarını ovuştururken. “Parmaklarımı hissetmiyorum!”

Sonra birbirlerinin hâlâ boyalı olan suratlarına bakar ve aynı anda birer kahkaha atarlar.

“Hyung-nim, senden çok güzel bir kız oldu!”

“Sen asıl kendine bak! Sarı saçlarla Marilyn Monroe’ya benzedin!”

Evin dışında ise Berna’nın koluna girip yürümeye başlayan Ahmet bey yüzünde aydınlık bir gülümsemeyle: “Ne tatlı kızlardı… İyi aile kızları oldukları belli, pek terbiyeliydiler, maşallah maşallah…” diye söylenmektedir. Sonra birden, yüzünde bir şaşkınlık belirir: “Yalnız o gözlüklü çocuğu nasıl oldu da havaya kaldırıp evden attılar yahu??”

“Ahaha, Koreli kızların kırılgan göründüklerine bakma, aslında çok güçlü olurlar,” diye zoraki bir kahkaha atar Berna. Sonra konuyu değiştirmek için hızlı hızlı konuşur: “Seni bugün nereye götüreyim? Seul Tower’a gidelim mi? Yoksa 63. Binaya mı çıkalım… Yoksa…”

Sahne 7 (Sokak-ev) Berna ve babası kol kola girmiş evin sokağında yürürken Jung Woo’nun evin yakınlarında bir bankta oturmuş, sıkıntıyla eve girebileceği zamanı beklediğini görürüz. Berna ve babasını görünce korkuyla yerinden kalkar, bankın arkasına gizlenir. Onların gittiğine emin olunca da rahatlayarak çömeldiği yerden kalkar, eve doğru ilerler.

Evin kapısını açıp girdiğinde, Sun Yong ve Jin Ki üzerlerindeki kıyafetleri çıkarmışlardır, ama makyajları hâlâ durmaktadır. Sun Yong:

“Hoşgeldin Hyung-nim!” diye neşeyle onu selamlarken Jung Woo bir kahkaha atar:

“Bu ne hal oğlum?? Bu tip ne?”

“N’apalım, başka yol bulamadık… Kızlar gelmedi; biz de mecburen Berna’nın kız ev arkadaşları olduk,” diye somurtur Jin Ki. Jung Woo gülerek:

“Baby face olmak işinize yaradı desene…” deyince de bozulur: “Evet, noolmuş?? Sen olsan adam şıp diye erkek olduğunu anlardı. Şu patates burnuna bak, hangi kızda var bu burun??”

Sun Yong ise neşeyle müdahale eder: “Tamam Hyung, tartışmayın! Hadi dışarı çıkıp bir şeyler içelim, bu başarımızı kutlayalım! Berna’nın babası bizi çok sevdi, yahooo!”

“Hakikaten öyle,” diye sırıtır Jin Ki de. Sonra yine kız sesiyle: “Ay bizim gibi tatlı kızları kim sevmez kiiiii!” der cilveli cilveli. Sonra da sırıtarak normal haline döner: “Tamam o zaman, ben şu suratımdaki ruj ve rimelden kurtulur kurtulmaz geliyorum, hep birlikte çıkıyoruz…”

“Ben gelmeyeyim, siz çıkın,” der Jung Woo birden. Diğer ikisi merakla ona bakarlar: “Ama neden?”

Jung Woo ise sıkıntılıdır. Utangaçça gözlerini kaçırır, sıkıntıyla:

“Ee, şey…” diye mırıldanır, “Ben Berna’yı beklemek istiyorum… Onunla konuşmam gereken şeyler var.”

Jin Ki’nin yüzü birden ciddileşir. Bir süre susar. Sonra kendinden beklenmeyecek bir olgunlukla:

“Tamam…” der, “Sen kal o zaman… Biz erken dönüp de sizi rahatsız etmeyiz, merak etme…”

Jung Woo ona minnetle bakar, teşekkür edercesine elini onun omzuna koyar. Sonra dönüp odasına gider. Jin Ki ise yüzünde yarı üzgün, yarı gururlu bir gülümsemeyle bir an durur, sonra aklındaki düşünceleri kovmak ister gibi başını sallayıp olanlardan haberi olmayan ve saf saf ne olduğunu çözmeye çalışan Sun Yong’u itekler: “Hadi hazırlan da çıkalım… Ben sana yolda açıklarım…”

Sahne 8 (Ev) Berna evin kapısını açıp yorgun bir biçimde içeri girer. Bütün gün şehirde gezdikten sonra babasını otele bırakmış, kendi geceyarısına doğru eve dönmüştür. Aynı anda Jung Woo’nun salonda, ışıkları yakmadan kanepede oturmuş, sessizce bekliyor olduğunu görürüz. Kapının açılma sesiyle o da ayağa kalkar, salonun girişine kadar yürüyüp sessizce durur.

Peruğunu çıkarıp portmantoya asan Berna, odasına geçmek üzere koridorda yürümeye başlayınca birden tam karşısında sessizce dikilen Jung Woo’yu fark edip irkilir.

“Konuşmamız lâzım,” der Jung Woo sakince.

Berna kaşlarını çatar. “Konuşacak bir şey yok. Söylenmesi gereken ne varsa sabahki konuşmamızda söyledim zaten…”

Sonra, hızlı adımlarla odasına doğru yürümeye başlar. Jung Woo’nun yanından geçerken Jung Woo birdenbire onun kolunu tutar. Berna’nın gözleri korkuyla irileşir.

(Tearliner – we quit us)

“Hayır,” der Jung Woo, “Söylenmesi gereken her şey söylenmedi daha…”

Sonra Berna’yı sert bir şekilde kendine doğru çeker, ona sımsıkı sarılır! Berna hiçbir tepki veremeden donmuş kalmıştır. Bir an, kendisi de ellerini kaldırır, Jung Woo’ya sarılacak gibi olur. Ama hemen sonra kendini zorlar, ellerini iki yana indirir. Buz gibi bir sesle:

“Bırak beni,” der. “Sana söyledim… Dün gece sarhoş olduğum için öyle davrandım… Çok büyük bir hata yaptım. Çünkü aramızda hiçbir şey olamaz!”

“Neden olamazmış??” diye bağırır Jung Woo acıyla. Geriye çekilip Berna’nın yüzüne bakar. Kızın kollarını hâlâ sımsıkı tutmaktadır. Berna acıyla:

“Bırak kolumu!” der, “Bırak beni Jung Woo!”

“Hayır, bana doğru düzgün bir açıklama yapmadan seni bırakmayacağım!” diye bağırır Jung Woo. Israrla kendisinden gözlerini kaçırmaya çalışan Berna’nın yüzüne bakmaya çalışır. Berna ise artık iyice sıkılmıştır. Sert bir hareketle kolunu kurtarır, bağırır:

“Yeter, yeter artık! İstemiyorum dedim anladın mı, istemiyorum!”

Böyle deyip koşa koşa odasına gider, kapıyı açıp kendini içeri atar. Sonra, kapıyı ardından kilitlemek üzere anahtar deliğine uzanır. Ama o henüz kapıyı kilitleyemeden Jung Woo kapıyı açmış, bütün gücüyle yüklenerek aralamayı başarmıştır! Berna da tüm gücüyle kapıyı iter, ama kapatmayı beceremez. Birden kapı sonuna kadar açılır, duvara çarpar. Berna korkuyla geriler. Jung Woo öfkeden ve üzüntüden derin derin soluyarak eşikte durup ona bakmaktadır.

“Neden istemiyorsun??” diye haykırır üzüntüyle. “Dün beni sevdiğini söylüyordun! Şimdi neden beni istemiyorsun, ha??”

Berna tuzağa düşmüş bir av gibi geri geri yürümeye başlar. Yatağının yanıbaşındaki duvara kadar geriler. Jung Woo ise kararlılıkla ona yaklaşmaya devam etmektedir. Gözlerinde hem öfkeli, hem acı çeker bir bakış vardır. Berna’nın tam karşısında durur, kolunu duvara dayar. Artık kızı duvarla kendisi arasına sıkıştırmıştır. Berna çaresizlikle başını çevirir, gözlerini kaçırır.

“Neden istemiyorsun??” der Jung Woo yine, daha alçak bir sesle. Bu kez yalvarır gibi çıkmıştır sesi.

Berna gözlerini kaçırır, kurtulmaya çabalar. Bunun üzerine Jung Woo ona daha da yaklaşır. Şimdi, yüzlerinin arasında birkaç santim bile yoktur.

Berna kaçamayacağını fark edince hüzünle gözlerini Jung Woo’nun gözlerine çevirir. Gözleri yaşarmıştır:

“Bunun sebebini sen de biliyorsun…”

“Hayır, bilmiyorum, seni anlamıyorum!” diye bağırır Jung Woo. Berna da artık öfkelenmiştir, o da bağırır:

“Min Hee’den bahsediyorum! Kız arkadaşın, MİN HEE! Onu ne çabuk unuttun gerizekâlı aptal?? Min Hee’nin kalbinin nasıl kırılacağını nasıl düşünmezsin??”

Jung Woo birden durur. Berna’ya hafif bir şaşkınlıkla bakar.

“Sebep Min Hee miydi?”

“Başka ne olacaktı??” diye patlar Berna öfkeyle. “Benim burdaki en yakın kız arkadaşıma böyle bir şeyi yapabileceğimi nasıl düşünebilirsin?? Onu aldatıp sevgilisini elinden çalacağımı… Oh, aman Allahım!…”

Böyle deyip birden ellerini yüzüne kapatır, ağlamaya başlar. Jung Woo üzüntüyle durur, birkaç adım geriler. Sonra yine yavaşça, şefkatle Berna’ya yaklaşır; onun ellerini yüzünden çeker, genç kızın başını sevgiyle göğsüne bastırır.

“Şşşş, ağlama, ağlama lütfen… Ben her şeyi halledeceğim Berna… Ben hepsini halledeceğim…”

“Neyini halledeceksin?” der Berna gözyaşları arasından. “Min Hee’nin seni ne kadar çok sevdiğini bilmiyor musun?? Ona ne diyeceksin ha?? Ben Berna’ya âşık oldum, o yüzden seni terk ediyorum mu diyeceksin??”

“Evet, aynen öyle diyeceğim,” der Jung Woo sakince. “Yalnız, seni terk ediyorum demek yerine daha hafif bir ifade kullanabilirim tabii…”

Berna sinirli bir kahkaha atar. Başını geriye çeker, Jung Woo’nun gözlerinin içine öfkeyle bakar:

“Saçmalama! Üç hafta sonra gidiyorum ben! Üç haftayı birlikte geçireceğiz diye Min Hee’yi ömrü boyunca acılar içinde bırakamazsın!”

“Üç hafta mı?? Berna sen ne diyorsun??” der Jung Woo hayretle. Sonra yeniden Berna’nın kollarına yapışır, onu gözlerinin içine bakmaya zorlar:

“Berna, ben geri kalan hayatımın tamamını senle geçirmeyi düşünüyorum! Ben sana âşık oldum, ben hayatımda ilk defa âşık oldum! Seni bulmuşken üç haftada bırakır mıyım hiç?? İster Kore’de, ister Türkiye’de, isterse uzayda olsun, bundan sonra hep senin yanında olacağım!”

(She could be you) Berna birden hayretle başını kaldırır. Dudakları titremektedir.

“Sen… sen ne dediğinin farkında mısın?”

“Her şeyin farkındayım,” der Jung Woo bütün kararlılığıyla. “Seni hayatım boyunca bırakmayacağım. Min Hee’ye de aynen böyle söyleyeceğim: Kalbimde bir başkası var; onu düşünmeden bir an bile yaşayamazken senin yanında kalamam, lütfen anla beni diyeceğim… Min Hee beni anlayacaktır…”

Berna hâlâ gözlerinde yaşlarla Jung Woo’ya bakmaktadır. Her an iradesini kaybedip onun kollarına atılacağından korkarak bakmaktadır karşısındaki genç adama. Kendini zorlayarak başını çevirir.

“O halde… o halde önce Min Hee’yle konuş…” diye fısıldar. “O affeder ve gitmene izin verirse… O zaman… o zaman belki…”

Jung Woo’nun yüzü birden kocaman bir gülümsemeyle aydınlanır.

“Tamam, hemen yarın konuşacağım!” diye bağırır. “Min Hee’ye her şeyi açık açık anlatacak, ondan af dileyecek, sonra sana koşacağım! Hatta istersen senin babanla da konuşup izin alırım! Sen ne istersen onu yaparım Berna!”

“Eee, babamla konuşmak şimdilik pek iyi bir fikir olmayabilir,” diye gülümser Berna. “Özellikle bugünkü kovalamaca maceranızdan sonra!”

Sonra şirince gülümser. Jung Woo’nun yüzündeki gergin anlam da sonunda çözülmüştür. Derin bir nefes verir.

“Oh, çok şükür! Beni o kadar korkuttun ki!”

Sonra çocuk gibi dudak büker, yan yan süzer Berna’yı:

“Bir an beni kullanıp kirli bir mendil gibi atacağını zannettim…”

Berna elinde olmadan kıkırdar. “Bundan korkan bir erkeğe ilk defa rastlıyorum!”

Jung Woo bir an muzipçe durur, sonra birdenbire Berna’yı kollarından tuttuğu gibi hop diye kucaklayıverir! Kolları arasında neşeyle döndürmeye başlar. Berna ise korkudan çığlık çığlığadır:

“Bırak beni, bırak, düşeceğiz şimdi!”

“Umrumda değil! Beni seviyorsun ya! Beni seviyorsun!”

“Tamam, seviyorum işte, bırak artık!”

“Hayır, bırakmam! Böyle sonsuza kadar dönmek istiyorum!”

Ama bırakın sonsuzu, birkaç saniye sonra başı dönünce Berna’yla birlikte yatağa devriliverir! Bir an ikisi de korkar, ama sonra güvende olduklarını anlayıp yeniden kıkırdamaya başlarlar. Yüz yüze bakarak uzanıp çocuk gibi gülüşerek baş dönmelerinin geçmesini beklerler.

Sonra Jung Woo susar, yüzüne ciddi bir ifade gelir, sevgiyle Berna’ya bakar.

“Seni çok seviyorum, biliyor musun?”

Berna hem mutlu, hem utanmış halde bakışlarını kaçırır. Sonra yerinde doğrulmaya çabalar. Ama başdönmesi henüz geçmemiş olacak ki, yeniden yatağa devrilir.

Birden Jung Woo onun kolunu sıkıca tutar! Yattığı yerden doğrulur, onun üzerine doğru uzanır. Gözleri hafifçe kapanırken Berna’yı uzun uzun öper.

(She could be you) Berna da artık kendini rahat bırakmıştır, elini uzatıp Jung Woo’nun saçlarını okşayarak onun öpüşüne karşılık verir. İki genç sevgiyle uzun uzun öperler birbirlerini.

Sonra Jung Woo yüzünde kaymış bir ifade, yeniden yana devrilir. Berna da yarı baygın gözlerle gülümsemektedir. Jung Woo salak âşıklara has bir sırıtmayla:

“Bu öpüşme olayı ne güzel bişey… Bunca senedir neler kaçırıyormuşum!”

Berna kıkırdayıp onun omzuna vurur: “Terbiyesiz!”

Jung Woo ise yine bütün çocuksuluğuyla yerinde doğrulur, elini çenesine koyup Berna’nın yüzüne bakar:

“Berna-ya! Bu gece beraber uyuyalım mı?”

(doink!) Yüzü hayret ve öfkeyle karışan Berna da yerinden doğrulup ona dik dik bakmaya başlayınca korkuyla kekeler:

“Hayır hayır, yanlış anladın! Ben sadece uyumaktan bahsediyorum! Böyle, birbirimize sarılıp kucak kucağa uyumaktan!”

Berna’nın yüzündeki gergin anlam yumuşar, genç kız elinde olmadan gülümser. Ama hemen sonra yatağın başındaki yastığı eline alır, tehdit eder gibi Jung Woo’ya doğru sallar:

“Hayır efendim, olmaz öyle şey! Gidip paşa paşa kendi odanda yatacaksın!”

Sonra bir an durur, tekrar şakacı bir öfkeyle:

“Bak hâlâ duruyor!” diye bağırır. “Bir genç kızın odasına böyle izinsizce dalmaya utanmıyor musun sen?? Makası çıkarayım mı, ha??!”

Böyle deyip elindeki yastıkla Jung Woo’nun kafasına birkaç tane vurur. Jung Woo: “Ah! Acıdı yav…” diye söylenip yerinden kalkar: “Tamam tamam, gidiyorum!”

Sonra bir an bir şey düşünüyormuş gibi duraklar. Berna merakla ona bakınca da kızı kollarından sıkıca tuttuğu gibi dudaklarına ufak bir öpücük daha konduruverir! Sonra da kahkahalar atarak kaçmaya başlar. Berna ise yarı şaşkın, yarı keyifli olduğu yerde kalakalmıştır. Son anda, kaçmakta olan Jung Woo’nun arkasından yastığı fırlatır: “Bunu ödeyeceksin!” Ama Jung Woo kahkahalar atarak kendi odasına varmıştır bile.

Berna da alt dudağını ısırıp başını iki yana sallar, çocuksu bir yüzle kendi kendine sırıtır.

Sonra yüzüne yeniden bir hüzün düşer. Yüzündeki gülümseme silinir. Genç kız içini çeker.

“Ah Min Hee… Ah sevgili arkadaşım, beni affedebilecek misin acaba?”

Kendini sırt üstü yatağına atar. Gözlerini tavana dikip dalgın dalgın düşünür. Sonra kendi kendine mırıldanır:

“Seninle yüz yüze konuşup bunu sana kendim söylemem lâzım… Senden af dilemem lâzım… Ah Min Hee, ah! Ben ne fena bir arkadaşım, öyle değil mi?”

Gözleri dolar, yüzü üzüntüyle buruşur. Ama sonra, gözleri komidinin üzerinde duran fotoğrafa takılır. Fotoğraftaki Jung Woo’ya bakıp hüzünle gülümser.

“Ama ben de onu çok seviyorum Min Hee… Çok seviyorum…”

Fotoğrafı göğsüne bastırır. Ellerini dudaklarına götürür, gülümser. Yüzünde hüzün ve sevinç bir aradadır.

Jung Woo da aynı şekilde yatağına yatmış, kendi kendine sırıtarak az önceki olayları düşünmektedir. Sonra bir ara yerinde doğrulur, hevesle masasının başına geçer, bilgisayardan bir şeylere baka baka cep telefonuna bir şeyler yazar.

Biraz sonra Berna’nın cep telefonunun biplediğini duyarız. Berna merakla yatağından doğrulup telefonu eline alır. Gelen mesajı okuyunca gülmeye başlar. Mesajda:

“Sen öpmek çok küzel,” yazmaktadır!

Biraz sonra Jung Woo’nun telefonu bipler. Jung Woo merak ve hevesle telefonu eline alınca bir an bozulur, suratı buruşur. “Sen değil, seni olacak. Küzel değil, güzel olacak.” Sonra, ikinci bir mesaj gelir, bu defa okuyunca yüzünde güller açar Jung Woo’nun: “Seni de öpmek çok güzel…” yazmıştır Berna bu kez Türkçe olarak. Jung Woo çocuksu bir sevinçle telefonu göğsüne bastırır.

O sırada Jin Ki ve Sun Yong’un çekingen bir biçimde evin kapısını açıp içeri girdiklerini görürüz. Sun Yong parmaklarının ucuna basa basa Jung Woo’nun odasının kapısına yaklaşır, içeriden gelen telefon mesaj sesini ve Jung Woo’nun kıkırdamalarını duyunca Jin Ki’ye:

“Jung Woo Hyung odasında,” diye rapor verir. Sonra, aynı sessizlikle Berna’nın odasına yaklaşır, Berna’dan da telefon sesi ve “Off Jung Woo, ne salaksın!” diye kıkırdama sesi gelince gözlerinde hayret ifadesiyle Jin Ki’nin yanına koşturur:

“Hyung-nim! Bunların ikisi de kendi odalarında!”

“Manyak mı bunlar, biz onları kaynaşsınlar diye bıraktık, konuşacakları ya da şey yapacakları, eee, işte kaynaşacakları yerde odalarına kapanmışlar,” der Jin Ki hayretle. Sonra alaycı bir biçimde sırıtır: “Bunlar evlense bu salaklıkla çocukları olmaz…”

Sonra kendi kendine gülümseyerek odasına gider.

Sahne 9 (Otel) Ahmet bey kendi kendine ıslıkla neşeli bir melodi çalarak otel asansöründen çıkar, resepsiyoniste selam verip dışarı çıkmak üzere lobide yürümeye başlar. Birden, lobideki koltukların birinde onu görünce yerinden doğrulan Jung Woo’yu görürüz. Telâşla ayağa kalkıp Ahmet beyin arkasından bağırır:

“Ajusshi! Ahmet Ajusshi!”

Ahmet bey şaşkınlıkla döner. Jung Woo’yu görünce gözleri şaşkınlıkla açılır: “Sen!”

Jung Woo bir an korkuyla ona bakar; sonra ani bir hareketle beline kadar eğilir. İngilizce olarak:

“Ajusshi! Sizinle konuşmak istiyorum! Lütfen beni biraz dinler misiniz?”

Ahmet bey kaşlarını çatıp bir an düşünür, sonra çocuğa “gel bakalım” anlamında işaret eder.

Biraz sonra lobideki karşılıklı koltuklarda oturmaktadırlar. Jung Woo söze nasıl başlayacağını bilmez gibidir. Bir süre kıvrandıktan sonra derin bir nefes alır, başını öne eğerek konuşur:

“Ajusshi! Dün sizinle iyi bir başlangıç yapmadık, ama sizden bana bir şans daha vermenizi istiyorum. Çünkü ben Berna’yı seviyorum!”

(doink!) Ahmet bey birdenbire koltuğu geriye iterek oturduğu yerden fırlar! Bağırarak:

“Neeeeyy???” deyiverir. Sonra yeniden İngilizce’ye döner, sinirli sinirli: “Sen ne dediğinin farkında mısın çocuk?? Sen şimdi Berna’nın sevgilisi misin yani?”

“Eğer izin verirseniz olmak istiyorum,” der Jung Woo hemen. Sonra yerinden kalkar, Ahmet beyin önüne kadar ilerler. Tam karşısına gelince birdenbire yere diz çöker! Şaşkınlık içindeki Ahmet beyin bir şey demesine fırsat kalmadan makinalı tüfek gibi konuşmaya başlar:

“Ben Berna’yı çok seviyorum efendim! Onu mutlu etmek için ne gerekiyorsa yapmaya hazırım! Hatta Türkiye’de yaşamak ve Türkçe öğrenmek de buna dahil! Ayrıca siz Türk’lerin bizler gibi geleneklerine bağlı bir toplum olduğunu biliyorum. O yüzden öncelikle sizden izin almak istedim. Lütfen bize izin verin!”

Ahmet bey ağzı yarı açık, öylece kalakalmıştır. Sonra kaşlarını çatar:

“Yaaa, demek öyle!” der kızgın bir ses tonuyla. “Peki Berna da seni seviyor mu bakalım?? Benim güzel kızımı ne doktorlar ne mühendisler istedi de vermedim; şimdi senin gibi bir yabancıya vereceğimi de nerden çıkardın?”

Jung Woo başını yerden kaldırmadan:

“Berna’yı kimse benim kadar sevemez efendim!” diye yanıtlar. “Hem o da beni seviyor. Bana öyle söyledi. Sizden bu aşkı kutsamanızı istiyorum efendim, lütfen, size yalvarıyorum! Mutlu olmamız için bize izin verin!”

Böyle deyip başını yere dokundurur. Ahmet beyin yüzündeki ifade birden yumuşar, Jung Woo’nun omzuna elini koyar: “estağfurullah çocuğum, estağfurullah…” Sonra bir an düşünceli düşünceli durur, hâlâ yerde diz çökmüş olan delikanlıya döner, ciddi bir sesle:

“Sen ne iş yapıyorsun bakayım?” der.

“Uluslararası ilişkiler okuyorum efendim… Aynı zamanda dışişleri bakanlığında staj yapıyorum… Diplomat olmak amacındayım…”

“Hımmm, iyi, iyi,” der baba. Sonra bir kez daha yerdeki oğlana şüpheci bir bakış atar:

“Peki Türkiye’de yaşamaya razı mısın?”

“Berna’yla birlikte olacaksa her yerde yaşamaya razıyım!”

Babanın yüzü birden yumuşar. “Hımm, aferin, aferin…” Sonra durur, kendi kendine: “Sünnet olayını söylesem mi?” diye düşünür, sonra “cık, daha dur bakalım, onu sonra konuşuruz…” deyip kararını verir. Oğlanın omzuna dokunur: “Ayağa kalk bakayım…” Jung Woo yüzünde merak ve umutla ayağa kalkıp onun yüzüne bakınca da bir an gözlerini kaçırır, sonra birden gülümsemeye başlar. Jung Woo’nun omzuna pat pat vurur.

“Demek böyle, ha… Demek Berna da beni seviyor diyorsun…”

Sonra bir kez daha şüpheyle karşısındaki çocuğu süzer: “Bana bak, kızım seni gerçekten seviyor mu? Yalan söylersen sana katanayla dalarım alimallah!” Böyle deyip elini vuracakmış gibi sert bir hareketle kaldırır! Jung Woo korkuyla:

“Hayır efendim, yalan söylemiyorum!” diye feryat edip tırsmış bir halde gözlerini kapatır. Sonra, çekine çekine açar. Ahmet bey, elini ona doğru uzatmıştır:

“O zaman öp bakalım babanın elini!”

Jung Woo şansına inanamaz gibi sevinçle kendisine uzatılan eli dudaklarına götürür, sonra Ahmet bey: “Başına da koyacaksın… Hah, aferin…” diye ona Türk usulü el öptürür. Bir yandan da:

“Seni çekik gözlü köftehor seni… Benim güzel kızımı nasıl kandırdın acaba?” diye Türkçe mırıldanarak sırıtmaktadır.

Sahne 10 (Sun Yong’un okulu) Sun Yong’u çimenlere oturmuş olan Yoon Ah’ın kucağına yatmış, keyif yaparken görürüz. Yoon Ah bir yandan bir kitaba göz gezdirmekte, bir yandan da elinin altındaki abur cuburdan atıştırmaktadır. Arada bir de Sun Yong ağzını açıp “bana da, bana da!” yaptığı zaman onu beslemektedir 😀 Sun Yong gözünü gökteki bulutlara dikip neşeyle gülümser:

“Biliyor musun, bana birkaç ay önce şu halimizden bahsetseler hayatta inanmazdım! Olmayacak bir rüya gibiydi…”

Yoon Ah bakışlarını kitaptan kaldırıp gülerek sevgilisine bakar, onun burnuna ufak bir fiske vurur:

“Eh, tarih derslerinde yüzüme dalıp dalıp gitmenden bana olan duygularını az-çok anlamıştım… Ama bunun dışında hiçbir icraatta bulunmuyordun! Ben de artık umudu kesmeye başlamıştım nerdeyse…”

Sun Yong utangaçça sırıtır:

“Ne yapayım, reddedilmekten o kadar korkuyordum ki, bu korku yüzünden yaklaşamıyordum sana…” der sevimli bir şekilde. Sonra yüzüne çocuksu bir ifade gelir, otuz iki dişini birden göstererek sırıtır: “Tabii benim ne kadar yakışıklı, mükemmel bir çocuk olduğumu fark ettiğin zaman benden kopamayacağını biliyordum amaaaaa…”

“Ukâlâ şey!” diye kıkırdar Yoon Ah. Sonra: “Sen Berna’ya dua et… Onun kahve falı ve seni cesaretlendirmek için yaptığı diğer planlar olmasaydı, korkarım sen yine bana açılamazdın…”

“Doğru söze ne denir…” diye içini çeker Sun Yong, “Ama Berna benim sana olan aşkıma inanmasa bana yardım etmezdi, biliyorsun değil mi?”

Sonra birden heyecanla yerinden doğrulur, Yoon Ah’ın gözlerinin içine bakar:

“Ah, Berna’dan bahsedince ben sana asıl bombayı anlatmadım!” diye devam eder: “Berna ve Jung Woo çıkıyorlar!”

“Ne?? Nasıl yani?” der Yoon Ah şaşkınlıkla. “Ama ben Jung Woo’yu Min Hee ile çıkıyor sanıyordum…”

“Hayır hayır, Jung Woo’nun asıl sevdiği bizim Berna’ymış,” diye kıkırdar Sun Yong. Sonra heyecanla son dedikoduları sevgilisine anlatmaya başlar: “Jung Woo uzun zamandır Berna’ya âşıkmış… Meğer bizim Berna da ondan hoşlanıyormuş ama arada Min Hee var diye söyleyemiyormuş… Sonra geçenlerde bu ikisi birbirine açılmışlar. Böylece çıkmaya başlamışlar!”

Yoon Ah’ın ağzı açık kalmıştır: “Vay canına! Berna için çok sevindim…”

Sonra bir an durur, hafif üzgün bir tavırla: “Ama Min Hee için de üzüldüm doğrusu…” diye devam eder, “Min Hee Berna kadar hayat dolu olmasa da çok iyi bir kız…”

“Min Hee de başkasını bulur canııım,” der Sun Yong kaygısızca elini sallayıp. Muzip gözleri ışıldamaktadır: “Düşünsene: Berna ve Jung Woo Hyung! Bence asrın çifti oldular! Hem de benim en yakın arkadaşlarım, oley :D”

Yoon Ah onun bu neşesine gülmeden edemez. “Madem onlar adına bu kadar sevindin, o zaman biz de onlar için bir şeyler yapıp bu durumu kutlayalım, ne dersin?”

“Ciddi misin? Süper fikir!” der Sun Yong heyecanla. “Evet evet, Berna’nın bana çok yardımı dokundu; biz de onlar için güzel bir şeyler yapalım… Hımmm, meselaaa…” Durur, sonra küçük bir çocuk tavrıyla boyun büker: “Ama benim aklıma bir şey gelmiyor?”

“Senin o müthiş organizasyon yeteneğin nereye gitti?” diye güler Yoon Ah. Sun Yong utançtan kıpkırmızı kesilir, kekelemeye başlar. Yoon Ah’sa gülerek onun saçlarını karıştırır: “Neyse neyse, bu sefer de bana bırak: Ben onlara güzel bir kutlama mekânı düşüneceğim…”

Sun Yong rahatlamış bir şekilde sırıtır: “İşte benim kızım! Go Yoon Ah, go go go!”

Yoon Ah yine gülerek onun saçlarını karıştırırken Sun Yong genç kızı gıdıklamaya başlar, iki genç gülerek çimenlere devrilirler. 

Sahne 11 (Berna’nın odası) Berna odasında bilgisayardan Merve’yle konuşmaktadır. Merve:

“İnanmıyorum kızım yaaa, evinden 15000 kilometre ötede sevgilisiyle kavga ederken babasına yakalanan bir sen varsındır heralde!” diye bir kahkaha atar. Berna da gülmektedir. Sonra yüzüne düşünceli bir anlam gelir, içini çeker:

“Sorma Mervecim yaa… Dünya küçük derlerdi de inanmazdım… Ama neyse ki hallettik…”

O sırada telefonu çalmaya başlar. Berna telefona uzanır, “Bir dakika Merve…” Arayan babasıdır.

“Alo, Berna? Kızım çıkıyor musun? Tren istasyonunda buluşalım, olur mu?”

“Tamam baba, ben de yarım saate kadar orda olurum,” der Berna ve telefonu kapatır. Tekrar MSN’deki Merve’ye döner, neşeyle gülümser:

“Babamla Busan’a gidiyoruz! Gelmişken dedemin mezarını ziyaret etmek istedi; ben de dönmeden önce son bir kez daha göreyim dedim…”

“İyi iyi, baba-kız Kore’de güzel bir gün geçirin,” der Merve, “Hadi bay bay şekerim. Gelişmelerden haberdar et beni!”

“Tamam,” diye gülümseyip el sallar, sonra programı kapatır Berna. Sonra durur, kendi kendine gülümser: “Hadi bakalım, yine Busan yollarına düşme zamanıdır!”

Sahne 12 (Busan-çeşitli mekânlar) (Türk marşı) Baba-kızın önce Busan’a giden hızlı trene binmelerini, sonra Busan’da gezinmelerini izleriz. Önce mezarlığa gider; oradan sonra da şehri keşfe çıkarlar. Birlikte çok keyifli vakit geçirir, gülüp eğlenirler (bu sahneler de size kıyağım olsun Altan Erkekli ve Yıldız Çağrı Atiksoy 😀 )

Sahne 13 (Dış Mekân) Jung Woo’yu sokakta bir ağaca yaslanmış, birini beklerken görürüz. Sonra uzaktan Min Hee yüzünde neşeli bir sevinçle gelir, koşarak ona sarılır. Jung Woo’nun zoraki gülümseyerek onu kendisinden ayırdığını görürüz. Min Hee’nin gözlerinin içine bakar, yumuşak olmaya çalışan bir sesle:

“Nasılsın Min Hee?” diye sorar. Min Hee ise neşelidir:

“Çok iyiyim!” der gözleri ışıl ışıl. “İlk defa beni dışarı sen çağırdın Oppa! Senden beklenmeyecek bir davranış… Evet evet, bu güzel günleri kaçırmamamız gerektiği gerçeği senin de aklına dank etti, değil mi?” der ve sevinçle güler. Jung Woo ise onun bu neşesini görünce bir anda düşünceli bir yüz ifadesine bürünmüştür. Min Hee yine:

“Ne yapalım? Sinemaya gidelim mi? Hayır hayır, önce yemek yiyelim!”

Diye cıvıldamaya başlayınca derin bir nefes alır, çekine çekine:

“Aslında… ben senle bir şey konuşacaktım Min Hee…” diye söze başlar.

Min Hee’nin yüzünden bir kaygı bulutu geçer. Ama genç kız hemen güler, Jung Woo’nun koluna girip onu çekiştirmeye başlar:

“Şu anda açlıktan ölüyorum! Yemek yemeden bir kelime bile anlayacak halim yok! Yemekten sonra konuşuruz, hadiiii!”

Jung Woo çaresizce susar, kendisini çeke çeke yürüten kıza ayak uydurur, iki genç yürüyerek kadrajdan çıkarlar.

Sahne 14 (Havaalanı) Baba-kız, Busan’ın havaalanındadırlar. Berna’nın yüzüne çocuksu bir hüzün gelip yerleşmiştir. Alt dudağını çocuk gibi büker:

“Bu kadarcık mıydı babacığım? Hemen dönüyorsun yani…”

“Yavrum yarın Tokyo’dan uçağım var, biliyorsun…” der Ahmet bey. “Hem zaten sen de yirmi gün sonra geliyorsun… Beni özleyecek vaktin bile olmayacak,” der ve kızının burnuna bir fiske vurur. Berna sevimlice güler, sonra babasına sarılır:

“Canım benim… Anneme çok selam söyle, olur mu?”

“Tamam yavrum,” der babası. Sonra bir an durur, yüzüne muzip bir gülümseme gelir. Başını eğip kızına yan yan bakar:

“Sen de o Jung Woo köftehoruna selam söyle! Kızımı üzmesin sakın!”

Berna’nın ağzı açık kalır! Babasına şok içinde bakarken:

“Sen… sen nerden biliyorsun??” deyiverir. Hemen sonra: “Yani… şeyy, yani ben aslında demek istedim ki…”

“Hiç kendini yorma, ben Jung Woo’yla konuştum,” der baba. “Bu sabah beni otelde ziyarete geldi. Bana seni sevdiğini söyledi. Sen de onu seviyormuşsun…”

Berna hâlâ ağzı açık, babasına bakmaktadır. Ama babasının son cümlesini duyunca utanarak başını eğer, yüzüne mahcup bir gülümseme gelir. Baba cevabını almıştır; gülerek kızının saçını okşar:

“Demek benim küçük kızım büyüdü de âşık oldu, öyle mi… Ama bana neden doğruyu söylemedin Berna?”

“Özür dilerim babacığım, işler… işler biraz karışık, o yüzden söyleyemedim,” diye mırıldanır Berna. Babası ona şüpheyle bakınca da hemen ekler:

“Yani, henüz ne olacağımız belli değil diyorum. Yirmi gün sonra Türkiye’ye dönüyorum, bakalım o zaman ne olacak…”

“Anladığım kadarıyla mesafeler pek sorun olmayacak gibi görünüyor,” der babası gülümseyerek, “O delikanlı senin peşini o kadar kolaylıkla bırakmayacak gibi geldi bana… Eh, benim güzel kızımı bulmuş, bırakır mı hiç köftehor??”

Sonra içini çeker, hüzünlü bir tavırla devam eder: “Ah ah, bana kalsa seni kimselere vermem ama… Ne yaparsın, zamane kızları babalarını dinlemiyor artık!”

Berna gülerek babasına sarılır: “Aşkolsun babaa!” Babası da gülmektedir. Sonra yüzüne duygulu bir ifade gelir, kızına bakar:

“O çekik gözlü hergele seni çok seviyor Berna, bugünki konuşmasından anladım ben…” der hafif bir tebessümle. Sonra yüzüne tehdit eder gibi bir ifade gelir, parmağını sallar: “Ama bak, eğer olur da seni üzerse, derhal bana bir telefon çakıyorsun, dünyanın öbür ucu falan dinlemeden yanına gelip kerataya haddini bildiriyorum! Tamam mı Berna? Bak bana söz ver bakayım…”

Berna ise hem utanmış, hem de eğlenmiştir. Utangaç bir sırıtmayla:

“Tamam babacım…” deyip babasına bir kez daha sarılır. Baba kız vedalaşırlar ve baba, uçağına doğru ilerler. Berna yüzünde mutlu bir tebessümle ona el sallar.

Sahne 15 (Cafe) Jung Woo ve Min Hee bir cafede oturmaktadırlar. Min Hee önündeki yemeklerden neşeyle yemekte, bir yandan da sürekli Jung Woo’ya bir şeyler anlatmaya çabalamaktadır. Jung Woo ise yine yüzünde durgun bir ifadeyle onun yemeğinin bitmesini beklemektedir. En sonunda Min Hee göbeğini okşayıp:

“Offf, çok yediiiim, patlamak üzereyim!” dediği zaman Jung Woo hafifçe gülümser. Sonra yüzü yeniden ciddileşir. Ciddi bir sesle:

“Min Hee,” diye söze başlar. “Ben seninle bir şey…”

“Ah, hadi burdan karaokeye gidelim!” diye atılır Min Hee heyecanla. Ayağa kalkar, ama Jung Woo birdenbire uzanıp sıkıca onun kolundan tutar. Min Hee donup kalmış gibi ona bakakalır.

“Konuşmamız lâzım,” der Jung Woo yine.

(http://www.youtube.com/watch?v=0qMd16-5lqA&feature=related)

Min Hee yavaşça oturur. Az önceki neşeli tavrı tamamen silinip gitmiştir. Yüzüne ağlamaklı bir ifade gelir. Sonra derin bir nefes alır.

“Ben konuşmak istemiyorum…”

Jung Woo ona şaşkınca bakar. Sonra yavaşça başını eğer.

“O zaman ne konuşmak istediğimi biliyorsun…”

“Ben konuşmak istemiyorum!” der Min Hee yine. Gözleri dolmaya başlamıştır. Jung Woo ona üzüntüyle bakar:

“Min Hee… Lütfen böyle yapma… Sana açıklamam gereken şeyler var…” Derin bir nefes alır ve söze başlar: “Ben, Berna’ya…”

“Âşık oldun, öyle değil mi?”

Jung Woo başını kaldırır, şaşkınca karşısındaki kızın yüzüne bakar. “Bunu nereden biliyorsun??”

Min Hee acıyla gülümsemektedir. Gözlerinden yaşlar süzülmektedir.

“Fark etmedim mi sanıyorsun?” der hüzünle. “Fark edilmeyecek gibi miydi? Ona her bakışında yüzünde beliren ifadeyi görebilseydin, sen de anlardın…”

Jung Woo durur, başını öne eğer.

“Özür dilerim…” diye mırıldanır. “Min Hee, inan ki elimde değildi… Senden çok ama çok özür dilerim…”

“Dileme…” der Min Hee yumuşak bir sesle.

Jung Woo başını kaldırıp merakla ona bakar: “Nasıl yani, üzülmedin mi?? Şey… yani, sorun değil mi diyorsun?”

“Evet, sorun değil,” der Min Hee sakince. Jung Woo’ya gülümseyerek bakar. Jung Woo birdenbire rahatlar, derin bir nefes verir.

“Oh, çok şükür! Seni çok üzeceğimi, canını yakacağımı düşünüp vicdan azabından deliriyordum! Senin ne kadar olgun bir kız olduğunu biliyordum elbette, ama yine de bunu bu kadar olgunlukla karşılamanı beklememiştim… Çok, çok teşekkür ederim Min Hee!”

“Teşekkür etmeni gerektirecek bir şey yok,” der Min Hee yine sakince. Jung Woo heyecanla atılır:

“Saçmalama! Senin bu meseleyi bu kadar olgunlukla karşılaman, benim Berna’yla birlikte olmama ses çıkarmaman, bütün bunlar teşekkürü hak etmez olur mu?? Min Hee, sana çok ama çok-“

“Ben sana Berna’ya gidebilirsin demedim ki…” der Min Hee sesinin tonunu hiç yükseltmeden.

Jung Woo küt diye kalakalır. Yüzünün ifadesi bir anda değişir.

“N-ne…” der şaşkınca.

“Berna’ya âşık olduğunun zaten çoktan beri farkındayım,” der Min Hee sabırla. “Ve evet, artık bunu sorun etmiyorum… Çünkü zamanla onu unutacağını biliyorum… Çünkü sen –sözün burasında durur, kararlılıkla Jung Woo’nun gözlerinin içine bakar- sen bana bir söz verdin! Ve ben, ne olursa olsun senin bu sözü tutacağını adım gibi biliyorum!”

Jung Woo dehşet içinde karşısındaki kıza bakar. Min Hee de yüzünde hüzünlü, ama kararlı bir gülümsemeyle ona bakmaktadır.

O sırada Berna’yı Busan’dan Seul’e dönen trenin içinde görürüz. Tren camından dışarıdaki manzaralara bakıp her şeyden habersiz, kendi kendine sevinçle gülümsemektedir.

Posted in Uncategorized | Tagged , , , | 22 Comments

8. Bölüm

 no reply ft taru – littlebylittle_short

Low End Project – Love and the moon

Clazziquai – Gentle Giant

Tearliner – We Quit Us

tearliner – You & I

tearliner – back up your memory (short)

Shawn Hlookoff – She Could Be You 

golden pops – family (short)

No Reply Ft Taru – Little by Little, It’s You

Tearliner – Woman Can Ride By Herself

Sahne 1 (Ev) Berna odasında ders çalışmaya çabalamaktadır.

“Uluslararası mali piyasaların temel işlevi sınır ötesi fon akımlarına olanak sağlamalarıdır.  Böyle bir çerçevede finansman kullanmak isteyenler, aradıkları fonları daha uygun koşullarda kendi ulusal piyasalarının dışındaki piyasalardan elde edebilirler.  Aynı şekilde, fonlarını yatırmak isteyen yatırımcılar da yurtdışı piyasalara yönelerek daha yüksek gelirler elde edebilirler…”

Berna durur, sıkıntıyla kalemi elinden bırakır.

“Bu ne yaa? Yabancı dilde okuyor gibiyim…”

Bir an durur, kendi kendine düşünür: “E yabancı dilde okuyorum zaten…” Sonra kafasını iki yana sallar: “Aman işte, hiçbir şey anlaşılmıyor demek istiyorum! Nerden de aldım bu seçmeli finans dersini yaa??”

Sıkıntıyla ayağa kalkar, masanın üzerinde duran boşalmış kupasını alır, odadan çıkıp mutfağa doğru ilerler. Mutfakta buzdolabından bir şeyler çıkaran Jung Woo’yla karşılaşır.

“Offf, hiçbir şey anlamıyorum!” diye bağırır Berna ve elindeki kupayı çat diye mutfak tezgahına bırakır. Jung Woo buzdolabının kapağını kapatırken:

“Ne oldu, nedir anlamadığın?” diye sorar. Berna üzgün bir suratla:

“Uluslararası finans…” der, “Seçmeli ders olarak aldım; ama kafam hiç basmıyor… Anlaşılan benim geleceğim finans sektöründe değil…”

“İstersen ben seni çalıştırabilirim,” der Jung Woo sakince. Berna hayretle ona bakar:

“Nasıl yani? Sen bu dersi biliyor musun?”

“İkinci sınıftayken almıştım,” diye umursamaz bir tavırla omuz silker Jung Woo. Berna ona kinle bakar: “Pis inek…”

“Ne dedin?”

“Eee, yok bişey!” der ve tüm şirinliğiyle sırıtır Berna: “Ee, ne zaman başlıyoruz?”

“Şimdi?”

“Oooo, süpersin Jung Woo-yah! Hemen defterimi kitabımı alıp odana geliyorum!” deyip koşturur Berna. Jung Woo arkasından “komik kız…” diye gülerek başını sallar.

(Little by little-short) Jung Woo ve Berna’nın masada yan yana oturarak birlikte ders çalışmasına dair sahneler: Jung Woo bir şeyler anlatmakta, Berna ise ısrarla başka bir şeyi işaret etmekte, en sonunda sabrı taşan Jung Woo oflayarak gözlerini belertip ona bakmaktadır. Hatta Jung Woo’nun kitabı rulo yapıp Berna’nın kafasına vurmasını, Berna’nın: “Ah, acıdı yav!” gibisinden ona bakmasını görürüz. Jung Woo yine ısrarla ona bir şey yapmasını işaret eder; Berna onu ters ters süzüp kalemi eline alır, dediği problemi çözmeye başlar. Jung Woo gülümseyerek onu izler. Berna çözdüğü problemin üstünü kapatır, Jung Woo’nun çözümünü özellikle görmemesi için uğraşır. Jung Woo bakmaya kalkışınca “yaa!” diye bağırır. En sonunda, dili dışarıda uğraşıp didindikten sonra soruyu çözünce yüzünde büyük bir gurur ifadesiyle öğretmenine gösterir; Jung Woo’nun abartılı bir biçimde onu alkışladığını görürüz.

Nihayet, Jung Woo yine bir şeyler anlatmaktadır.

“Bak şimdi Berna, mali fonların kaynağını kişi veya kuruluşların yaptıkları tasarruflar oluşturur.  Demek ki neymiş, kişiler ilerde elde etmeyi umdukları daha yüksek bir reel gelir karşılığında bugünkü gelirlerinin bir kısmını tüketmeyip yatırım yaparlarmış…”

Berna önce kitapta onun işaret ettiği yere bakarak arkadaşını dinlemektedir. Ama sonra başını kaldırır, Jung Woo’nun yüzüne bakarak dinlemeye, arada bir “hmm”lamaya başlar. Bir süre sonra, gözleri baygınlaşır. Jung Woo’nun yüzüne dalıp gitmiştir…

Jung Woo anlatmaya devam etmektedir. Sonra birden, Berna’nın bakışlarını yüzünde hissedip başını kitaptan kaldırır, şaşkınca ona bakar.

Berna birden kendine gelir. Telaşla yerinde toparlanır; gözlerini kaçırır.

“Ehem… Yatırım yaparlar, evet… Sonra?”

“Sonrası işte bu yatırımların değişik çeşitlerinin olabildiği gerçeği: işletmelerin başkalarından sağlayacakları fonlar ya kredi, ya da mülkiyete ortaklık, yani hisse senedi satışı biçiminde olabilir. Şimdi şu problemi çözelim birlikte: Bak şimdi, şu miktar, şirketin aldığı kredi miktarı, şu ise hisse senedi satışından gelen gelir…”

Jung Woo parmağıyla işaret ederken Berna da: “Kredi olan şu mu?” diye elini uzatmıştır. İkisinin eli birbirine değer. Berna birden ateşe değmiş gibi elini çeker. Jung Woo şaşırmıştır.

“Ne oldu?”

“Yok… yok bir şey!” diye abartılı bir heyecanla elini iki yana sallayıp güler Berna. “Hadi devam edelim!”

Jung Woo dudak büker. Tekrar problemin üzerine eğilir, tam anlatmaya başlayacağı anda telefonu çalmaya başlar. Jung Woo telefona bakar, sonra:

“Pardon…” deyip telefonu açar: “Alo? Efendim Min Hee…”

(http://www.youtube.com/watch?v=0qMd16-5lqA&feature=related)

Berna’nın yüzünden geçen hüznü görürüz. Genç kız yeniden hissettiklerinin yanlış olduğu duygusuna kapılmıştır…

Jung Woo telefonla konuşmaya devam ederken yavaşça eşyalarını toplar, ayağa kalkar. Jung Woo telefonun almacını eliyle kapatır:

“Dur bir dakika, nereye gidiyorsun? Daha çalışacağımız konular bitmedi ki…”

“Bundan sonrasını ben hallederim,” der ve yorgunca gülümser Berna: “Çok teşekkür ederim…”

Sonra bezgin adımlarla yürüyüp Jung Woo’nun odasından çıkar. Çıktığında yüzü son derece üzgündür.

Aynı bezgin adımlarla odasına gelir, kendini yatağının üzerine bırakır.

“Ah… Ben ne yapıyorum böyle??” diye mırıldanır… Gözleri dolmuştur.

O sırada telefonunun çaldığını duyarız. Berna elini komidinin üzerine uzatır, telefonu kimin aradığına bakmadan açar.

“Alo?” der yorgun bir sesle.

“Berna kızım?” der karşıda babasının sesi. “Nasılsın yavrum?”

“İyiyim babacığım, siz nasılsınız?” der Berna yine üzgün çıkmasına engel olamadığı bir sesle. Babası bir şeylerin ters gittiğini anlamıştır. Korkuyla:

“Sesin pek iyi gelmiyor Berna… Ne oldu yavrum, bir şey mi var?”

Berna’nın gözlerinden birden yağmur gibi yaşlar inmeye başlar. “Yoo… Ben… iyiyim aslında…” diye konuşmaya çabalar, ama birdenbire hıçkıra hıçkıra ağlamaya başlar! Babası:

“Berna yavrum kötü bir şey mi oldu?? Anlat bana güzel kızım!” der heyecan ve üzüntüyle. Berna hıçkırıklar arasında:

“Yok bir şey babacığım!” der. “Sadece… ben…”

Bir an durur, derin bir nefes alır, sonra daha sakin olmaya çalışarak: “Ben sizi çok özledim baba!” diye hıçkırır. “Artık burda daha fazla kalmaya dayanamıyorum babacığım! Artık gelmek istiyorum!”

“Ah Bernacığım, güzel kızım…” der babası çaresizce. Sonra: “Bak az kaldı, bir ay sonra geliyorsun yavrum… Azıcık daha dişini sık güzel kızım…”

“Evet… Bir ay sonra geliyorum…” der Berna üzüntüyle. Sonra neşelenmeye çabalar: “Neyse… Sen kendini üzme baba… Benim yorgun bir ân’ıma denk geldi, o yüzden böyle birdenbire patlayıverdim… Yoksa ben iyiyim aslında, sen sakın beni düşünüp endişelenme, tamam mı babacığım?”

“Peki güzel kızım… Sen de üzme kendini… Öpüyorum canım kızım…” der baba ve telefonu kapatır. Bir süre düşünceli bir halde durur, yüzü üzüntü doludur. Sonra, kararlı bir biçimde telefonunda bir numara tuşlar, karşısına çıkan kişiye:

“Ha İsmail?” der, “Bizim Japonya’daki yatırımcı şirketle olan görüşmeyi biraz daha öne alabilir miyiz? Şöyle on beş gün kadar? Ne dersin, ayarlayabilir miyiz bir şeyler? Hadi İsmail, gözünü seveyim, ayarla şu işi… Tamam, ben senden haber bekliyorum…”

Telefonu kapatınca çalışma masasının üzerindeki fotoğraf çerçevesine uzanır. Çerçevede Berna’nın fotoğrafı vardır.

“Benim güzel kızım… Merak etme, baban seni oralarda yalnız bırakmayacak!”

Tekrar Berna’nın odasına döndüğümüz zaman Berna’nın gözünde yaşlarla yatağında sırt üstü uzanmış, kulağında kulaklık, elindeki kâğıt feneri incelediğini görürüz. Üzgün bir yüzle düşünmektedir.

O esnada kapısı tıklatılır, Jin Ki’nin başı içeri uzanır: “Berna?”

Berna kapısının aralandığını fark etmez. Hâlâ üzgün üzgün, elindeki fenere dikmiştir gözlerini. Jin Ki ilerleyip odaya girecekken birden durur. Berna’nın gözündeki yaşları fark etmiştir.

Bir an şaşkınca duraklar. Sonra, yüzüne düşünceli bir anlam gelirken yavaşça kapıyı kapatır ve geri çıkar.

Sun Yong odasından çıkmış, mutfağa gitmektedir. Jin Ki düşünceli düşünceli kendi odasına doğru ilerlerken birden aklına bir şey gelir, yanından geçmekte olan Sun Yong’un kolunu tutar.

“Oh? Bir şey mi oldu Jin Ki Hyung-nim?”

“Sana bir şey soracağım…” der Jin Ki düşünceli bir sesle. “Berna’nın Fener festivalinden getirdiği fener… O feneri ona kim aldı?”

“Ah, kimse almadı, kendileri yaptılar,” diye güler Sun Yong. “Hatta Berna bir türlü becerememiş, Jung Woo Hyung-nim ona kendi yaptığını vermiş galiba… Üstelik Berna o fener yola uçtu diye nerdeyse arabanın altında kalıyordu, sana anlattık, öyle değil mi?”

Jin Ki’nin gözleri irileşmiştir. Sonra normal olmaya çalışan bir sesle: “Evet… Hatırladım..”der. Sun Yong gülerek:

“Berna da bazen çok çocuksu olabiliyor… Bir fenerin peşinden yola atlamaya değer mi yahu? Biz ona yenisini alırdık…” der ve başını iki yana sallayıp mutfağa geçer.

Jin Ki ise koridorun ortasında, gözleri ileride bir noktaya kilitlenmiş olarak, öylece kalakalmıştır.

Sahne 2 (Low end project – love and moon) Günlerin nasıl geçtiğine dair çeşitli sahneler izleriz. Berna ve Min Hee gülerek birlikte yürürlerken Jung Woo’yla karşılaşırlar; Berna hemen ikisini yalnız bırakarak koştura koştura onlardan ayrılır. Onlara veda ederken gülen yüzü, ayrılıp uzaklaşırken üzüntülü bir hale bürünmüştür.

Bir başka sahnede, yemekhanede yemek yiyecek yer ararken ileride Min Hee’nin ona el salladığını görür. Sevinçle o tarafa doğru giderken birden Min Hee’nin yanında Jung Woo’yu da fark eder. Gözleri telaşla sağı solu araştırmaya başlar. Sonra başka bir masada tanıdığı başka kişileri görünce oraya doğru koşturur. Kendisine şaşkınca bakan Min Hee’ye ise “n’apiyim, burdaki arkadaşlar beni bırakmadı” gibisinden işaret eder.

Evde ise fırsat buldukça Jung Woo’dan kaçmaya çalışmaktadır. Onun eve girdiğini görünce kısa bir selam verip salondan odasına kaçar, kapıyı arkasından kapatıp derin bir nefes alır. Jung Woo şaşkınca arkasından bakakalır. Bir başka sahnede, mutfakta bir şeyler yiyen Jung Woo’yu görünce gerisin geri mutfaktan çıkar. Jung Woo “n’oluyo bu kıza??” diye yüzünü buruşturur.

Sahne 3 (Berna’nın odası) Berna’yı MSN’de samimi arkadaşı Merve’yle konuşurken izleriz. Berna’nın yüzü üzgündür.

“Merve benim durumum hiç iyi değil: Ben bu çocuğa fena kapıldım galiba…”

“Berna saçmalama,” der Merve karşıdan. “Kızım, sen yirmi beş gün sonra Türkiye’ye döneceksin. Giderayak bu aşk da nerden çıktı??”

“Ben de kendime onu sorup duruyorum!” diye bağırır Berna ve başını birkaç defa yastığa vurur. “Çok aptalım, çok! Durdum durdum, en saçma zamanda âşık oldum! Hem de kime: Jung Woo’ya! Aşık olunacak en son adam!”

“Evet yaa, bu çocuk suratsızın teki değil miydi?” der Merve hemen. “Hem bana gönderdiğin resimlerde de bayaa çirkin görünüyor. Jigsaw’a benziyor!”

(Doink!) (Ekranda, Jung Woo’nun suratı beyaza boyanmış, yanaklarına kırmızı halkalar çizilmiş şekilde üç tekerlekli bir bisiklet üzerindeki hali belirir. Jung Woo jigsaw gibi “ihihihi!” diye bir kahkaha atar.)

“Aşkolsun Merve! Hiç de bileee, Jung Woo çok yakışıklıdır!” diye bağırır Berna ve elindeki yastığı kameraya fırlatır. Merve gülmeye başlar:

“Tamam yaa, tamam. Laf etmedik sevgiline…”

“O benim sevgilim değil…” der Berna yine, hemen durgunlaşarak. “Onun bir sevgilisi var zaten…”

“Şu senin bölümdeki arkadaşın, değil mi? Neydi adı, Mine gibi bir şeydi…”

“Min Hee,” der Berna üzgün üzgün. “Çok da iyi bir kız, biliyor musun? Kendimi resmen kızcağızın arkasından iş çeviriyor gibi hissediyorum.” Sonra yine yastığı eline alır, başını yastığa bastırır: “Offf! Ben salağım, salağım!”

“Sakin ol Bernaaa!” der Merve karşıdan. “Yaa kızım, zaten kısa zaman sonra geliyorsun. O zaman her şey kendiliğinden çözülecek zaten… Gözden ırak olan gönülden de ırak olur, sen merak etme…”

“Öyle mi dersin?” der Berna dudaklarını sarkıtarak. Merve’nin sesi güven vericidir: “Tabii öyle derim! Sen güven bana… Ah, annem geliyor, artık kapatmam lâzım! Hadi kendini üzme!”

“Tamam… İyi geceler…” deyip mouse’a uzanır, ekranı kapatır Berna. Sonra bir süre öylece durur. (http://www.youtube.com/watch?v=0qMd16-5lqA&feature=related) Yüzünde yine üzütülü bir ifade vardır. Sonra:

“Merve haklı,” diye mırıldanır kendi kendine. “Gözden ırak olan gönülden de ırak olur… Ben zaten kısa bir zaman sonra gidiyorum… O zaman her şey kendiliğinden çözülecek…”

Sonra yüzünde acıklı bir ifadeyle durur. Gözleri karaoke barda hep birlikte çekildikleri fotoğrafa kayar. Elini uzatıp fotoyu eline alır. Acıyla gülümser.

Aynı anda Jung Woo’nun odasında ders çalışırken gözünün masanın üzerinde duran kurbağa anahtarlığa iliştiğini görürüz. Jung Woo elindeki kalemi bırakır, yüzünde duygulu bir ifadeyle kurbağayı eline alır.

“Gel bakalım kurbağa kardeş… Seni bana veren kız var ya… O bugünlerde çok tuhaf davranıyor, biliyor musun?”

Sanki kurbağa bir şey demiş gibi bir süre durur, sonra: “Sınavların stresinden mi dedin? Hayır hayır, öyle olsaydı vize zamanında da böyle olurdu…” der ciddi bir şekilde.

Sonra durur, bakışlarını ileri diker. Yüzünde çocuksu bir üzüntü vardır.

“Çok az kaldı, biliyor musun? Onun evine dönmesine çok az kaldı…”

Sonra biraz sustuktan sonra tekrar mırıldanır: “Üstelik Türkçe’yi bile daha doğru düzgün öğrenemedim… Oysa onunla tekrar konuşacağıma söz vermiştim…”

Ekran ikiye bölünür: Sol tarafta elindeki fotoğrafa üzüntüyle bakan Berna, sağ tarafta ise bakışlarını üzgün üzgün karşıya dikmiş, düşünceli bir yüzle duran Jung Woo’nun görüntüsü gelir ekrana…

“Keşke gitmese…” “Keşke gitmesem…” der Jung Woo ve Berna aynı anda.

Sahne 4 (Salon) Berna elinde bir kap dondurma, TV seyretmektedir. O sırada evin kapısı açılır, Jung Woo gelmiştir.

“Selam,” der Berna ve hemen toparlanır, odasına doğru seğirtirken Jung Woo:

“Berna!” diye bağırır arkasından. Berna duraklar. Başını çevirmeden:

“Efendim?” der. Jung Woo onun yanına kadar gelir.

“Sana son günlerde ne oluyor? Benden kaçıyor gibisin…”

Berna kendini zorlayıp başını çevirir, Jung Woo’ya bakarak gergince gülmeye başlar:

“Ahaha! Hiç güleceğim yoktu… Onu da nerden çıkardın??”

“Ne bileyim, kaç gündür senle iki çift laf edemedik… Sürekli odandasın…”

“Sınavlarım vardı,” der Berna, ve yine odasına doğru yürümeye başlar. Jung Woo birden onun kolundan tutar. Berna korkuyla bakar ona.

“Bu hafta başka sınavın yok! Biliyorum… Hem demin televizyon seyretmiyor muydun?? Niye ben girdim diye kalktın ki?”

“Yooo, hiç de bile, ben odama gidecektim zaten…” der Berna ve kolunu Jung Woo’nun elinden kurtarır, odasına gitmek üzere geri döner. Tam kapıya elini atmıştır ki Jung Woo:

“O zaman benle bir kere PES oyna!” diye bağırır. “Beni bir sefer daha yenersen seni rahat bırakacağım, söz!”

(Gentle Giant) Berna’nın yüzüne bir gülümseme yayıldığını görürüz. Başını çevirmeden mırıldanır:

“Hiç şansın olmadığını biliyorsun…”

“Olsun! Beni son bir defa daha yenmezsen senin üstünlüğünü kabul etmeyeceğim!” diye sırıtır Jung Woo. Berna bunun üzerine yüzünde meydan okuyan bir ifadeyle döner, onun yüzüne bakar:

“Pekâlâ… Seni son bir defa daha yeneyim o zaman!”

Sahne 5 (Salon) İki çocuğu TV karşısındaki yerlerini almış, ellerinde gamepad’lerle görürüz. Berna Jung Woo’ya bakar:

“Başlayalım mı??”

“Dur, dur bir dakika!” der Jung Woo. “İddianın sonucunda kazanan kaybedene ne verecek önce onu kararlaştıralım…”

“Sen söyle çingu, yenilecek olan sensin,” diye güler Berna. “Hımm, bir kola ısmarlasan? Cık, olmaz, bu çok az… Bir yemeğe ne dersin?”

“Benim daha iyi bir fikrim var,” der Jung Woo. Sonra Berna’nın gözlerinin içine bakar: “Kazanan, kaybedene istediği üç soruyu sorma hakkına sahip olsun!”

Berna kaşlarını çatıp feryat eder:

“Bu ne biçim bir iddia yahu?? Çok saçma!”

“Kabul etmezsen benden korktuğunu düşüneceğim,” der Jung Woo aldırmaz bir tavırla. Berna ona öfkeyle bakar:

“Pekala! Ama öyle sorular soracağım ki seni bu iddiaya girdiğine pişman edeceğim!”

“Hiç zannetmiyorum,” der Jung Woo yüzünde kendini beğenmiş bir gülümsemeyle. “Sana asıl gücümü daha önce göstermedim!”

“Yaaa?? Hadi bakalım…” der Berna da ve ekrana dönüp gamepad’ini sıkı sıkı kavrar: “Hazır mısın? O zaman: bir, iki, üç!”

(Gentle Giant) İkilinin oyun oynama sahnelerini görürüz. Maç hakikaten çekişmelidir; bir Berna gol atmaktadır, bir Jung Woo. Berna’nın dili bir karış dışarıdadır; Jung Woo ise yüzünde korkunç bir konsantrasyonla oynar oyunu.

Nihayet, kamera TV ekranını gösterdiğinde, maçın bitmesi için son iki dakika olduğunu görürüz. Durum 3-3 beraberedir.

Birden Berna’nın adamı topu alıp koşmaya başlar. Berna sevinçle: “evettt!” diye bağırır.

Ama hemen sonra, Berna’nın zihninde: “Kazanan kaybedene üç soru sorma hakkına sahip olacak…” diyen Jung Woo’nun sesi yankılanır.

Berna birden durur: “Acaba bana ne sormak istiyor?”

Göz ucuyla Jung Woo’ya bakar. Jung Woo kan ter içinde oyunu kazanmak için debelenmektedir.

Berna birden kararını verir. Adamına bilerek hatalı pas yaptırır.

Jung Woo “İşte budur!” diye bağırır, topu aldığı gibi koşmaya başlar. Berna ise: “Olamaz yaaa! O topu nasıl kaçırdım?? Hayıııır!” diye yalancıktan bağırmaktadır. Jung Woo yakaladığı fırsatı kaçırmaz, hızlı bir atakla Berna’nın kalesine kadar gider ve bir gol daha atar. O “Goooool!” diye bağırıp kanepede zıplarken ekranda oyunun bittiğine dair bir yazı görünür. Berna derin bir nefes verip elindeki gamepad’i bırakır. Jung Woo’ya döner:

“Pekâlâ çingu… Sen kazandın…”

Sonra ellerini göğsünün üzerinde kavuşturur, “bekliyorum,” deyip onun gözlerinin içine bakar.

Jung Woo ise hâlâ zafer sarhoşudur: “Nası yendim ama?? Ben sana asıl gücümü göstermedim dememiş miydim??”

“Tamam anladık, sen yendin,” der Berna hafifçe kızarak. “Hadi ne soracaksan sor artık da odama gideyim…”

“Tamam,” der Jung Woo ve yerinde toparlanır. Hafifçe öksürür. Sonra Berna’nın gözlerinin içine bakar:

“Benden neden kaçıyorsun?”

Berna omuz silker, gözlerini kaçırır:

“Kaçmıyorum ki…”

“Doğruyu söyle Berna. Anlaşmamızda bu da vardı.”

“Yooo, öyle bir şey yoktu; istediğim gibi cevap veririm,” diye güler Berna. Jung Woo “Aha!” diye bağırır, “Kendi ağzınla yakalandın! Demek gerçekten de benden kaçıyordun! Ama niye???”

Berna bir an ne diyeceğini bilemez. Sonra sıkıntılı bir biçimde:

“Pekâlâ,” der, “Senden kaçıyordum, çünkü… Şeyy…”

Berna durur, sonra birden pat diye: “Çünkü erkek arkadaşım senle çok samimi olmamamı istedi!” deyiverir.

(Tearliner – we quit us) Jung Woo hayretle kalakalır. Sonra:

“Biriyle çıkmaya başladığını bilmiyordum,” der yavaşça. “Kim peki??”

“Bu ikinci soru oldu yalnız…” der Berna.

Jung Woo bir an duraklar, sonra: “Tamam, ikinci olsun, nasolsa üç soru sorma hakkım var,” diye omuz silker. Tekrar merakla Berna’ya bakmaya başlar.

Berna da ona bakar. Yüzünde hüzünlü bir gülümseme vardır.

“Sence?” diye sorar.

Jung Woo:

“Sen söyle,” diye somurtur, “Şimdi ben bir isim verip, o mu diye sorarsam bunu da üçüncü soru sayarsın sen…”

“Doğru,” diye güler Berna. Sonra gözleri yine hüzünle dolu,

“Aslında tahmin etmişsindir,” der Jung Woo’ya, “Mert’le çıkıyoruz biz…”

 Jung Woo bir an durur. Sonra başını hafifçe öne eğer, bir nefes verir. Berna merakla onun ne diyeceğini beklemektedir. Jung Woo tekrar başını kaldırıp çabucak gülümser:

“Tebrikler,” der, “Umarım ilişkiniz iyi gider… -sonra durur, sıkıntıyla- O da sen gibi… eee yani… Türkiye’ye döner heralde…”

“Evet, o da dönecek,” der Berna normal olmaya çalışan bir ses tonuyla, “Bu aralar İstanbul’da yüksek lisans aramaya başladı…”

“Hımm, anladım,” der Jung Woo yine. İki çocuk bir süre susarlar. Sonra Berna:

“Soracağın üçüncü bir soru var mı?” der merakla.

Jung Woo henüz cevap vermemiştir ki, apartmanın kapısı açılır, içeri Jin Ki girer. “Selam!” der ve merakla salondaki iki ev arkadaşına bakar. Halleri bir tuhaftır; ikisi de sıkıntılı bir konuşmanın ortasında gibidirler. Sonra:

“Ben rahatsız ettiysem kusura bakmayın,” der, “Odama geçiyorum zaten…”

“Hayır hayır,” der Jung Woo ve oturduğu yerden ayağa kalkar, “Rahatsız ettiğin filan yok… Ben de odama gidiyordum…”

Sonra Berna’ya döner:

“Üçüncü soruya gelince: Onu başka bir zaman soracağım!”

“Yaaa, ama böyle anlaşmamıştık!” diye mızmızlanır Berna, Jung Woo ise sırıtır: “Hep sen mi hile yapacaksın??”

Jung Woo odasına gider. Yüzündeki gülümseme, yolda üzüntülü bir ifadeye dönüşmüştür.

Berna ise içini çeker; sonra konuşulanlardan hiçbir şey anlamamış olan Jin Ki’ye anlayışla bakar:

“Gel çingu gel… Senle bir pes oynayalım da kendime geleyim!”

Sahne 6 (Jung Woo’nun odası) Jung Woo odasındadır. Aklı başka yerde gibi yavaş hareketlerle gider, sandalyesine oturur. Gözlerini boş boş ileriye dikmiştir. Sonra, olanlara inanamaz gibi derin bir nefes verir, yüzüne alaycı bir gülüş gelir:

“Çıkmaya başlamışlar! O ukâlâ herifle çıkmaya başlamışlar!”

Sinirli sinirli güler. Sonra birden yüzünde öfkeli bir anlam büyür, dişlerini sıkar:

“Adam bir de bizle samimi olmamasını söylemiş! Şuna bak yaaa! Sen kim oluyorsun da Berna’ya ne yapacağını söyleyebiliyorsun??”

Sonra bir an durur, yine sinirli sinirli güler: “Ya Berna hanıma ne demeli? Kuzu kuzu kabullenmiş adamın istediğini! İşe bak!”

Bir an öylece durur, yüzü karmakarışıktır. Sonra gözü kurbağa anahtarlığa ilişir. Birden yine büyük bir öfkeyle dolar. Anahtarlığı aldığı gibi duvara fırlatır!

Sonra da kendini yüz üstü yatağa atar.

 Sahne 7 (Kampüs) Berna kampüste dalgın dalgın yürürken kendisine seslenildiğini duyar: “Berna!”

Min Hee gülümseyerek el sallamaktadır. Jung Woo da yanındadır. Berna’yı görünce küskün gibi başını çevirir.

Berna sıkıntıyla gülümser, sonra ikisinin yanına gider.

“Selam arkadaşlar…”

“Selam Berna! Gelsene,” der Min Hee yanında yer açarken, “Biz de güzel havanın tadını çıkarıyorduk… Ah, gyung dan var, yer misin?”

“Bu teklife nasıl hayır diyebilirim?” diye güler Berna ve gyung danlardan bir tane ağzına atar.

“Eee, nasılsın görüşmeyeli?” der Min Hee hemen. “Son haftanın derslerine pek gelmedin… Geldiğinde de ders sonrası çok kalmıyorsun…”

“Kütüphaneye gidip çalışıyordum…” diye mırıldanır Berna. Jung Woo alaycı alaycı:

“Mert’le buluşmaya gidiyordum desene şuna!” der. Berna onu ters ters süzerken Min Hee sevinçle ellerini çırpar:

“Ah, gerçekten mi? Yoksa siz çıkıyor musunuz?”

“A… ee… şey, evet,” der Berna mecburen, ve başını öne eğer. Jung Woo iyice somurturken Min Hee neşeyle:

“Buna çok sevindim Berna! İkiniz birbirinize çok yakışıyorsunuz!”

“Eh… teşekkürler…” der Berna gülümsemeye çalışarak. O sırada Min Hee: “Bak, iyi insan lafının üzerine gelirmiş! Meeerrt, biz burdayız!”

Berna korkuyla başını kaldırdığında gülerek onlara yaklaşan Mert’i görür. Min Hee hemen: “Tebrikler Mert, Berna’dan duydum, çok sevindim!” diye onu tebrik etmeye başlamıştır bile. Mert’in şaşkın şaşkın “bu kız neden bahsediyor acaba?” diye bakındığını görünce atılır Berna:

“İkimizin çıkmaya başladığını söyledim! Min Hee onu diyor…”

Bir yandan da: “N’olur beni bozma Mert, n’olur…” diye içinden mırıldanmaktadır. Mert onun yalvaran bakışlarına bakar, ve yüzündeki şaşkın anlam yumuşar. Sebebini bilmese de, Berna’nın yalan söylemek zorunda kaldığını anlamıştır. Gelip Berna’nın omzuna elini koyar:

“Evet, biz çıkmaya başladık… Teşekkürler Min Hee…”

Berna rahatlayıp derin bir nefes verirken Jung Woo’nun yüzü iyice asılmıştır. Ters ters:

“Türk erkekleri maço derlerdi de inanmazdım,” der. “Berna’yla çıkmaya başlar başlamaz ona yasaklar koymaya başlamışsın bile!”

“Yasak mı, ne yasağı?” der Min Hee merakla. Jung Woo alaycı alaycı:

“Bizimle samimi olmaması yasağı!” diye konuşur. Mert’e sözde gülümseyerek bakar, ama gözleri ateş saçmaktadır: “Berna’nın bizimle olan arkadaşlığı senle olan tanışıklığından daha eski oysa…”

Mert ne diyeceğini bilemez halde şaşkınca bakarken Berna öfkeyle:

“Yeter artık Jung Woo!” diye bağırır, “Bilip bilmeden konuşma!”

“Yaa, neyi bilmem gerekiyormuş acaba?” der Jung Woo yine alayla. Gözlerinden kıvılcımlar çıkmaktadır. Berna da sinirli bakışlarını ona dikmiştir. Tıslar gibi:

“Bu benle Mert arasındaki bir mesele!” diye konuşur, “Üçüncü kişi olarak maydonoz olma istersen…”

Jung Woo birden çok bozulur.

“Maydonoz ha… Ben size maydonoz oluyorum öyle mi…” Sonra gözleri yine öfkeyle dolar. Yüzünü Berna’nın yüzüne yaklaştırır, hınçla bağırır:

“Demek bunca zamandır bize gösterdiğin yüzün yalanmış! Sen de sevgili bulunca onun kanatları altına girip kendi kişiliğini kaybeden kızlardanmışsın!”

Berna birden bembeyaz kesilir. Ters bir cevap vermek için ağzını açar, ama sonra hiçbir şey demeden kalkıp hınçla oradan uzaklaşır. Min Hee ve Mert’se donmuş kalmışlardır, ağızları bir karış açık, gözlerinin önünde on saniye içinde cereyan eden bu kavgaya inanamaz gibidirler. Mert kendini toparlar, Min Hee’ye: “Kusura bakma…” dedikten sonra Berna’nın arkasından koşturur. “Berna, bekle!”

Min Hee ise üzüntülüdür. Korkuyla Jung Woo’ya bakar. Jung Woo’nun yüzü karmakarışıktır.

“Oppa…” diye mırıldanır ve onun kolunu çekingence tutar Min Hee. “Sen… iyi misin?”

“İyiyim,” der Jung Woo, ama sesi hâlâ öfkeli bir boğa gibi çıkmaktadır. Sonra bir nefes verir, alaycı alaycı “hıh”lar:

“Şu çocuğa inanabiliyor musun Min Hee? Berna’ya bizimle samimi olmamasını emretmiş! Bu ne ukâlâlık be!”

“Kim, Mert mi?” der Min Hee şaşkınca. “Emin misin? Mert böyle diyecek birine benzemiyordu…”

“Benzemiyordu ama maçonun tekiymiş işte!” der Jung Woo hınçla. Min Hee ona korkarak bakar. Bu öfkesinden ürkmüştür. Yavaşça:

“Berna böyle mutluysa bize diyecek bir şey kalmıyor,” der. “Boşver Oppa… Bu onların bileceği bir iş…”

Jung Woo durur, sonra acı acı:

“Evet, onların bileceği iş…” der ve gülümser: “Baksana, kız bana açık açık sana ne, iki kişi arasındaki ilişkide üçüncüye bok yemek düşer dedi!”

Sonra “neyse yaa, bana ne…” diye mırıldanır ve kitaplarını toplamaya başlar: “Min Hee, benim derse gitmem lâzım, sonra görüşürüz tamam mı?”

“Tamam… Güle güle…” der Min Hee şaşkınca. Jung Woo sert adımlarla uzaklaşırken genç kız yine hüzünlenmiştir. Onun arkasından uzun uzun gidişini izler. Yüzünde acıklı bir ifade vardır…

Bu arada Mert de Berna’ya yetişmiştir. Koşturarak onun önüne geçer, kolundan tutar:

“Berna! Yavaş ol, artık koşmana gerek yok, kimse gelmiyor!”

Berna nefes nefese durur. Mert bu defa daha yumuşak bir sesle:

“Şimdi bana söyleyecek misin lütfen, neler oluyor?” diye sorar. “Nerden çıktı bu çıkıyor olma yalanı?”

Berna gözlerini kaçırır. Kolunu Mert’in elinden yavaşça kurtarır, sonra:

“Kusura bakma Mert,” der, “Seni de bu yalana alet etmek istemezdim… Ama… Olaylar böyle gelişti, yalan söylemek zorunda kaldım… Özür dilerim, lütfen kusuruma bakma…”

Mert durur, düşündüklerini nasıl ifade edeceğini bilemez gibidir. Sonra:

“Bak Berna,” der, “Benden özür dilemek zorunda değilsin, bana karşı bir yanlış yapmadın… Ama…”

Durur, Berna’ya şefkatle bakar:

“Ama insanlara yalan söylerken aslında kendine daha büyük bir yalan söylemiş oluyorsun, bilmem farkında mısın?”

Berna susmaktadır. Gözleri dolu dolu olmuştur. Sonra:

“Mecbur kaldım,” diye konuşur, “Kimseyi kırmamak için en iyisi buydu…”

Mert de durur. Sonra daha yumuşak bir sesle:

“Peki ya kendi kırgınlığın ne olacak?”

Berna’nın gözlerinden şıpır şıpır yaşlar süzülmeye başlar. Sonra:

“Özür dilerim, ama yalnız kalsam iyi olacak…” deyip arkasını döner, koşarak uzaklaşır. Mert üzüntüyle arkasından bakakalır.

Sahne 8 (Dış mekân-ev) (you and I) Seul sokaklarında avare avare dolaşan Berna’yı izleriz. Gözleri dolu doludur.

Jung Woo da eve gelmiştir. Kapıyı açar, bezgin bir şekilde elindeki çantayı kenara fırlatır. Sonra mutfağa gider, buzdolabından bir şişe soju çıkarır.

Tekrar Berna’ya döneriz. Berna düşünmektedir: Jung Woo’yla olan anıları bir bir aklından geçer: Busan’a gidişleri, tapınaktaki gezinti, otel maceraları, ona kurbağa anahtarlığı verdiği akşam, onun kendi yüzüğünü geri getirmesi, gözlerini kapattırıp parmağına geçirdiği an… Yüzüne hüzünlü bir gülümseme düşer. Parmağındaki yüzüğün taşını bir defa daha okşar.

Jung Woo ise salondaki kanepeye oturmuş, birbiri ardına soju kadehlerini devirmektedir. Dudakları sımsıkı kapalıdır. Yüzünde büyük bir hınç ve hayalkırıklığı vardır.

En sonunda, gözleri kaymaya başlar. Kanepeye uzanır, başını kanepedeki yastığa koyar. Gözlerini kapatırken gözünde bir damla yaş görürüz.

Sahne 9 (Ev)  Berna yorgun adımlarla apartman merdivenlerini tırmanır, evin kapısını açıp eve girer. Başındaki peruk ve dudağındaki bıyıktan kurtulur. Odasına doğru ilerlemeye başlar.

Birden, salonda kanepede uyuyan Jung Woo’yu fark eder. Şaşkınlıkla ona yaklaşır.

Jung Woo’nun başucunda boşalmış soju şişesini görünce yüzüne yarı alaycı-yarı hüzünlü bir gülümseme düşer.

(you and I)

Sonra sağına soluna bakınır. İleride, koltukların birinde bir battaniye görür. Onu alıp yavaşça Jung Woo’nun üzerine örter.

Jung Woo biraz kıpırdanır, ama uyanmaz. Berna onun uyanmayacağını görünce kanepenin kenarına, yere oturur, elini çenesine dayar, sevgiyle onun yüzünü izlemeye başlar.

“Özür dilerim,” diye fısıldar. “Sana yalan söyledim… Ama böyle yapmak zorundaydım…”

Sonra durur, içini çeker.

“Bir arkadaşım bana bir keresinde demişti ki, uzun vadede neyin doğru olduğuna inanıyorsan, öyle yapmalısın… Ben de o yüzden, senden uzak durmayı seçtim Jung Woo… Çünkü biliyorum ki birlikte olmamızın imkânı yok…”

Jung Woo’nun yüzüne sevgiyle bakar. Elini, onun yanağını okşamak ister gibi uzatır. Ama cesaret edemez, yarı yolda indirir.

“Bağışla beni… Seni ne çok sevdiğimi asla bilmeyeceksin… Bilirsen, belki senin de kafan karışır. O zaman sen, ben, Min Hee, hepimiz birden acı çekeriz… Ama şimdi, yalnızca ben acı çekeceğim. –sonra durur, acıyla gülümser- Zaten kısa zaman sonra Türkiye’ye dönüyorum… O zaman gözden ırak olan, gönülden de ırak olacak. Seni unutacağım. Görürsün bak, unutacağım!”

O sırada odasından çıkmış, mutfağa doğru gitmekte olan Jin Ki’yi görürüz. Salonun önünden geçerken kanepede uzanmış Jung Woo ve onun başucuna çömelmiş Berna’yı görünce şaşkınlıkla durur. Hemen kapıdan geri kaçar. Sonra yavaşça başını uzatıp onları izlemeye başlar. Berna’nın arkası dönüktür; o yüzden Jin Ki’yi fark etmemiştir bile.

“Seni unutacağım!” diye tekrar etmektedir. “Birkaç ay sonra aklıma bile gelmeyeceksin! Evet, eminim öyle olacak! Öyle olmak zorunda…”

Sonra durur, gözleri yaşarmıştır. Kırılan bir sesle:

“Ama ben daha önce kimseyi böyle sevmedim ki…” diye mırıldanır… “Ben sana ne zaman bu kadar âşık oldum, nasıl bu kadar âşık oldum?? Anlamıyorum, hiç anlamıyorum!”

Elini yüzüne kapatır, bir-iki kez hıçkırır. Tekrar açtığında yüzünde hüzünlü bir bakış vardır.

“Üzgünüm…” diye fısıldar yeniden. “Seni seviyorum…”

Ve hâlâ mışıl mışıl uyumakta olan Jung Woo’nun üzerine eğilir, alnına düşmüş saçlarının üzerine hafif bir buse kondurur.

Onu kapıdan izlemekte olan Jin Ki’nin gözleri dehşetle açılır. Hemen geri kaçar. Duvara yaslanıp derin derin nefes almaya başlar. Berna’nın konuştuklarından hiçbir şey anlamasa da hareketlerinden her şeyi yeterince anlamıştır…

O sırada Berna’nın da ayaklanıp koridora çıkmak üzere olduğunu görürüz. Jin Ki hemen odasına doğru geri kaçar. Kapıya yaslanır.

Gerçekten de Berna onu görmeden geçer, apartman kapısını açıp dışarı çıkar. Peruğu, bıyığı almak aklına bile gelmemiştir.

Jin Ki bir an yüzünde büyük bir ciddiyetle durur. Sonra yüzüne büyük bir hayalkırıklığı gelir oturur… Üzüntüyle gülümser: “bunu bekliyordum zaten…” Kamera birkaç saniye onun hüzünlü yüzünü gösterir… Sonra Jin Ki içini çeker, odasının kapısını açar.

Ama eli kapı kolundayken birden durur. Birdenbire içeri girmekten vazgeçer, aceleyle evin kapısına koşturur, kapıyı açıp çıkar.

Sahne 10 (Sokak) Berna sokakta tek başına düşünceli düşünceli yürümektedir. Elinde kocaman bir poşet vardır. Akşam karanlığı çökmek üzeredir.

Nihayet, upuzun bir merdivenin başında durur Berna. Şehre tepeden bakan güzel bir manzarası vardır bu merdivenlerin.

“Burası iyiymiş,” der Berna. Sonra kendi kendine gülümser: “Çamlıca tepesi kadar olmasa da idare eder!”

Sonra merdivenlerin en tepesine oturur ve yanındaki poşetten bir kutu bira çıkarır. Açarken:

“Bakalım Jung Woo’nun taktiği bende de işe yarayacak mı…” diye mırıldanır. “İçelim, uyuşalım, hahaha!”

Sonra biradan birkaç yudum alır, kendi kendine:

“Şimdi rakı olacaktı var yaaa…” diye mırıldanır. “Bir de çilingir sofrası… Ne efkâr dağıtırdım! Bir de fasıl şarkılarından koyacaksın şöyle, meselaaa… hah, mesela “kimseye etmem şikâyet”…”

Sonra elindeki birayı havaya kaldırır, iki yana salınırken mırıldanmaya başlar: “Kimseye etmem şikâyet / ağlarım ben halime…”

Birden önünde bir gölge belirir. Berna merakla başını yukarı kaldırır.

(http://www.youtube.com/watch?v=0qMd16-5lqA&feature=related)

Jin Ki, yüzünde ciddi, biraz da acıyan bir ifadeyle hiçbir şey söylemeden ona bakmaktadır.

Berna alaycı bir biçimde:

“Ooo, beni yalnız bırakmamaya yeminlisiniz anlaşılan,” diye güler. Sonra yanındaki yeri işaret eder: “Gel bakalım çingu… Birlikte içelim..”

Jin Ki hiçbir şey söylemeden oturur. Berna ona da bir bira uzatır. Bir süre iki arkadaş hiç konuşmazlar. Yavaş yavaş, gecenin karanlığı üzerlerine çöker…

Sonra Berna başını göğe kaldırır. Yıldızlara bakarken:

“Aşk ne tuhaf bir şey, öyle değil mi…” diye mırıldanır. “Şu gökyüzünde görebildiğin yıldız kadar insan var dünyada… Ve sen, daha birkaç ay öncesine kadar varlığından haberdar bile olmadığın bir insana öyle bir bağlanıyorsun ki, ondan başka kimse umrunda olmuyor… Ne kadar saçma!”

Jin Ki yavaşça gülümser. Dönüp Berna’ya uzun uzun bakar. Buruk bir sesle:

“Biliyorum,” der, “Evet… Çok saçma…”

Bir süre daha susarlar. Sonra Jin Ki:

“Ama bu böyledir işte,” diye içini çeker. “Evrende senin gülüne benzer milyonlarca, milyarlarca gül var Berna… Ama sen bir güle emek verdin. O yüzden, o gül senin için evrende eşsiz ve tektir…”

Berna dönüp hayretle ona bakar. Jin Ki burukça gülümsemektedir. Berna önüne döner, hafif bir tebessümle:

“Doğru,” der. “Teşekkür ederim tilki.”

“Bir şey değil küçük Prens,” diye güler Jin Ki. Sonra içini çeker, ayağa kalkar:

“Ben eve gidiyorum… Sen de daha fazla kalmayacaksın, öyle değil mi?”

Berna poşetin içindeki dolu bira kutularını gösterir. Neşeyle:

“Daha bunlar var! Bitirmeden gelmeyeceğim!”

Jin Ki birdenbire onun kolunu tutar. Berna’nın gülüşü yüzünde donar. Jin Ki’nin yüzünde tuhaf, hüzünlü bir anlam vardır. Acıklı bir sesle:

“Bu kadar çok mu sevdin Berna?” diye fısıldar.

Berna bir an ne diyeceğini bilemez. Açılmış gözlerle Jin Ki’nin yüzüne bakar. Jin Ki ise gözlerini onun yüzüne dikmiş, nefes bile almadan onun cevabını beklemektedir. Berna sonra, yavaşça bakışlarını yere indirir.

“Evet Jin Ki…” diye fısıldar. “Çok sevdim…”

Gözünden bir damla yaş süzülür. Jin Ki hayretle duraklar. Sonra, yavaşça onun kolunu bırakır. Hiçbir şey demeden ayağa kalkar, ağır adımlarla yürümeye başlar. Berna, o gidene kadar üzüntüyle onu izler.

“Üzgünüm Jin Ki…” diye mırıldanır… “Üzgünüm küçük tilkim…”

Jin Ki’ninse yüzünde hem derin bir üzüntü, hem de tuhaf bir rahatlama vardır. Kendi kendine hüzünle gülümser. Başını göğe kaldırır, yıldızlara bakarken:

“Dünyada yıldızlar kadar çok insan var, doğru…” diye mırıldanır. “Ama beni yalnızca bir tanesi evcilleştirdi…”

(Müzik yükselir)

Sahne 11 (Ev) Jin Ki yorgun adımlarla eve girer. Odasına geçmek üzereyken hâlâ kanepede mışıl mışıl uyuyan Jung Woo dikkatini çeker. Yüzüne alaycı bir gülüş yerleşir, sinirli sinirli:

“Kız orda perişan halde, bu gerizekâlı burda manda gibi yatıyor!” diye kendi kendine söylenir.

Sonra birden durur. Kararını vermiştir.

(Back Up your memory)

Hızlı adımlarla salona geçer, kanepede uyuyan Jung Woo’nun yakasına yapışıp sarsmaya başlar:

“Jung Woo! Uyan hadi! Jung Woo dedim!”

Jung Woo gözlerini açar: “Ha, ne… N’oluyor?”

“İşte bu oluyor gerizekâlı!!” diye bağırır Jin Ki ve Jung Woo’ya sıkı bir yumruk geçirir!

Jung Woo yere doğru savrulurken gözleri şaşkınlık içinde açılmıştır. Sarhoşluk falan kalmamıştır şimdi, öfkeyle:

“Manyak mısın be, durup dururken ne vuruyorsun??” diye bağırır. Jin Ki yeniden onun üzerine çullanır, yakasına yapışır:

“Sen burda salak gibi uyurken Berna dışarıda acı çekiyor! Ve kahretsin ki benim elimden bir şey gelmiyor! O kız senin için acı çekiyor Jung Woo!”

Böyle deyip Jung Woo’ya bir yumruk daha geçirir! Jung Woo yine yere savrulur. Artık o da kızmıştır. Derin derin nefesler alıp vermekte olan Jin Ki’ye kızgın bir boğa gibi bakar, sonra birden onun üzerine atılır:

“Sen ne saçmalıyorsun be?! Berna Mert’le çıkıyor! Benle ne ilgisi var??”

Böyle deyip bir yumruk da o Jin Ki’nin suratına yapıştırır! Jin Ki dengesini kaybedip kanepeden arkaya düşer. Bir an şaşkın şaşkın bakar; dudağının kenarı kanamıştır. Sonra kendini toparlayıp ayağa kalkar. Yüzünde alaycı bir sırıtmayla:

“Kendini zeki zannediyorsun ama aslında aptalın tekisin!” diye bağırır. “Bunca zamandır hiç mi anlamadın?? Berna’nın seni ne kadar sevdiğini hiç mi görmedin?! Mert’le çıkıyor olduğuna inandıysan tam bir ahmaksın demektir!”

Sonra durur, nefret ve öfkeyle Jung Woo’ya bakar:

“Aslında sen onu hiç hak etmiyorsun, biliyor musun? Daha onun Shakespeare’in sonelerini sevdiğini bile bilmiyorsun! Eminim ki sana baktıkça içinden şu dizeleri okuyordur: “İnsanların çoğu kaybetmekten koktuğu için sevmekten korkuyor… Sevilmekten korkuyor kendisini sevilmeye layık görmediği için…” İşte sen böyle bir adamsın Jung Woo!”

Jung Woo yüzünde hayret ve öfke karışımı bir anlamla ona bakmaktadır. Bağırır:

“Bunu bana sen mi söylüyorsun?! Şimdiye kadar sevmekten, sevilmekten kaçan sen değil miydin??”

“Doğru!” diye bağırır Jin Ki. “Ama artık kaçmıyorum! Kahretsin ki bu sefer de sevdiğim beni sevmiyor!”

Durur, yüzünde acıyla Jung Woo’ya bakar. Sesi titreyerek:

“O seni seviyor aptal…” diye fısıldar. “Onun Küçük Prens sevdiğini bile bilmeyen bir odunu seviyor! Ve şimdi senin yüzünden ağlıyor!”

(She could be you)

Jung Woo’nun da dudakları titremeye başlamıştır. Bir an sessizce durur. Sonra zorlukla fısıldar:

“Nerede?”

“İki aşağı sokakta, uzun merdivenlerin başında…” diye cevaplar Jin Ki. Sonra acıyla güler: “Koş git yanına! Eğer bu gece onun gönlünü alamazsan yemin ederim ki bir daha sana fırsat vermeyeceğim!”

Jung Woo onun sözünü bile bitirmesini beklemeden kapıya koşar, kapıyı açık bırakıp merdivenlerden yıldırım gibi inmeye başlar. Jin Ki arkasından acı acı gülerek bakar.

“Git bakalım…” diye mırıldanır. “Aptal!…”

Sahne (Dış mekan) Jung Woo’nun sokaklarda deliler gibi koşmasını izleriz. En sonunda, Berna’nın oturduğu merdivenlere ulaştığı zaman soluk soluğadır.

Berna gerçekten de hâlâ merdivenlerin başında oturmaktadır. Elindeki boş bira kutusunu şöyle bir sallar, sonra dudak büküp az ilerideki bira kutusu yığınının ortasına fırlatır.

Jung Woo çekingen adımlarla onun yanına yaklaşır. Berna birinin geldiğini fark edince merakla başını kaldırır. Jung Woo’yu görünce alayla gülümser:

“Ooo, şimdi de sen mi geldin?? Ne bu böyle, banka veznesi mi burası, böyle sırayla geliyorsunuz?? Hadi sen git de Sun Yong’u gönder şimdi!”

Jung Woo onun yanına oturur. Yüzünde tuhaf bir ifade vardır; şaşkın, çekingen, ama umutlu bir ifade.

“Berna…” der yavaşça. “Sana üç soru sorma hakkım olduğunu hatırlıyor musun?”

Berna birden başını kaldırır. Yüzünde büyüyen hayret ve korkuyla ona bakar. Jung Woo hafifçe gülümsemektedir:

“Şimdi üçüncü sorumu soracağım…”

“HAYIR!” diye bağırır Berna. “Hayır, istemiyorum!”

Jung Woo birden onun bileklerini tutar! Berna’nın gözleri irileşir. Jung Woo sakince:

“Hayır, şimdi soracağım… Ve sen bana doğruyu söyleyeceksin… Doğruyu söylemen çok önemli, hatta bütün hayatımız buna bağlı!”

Berna debelenir, kendini kurtarmaya çalışır. Jung Woo izin vermez. Onun ellerini daha sıkı tutarken:

“Beni seviyor musun??”

Deyiverir!

(She could be you) Berna’nın gözleri hayret ve dehşetle açılır! Bir an donmuş gibi karşısındaki çocuğun yüzüne bakakalır. Kekelemeye başlar:

“Be-ben…”

“Beni seviyor musun?” diye tekrarlar Jung Woo nefes gibi bir sesle.

Berna birden kaşlarını çatar, başını diğer yana çevirir: “Hayır!”

“Gözlerini kaçırıyorsun, demek ki yalan söylüyorsun!” der Jung Woo hemen. Berna bu kez öfkeyle yüzünü döner, Jung Woo’ya bakarak tekrarlar: “HAYIR!”

“Gözbebeklerin büyüdü, demek ki yalan söylüyorsun!” der Jung Woo yine. Berna artık basbayağı öfkelenmiştir:

“Yalan falan söylemi-“

Birdenbire Jung Woo üzerine doğru eğilir, onu dudaklarından öpüverir!

Berna’nın cümlesi yarıda kalmış, genç kız şok olmuş gibi donakalmıştır.

Sonra, onun da gözleri usulca kapanır. Önce çekingence, sonra istekle Jung Woo’yu öpmeye başlar…

(She could be you – yüksel)

Kamera 360 derece dönerek öpüşen iki genci her açıdan gösterir. Jung Woo Berna’ya doğru eğilmiştir, iki eliyle hâlâ Berna’nın ellerini tutmaktadır. İkisi de gözlerini yummuştur, hiç nefes almamacasına öpüşürler.

Sonunda Jung Woo bir elini Berna’nın başının arkasına koyar, onun saçlarından bir bukleyi iki parmağı arasında okşar, yavaşça fısıldar:

“Beni seviyorsun…”

Berna gözlerini bile açmadan mırıldanır: “Seni seviyorum…”

Jung Woo gülümser, ve Berna’yı bir kere daha öper.

Biraz sonra, dudakları birbirinden ayrılır. İkisi de aynı anda gözlerini açarlar. Birbirlerinin gözlerinin içine bakıp gülümserler.

“Seni seviyorum,” der Jung Woo Türkçe.

Berna kıkırdar, sonra o da:

“Saranghae (seni seviyorum),” der, Korece.

Sonra yavaşça başını Jung Woo’nun omzuna koyar. Gözleri kapanır. Jung Woo ise yüzünde ışıl ışıl, çocuksu bir gülümsemeyle karşıdaki şehir manzarasına bakmaktadır.

“Sana bir şey söyleyeceğim…” diye mırıldanır Berna.

“Söyle…”

“Biz Mert’le çıkmıyoruz…”

“O kadarını anladım, aptal,” diye güler Jung Woo.

Bir süre daha sessizce dururlar. Sonra Berna:

“Sana bir şey söyleyeceğim,” der yine.

Jung Woo yine gülümseyerek: “Söyle bakalım,” der. Berna gözleri kapalı, mırıldanır:

“Ben sana çok fena âşık oldum…”

Jung Woo’nun keyifle sırıttığını görürüz. “Ne zamandan beri?”

“Bilmiyorum…” diye mırıldanır Berna. “Orasını ben de anlayamadım…”

Biraz daha susarlar. Sonra Berna:

“Bir şey söyleyeceğim,” der üçüncü defa.

Jung Woo yine gülmeye başlar: “Bu sefer ne?”

“Sanırım kusacağım!”

Jung Woo’nun surat ifadesi değişirken sahne biter 😀

Sahne (Ev) Ertesi sabah…

Berna yüzünde büyük bir gülümsemeyle gerinerek uyanır. Gözlerini açarken:

“Ah, çok güzel bir rüyaydı…” diye mırıldanır…

(Golden Pops Family – short) Sonra birden, gözleri “winkkk!” diye açılıverir: Berna fırlar gibi ayağa kalkar:

“Yoksa… Yoksa rüya değil miydi?!”

Hemen üzerine bakar: Dün geceki kıyafetleriyle uyumuştur!

Yüzüne “n’aptım bennn?” ifadesi düşerken başını tutar, yavaş yavaş hatırlamaya başlar: Jung Woo ile öpüşmeleri tekrar gelir aklına. Sonra, Jung Woo’nun yarı baygın, sarhoş bir Berna’yı sırtında eve kadar taşımasını görürüz. 😛 Hatta Berna’yı bir süre evin önündeki bankta yalnız bırakıp evden peruk ve bıyığı alır gelir; sızmış olan Berna’ya peruğunu ve bıyığını giydirir. Kızı tekrar sırtına alıp apartmanın merdivenlerinden çıkarırken Chang Ui onları görür. Gıcık komşu gene gözlüğünü itip tip tip Berna’yı taşıyan Jung Woo’ya bakar. Jung Woo sırıtmaya çabalar:

“Berna çok içti de…”

O sırada sarhoş Berna’nın hafifçe ayılıp Jung Woo’nun sırtında olduğunu fark etmesiyle birlikte coştuğunu görürüz. Jung Woo’nun boynuna sarılır, onu yanağından öpmeye çabalar:

“Aşkımmm! Öpüjeeem!”

Chang Ui’nin suratına dehşet dolu bir ifade gelirken (“ohaaa! Gay mi len bunlar??”) Jung Woo telaşla:

“Hayır hayır, bana demiyor, beni kız arkadaşı zannetti heralde… Ehehe…”

Diye sırıtmaya çabalamaktadır!

(woman can ride by herself)

Tekrar şimdiye döndüğümüzde Berna’nın suratı dehşetle karmakarışık olmuştur.

“Olamaz! Ben bunu nasıl yaptım?? Dün gece Jung Woo’ya aşkımı ilan ettim! Olamaz!”

Berna deli tavuklar gibi çırpınmaya başlar, ne yapacağını bilemez gibi odada ordan oraya koşturur. Sonra birden durur:

“Tamam, sakin ol Berna: Şimdi ne yapacağımı bir düşüneyim…”

Bir an durur, derin bir nefes alır. Sonra gözlerini açar, kamera onun gözlerine odaklanır:

“Jung Woo’dan kaçmalıyım! Onunla bir daha yüz yüze gelemem!!!”

Sahne (Havaalanı) (Türk marşı) Kamera, yolcu çıkış kapısından çıkan bir yolcunun kösele ayakkabılı, takım elbiseli bacaklarını gösterir. Bir süre bu kişinin yürüyüşünü izleriz. Sonunda, kamera yukarı doğru tırmanır, ve yüzünde güleç bir ifadeyle sağına soluna bakınan Ahmet Yalçın’ı görürüz.

“İşte geldim canım kızım!” diye mırıldanır Ahmet bey. “Seni taaa Kore’lerde ağlarken yalnız başına bırakamazdım ya!”

Sonra neşeyle telefonunu çıkartır, bir numara tuşlar, açılınca:

“Hah, Nermin,” der, “Ben Tokyo’dan Seul’e geçtim canım, merak etme diye aradım… Evet, şimdi Berna’nın okuluna gidiyorum… Birkaç saat sonra birlikteyken yine sana telefon ederiz, olur mu? Öptüm karıcığım…”

Sonra telefonu kapatıp güleç yüzle: “Taksiii!” diye seslenir.

Sahne (Ev) Berna’nın giyinip hazırlanmış, evden çıkmaya hazır bir halde olduğunu görürüz. Yavaşça odasının kapısını açar, sağına soluna bakınır. Sonra dili dışarıda, parmak uçlarına basa basa koridorda evin kapısına doğru ilerlemeye başlar.

(No reply – little by little) Bu arada Jung Woo ise yüzünde kocaman bir gülümseme, önünde mutfak önlüğüyle mutfakta krep pişirmektedir.

“Berna’yı aşçılık yeteneklerimle bayağı şaşırtacağım!” diye kendi kendine sırıtır. Sonra aklına bir gece öncesinin anıları gelir, eliyle dudaklarına dokunur, sevimli sevimli gülümser.

O sırada koridorda bir ses duyar, “acaba Berna mı..” deyip merakla başını mutfak kapısından çıkartıp bakar.

O sırada Berna da kapıya gelmek üzeredir. Tam parmak uçlarındaki son adımı atarken arkasından Jung Woo:

“Berna??” diye seslenir. “Bu kadar erken nereye gidiyorsun?? Bekle, senin için kahvaltı hazırlıyordum!”

Berna yakalanmış olmanın telaşıyla ilk anda olduğu yerde sıçrar! Sonra arkasına bile dönmeden zoraki bir gülüşle:

“Sen kahvaltını yap Jung Woo! Benim gitmem gerek! Hadi bayy!” deyip kapıyı açtığı gibi dışarı fırlar.

Jung Woo ise şaşkın şaşkın kalakalmıştır. Önce: “Heey, bekle!” diye bağırıp elinde kepçe, önünde mutfak önlüğüyle koşturur; sonra kılığının uygunsuzluğunu fark edip alelacele üzerindekini çıkartıp elindekini bir köşeye fırlattıktan sonra şimşek gibi koşarak kapıdan çıkar.

Sahne (Sokak) Berna’nın apartman kapısından çıkıp topukları poposuna vura vura kaçmasını görürüz. Onun birkaç saniye arkasından da Jung Woo çıkar, “Heeey, bekle Bernaaaa!” diye bağırarak Berna’nın peşinden koşturmaya başlar.

İkilinin sokaklarda koşma sahnelerini izleriz. Berna canını dişine takmış koşarken Jung Woo da dili dışarıda, Berna’yı yakalamaya uğraşmaktadır.

Sonunda Berna uzaktaki bir otobüs durağında kalkmak üzere olan bir otobüs görür. Yüzü sevinçle ışıldar. Hemen otobüse koşturur.

Otobüsün kapısı kapanırken aleacele yetişir. Hemen biner.

Gerçekten de Berna bindikten sonra otobüs hareketlenir. Jung Woo ancak yetişip otobüsün arka kaportasına vursa da otobüsü durduramaz ve hayalkırıklığı içinde nefes nefese durur.

“Bu kız niye böyle yaptı ki şimdi??” diye dudak büker. “Yoksa dün gece kustuğu için rezil olduğunu düşünüp utandı mı zavallıcık?”

Kendi kendine güler, sonra üzerindeki eşofmanlara bakar, yüzünü buruşturur: “Ben de eve dönüp doğru dürüst bir şeyler giyeyim bari…”

Sahne (Kampüs) Berna kampüste dalgın dalgın yürümektedir. Aklına bir gece öncesinin anıları geldikçe bir an gülümsemekte, ama hemen sonra yüzü yeniden düşünceli bir surat ifadesine bürünmektedir.

Bir binanın köşesini dönünce, hemen karşıda bir banka oturmuş ders çalışmakta olan Min Hee’yi görür ve derhal geri kaçar.

“Hayır! Şu anda onunla karşılaşmaya hazır değilim!”

Hemen gerisin geri döner; hızlı hızlı yürürken bir yandan da sık sık Min Hee geliyor mu diye dönüp dönüp arkasına bakmaktadır. Böyle yürürken birdenbire karşısından gelen biriyle çarpışır.

“Ah, çok özür…”

“Hele şükür seni buldum!” der Jung Woo’nun sesi. Berna’nın gözleri korkuyla irileşir. “Jung Woo!”

“Sabahtan beri seni aramadığım yer kalmadı! Neden benden kaçıyorsun??”

“Ka-kaçmıyorum…”

“Yalan söyleme! Gene gözbebeklerin büyüdü!” der Jung Woo öfkeyle. “Neler oluyor Berna??”

Berna durur, derin bir nefes alır. Artık kaçacak yeri olmadığını anlamıştır. Cesaretini toplar, merak ve hafif bir kızgınlıkla ondan cevap bekleyen Jung Woo’nun yüzüne bakar:

“Bir şey olduğu yok! Hatta dün de hiçbir şey olmadı! Bunu ikimiz de böyle kabul edeceğiz, tamam mı??”

Jung Woo’nun gözleri hayret ve düşkırıklığı ile irileşir. “Ne?…”

“Evet, beni duydun!” der Berna kararlılıkla. “Dün geceyi unutacağız. Yaşanmamış sayacağız. Sen zaten Min Hee’yle çıkıyorsun, ona geri döneceksin! Bense yirmi gün sonra gidiyorum, sonra sen sağ ben selamet…”

Jung Woo bir an durur. Sonra Berna’nın kollarından tutar:

“Hayır! Buna izin vermiyorum! Dün beni sevdiğini söyledin! Beni öptün! Şimdi böyle kaçamazsın!”

“Allah Allah, ben mi seni öptüm??” der Berna hayretle. “Sen beni öptün!”

“Sen de beni öptün ama! Üstelik o benim ilk öpücüğümdü…” deyip çocuk gibi dudak büker Jung Woo.

(doink!) Berna bir an ne diyeceğini bilemez, elinde olmadan kıkırdar. Ama hemen sonra yeniden:

“N’apiyim yani, seni bir kere öptüm diye senle evleneyim mi??” der öfkeyle. “Çocukluk etme Jung Woo!”

“Çocukluk mu?? Berna, dün gece birbirimizi sevdiğimizi söyledik! Asıl sen çocukluk etme!” der Jung Woo ve onu sarsar. Berna:

“Bırak beni! Dün ben sarhoştum, o yüzden saçma sapan davrandım! Normalde senle aramda hiçbir şey olamaz—“

“BERNA??”

Birden sağ taraftan gelen bir sesle münakaşaları bölünür. İki çocuk da merakla o yöne bakarlar. Sonra Berna hayretle:

“BABA??” deyiverir.

Ahmet Yalçın, Koreli bir delikanlıyla samimi bir şekilde kavga eden kızına yüzünde büyük bir hayretle bakmaktadır!

Posted in Uncategorized | Tagged , , , | 24 Comments

7. Bölüm

Tearliner – We Quit Us

Clazziquai – Wizard Of Oz

zitten – because

zitten – feel alright

edward chun – give my love 

Sahne 1 (Ev- dış mekân) Berna’yı odasında görürüz. Yatağa yatmış, kendi kendine sevinçle gülümsemektedir. Gözünün önüne Jung Woo’nun beceriksizce de olsa kendisine “evden gitme…” dediği anlar gelir.

Jung Woo ve Min Hee ise sokakta konuşmadan yürümektedirler. Min Hee’nin evinin önüne gelince dururlar. Min Hee buruk bir gülümsemeyle Jung Woo’nun yüzüne bakar:

“Çok güzel bir gün geçirdim Oppa… Gelmeyi kabul ettiğin için teşekkür ederim…”

“Rica ederim,” der Jung Woo. Sonra söyleyeceği bir şey varmış gibi duraklar. Min Hee merakla onun yüzüne bakmaktadır. Sonunda Jung Woo:

“Şey,” diye söze başlar. “Biz Berna’yla konuştuk Min Hee… Sadece bir buçuk-iki ay daha burada kalacağı için evden taşınmasına gerek olmadığına karar verdik… Sen arkadaşlarına böyle söyle, tamam mı?”

(Tearliner- we quit us) Min Hee’nin yüzünden hafif bir hayalkırıklığı geçer. Ama hemen sonra gülümser:

“Tamam Oppa… Sorun değil… Ben onlara iletirim.”

“Teşekkür ederim Min Hee,” der Jung Woo. “O halde… ee, iyi geceler!”

Böyle deyip beceriksizce Min Hee’ye uzanır, onu yanağından öper. Min Hee yeniden gülümser, ona el sallar. Jung Woo arkasını dönüp sokakta yürümeye başladığı zamansa yüzünde büyük bir hüzün vardır. Jung Woo gidene kadar oracıkta durur, onu izler…

Sahne 2 (Okul) Ertesi gün… Jin Ki kampüste yürümektedir. Birdenbire kampüsün bir köşesinde değişik bir hareketlilik dikkatini çeker. O tarafa doğru birkaç adım atar, neler olduğunu görmeye çalışır.

Sonra birden gözleri hayret ve sevinçle irileşir. Bir an duraklar, sonra şimşek gibi koşmaya başlar.

Jin Ki’nin insanların arasından deli gibi koşarak ilerlemesini izleriz. Kampüs boyunca koşar, koşar. Sonunda Berna’nın bölüm binasına gelir.

Koridorlarda koşarak amfilere tek tek girip çıkar. Bir yandan da telefonunu çıkarmış, Berna’yı aramaktadır. Berna açıp: “Alo” dediğinde Jin Ki onun olduğu amfiye gelmiştir bile. Amfi kalabalıktır, ders bitmiştir ama hoca da öğrenciler de henüz çıkmamıştır. Yine de Jin Ki kalabalığın içinde Berna’yı seçmiştir bile. Telefonu kapatıp yüzünde büyük bir sırıtmayla onun yanına gider.

Berna ise telefonun kapanmasına anlam verememiş, hâlâ “Alo? Alo?” diyerek karşı tarafın sesini duymaya çabalamaktadır.

Birden başucunda dikilen birini fark eder. Başını kaldırınca Jin Ki’yi görür.

“Jin Ki-ya! Arayan sen miydin?”

Jin Ki ise çoktan onun koluna yapışmıştır bile:

“Yürü! Gidiyoruz! Sana göstermem gereken çok önemli bir şey var!”

(Wizard of Oz) Berna: “Dur, dur! Nereye gidiyoruz??” diye sormaya çabalasa da Jin Ki onu dinlemez. Berna’yı kolundan tuttuğu gibi amfideki öğrencilerin ve hocanın şaşkın bakışları arasında kızı koştura koştura amfiden çıkarır.

Binanın dışına çıktıklarında hâlâ koşmaktadırlar. Berna nefes nefese:

“Jin Ki! Jin Ki-ya! Bana nereye gittiğimizi söylemeyecek misin?”

Jin Ki başını çevirir, yüzünde büyük bir gülümseme vardır:

“Sürpriz! Ama emin ol, çok seveceksin!”

Berna dudak büker “hayırdır inşallah?” Ama daha fazla sorgulamadan Jin Ki’yi takip etmeye devam eder. (Zaten Jin Ki hâlâ onun kolundan tutup çekiştirmektedir, istese de takip etmemesi mümkün değildir zavallının…)

Biraz sonra Jin Ki yüzünde büyük bir kıvançla durur:

“İşte burası!”

Berna şaşkınlıkla bakışlarını kampüs binalarının birinin önünde toplanmış insan kalabalığına çevirdiğinde bunların bir grup Türk folklör kıyafetleri giymiş, zeybek oynayan genç olduğunu görür. İçlerinde birkaç tane Türk görünüşlü çocuk vardır, ama çekik gözlü öğrenciler de eksik değildir.

“İnanmıyorum, bu ne?” der Berna heyecanla. Sonra ilerideki standları fark eder, standların birinin üzerindeki pankartı okur: “Hankuk Üniversitesi – Türk kültürü topluluğu”

Berna’nın yüzüne büyük bir gülümseme yayılırken Jin Ki artık saklayamadığı bir övünç içindedir. Neşeyle:

“Hadi gel daha yakından bakalım,” deyip onun elinden tuttuğu gibi zeybek oynayanların yanına kadar götürür.

İki genç bir halka oluşturup folklörcüleri izleyen öğrencilerin arasına karışır, en ön sıraya dikilirler. Jin Ki Berna’nın elini hâlâ bırakmamıştır. Berna’nın yüzündeki sevinci görünce neşeyle gülümser.

“Nasıl? Sizin oraların danslarını özlemiş misin?”

Berna güler:

“Ne yalan söyleyeyim, özlemişim! Bu çok hoş bir sürpriz oldu…”

Sonra Jin Ki’nin gözlerinin içine bakar. Yüzünde minnet ifadesi vardır:

“Çok teşekkür ederim Jin Ki… İyi ki beni getirdin buraya…”

“Bir şey değil,” diye gülümser Jin Ki de. “Sıla hasreti çektiğini söylüyordun ya, biraz olsun yardımcı olur diye düşündüm…”

“Evet, gerçekten işe yaradı!” der Berna da. Onun elini sevgiyle sıkıp gülen bakışlarını yeniden zeybek oynayanlara çevirir.

Jin Ki ise bir süre daha gözlerini onun yüzünden çevirmez…

(Müzik yüksel) İki gencin önce zeybek oyununu izlemesini, hatta Berna’nın figürleri Jin Ki’ye göstermeye çalışmasını (bak böyle yapacaksın), Jin Ki’ninse beceriksiz hareketlerle onu taklit etmeye çalışmasını izleriz. Sonra Türk öğrenciler standına giderler; Berna orada duranlarla tanışır, el sıkışır, konuşur. Standlardaki ikramlardan yerler (Berna Jin Ki’nin ağzına bir lokum atar…) Hatta az ilerideki nargileyi denerler; Jin Ki öksürerek marpucu geri verir. Eğlenceli anlar işte…

(Müzik biter) Sonra, az ileride onları izleyen Jin Ki’nin annesinin yine Berna ve Jin Ki’yi birlikte gördüğünü fark ederiz. Kadının yüzünde düşünceli bir anlam belirmiştir…

Sahne 3 (Ev) Jung Woo bilgisayarda bir şeyler çalışmaktadır. Birdenbire önünde “pop!” diye bir sayfa açılır. Sayfada “yeni diller öğrenmek ister misiniz?” yazmaktadır. Jung Woo ilgisizce sayfayı kapatmak üzereyken dil seçenekleri arasında “Türkçe”yi de görür.

Birden kafasında bir ışık yanar. *Flashback* Berna’nın “Türkçe konuşacak birisini özlemişim” dediği an’ı hatırlar.

Bir an durur; sonra ilâna tıklar.

Sahne 4 (Okul) Berna yüzünde hayattan memnun bir ifadeyle bölümünün kantininde oturmuş bir şeyler okumaktadır. Birden, masasına bir kadın oturur:

“Afedersiniz… Sizinle biraz konuşmamız mümkün mü?”

Berna şaşkınca başını okuduğu kitaptan kaldırır, kadına bakar. Merakla:

“Tabii, buyrun,” der. Kitabın kapağını kapatıp kadının konuşmasını beklemeye başlar. Kadın ellerini ovuşturur, konuya nasıl gireceğini bilmez gibi bir hali vardır. Sonra:

“Ben Jun Eun Kyong,” diye söze başlar, “Jin Ki’nin annesiyim.”

Berna şaşkındır. “Memnun oldum,” diyebilir. Kadın tekrar:

“Sizi sık sık Jin Ki’yle görüyorum, belli ki yakın arkadaşsınız,” diye söze başlar. “O yüzden… o yüzden…”

Bir an durur, sıkıntıyla sağına soluna bakar, sonra:

“Sizden yardım istiyorum,” diye sözünü tamamlar.

Kamera, bu istek karşısında Berna’nın şaşkınlıkla açılmış gözlerini gösterir.

Sahne 5 (Kampüs) Min Hee kampüste tek başına yürümektedir. Yüzü düşüncelidir. Birden arkasından biri:

“Min Hee-sshi!” diye seslenir.

Min Hee başını çevirip baktığında cool bir şekilde onu selamlayan Mert’i görürüz. Min Hee durur, Mert’in yaklaşmasını bekler. Mert onun yanına gelince yüzünde bir tebessümle:

“Merhaba Min Hee-sshi!” diye onu selamlar, “Nasılsın?”

“İyiyim, teşekkür ederim Mert-sshi,” der Min Hee de. “Derse gidiyordum…”

“Benim de dersim o tarafta… Birlikte yürüyelim mi?” diye sorar Mert.

Min Hee “Olur” deyince de iki genç birlikte yürümeye başlarlar. Min Hee:

“Geçen gün için çok teşekkür ederim,” diye söze başlar, “Sayende çok eğlendik.”

“Rica ederim,” der Mert de. “Siz ne zaman isterseniz ben size eşlik etmeye hazırım.”

Min Hee üzgün bir yüzle ona bakar:

“Sanırım bunu bir daha tekrarlamamız mümkün olmayabilir… Jung Woo’nun işleri çok yoğun, bir yandan staj yapıyor, bir yandan mezun olmak için çabalıyor… O yüzden biz pek dışarı çıkamıyoruz…”

Mert bir an “Yaa…” diye durur, sonra omuz silker:

“Olsun… O gelmese de olur… Sen, ben, Berna gideriz, olmaz mı?”

Min Hee şaşkınca ona bakar. Mert’in sevimlice gülümseyerek ona baktığını görünce:

“Şey.. bilmem ki? Olur mu?” diye tereddütle konuşur. Mert kaygısızca:

“Neden olmasın ki?” diye yanıtlar, “Siz bayanlar ne zaman isterse ben emrinize amadeyim! Ben de birlikte gezecek, vakit geçirecek arkadaş arıyorum… Seul yalnız başına gezmek için çok eğlenceli bir şehir değil!”

Min Hee’nin yüzüne hoş bir tebessüm yayılır. Şirin şirin:

“Ah, tamam o zaman…” der utangaçça. Mert de gülerek:

“Tabii ya… Kendi hayatını başkalarınınkine göre yaşamamak lâzım… Hayat, eğlenmek için kalan vakitlerimizi boşa geçiremeyecek kadar kısa. Başkasının zamanının uygun olmasını beklersek, kendi güzel zamanımızı da kaçırırız,” der ve Min Hee’ye göz kırpar: “Değil mi Min Hee-sshi?”

Min Hee şaşkınca kalakalmıştır. Kekeleyerek: “Ee… Şey… Evet, tabii…” diye onaylar onu. Mert gülümser:

“Harika!” der gözleri ışıl ışıl. Sonra önünden geçtikleri bir binayı işaret eder: “Benim dersim burada Min Hee-sshi. Konuştuğumuza çok memnun oldum. Boş bir zamanımızda yine dışarı çıkma işini ayarlayalım. Kendine iyi bak!”

“Görüşürüz!” der Min Hee de ve uzaklaşan Mert’in arkasından el sallar. Yeniden önüne döndüğünde düşüncelidir.

“Kendi hayatını yaşamak…” diye mırıldanır… “Ben bunu yapamıyor muyum gerçekten??”

Sonra düşünceli düşünceli yürümeye devam eder.

Sahne 5 (Okul) Berna ve Jin Ki’nin annesi kantinde oturmaya devam etmektedirler. Eun Kyong, yüzünde üzgün bir ifadeyle hayat hikâyesini anlatmaktadır:

“Ben büyük bir hata yaptım Agasshi… Jin Ki çok küçükken, başka bir adama âşık oldum… Eski kocam, yani Jin Ki’nin babası hayatta işten başka bir şey düşünmeyen bir insandı, beni çok  kez yalnız bırakırdı. Böyle bir anda, başka bir adam çıktı karşıma. Bense gençtim, tecrübesizdim. Onun sözlerine kandım. Oğlumu ve kocamı bırakıp onunla gittim.

Fakat birlikte kaçtığım adamla ilişkim yürümedi. Daha sonra kocama da geri dönemedim. İşsizdim, beş parasızdım. Bir süre kulüplerde çalıştım. İçki içmeye gelen erkeklerle birlikte içki içip muhabbet ediyor, onları eğlendiriyordum. Bu sırada şimdiki kocamla tanıştım. Çok iyi, düzgün bir insandı. Beni hiç yargılamadan sevdi, benimle evlendi.

Bu arada eski kocam öldü. Jin Ki’yi yanımıza almak istedim. Fakat Jin Ki bana karşı öyle büyük bir nefretle dolmuştu ki, yüzüme bile bakmak istemiyordu. Daha lise çağında olduğu halde kendine bir ev tuttu. Benim paramı da istemedi. Babasından kalan parayla yaşıyor.

-gözleri dolar- Bense çok pişmanım agasshi… Oğlumu bıraktığım için çok pişmanım… Onunla konuşmaya, ona ne kadar üzgün olduğumu anlatmaya çok çalıştım. Ama başaramadım… Beni dinlemiyor; bırakın dinlemeyi, benim yüzümü bile görmek istemiyor…”

Bunları nemlenen gözlerle anlatan Eun Kyong, birdenbire Berna’nın elini tutar, hıçkırır gibi:

“Bana yardım edin Agasshi!” der, “Jin Ki’yi benle konuşması için ikna edin! Çünkü görüyorum ki size çok değer veriyor… Size baktığı zaman yüzünde beliren ifadeden anladım ben bunu… Siz söylerseniz sizi dinler. Benimle konuşmaya ikna olur. Kim bilir, hatta belki de… -burada duraklar, gözlerinde umut ışığı yanar- belki de beni affeder!”

Berna ne diyeceğini bilemez halde kalakalmıştır. Bir yandan karşısındaki kadının durumuna üzülmüştür ama bir yandan da tereddüt etmektedir. Sonra:

“Bilemiyorum Ajumma,” diye konuşur, “Sizce sizin bu kadar mahrem bir aile meselenize benim müdahale etmem doğru olur mu?”

“Lütfen!” der kadın yine Berna’nın elini sıkarak. Gözlerinde yaşlar tomurcuklanmıştır. “Eğer işe yaramazsa, söz veriyorum sizi bir daha asla rahatsız etmeyeceğim! Sadece bir kerecik, evet bir kerecik onunla konuşmak, ona olanları anlatabilmek istiyorum! Lütfen bana bu imkânı çok görmeyin…”

Berna sıkıntıyla bakışlarını kaçırır. Bir süre ikisi de susarlar. Sonra Berna sıkıntılı bir sesle:

“Pekâlâ,” der, “Dediğinizi yapacağım. Jin Ki’yi sizinle konuşması için ikna etmeye çalışacağım… Ama bunun için bana zaman vermeniz gerekiyor… Hem bilemiyorum, beni dinler mi…”

“Bugün şansımı bir kez daha denemek istiyorum,” der kadın, “Benle birlikte siz de gelin. Ben onun yanına gittiğim zaman siz de yanımda olun. Sizi görürse bana hakaret edip yanımdan kaçamaz. Lütfen bu dileğimi yerine getirin agasshi, size yalvarıyorum!”

Berna karşısında yalvar yakar olan kadına yüzünde sıkıntıyla karışık acımayla bakar. Sonra derin bir nefes verir:

“Peki… Size yardım edeceğim…”

“Oh! Çok teşekkürler, binlerce teşekkürler!” der kadın. Gözleri yaşlı olsa da yüzünde sevinçli bir gülümseme belirmiştir.

“Yalnız benim şimdi dersim var. Ancak ders çıkışı gelebilirim sizinle.”

“Elbette, siz nasıl isterseniz! Agasshi, gerçekten çok teşekkür ederim, size minnettarım!” der kadın.

Berna ise “bir işe kalkıştık ama hadi hayırlısı…” der gibi bakmaktadır.

Sahne 6 (kampüs) Berna dalgın dalgın kampüste yürümektedir. Birden tam arkasından Türkçe olarak:

“Pardon bayan, bir bakar mısınız?” der birisi.

Berna döner ve Mert’i görür. Mert neşeyle gülümsemektedir. Berna da yorgunca gülümser:

“Türkçe konuşmandan sen olduğunu anlamalıydım…”

“O kadar dalgın yürüyordun ki dikkatini çekmek için sadece ismini söylemek yetmeyebilirdi,” diye güler Mert ve onunla birlikte yürümeye başlar. “Hayrola, ne bu dalgınlık?”

Berna “önemli değil” deyip omuz silker ama Mert:

“Hayır,” der, “Pek öyle görünmüyor… Konuşmak ister misin? Ben çok iyi dert dinlerim!”

Bu lafı öyle sevimli bir tavırla söylemiştir ki Berna elinde olmadan gülümser. Sonra:

“Sana anlatamam, benle ilgili bir mesele değil,” diye açıklar. “Sorun şu ki, bir arkadaşımın bir aile meselesi ile ilgili benden yardım istendi… Ama bunu arkadaşımın nasıl karşılayacağından pek emin değilim…”

“Hımm… Nazik bir konuymuş…” der Mert düşünceli düşünceli. Biraz durur, sonra yüzüne güven verici bir tebessüm yayılır:

“Biraz klişe olacak ama, sadece kalbinin sesini dinle Berna… Arkadaşının gelecekteki mutluluğu için en doğrusunun ne olduğunu düşünüyorsan onu yap… Eğer yapman gereken şey, kısa vadede onu incitecek ama uzun vadede onun için daha iyi olacaksa, bence öyle yap…”

Berna şaşkınlıkla bakar ona: “Mesele tam da böyle bir şey! Aman tanrım, Mert, nasıl bildin??”

“Genellikle öyle olur,” diye güler Mert de. “Mesela bir arkadaşının sevgilisi onu aldatıyorsa, kısa vadede onun üzülmemesi için saklamayı deneyebilirsin, ama uzun vadede bu onun için daha fena olacaktır… Ya da çalışmayan bir arkadaşını azarlamak veya onun bu huyunu görmezden gelmek arasında kalırsan yine aynı şey geçerlidir. Gördün mü, her şey aynı yöntemle çözülebiliyor…”

“Vay canına! Akıllı insanın hali başka oluyor,” der Berna şaşkın şaşkın. Mert güler, sonra:

“Eh, bu sorunu hallettiğimize göre, gel bir kahve içelim,” der, “Hem sana ben asıl bu haftasonu fener festivali var, ondan bahsedecektim…”

“Fener festivali mi? O da ne?” der Berna ve iki çocuk yürüyerek uzaklaşırken sesleri de uzaklaşır…

Sahne 7 (kampüs) (low end project –사랑은 지고 달빛은 빛나고) Jin Ki’yi kampüste bir ağacın altına yatmış, Küçük Prens okurken görürüz. Küçük Prens’in tilkiyle karşılaştığı bölümü okumaktadır.

Sustu tilki ve uzun bir süre küçük prensi izledi.
“Senden rica ediyorum. lütfen beni evcilleştir!” dedi.
“Elbette” dedi küçük prens. “Ama pek fazla vaktim yok. Yeni arkadaşlar edinmem ve birçok şeyi anlayabilmem gerekiyor.”
“Sadece evcilleştirdiğin kişiyi anlayabilirsin,” dedi tilki. “İnsanlarınsa hiçbir şeyi anlayacak vakitleri yoktur. Her şeyi dükkandan hazır alırlar. Ve arkadaşlar dükkanlarda satılmadığı için de, hiç arkadaşları olmaz. Eğer bir arkadaşın olsun istiyorsan, evcilleştir beni!”

Böylelikle küçük prens tilkiyi evcilleştirdi. Ve ayrılma vakti geldiğinde “Ah! Sanırım ağlayacağım” dedi tilki.
“Bu senin hatan” dedi küçük prens. “Ben sana zarar vermek istemedim. Seni evcilleştirmemi sen istedin.”
“Doğru, haklısın” dedi tilki.
“Ama ağlayacağını söyledin!”
“Evet, öyle.”
“O halde bunun sana hiçbir yararı olmadı.”
“Hayır, oldu. Buğday tarlalarının rengini gördükçe seni hatırlayacağım.”

Jin Ki kitabı kapatır ve düşünceli bir yüzle kendi kendine: “Buğday tarlalarını gördükçe…” diye mırıldanır. Sonra, cebine elini atar, ve üzerinde İstanbul yazan anahtarlığı çıkarır. Dalgın dalgın bir süre buna bakar…

O sırada telefonu çalar. Jin Ki ilgisizce göz atar; fakat arayanın ismini görünce yüzünü heyecanlı bir gülümseme kaplar. Hemen kulağına götürür:

“Alo?”

“Alo, Jin Ki-ya, okulda mısın?” der Berna’nın sesi hattın öbür ucunda. Jin Ki neşeyle:

“Okuldayım, ne oldu? Yoksa sıkıldın da okulu mu kırmak istiyorsun? Beni de ayartmaya çalışıyorsan, ben dünden razıyım agasshi!”

“Eee, şeyy, hayır,” der Berna tereddütle. “Ama müsaitsen şimdi senin yanına geliyorum diyecektim.”

“Gel tabii, bizim bölümün önündeyim,” der Jin Ki. Berna:

“Hah, harika, iki dakikaya kadar ordayım!” deyip telefonu kapatır.

Jin Ki telefonu kulağından indirirken yüzünde meraklı bir ifade belirmiştir. “Okulu kırmak için aramadıysa bana ne diyecek ki acaba? Evde söyleyemez miydi?” der kendi kendine.

Bir an dudak büker. Sonra birden, aklına gelen fikirle yüzü aydınlanır: “Yoksa!…”

Ekran buğulanır, Jin Ki’nin hayalini izleriz: Berna koşarak gelir, Jin Ki’nin boynuna atılır. Gözlerinde yaşlarla:

“Oppaaa…” diye miyavlar, “Sana bunu evdekilerin yanında söyleyemezdim! Ben seninle ayrı eve çıkmak istiyorum!”

“Ama Bernacığım; Jung Woo ve Sun Yong’u nasıl satarız?” der Jin Ki. Sonra yüzüne çapkın bir sırıtma gelir: “Ama istersen sen benim odama taşınabilirsin… Yatağım yeterince büyük…”

“Oppaaa…” der Berna gene cilveli bir sesle. “Sen bir dahisin!” Sonra da Jin Ki’yi öpmek için uzanır ve…

(CD durdurma sesi) “Jin Ki-ya!”

Jin Ki hâlâ az önceki hayalin etkisiyle hülyalı hülyalı bakarak sesin geldiği yöne döner ve…

… şok olmuş bir yüz ifadesiyle kalakalır.

Berna ve kendi annesi ona doğru birlikte yürümektedirler. Berna’nın yüzünde sıkıntılı bir anlam vardır. Annesi ise gülümsemeye çalışıyordur, ama korkusu yüzünden okunmaktadır.

“Merhaba Jin Ki-ya…” der annesi yumuşak bir sesle.

Jin Ki birden fena halde öfkelenir. Yüzü hiddetle kasılır. Annesinin yanına kadar gelir, kadını göğsünden itekler:

“Sen yine ne yüzle geldin ha?? Seni bir daha görmek istemediğimi daha kaç defa söylemem gerekiyor??”

Annesi sendelerken Berna Jin Ki’nin koluna yapışır:

“Jin Ki! Lütfen sakin ol! Bak annen sadece seninle konuşmak istiyor… Lütfen bir kerecik dinle onu!”

Jin Ki birden Berna’ya döner. Bakışları hayalkırıklığı ve acı doludur:

“Bunu bana yaptığına inanamıyorum,” der acıyla. “Seni arkadaşım zannetmiştim!”

Ve sonra, arkasında acı ve şoktan dolayı bembeyaz kesilmiş Berna’yı bırakarak koşmaya başlar.

Berna olduğu yerde birkaç saniye donmuş gibi kalır. Sonra az ötede, yüzünde büyük bir üzüntü ifadesiyle sessiz sessiz ağlamakta olan anneye ilişir gözleri. Berna kadının yanında mı kalsa, Jin Ki’nin peşinden mi koşsa bir an kararsız kalır; sonra o da koşmaya başlar.

“Jin Ki! Jin Ki lütfen dur! Bekle beni!”

Jin Ki deli gibi koşmaktadır. Berna hemen nefes nefese kalmıştır. Hatta bir ara onu kaybeder. Üzüntüyle sağına soluna bakınırken, az ileride kuytu bir köşede bir duvar dibine oturmuş olan Jin Ki’yi görür. Rahatlamış gibi bir nefes verir, onun yanına gider.

Yavaşça Jin Ki’nin yanına oturur. Çocuk başını çevirip ona bakmaz bile.

(Tearliner – We Quit Us)

“Özür dilerim,” der Berna usulca. Jin Ki yine hiçbir şey demez.

“Özür dilerim, senin özel aile meselelerine burnumu sokmamalıydım,” diye tekrarlar Berna. “Fakat annen gelip benden yardım isteyince hayır diyemedim…  O kadar üzgün görünüyordu ki, bir şansı hak ediyor diye düşündüm…”

“O kadın şansını yıllar önce beni terk ederken kaybetti!” der Jin Ki hınçla. Berna oturduğu yerde yana kayar, ona biraz daha yaklaşır. Sonra tatlı bir sesle:

“Herkes ikinci bir şansı hak eder Jin Ki,” der, “Bu kadar katı olmamalısın!”

“Sen neler yaşadığımı bilmiyorsun!” diye bağırır Jin Ki yine. Gözleri dolmuştur, öfke ve çaresizlikle bağırmaya devam eder: “Ne acılar çektiğimi bilmiyorsun! O kadın yüzünden bütün kadınlardan iğrendim ben Berna!”

Berna bir an ne diyeceğini bilemez halde kalır. Boğazına bir taş oturmuş gibi yutkunur. Sonra yavaşça başını eğer:

 “Doğru, ben ne kadar zor günler yaşadığını bilemem…” der düşünceli düşünceli. “Hatta sana anneni affetmelisin de diyemem. Buna hakkım yok.”

Bir an durur, sonra:

“Ama hiç değilse onunla bir defacık konuşamaz mısın?” diye sorar. “Bir kerecik onu dinlesen?? Neler anlatacağını hiç merak etmiyor musun??”

“Bana bir sürü yalan sıralayacak, bahaneler üretecek, kendini temize çıkarmaya çalışacak,” der Jin Ki acı acı. “Bunlar benim geçmişte yaşadığım yalnızlığa çare olmaz Berna…”

Berna üzüntüyle dudağını ısırır. Sonra:

“Evet, geçmişe çare yok,” diye mırıldanır, “Ne yapsan da olmuş bitmiş şeyleri değiştiremezsin…

Ama ya gelecek günler?? Onların nasıl yaşanacağına karar vermek senin elinde değil mi?”

Jin Ki hiçbir şey demez. Berna yine:

“Evet, belki annen bahaneler üretecek, belki yalanlar söyleyecek, kendini temize çıkarmaya çalışacak… Belki senin kalbinde her zaman ona karşı bir soğukluk kalacak, onu asla tam anlamıyla affedemeyeceksin… Ama öyle olsa bile onu bir kerecik dinlemeye, biraz olsun anlamaya çalışmaya değmez mi? İleride dönüp de bugüne baktığında pişman olmamak için sadece bir defa da olsa konuşmaya değmez mi Jin Ki?”

Jin Ki yine bir şey demez. Ama gözlerinden yaşlar süzülmektedir. Berna artık dayanamaz, onun başına uzanır, kendi göğsüne yaslar.

“Ah Jin Ki… Ah sevgili arkadaşım…” diye mırıldanır üzüntüyle.

Jin Ki sessizce ağlamaya devam ederken iki çocuk uzun süre öylece kalırlar…

Sahne 8 (Jin Ki’nin odası) Jin Ki yatağındadır. Berna Jin Ki’nin üzerindeki yorganı düzeltir, ona sevgiyle gülümser.

“Biraz uyusan sanırım iyi olacak… Sinirlerin epeyce yıprandı…”

Sonra ayağa kalkar, gitmek için davranır. Jin Ki birden onun kolunu tutar. Berna merakla ona bakar. Jin Ki gözlerini ona dikmiştir. Ciddiyetle:

“Seni dinleyeceğim Berna,” der. “Annemle konuşacağım…”

Berna’nın yüzüne aydınlık bir gülümseme yayılırken hemen ekler: “Fakat hemen değil… Bir süre sonra… Önce kendimi bu fikre alıştırmam lâzım…”

“Elbette! Sen kendini hazır hissettiğinde yapmalısın bunu!” der Berna sevinçle. “Ah Jin Ki, öyle sevindim ki!”

Jin Ki ona gülümseyerek bakar. Sonra gözlerini yumar, uykusu gelmiş gibi:

“Tamam… Ama şimdi çık, biraz uyuyacağım…”

“Ah, tabii… Pardon…”

Berna parmak uçlarına basa basa uzaklaşır, kapıyı çeker. O çıkarken Jin Ki gözlerini yeniden açar. Yüzüne hüzünlü bir gülümseme yayılırken:

“Ah Berna…” diye mırıldanır… “Asıl Küçük Prens sensin, haberin yok…”

Sahne 9 (Berna’nın odası, Jung Woo’nun odası) Berna odasına geçerken yüzü gülmektedir. Kendi kendine:

“Eh, bu da bir şeydir,” diye mırıldanır, “Şimdilik sadece görüşmeyi kabul etti. Ama bakarsın ileride araları da düzelir; belli mi olur?”

Sonra neşeyle:

“Şimdi sıra Fener festivali için bizimkileri ikna etmeye geldi!”

Odasına girince hemen çalışma masasına gider, masanın üzerinde duran telefona uzanır. Min Hee’nin numarasını tuşlar:

“Alo? Min Hee-ya? N’aber canım?”

“İyilik Bernacım, senden n’aber?” der Min Hee tatlı bir sesle. Berna “benden de iyidir” deyip direk konuya girer:

“Baksana, yarın Mert fener festivaline gidelim diyor… Çok renkli, eğlenceli oluyormuş. Dongguk Üniversitesi’nden Dongdaemun’a kadar her yer rengarenk fenerlerle süsleniyormuş; bir sürü ilginç stand açılıyormuş… Biz Mert’le gideceğiz; Sun Yong ve Yoon Ah da gelecekler. Siz de Jung Woo’yla gelmek ister misiniz?”

“Aslında çok isterim,” der Min Hee, “Ama Oppa’nın bu işe pek sıcak bakacağını sanmıyorum… Mert’i pek sevmiyor…”

“Olsun, o zaman daha iyi ya: Onu ikna etmesi daha kolay olur!” diye kıkırdar Berna. Min Hee: “Nasıl yani?” diye sorunca da: “Sen o işi bana bırak,” der, “Sen sadece gelmek isteyip istemediğini söyle…”

“İstiyorum,” der Min Hee. Berna:

“O zaman o işi olmuş bil, ben Jung Woo’yu ikna edeceğim. Ja ne!” deyip telefonu kapatır. Sonra kararlı bir yüzle Jung Woo’nun odasına doğru ilerler.

Jung Woo kulaklığını takmış, bilgisayarda Türkçe çalışmaktadır. “Nasılsın – iyiyim” diye tekrarlar. O sırada kapısının çalındığını duyar. Telaşla sayfaları kapatır.

Berna başını uzatmıştır: “Girebilir miyim?”

“Tabii, gel Berna…”

Berna içeri girer, kapıyı arkasından kapatır. Geçip yatağın üstüne oturur.

“Yarın fener festivali varmış Jung Woo. Biz Mert, ben, Sun Yong ve Yoon Ah hep birlikte gideceğiz. Sen de Min Hee’yle birlikte gelir misin diyecektim…”

Jung Woo yüzünü buruşturur: “Gene mi Mert?” Sonra uyuz bir tavırla: “Hiç sanmıyorum Berna, ben o çocukla bir yere gitmem bundan sonra…”

“O zaman Min Hee’yle ikiniz gidin, kızcağız bayağı heveslendi,” der Berna. Jung Woo dudak büker:

“Zannetmiyorum… Benim çalışmam gerekiyor…”

“İyi ya, sen bilirsin,” der Berna aldırmaz bir tavırla. “Mert bana “Mutlaka Min Hee’yi de getir” diye ısrar etti. Biz onu da alırız, sen gelmesen de olur…”

Jung Woo’nun suratı asılır birden: “Nasıl yani? Mert mi ısrar etti?”

“Evet, tabii,” der Berna gene aldırmazlıkla. “Hem bence Mert Min Hee’yi epeyce beğeniyor… Onun ne kadar tatlı, hoş bir kız olduğundan bahsetmişti bir ara…”

Jung Woo’nun birden suratı değişir. Öfkeyle:

“Yaaa, demek öyle,” der hemen. “Peki sen ne diyorsun bu duruma? Erkek arkadaşının başka kızlar hakkında böyle konuşması hoşuna gidiyor mu?”

“Erkek arkadaş mı? Onu da nerden çıkardın, Mert benim normal arkadaşım,” diye dudak büker Berna. Sonra biraz durur, hınzırca ekler: “Yani… tabii şimdi, eğer Mert bana karşı boş değilse, belki ben de onunla çıkmayı düşünebilirim… Yani sonuçta yakışıklı, iyi kalpli, akıllı, gayet hoş bir çocuk… Neden olmasın?”

Böyle deyip şirin şirin gülümser. Hemen sonra:

“Ah! Ayrıca Min Hee de ben de onun muhabbetine bayılıyoruz! Sen yokken Mert ikimizi birden eğlendirebilir… Düşündüm de, boşver, sen işlerine bak Jung Woo… Festivale biz üçümüz gideriz…”

Böyle der ve şirin bir gülüşle el sallayıp odadan çıkar Berna. Jung Woo olduğu yerde kalakalmıştır.

Sonra öfkeyle “Ayşşşş!” diye bağırıp sandalyesinden kalkar. Kapıyı açar. Odasına gitmekte olan Berna’nın arkasından seslenir:

“Yarın ben de geliyorum!”

Berna’nın suratında zafer dolu bir sırıtma görürüz.

Sahne 8 (Lantern Festival) (Zitten – Because) Lotus Lantern Festival alanı… Rengârenk, onbinlerce fenerin bütün bir sokağın tavanını kapladığı, binlerce insanın sokağı doldurduğu muhteşem festival alanından görüntüler gelir ekrana.

http://discoveringkorea.com/2010/05/29/lotus-lantern-festival/

Sonra, insan kalabalığı içinde üç çifti seçeriz: Sun Yong-Yoon Ah, Jung Woo-Min Hee ve Mert-Berna hep birlikte yürüyerek heyecanla sağda soldaki birbirinden ilginç aktiviteleri incelemektedirler. Mert yine kızlara dönmüş, festivalin tarihçesini anlatmaya başlamıştır:

“Bu festival yüzyıllar önce, Goryeo döneminden beri yapılıyor arkadaşlar… Başlarda asıl anlamı, Buda’nın doğumgününü kutlamak amaçlıydı. Fakat günümüzde Budist kültürünü hatırlamak, geleneksel seremonileri turistlerle paylaşmak ve insanların keyifli vakit geçirmesini sağlamak amaçlarını da içinde taşıyor…”

Min Hee ve Berna keyifle onu dinlerken Jung Woo kendi kendine asık suratla “Gene tur rehberliğine başladı bizim ukala…” diye mırıldanmaktadır. Bu sırada Yoon Ah sevinçle, az ilerideki sahneyi işaret eder:

“Ah, şuraya bakın! Ne kadar güzel bir gösteri!”

Diğerleri onun işaret ettiği yöne baktıklarında bir grup rahip kıyafetli, başları traşlı erkeğin, ellerinde kampanalarla dans ettiklerini görürler. Birkaç rahip ise kocaman davulların başında ellerinde tokmaklarla durmuş, kampana seslerine vuruşlarıyla eşlik ederek müziği tamamlamaktadır.

“Siz asıl akşamki gösteriyi bekleyin,” der Mert yine, “Saat 9 buçukta, Daedong (bir araya gelme) kutlaması yapılır.  Ejderha, pagoda, anka kuşu ve tabii ki nilüfer şeklindeki kocaman fenerler yakılır, bütün sokakları süsler. Onlarca dansçı, ellerinde lotus çiçekleriyle dans ederler. Kutlama biterken de izleyicilerin başından aşağı pembe nilüfer yaprakları dökülür. Gerçekten muhteşem bir görüntüdür…”

“Aman Tanrım, harika!” diye el çırpar Berna, “Görmek için sabırsızlanıyorum!”

Mert neşeyle gülümser, sonra kolunu onun omzuna atıp ilerideki bir şeyi işaret eder:

“Bak şurayı görüyor musun Berna? Geleneksel çay ikram etme seremonisini canlandırıyorlar.”

“Harika! Hadi gidip izleyelim!” der Berna ve o tarafa doğru koşturur. Mert de peşinden gider. Jung Woo ise yine somurtarak onların gidişini izlemektedir. O sırada yanıbaşındaki Min Hee:

“Oppa, biz de şu rahipleri izlemeye gidelim mi?” diye onun koluna yapışır. Jung Woo gönülsüzce onun peşinden sürüklenir.

Bir süre hepsinin festival alanında yaptıklarını izleriz: Berna neşeyle ordan oraya koşturmakta, her stand başında durup incik-boncuklara, küçük Buda heykellerine, go tahtalarına bakmaktadır. Mert de gülümseyerek ona eşlik etmektedir. Sun Yong ve Yoon Ah büyülenmiş gibi dans gösterilerini izlemektedirler. Min Hee ise somurtuk bir Jung Woo’yu çekiştirerek festival alanının keyfini çıkarmaya çalışmaktadır.

Standların birinin başına gelince Berna sevinçle bir çığlık atar:

“Vaooovvvv! Mert şuraya bak! Hanbok giyip resim çektirebiliyorsun!”

Sonra muzipçe sırıtır: “Ne dersin, deneyelim mi?”

“Yooo, ben almayayım,” der Mert hemen. “Kafamda o siyah başlıkla çok komik görünüyorum! Cidden! Ama sen istersen kızlara söyle…”

Berna berisine-ötesine bakar, sonra:

“Hiçbir yerde görünmüyorlar,” diye umutsuzca mırıldanır, “Anlaşılan bunu tek başıma deneyeceğim…”

(Müzik yüksel) Berna’nın hanbok standına gitmesini, arka tarafta bayanların yardımıyla hanbokunu giyinip yüzünün pudralanmasını görürüz.

Bu sırada Jung Woo ve Min Hee onlara yetişmişlerdir. Jung Woo standların başında tek başına bekleyen Mert’i görünce alaylı alaylı gülümser.

“Ne oldu Mert? Berna hanım tarafından ekildin mi yoksa?”

“Ah, selam, demek yetiştiniz…” der Mert onun alaycı tavrına hiç aldırmadan. Sonra standın arkasındaki perdeli bölmeyi işaret eder: “Berna orda. Hanbok giyiyor.”

“Ah, harika!” diye el çırpar Min Hee. Jung Woo ise: “Ne boş iş… Ne uğraşıyor ki?” diye dudak büker.

(Ağır çekim) Fakat tam o sırada Berna çadırımsı yerden beyaz bir hanbok içinde çıkar…

Jung Woo’nun gözlerinin irileştiğini, hayranlıkla yutkunduğunu görürüz. Gözlerini Berna’dan alamamaktadır. (Nerdeyse burnu kanayacaktır zavallının! :P) Berna yine ağır çekimle süzüle süzüle yürür, onların önüne kadar gelir. Yüzünde onu iyice güzelleştiren gizemli bir gülümseme vardır.

“Nasıl olmuşum?” der arkadaşlarına bakarak.

“Çok güzel olmuşsun Berna,” der Mert neşeyle. “Beyaz sana çok yakışıyor…”

“Harika olmuş,” der Min Hee de gülümseyerek. Sonra Jung Woo’ya döner: “Oppa, ne dersin, ben de deneyeyim mi?”

Jung Woo uykudan uyanır gibi irkilir, Min Hee’ye döner: “Efendim? Ne dedin Min Hee?”

Min Hee’nin yüzünden yine bir hayalkırıklığı geçer. Yavaşça: “Bir şey yok…” diye mırıldanır. Sonra hafif bir kıskançlıkla Berna’ya bakar. Berna yine neşeyle bıcır bıcır konuşmakta, Mert’le hanboku üzerine geyikler çevirip gülmektedir. Min Hee yavaşça başını çevirir…

(Zitten – feel alright) Dört gencin festival alanında ilerlemesini izleriz. Berna ve Mert yine önden gitmektedirler. İkisinin de yüzleri neşelidir. Berna bir şeyler anlatıp dururken Mert de gülümseyerek onu dinlemektedir. Onların birkaç adım arkasında ise gülmeyen yüzlerle Min Hee ve Jung Woo yürümektedirler… Jung Woo sık sık Berna ve Mert’e bakıp kaşlarını çatmakta; Min Hee ise arada bir onun yüzüne bakıp çatılmış kaşlarını gördükçe üzüntülü üzüntülü yürümeye devam etmektedir..

Sonunda hanji kağıtlarından değişik şekillerde fenerler yapan insanların olduğu bir standa gelirler. Stand elişi kâğıtlarıyla uğraşıp lotus çiçeğine dönüştürmeye çalışan insanlarla doludur. Berna yine hevesle atılır:

“Ah! Hadi biz de fener yapalım!”

Sonra gönülsüz duran Min Hee ve Jung Woo’ya: “hadisenize!” diye bağırır, “Bugünün hatırası diye saklarız bunları…”

Min Hee de hafif bir gülümsemeyle bir kağıt bardağı eline alır, hanji kağıtlarından yapraklarla onu çiçeğe dönüştürme işine girişir. Berna sık sık standın başında duran kadına danışmakta, “Böyle mi olacak ajumma? Doğru mu yapıyorum?” diye soru sormaktadır. Mert’se biraz uğraşmış, sonra “yok, ben beceremeyeceğim…” deyip bırakmış, az ilerideki standlara bakmaya başlamıştır. Jung Woo ise kızların uğraşmasını izlemektedir. Sık sık Berna’ya:

“O oraya olmayacak… Yaprağı yanlış tutuyorsun… Hayır, daha yapıştırma, tam denk getiremedin…” gibi direktifler vermektedir. En sonunda Berna’nın sabrı taşar:

“Madem o kadar çok biliyorsun, al kendin yap!” diye elindeki çiçeği Jung Woo’nun eline tutuşturur.

Jung Woo dudak büker:

“Yaparım tabii, ne var??”

Jung Woo’nun elindeki kağıtlarla cebelleşmesini, Berna’nın ona işaret parmağını uzatıp “hahaha!” diye dalga geçmelerini, Jung Woo’nun elindeki lotus çiçeğiyle onun kafasına vurmasını, dili dışarıda uğraşmaya devam etmesini izleriz. En sonunda, gerçekten de bir lotus çiçeği yapmayı başarmıştır!

“Al bakalım, işte lotus böyle yapılır!” der ve gururla elindekini Berna’ya uzatır. Berna’nın yüzünde çocuksu bir sevinç vardır:

“Aaahhh… Yaşasın! Benim de bir fenerim oldu!”

Sonra gülerek Min Hee’ye seslenir:

“Min Hee-ya! Baksana, Jung Woo bana bunu yaptı!”

“Hatıra olarak saklayacaksın ama, söz verdin,” der Jung Woo ciddiyetle. Berna ona serçe parmağını uzatır: “Sözüm söz!”

Jung Woo’nun yüzünde güller açarak Berna’nın serçe parmağına kendi serçe parmağını geçirmesini Min Hee hüzünle izler… Kendi elindeki daha büyük lotusu yavaşça standa geri bırakır… (Zitten – feel alright)

Sahne 9 (Lantern Festival – devam) Gece olmuştur. Sokağın iki yanındaki direklere bağlanmış iplere asılıp sokağı adeta bir tünel gibi kapatmış olan rengarenk fenerlerin hepsi yanmıştır. Bizim altı genci sokağın iki ucuna sıralanmış insan kalabalığının içinde, sokakta gösteri yapan dansçıları izlerken görürüz. Ellerinde lotus fenerlerle, hanboklarının içinde zarif hareketlerle dans eden dansçıları hepsi hayranlıkla izlemektedirler. Bu gösteri gelir ekranlara.

Nihayet gösterinin sonunda beyazlar içinde güzel kızlar gülümseyerek gelir, seyircilerin üzerine nilüfer yaprakları serperler.

Berna ve Yoon Ah’ın neşeyle bu yaprakları tutmaya çabalamasını izleriz. Sun Yong da Yoon Ah’ın hemen yanındadır; kendi yakaladığı yaprakları gülerek Yoon Ah’ın başından dökmektedir. (Ağır çekim) Berna ise ellerini açmış, sağa sola kaçışan yaprakları çocuksu bir neşeyle yakalamaya çalışmaktadır.

Kamera, Berna’nın görüntüsü flulaşırken daha arka plandaki Jung Woo’ya odaklanır: Jung Woo, Berna’nın yüzündeki neşeyi yüzünde farkında bile olmadığı bir gülümsemeyle seyretmektedir. Onun hemen yanındaki Min Hee ise Jung Woo’nun baktığı yöne bakar, onun yine Berna’ya baktığını görünce sıkıntıyla başını öne eğer.

 Sahne 10 (sokak) Gençler festival alanından çıkmış, hâlâ kalabalık olan sokaklarda yürümektedirler. Sun Yong:

“Vay be, ne festivaldi ama!” diye keyifle sırıtır, sonra Yoon Ah’a döner: “Aşkım, bana doğumgünümde Samulnori dansçılarının başındaki kocaman renkli başlıklardan alsana…” (Evet, şövalyelik buraya kadar… Sun Yong özüne dönmüş :D)

Bu arada Mert, Min Hee’ye: “Jogyesa’daki fenerleri gördünüz mü? Festivalin asıl merkezi orası…” diye bir şeyler anlatmaktadır. Jung Woo yine asık suratla, Berna ise neşeyle yanlarında yürümektedirler.

Birden, bir rüzgar eser. Berna’nın elindeki fener rüzgarla yola uçar, caddenin ortasına kadar sürüklenir. Berna:

“Ah, çiçeğim düştü!” deyip onun peşinden koşturur.

(tehlike müziği) Kamera yolun ışıklarını gösterir: Yayalar için olan trafik ışığı kırmızı yanmaktadır!

Berna her şeyden habersiz, yolun ortasındaki fenerini almak için koşarken Jung Woo ileriden hızla gelen bir arabayı fark eder. Telaşla bağırır:

“BERNA, DIKKAT ET!”

Berna şaşkınca durur. Aynı anda, arabanın farları gözlerini kamaştırır. Yüzünde şaşkınlıkla karışık bir dehşet ifadesi, genç kız yolun ortasında donup kalır!

Araba hızla ona doğru yaklaşırken kenardaki arkadaşları da durumu fark etmiş, ama hepsi oldukları yerde kalakalmışlardır!

Birden Jung Woo yola fırlar. Karşıdan hızla gelen araba Berna’ya çarpmak üzereyken ona sarılır, iki genç ileri doğru yuvarlanırlar.

Arabanın “DAAAAAAAAAAAAAAATT!” diye kornasını işitiriz. Diğer bütün sesler kesilir. Yoon Ah bir çığlık atar, Min Hee ise korkuyla gözlerini kapatmıştır. Sonra çekine çekine gözlerini açar.

İleride, caddenin asfaltı üzerinde yatmakta olan Berna ve Jung Woo’yu görürüz. Jung Woo Berna’nın üzerindedir. İkisi de gözlerini sıkıca yummuştur.

Sonra Jung Woo gözlerini açar, Berna’nın üzerinde durduğunu fark edip hemen doğrulur. Berna’nın hâlâ gözleri kapalı biçimde yattığını görünce birden fena halde korkar. Onu sarsmaya başlar:

“Berna! Berna iyi misin??”

O sırada diğerleri de olayın ilk şokundan kurtulmuş, telaşla arkadaşlarının yanına koşturmuşlardır. Jung Woo ise hâlâ Berna’yı sarsmaktadır:

“Berna! Berna aç gözlerini! Konuşsana Berna!”

Sonunda Berna yavaşça gözlerini açar. Tam karşısında Jung Woo’yu görünce bir an şaşkınlıkla bakar.

“Jung Woo…”

“Berna, kendinde misin? Berna, iyisin, değil mi??” der Jung Woo korku dolu bir sesle. Berna bir süre hiçbir şey diyemeden bakar ona. Sonra yüzüne üzgün bir anlam düşer:

“Fenerim nerde?” diye mırıldanır.

(Feel Alright) Jung Woo rahatlayarak derin bir nefes verir! Sonra nerdeyse ağlar gibi bir gülüşle:

“Çok şükür!” diye haykırır. “Berna beni nasıl korkuttuğunun farkında mısın?? Aptal mısın sen, neden bir fener için yolun ortasına atlıyorsun??”

“Ama… sana söz vermiştim…” der Berna yine, kafasını toparlamaya çalışır gibi dalgınca.

Jung Woo ona hayretle, ilk defa görüyormuş gibi bakar.

Sonra heyecanla Berna’yı kendine doğru çeker, sıkıca sarılır! Başını onun omzuna gömer. Kesik kesik: “Çok, çok korktum…” diye hıçkırır, “Çok korktum aptal kız!”

Bu sırada Sun Yong ve Yoon Ah, Berna’nın başına çömelmiştir: “Berna, iyi misin? Hyung, sende bir şey yok, değil mi?” Jung Woo nihayet Berna’yı bırakmayı akıl eder, sonra onun ve kendi üstüne başına bakar. “Bir şeyimiz yok,” diye herkese güvence verir.

Mert’se az ileride, yerde duran feneri yerden alır, Berna’ya uzatır: “Al bakalım değerli fenerini…”

Berna mahcupça: “Teşekkür ederim,” deyip başını öne eğer. Sun Yong ve Yoon Ah kıkırdarlar; Mert ve Jung Woo ise gülümser.

Min Hee ise yüzünde atlatamadığı bir şokla ilk dikildikleri yerde durmuş, onlara bakmaktadır…

Sahne 12 (Ev) Berna odasında yatağına sırt üstü uzanmış, dalgın dalgın elindeki lotus feneri döndürmektedir. Aklına değişik sahneler düşer:

Onunla dans ederken “gitme…” diyen Jung Woo…

Onu arabanın altında kalmaktan kurtarmak için arabanın önüne atlayan Jung Woo…

Ona sıkıca sarılıp “çok korktum!” diye hıçkıran Jung Woo…

Berna’nın yüzüne önce bir gülümseme, sonra da büyük bir endişe düşer. Genç kız üzgün üzgün yerinde doğrulur. Bu kez de aklına:

“Ben çocukluğumdan beri Jung Woo’ya âşığım Berna, biliyor musun? Hep onunla birlikte geçireceğim bir geleceğin hayalini kurdum…”

diyen Min Hee’nin görüntüsü gelmiştir…

“Ah… Ben ne yapıyorum böyle?” diye üzüntüyle kendi kendine mırıldanır.

Sonra, yatağa yatar; sanki her şeyden kaçabilecekmiş gibi yorganı üzerine çeker.

Aynı anda Jung Woo da odasında masasının başındadır. Birden gözüne kurbağa anahtarlığı ilişir. Dalgınca onu eline alır. Parmaklarının arasında çevirir…

O sırada telefonundan mesaj sesi duyulur. Jung Woo merakla telefonuna bakar. Mesaj, Min Hee’dendir: “Yarın bizim bölümde buluşalım mı? Sana elmalı pasta yapıp getireceğim…” yazmaktadır. Jung Woo ciddi bir yüzle mesajı inceler. Sonra cevap vermeden telefonu elinden bırakır. Derin bir nefes verip ellerini yüzüne kapatır.

Sahne 13 (Dış mekan) Ertesi gün… Kamera, apartmanı dışarıdan gösterir. Gündüz vaktidir.

Berna’yı süpermarkette, ev alışverişi yaparken izleriz. Genç kız bir köşeyi dönünce az ilerideki çikolata reyonunda Jung Woo’yu fark eder. Yüzüne bir gülümseme yayılır. Tam elini kaldırıp ona seslenecektir ki, birden şaşkınlıkla duraklar:

“İyi de… Jung Woo çikolata sevmez ki?”

Jung Woo’nun çikolatalardan beşer onar alıp cebine tıkıştırması şüphesini çekmiştir. Olduğu yerden yavaşça geri geri gider, köşeye gizlenip Jung Woo’yu izlemeye başlar.

Genç adam çikolatadan başka bir şey almadan kasaya ilerler, ödeme yapar. Sonra marketten çıkar, sokakta yürümeye başlar. Berna da peşinden. Genç kız bir yandan da kendi kendine dudak büker:

“Bu takip etme olayı artık bende bağımlılık yaptı ya, hadi hayırlısı…”

Sokakta her şeyden habersizce yürüyen Jung Woo ve onu duvar köşelerine sinerek takip eden Berna sahneleri izleriz.

Nihayet Jung Woo tek katlı sarı boyalı bir eve girer. Berna da şüpheyle binaya yaklaşır. Bahçe duvarına yanaşıp yavaşça başını çıkarır.

Ve gördüğü manzara karşısında gözleri hayretle açılır:

(Feel Alright) Bahçede yaşları 2 ile 10 arası değişen bir sürü çocuk vardır. Hepsi Jung Woo’nun çevresini sarmış, onun cebinden çıkan çikolataları birer birer kendilerine vermesini beklemekte, neşeyle bağırışmaktadırlar. Jung Woo’nun da yüzünde güller açmaktadır. Çocuklara çikolatalarını verirken yüzünde öyle tatlı bir gülümseme vardır ki, kamera Berna’ya döndüğünde genç kızın bir an sendelediğini görürüz. Sonra kamera tekrar Jung Woo’yu, bu kez Berna’nın bakış açısıyla gösterir: Jung Woo’yu yüzüne ışık vurmuş, saçlarında ışıltılarla; ağır çekim olarak izleriz. Sonra Berna’ya döner görüntü. Berna elini kalbine götürmüştür, ağzı yarı açıktır, şaşkın bir gülümsemeyle:

“İnanamıyorum…” der fısıldar gibi. Yüzünde hayret, hayranlık, sevinç, üzüntü, hepsi bir aradadır.

O sırada Jung Woo, yanına gelen bir kadınla konuşmak için ayağa kalkmış, onunla el sıkışmış, sonra tekrar çocuklarla ilgilenmeye dönmüştür. Kucağına kendi favorisi olan Cho Hye’yi oturtur:

“N’aber bakalım aslan? Ben gelmeyeli çok yaramazlık yapmadın, di mi?”

“Sen neden gelmedin?” der küçük oğlan, “Sevgilin mi izin vermedi?”

Jung Woo bir an şaşırır, sonra gülerek başını sallar: “Sevgilim mi? Onu da nerden çıkardın?”

“Sevgilin senle gezmek istiyordur, o yüzden gelememişsindir,” der küçük çocuk bilmiş bilmiş. Jung Woo düşünceli bir biçimde duraklar. Sonra:

“Aslında haklısın,” der, “Sevgilim benle gezmek istiyor…”

Sonra içini çeker: “Ama ben onunla gezmek istemiyorum Cho Hye… Sence ben bu durumda ne yapmalıyım?”

“Başkasıyla gez o zaman!” der Cho Hye bodoslama. (Doink!) Jung Woo bu kadar direkt bir cevap beklemiyordur, öksürerek:

“Ehe, öhö… O kadar kolay değil,” diye cevap verir. “Ya ben ona “tamam, senle gezeceğim” diye söz verdiysem?? Eğer onunla değil de başkasıyla gezersem kalbi kırılmaz mı?”

“Ama eğer söz verip gezmeye gitmezsen daha çok üzülür,“ diye omuz silker küçük çocuk. Sonra bilmiş bilmiş: “Eun Ju Noona’m benle gezmediği zaman ben hiç üzülmüyorum, çünkü sonra Hae Chan Noona’mla gezeceğimi biliyorum… Ama Eun Ju Noona’m senle gezeceğim diye söz verip gezmeye gelmezse, o zaman üzülürüm. Boşa beklemiş olurum.”

Jung Woo dut yemiş bülbül gibi kalakalır. Sonra yavaşça başını sallar.

“Doğru diyorsun… Boşa beklemiş olursan daha çok üzülürsün, öyle değil mi?”

Sonra Cho Hye’yi kollarından tutup havaya kaldırır, kendi etrafında döndürür. Küçük çocuk sevinçle çığlıklar atarken “Teşekkür ederim Cho Hye! Sen çok akıllısın!” diye sırıtır.

Birden, önünde birisi belirir. Jung Woo küçük çocuğu yere indirir, sonra şaşkınlık içinde durur.

“Berna?” der inanmaz bir tavırla.

Berna gülümseyerek karşısında durmaktadır. Bir ona, bir de yerdeki çocuklara bakar.

“Ben de sizle oynayabilir miyim?” diye sorar.

Çocuklar “Heeey! Yeni bir Noona geldiii!” diye sevinirken Jung Woo şaşkınca başını sallar: “El-elbette…”

(Feel alright- yüksel) Berna da yere diz çöker. Küçük çocuklarla konuşur, onların oyunlarına eşlik eder. Jung Woo ve Berna’nın çocuklarla oynadıkları oyunlardan sahneler görürüz. Jung Woo eşek olmuş, iki tane velet sırtına binmiştir; Berna gülmekten kırılarak onları izlemektedir. Bir diğerinde Berna bir uçağı “vuuuuu” diye uçurarak koşmakta, yedi-sekiz tane çocuk da onun peşinden koşturmaktadır; Jung Woo gülümseyerek onları izler. Nihayet, bir çocuğu gıdıklayan ve katıla katıla gülen Jung Woo’ya Berna’nın hayran bir gülümsemeyle baktığını görürüz.

Artık ona karşı olan duygularını kendi de anlamıştır.

Sahne 14 (Dış mekân) Hava kararmıştır. Berna ve Jung Woo sokakta yan yana yürümektedir. Berna:

“Boş zamanlarında yetimhaneye geldiğini bilmiyordum,” diye söze başlar. “Beni şaşırttın Jung Woo…”

Jung Woo önemsemez gibi omuz silker:

“Pek bir işe yaradığım yok ama… Sadece çocuklarla oynamaya geliyorum…”

“Delirdin mi? Onlar için en güzel şey bu zaten!” der Berna heyecanla. Sonra yüzünde bir tebessümle Jung Woo’ya bakar: “Çocuklarla aranın bu kadar iyi olduğuna hayatta inanmazdım…”

“Ben o kadar kötü biri miyim Berna?”

(Edward Chun – give my love) Jung Woo yüzünde gerçek bir düşkırıklığıyla bu soruyu sorunca Berna hayretle durur, sonra ateşli ateşli:

“Saçmalama, tabii ki hayır!” diye itiraz eder. “Jung Woo, sen harika birisin! Sadece… –Berna hafifçe gülümser- sadece biraz somurtkansın, o kadar…”

Jung Woo da gülümser: “Eh, teşekkür ederim…”

“Çocuklarla aranın iyi olması beni şaşırttı çünkü onlar somurtkan insan sevmezler,” diye devam eder Berna. Sonra yan yan bir bakış atar Jung Woo’ya: “Ama onlarlayken yüzün gülüyor. Normal zamanlardaki gibi değilsin…”

“Çocukları severim,” der Jung Woo içtenlikle, “Hatta Uluslararası İlişkiler okumaya başladığımda kafamın bir köşesinde hep çocuklar için bir şeyler yapmak vardı: Mesela Unicef’te falan çalışabilirim diye düşünüyordum…” Sonra, hafif alaycı bir biçimde ekler: “Ama hayat beni başka yönlere yöneltti maalesef… –hafifçe içini çeker- Her şey sonuçta para kazanma meselesine düğümlenip kalıyor…”

Berna ona hayranlıkla bakmaktadır. Usulca:

“Evet,” diye onaylar, “Bazen hayat bizi istemediğimiz yönlere sürüklüyor… Ama gerçekten istediğin bir şey varsa, bir şekilde ona giden yolu buluyorsun…”

“Gerçekten istediğin bir şey…” diye mırıldanır Jung Woo.

Bir süre iki çocuk sessizlik içinde yürürler. Sonra Berna neşeyle:

“Bugün ben de çok eğlendim,” diye söze başlar, “Bir dahaki gelişinde bana yine haber verirsin, öyle değil mi?”

“Veririm tabii, sen yeter ki iste,” der Jung Woo. Sonra Berna’ya kaçamak bir bakış atar: “Biliyor musun, sen çok iyi bir kızsın Berna…”

“Abartma canım, o kadar da değil,” diye güler Berna. “Damarıma basıldığı zaman çok da iyi değilim!”

Jung Woo da güler ve elini istemsizce saçına götürür. Berna onun bu hareketini yakalayıp bir kez daha kıkırdar. Sonra Jung Woo:

“Olsun,” der, “O kadar kusur kadı kızında da olur (Korece’si rahip kızında :P)” Sonra durur, Berna’ya döner: “Benim demek istediğim şey başka: Sen insanlar için sürekli olarak karşılıksız bir şeyler yapıyorsun! Bu da senin çok iyi bir insan olduğunu gösterir…”

Berna da durur. Yüzünde hafif bir şaşkınlıkla Jung Woo’ya bakar. Sonra yüzüne duygulanmış bir anlam gelir, hafifçe gülümser. Bakışlarını yere indirirken:

“Teşekkür ederim,” der usulca. “Benim için böyle düşünmene çok sevindim…”

Jung Woo’nun yüzünde sıkıntılı bir anlam belirmiştir. Sonra:

“Ben de senin için bir şeyler yapmak istedim,” diye itiraf eder. “O yüzden Türkçe öğrenmeye çalıştım… Hani bana bir gün demiştin ya, “Biriyle yüz yüze Türkçe konuşmayı özledim” diye; işte o yüzden… O ukala Mert’e mahkum kalma istedim!”

“Jung Woo, sen ne diyorsun??” der Berna heyecanla, “Aman Tanrım, benim için Türkçe mi öğrendin?? Süper bir şey bu!” Sonra “Eee, Mert’i de harcadın bu arada ama neyse, konumuz bu değil…” diye mırıldanır kendi kendine.

“Aslında daha öğrenemedim… Daha çok başlardayım,” diye utanarak itiraf eder Jung Woo. Sonra suratına bir sırıtma gelir.

“Hadi, biraz bir şeyler konuşalım. Mesela…” Durur, sonra Türkçe olarak: “Ben Jung Woo, senin adın ne?” diye sorar.

Onun kırık dökük bir Türkçe’yle bu sözleri söylemesi Berna’nın acayip hoşuna gitmiştir; yüzünde kocaman bir gülümsemeyle:

“Ben de Berna, memnun oldum,” diye cevaplar.

“Memnun oldum,” der Jung Woo da. Sonra: “Kaç yaşındasın?” diye sorar.

“Yirmi iki. Ya sen?”

“Yirmi üç. Nasılsın?”

“İyiyim. Sen nasılsın?”

“Ben de iyiyim.” Sonra boynunu büker Jung Woo, tekrar Korece: “Şimdilik sadece bu kadar biliyorum…” der.

“Bu kadarı bile bir şeydir,” diye yeniden Türkçe cevaplar Berna. Jung Woo ona anlamaz bakışlarla bakınca bu durum hoşuna gider, gülmeye başlar. Sonra Türkçe olarak devam eder:

“Ben böyle konuşmaya devam edersem sen hiçbir şey anlamayacaksın, değil mi?” Jung Woo sırıtır, Türkçe:

“Benim adım Jung Woo.”

Berna bir kahkaha atar. Jung Woo da gülüyordur. Berna yine Türkçe:

“Bu iş acayip hoşuma gitti,” der. “Dur bakalım, sana başka ne söyleyeyim? Hımm… Jung Woo sen bencilin, somurtkanın, suratsızın tekisin, biliyor musun? Üstelik de tam bir ineksin!”

“Ben de iyiyim, teşekkürler,” der Jung Woo cevap olarak. Berna devam eder:

“Yani cidden, bazen beni acayip sinir ediyorsun! Odandan bir çık, biraz insan içine karış, değil mi? Ama nerdeee… Beyefendi varsa yoksa ders çalışsın…”

“Bir iki üç dört beş,” der Jung Woo.

“Ama diğer yandan, çok tatlı yönlerin de var,” der Berna bu defa yumuşak bir sesle. “Az önce çocuk yuvasında gördüklerim beni o kadar duygulandırdı ki sana anlatamam… Senin bambaşka bir yanını daha görmüş gibi oldum…”

“Kaç yaşındasın?” der Jung Woo.

Berna gülümser, onun gözlerinin içine bakar. Yine Türkçe olarak:

“Biliyorum bunu yapmamam lâzım…” der çaresizce. “Senin çok tatlı bir sevgilin var… Ona bunu yapmamam lâzım… Ama artık elimde değil… Duygularıma engel olamıyorum Jung Woo…

Ben senden çok hoşlanıyorum…”

Böyle der, ve yavaşça başını önüne eğer Berna. Jung Woo onun dediklerini anlamasa da bir şeyler sezmiştir. O da usulca:

“Memnun oldum…” diye cevaplar.

Berna birden başını kaldırır, korkuyla ona bakar. Jung Woo ona gülümseyerek bakmaktadır. Berna bir an durur, sonra rahatlayarak o da gülümser. Dostça Jung Woo’nun koluna girer.

“Bugünlük bu kadar yeter,” der Korece’ye dönüp. “Ben yine Türkçe konuşmayı özlersem sana söylerim Çingu.”

“Tamamdır, ben de o zamana kadar daha iyi öğreneceğime söz veriyorum…”

“Peki, bu sözünü unutma!” der Berna gülerek ve onu çekiştirmeye başlar: “Hadiii, eve gidelim! Ben çok acıktım!”

“Evde yemek var mı ki?”

“Sen bize ramen pişirirsen olur!”

“Niye ben pişiriyormuşum??”

“Senin ramenlerin çok güzel oluyor… Hadi be çingucum, yap bir güzellik…”

Kendileri yürümeye devam ederken iki çocuğun neşeli sesleri de yavaşça uzaklaşır…

Posted in Uncategorized | Tagged , , , , , | 20 Comments

6. Bölüm

Shawn Hlookoff – She Could Be You

Taru – Chocolate

Tearliner – We Quit Us

golden pops_family

Lee Han Na & 2nd Moon – Prologue

Clazziquai – Wizard Of Oz

Sahne 1 (Evin giriş kapısı – Dış Mekân) Her birine bir asır gibi gelen birkaç saniye boyunca Min Hee, Berna ve Jung Woo donmuş gibi birbirlerine bakarak öylece dururlar.

Kendini ilk toparlayan Jung Woo olur. Min Hee’ye doğru bir adım atar:

“Min Hee…”

Min Hee birden elini kaldırır, karşısındaki manzarayı görmeye tahammül edemez gibi yüzünün önüne siper eder. Gözleri dolmuş, dudakları titremeye başlamıştır. Sonra hiçbir şey söylemeden arkasını dönüp  merdivenlerden gerisin geri koşmaya başlar. Jung Woo ve Berna ilk anda öylece donup kalmışlardır. Sonra, aynı anda kapıya doğru hamle yaparlar. Jung Woo:

“Sen burda kal Berna! Ben onu yakalayıp işin iç yüzünü anlatırım…” der ve genç kızın peşinden koşturur. Berna ise ne yapacağını bilemez gibidir. Yavaşça kapıyı kapatır, sonra kapıya sırtını yaslar ve derin bir nefes alır. Yüzü karmakarışık olmuştur…

Sokakta ise bir yandan ağlayan, bir yandan yalpalayarak koşan Min Hee’yi görürüz. Peşinden, nefes nefese kalmış Jung Woo apartman kapısından çıkar; sağına solunu bakınır; sonra az ileride sarsılarak koşmaya çabalayan kızı fark eder ve hızlanarak ona yetişir. Min Hee’yi kolundan tutar:

“Min Hee-ya! Lütfen açıklamama izin ver…”

Min Hee kolunu kurtarmaya çabalar:

“Bırak beni! Aynı evde yaşadığınızı biliyorum! Sevgili olduğunuzu biliyorum! Artık konuşacak bir şey kaldı mı??”

Sonra kolunu kurtarıp gitmeye çabalar. Ama Jung Woo izin vermez:

“Evet, aynı evde yaşadığımız doğru!” diye bağırır. “Ama sevgili falan değiliz! Açıklamama izin ver lütfen!”

Min Hee yaşlarla dolu gözlerini umutla yukarı kaldırır. “N-nasıl yani?”

Jung Woo onun dinlemeye razı geldiğini anlar, rahat bir soluk alır. Sonra daha yumuşak bir sesle:

“Her şey bir yanlış anlamayla başladı…” diye açıklar, “Berna’yla o Türkiye’deyken kalacak yer ayarlamak için yazışırken o bizi kız, biz ise onu erkek zannetmişiz… Sonra buraya ilk geldiği gün cüzdanı çalındı, bütün paraları gitti! Böyle bir durumda onu sokağa bırakamazdık… Mecburen, hep birlikte yaşamaya başladık. İşte durum bundan ibaret…”

Min Hee’nin yüzünde ilk defa bir gülümseme belirir. “İnanayım mı?” der gibi bakar.

“Lütfen bana güven Min Hee, sana yalan söyleyeceğimi düşünmüyorsun, öyle değil mi?” der Jung Woo yeniden.

Genç kız, şüphe ve umutla onu süzer. Jung Woo’nun yüzündeki kararlı ifadeyi görünce birdenbire yüzüne güneş doğar sanki.

“Demek… demek böyle…” diye mırıldanır. Sonra birden:

“Ah! O halde bir arkadaşının tanıdığı kız öğrenci için aradığını söylediğin evi, aslında Berna için arıyordun!”

“Evet, aynen öyle,” diye onaylar Jung Woo. Min Hee neşeyle güler:

“Bu harika! Çünkü ben size ev buldum!”

Jung Woo birden tam önüne bir bomba düşmüş gibi şaşırır:

“N-ne?!” Sonra kendini toparlamaya çalışarak: “Nasıl yani, kız öğrenci evi mi?” diye sorar. Min Hee:

“Evet; bir arkadaşımın evindeki üçüncü kız arkadaşları evden ayrılıyormuş… Bana, ev arayan tanıdık bir kız arkadaşım olup olmadığını sordu. Bense, sana mı yoksa Berna’ya mı haber vermeliyim diye kararsız kalmıştım. Ama şimdi görüyorum ki ikiniz arasında seçim yapmama gerek yokmuş meğer!” Böyle deyip mutlulukla güler. Jung Woo ise yüzündeki şaşkın ifadeden henüz kurtulamamıştır.

“Bu… bu harika bir habermiş!” diye neden sonra konuşmayı başarır. Min Hee artık iyice rahatlamıştır; elinin tersiyle yüzündeki yaşları silerken derin bir nefes alır:

“Ah, çok şükür! Az önce ikinizi aynı evde baş başa görünce öyle çok korktum ki! Gerçekten aranızda bir şeyler olduğunu zannettim…”

Sonra gülerek Jung Woo’nun koluna girer.

“Ama aslında korkmama hiç gerek yoktu, öyle değil mi Oppa? Sen bana çoktan söz vermiştin zaten: İşlerini yoluna koyunca, kendini hazır hissettiğin zaman benim karşıma çıkacaktın… Ah, bunu unuttuğuma inanamıyorum, o kadar salağım ki!”

Jung Woo bir an durgunlaşır; ama hemen sonra çarçabuk gülümser:

“Elbette… Kendini boş yere üzdün…”

Min Hee neşeyle gülüp onun koluna daha çok yaslanır. Kamera Jung Woo’nun yüzünü gösterdiği zaman genç adamın yüzünde bir gülümseme vardır. Ama hemen sonra bu gülümsemenin yerini ciddi ve düşünceli bir ifadeye bıraktığını görürüz.

Sahne 2 (Ev) Biraz sonra Jung Woo eve geri döner. Berna kapının sesini duyunca koşarak odasından çıkar. Heyecanla:

“Ne oldu??” diye sorar. “Min Hee’ye durumu açıklayabildin mi?”

Jung Woo hafifçe gülümser:

“Evet, açıkladım. Durumu anlayışla karşıladı. Kimseye söylemeyecek…”

Berna büyük bir rahatlama ifadesiyle: “Ohhhh, çok şüküürr…” diye derin bir nefes verirken Jung Woo’nun yüzünde düşünceli bir anlam belirmiştir. Bir an “söylesem mi, söylemesem mi…” gibisinden tereddüt ettiğini görürüz. Sonra:

“Berna…” diye söze başlar.

Berna gülen gözlerle: “Efendim?” deyince de bir şey diyemeden öylece kalır. Berna merakla ona bakmaktadır. Sonra Jung Woo:

“Şey… Bir şey yok!” deyip odasına geçmek üzere arkasını döner. Berna yüzünde şaşkın bir ifadeyle kalakalmıştır.

(She Could Be You) Jung Woo’nun odasına girip kapıyı kapattığını, sonra sıkıntıyla derin bir nefes verdiğini görürüz. Kendi kendine mırıldanır:

“Ona başka bir ev bulduğumuzu söyleyemedim…”

Sonra dalgınca yürür, çalışma masasına oturur. Masanın üzerindeki kurbağa anahtarlığını eline alır. Elinde evirip çevirmeye başlar. Sonra ses kaydını dinleme düğmesine basar.

“Özür dilerim, özür dilerim, özür dilerim! Seni kırdığım için özür dilerim! Lütfen affet beni!”

Berna’nın pişmanlıkla dolu sevimli sesi odayı doldururken Jung Woo’nun hüzünlü bir gülümsemeyle oyuncağı bağrına bastığını görürüz. Sonra dudakları suçlu bir çocuğunkiler gibi bükülür.

“Şimdi de ben özür dilerim Berna… Lütfen affet beni…”

O esnada Berna da kendi odasına girmiş, kapıyı ardından kapatmıştır. Yavaşça kendi çalışma masasına doğru yürür. Yüzünde düşünceli bir ifade vardır.

“Neyse ki barışmışlar…” der hafif buruk bir gülümsemeyle. “Sırf bu yüzden ayrılsalar çok yazık olurdu doğrusu…”

Sonra yüzündeki gülümseme silinir. Berna dalgınca parmağındaki yüzüğü okşamaya başlar.

Flashback’le Jung Woo’nun gözlerini kapatmış olan Berna’nın yüzüğünü parmağına takması sahnesini yeniden görürüz. Berna’nın yüzündeki şaşkınlık, sevinç; ve en sonunda büyük bir mutlulukla Jung Woo’nun boynuna sarılması yeniden aklına düşer genç kızın.

Tekrar günümüze döndüğümüz zaman Berna’nın yüzünde hafif buruk bir tebessüm vardır…

Sahne 3 (Ev) Akşam… Berna uzuuuun bir aradan sonra kendini yemek yapmaya adamış, gün boyu evden çıkmamıştır. Nihayet masanın üzerini yemeklerle donattıktan sonra neşeyle kendi kendine gülümser.

“İşte oldu! Bizimkilere süper bir sürpriz olacak bu!”

O sırada kapı açılır, Sun Yong içeri girer. Muhteşem yemeklerle dolu masayı görünce gözleri şaşkınlıkla açılır:

“Vaooovv! Berna, harikasın! Bize neler yapmışsın böyle!”

“Evet, bugün içimden geldi,” diye sevimlice güler Berna. “Sen de geldiğine göre Jung Woo’yu da odasından çağırıp yemeye başlayalım.”

“Jin Ki Hyung’u beklemeyecek miyiz?”

“O da gelince yer artık, ne yapalım,” der Berna. Sonra düşünceli bir biçimde: “Sahi… Onu dün de hiç görmedim, nerelerde acaba bu çocuk?”

“Nerde olacak, kızlardan biriyledir,” diye kıkırdar Sun Yong. Sonra elini patlıcan-patates kızartması olan tabağa uzatır. Ama Berna bir anne edasıyla eline vurur: “Hop hop! Önce eller yıkanacak!”

“Tamam anne, tamam…” diye iç çeker Sun Yong ve banyoya doğru gider. Berna onun arkasından gülerek bakar, sonra gidip Jung Woo’nun kapısını tıklatır:

“Jung Woo-sshi! Hadi yemeğe!”

Yatağına sırt üstü uzanmış, ellerini başının altında kenetlemiş, kara kara düşünmekte olan Jung Woo’yu görürüz. Kapıyı açmadan seslenir:

“Ben aç değilim Berna. Size afiyet olsun!”

Berna şaşırmıştır, yine kapıdan:

“Nasıl yani? Gün boyu odandaydın, bir şey yemedin ki…” diye seslenir. Jung Woo: “Aç değilim işte! Çalışıyorum, yarına yetiştirmem gereken bir şey var!” diye cevap verince dudak büker:

“İyi ya… Sen bilirsin… Acıkırsan gece yersin!”

Biraz sonra Sun Yong ve Berna yemek masasında oturmuş, konuşa gülüşe yemeklerini yemektedirler. Berna:

“Eee, Yoon Ah’la ikinci buluşmanız nasıl geçti bakalım?” diye merakla sorar. Sun Yong ağzı dolu dolu:

“Süperdi! Seul Tower’a çıktık, sonra aşağısındaki cafelerden birinde oturduk, dondurma yedik. Sonra da sinemaya gittik.”

“Geç kaldığın için kızmadı, değil mi?”

“Ona güzel bir demet çiçek verince hemen unuttu!” diye sırıtır Sun Yong. “Sağol Berna-sshi!”

Berna keyifle gülümserken evin kapısının açıldığını duyarlar. İçeri, yorgun ve bezgin Jin Ki girer. Sun Yong hemen:

“Hyung! Gelsene, bu akşam gene süper yemekler var!”

Derken Berna da:

“Jin Ki, bak sana kızarmış pilav yaptım…” diye pilav tenceresini işaret etmektedir. Jin Ki onlara asık bir suratla bakar, sonra ters ters: “Aç değilim,” deyip odasına geçer. İki çocuk şaşkınlık içinde kalmışlardır.

“N’olmuş buna?” der Berna hafifçe bozulmuş halde. “İnsan bir selam verir…”

“Canı bir şeye sıkıldı herhalde, belki ailevi bir meseledir, üstüne gitme bence,” der Sun Yong. Berna merakla:

“Ailevi mesele mi? Jin Ki’nin ailesiyle problemleri mi var?” diye sorar. Sonra: “Sahi… Senin annenleri, ablalarını filan anlattığını hatırlıyorum, sonra Jung Woo’nun annesini, kızkardeşini biliyorum, ama Jin Ki’nin ailesiyle ilgili hiçbir şey bilmiyorum. O neden hiç bahsetmiyor?”

Sun Yong omuz silker. Yüzünde kendisinden hiç beklenmeyecek ciddi bir ifade belirmiştir.

“Jin Ki hiçkimseye ailesiyle ilgili bir şey anlatmaz ki… Zaten babası o lisedeyken ölmüş… Annesi ise…” Sun Yong bir an durur, sonra sesini alçaltıp Berna’ya yaklaşır: “Annesi ise o çok küçükken onları terk edip başka bir adamla yaşamaya başlamış diyorlar. O yüzden Jin Ki Hyung annesinden nefret ediyor olmalı; adını bir kere bile ağzından duymadım…”

Berna’nın gözleri şok ve üzüntüyle irileşmiştir. “Ama bu… bu korkunç bir şey!” diye kekeler. Yemek yiyecek hali kalmamış gibi kaşığını tabağın kenarına bırakır.

Sonra aniden, kararlı bir ifadeyle yerinden kalkar. Bir tabağa pilav ve tavuk yemeği koyar.

“Bunu Jin Ki’ye götüreceğim! Ne kadar üzgün olursa olsun en azından yemek yemesi gerek…”

Sonra elinde tabakla Jin Ki’nin kapısını çalar. Jin Ki içeride yatağına yan yatmış, dalgın dalgın İstanbul anahtarlığını incelemektedir. Kapı çalınınca birden toparlanır, anahtarlığı yastığının altına saklar. “Girin!” diye bağırır.

Berna çekingence başını uzatır:

“Jin Ki, girebilir miyim? Sana yemek getirdim…”

Jin Ki başını yana çevirir. “Aç değilim,” diye homurdanır. Berna aldırmaz, içeri dalar. Elindeki yemek tabağını Jin Ki’nin çalışma masasına bırakırken:

“Olsun, yine de yersin,” der, “Kızarmış pilav yaptım yav, sen tokken bile yemiyor muydun bunu? Hem de tavuğu bu sefer köri sosuyla yaptım, bayağı değişik bir-“

“Berna!” diye onun sözünü keser Jin Ki.

Berna merakla ona bakar. Jin Ki’nin yüzü her zamankinden çok farklıdır. Ciddi; her zamanki çapkın ve vurdumduymaz Jin Ki’den çok başka bir yüz ifadesi vardır şimdi. Berna merakla ne diyeceğini beklemeye başlar.

“Bana söyleyeceğin bir şey var mı?” der Jin Ki sonra.

Berna şaşırır, “Nasıl yani? Ne gibi?”

Jin Ki canı sıkılmış gibi durur. Sonra birdenbire ayağa fırlar, Berna’nın kolundan tutar!

Berna şok olmuş gibi öylece kalmıştır. Daha “n’oluyor?” bile diyemeden Jin Ki onun elini çevirir, sağ elindeki yüzüğü işaret eder:

“Bu yüzük… bu yüzük daha önce var mıydı??”

Berna “kafayı yemiş bu çocuk…” dercesine başını sallar, sonra biraz da öfkeyle:

“Vardı tabii, hiç mi görmedin??” diye onu paylar. “Dedemden kalma, aile yadigârı bir yüzük bu!”

Jin Ki birden şaşkınlıkla ona bakar: “Cidden mi?”

“Cidden tabii! Yalan mı söylüycem, Allah Allah…”

Sonra öfkeyle elini kurtarır Berna, çalışma masasının üzerine bıraktığı yemek tabağını hınçla alır, “Sana yemek-memek bırakmıyorum işte! Ne saçma sorular soruyorsun!” Tam kapıdan çıkmak üzereyken birden Jin Ki:

“Ama ben sizi gördüm!” diye bağırır. “Dün Jung Woo’nun sana yüzük taktığını gördüm!”

Berna hayretle duraklar. Arkasını dönüp Jin Ki’ye şaşkınca bakar. Jin Ki yine:

“Berna, söyle bana, siz nişanlandınız mı?”

(Doink!) Berna bir an salak salak bakar, sonra kahkahayı patlatır:

“Puhaaa! Jin Ki, sen manyak mısın?? Ne nişanlanması? Ben?? Hem de Jung Woo’yla??”

Elindeki tabağı kenara bırakır, karnını tuta tuta gülmeye devam eder. Jin Ki ise yüzünde karmakarışık bir ifadeyle:

“Ben… ben zannettim ki…” diye kekelemeye başlamıştır. Berna gözlerindeki yaşları silerek:

“Hay Allah iyiliğini versin… (burası Türkçe 😀 ) Yok öyle bir şey! Jung Woo geçen gün kaybettiğim yüzüğümü bulmuş, bana geri getirmiş… Hani geçenlerde seni operada beklettiğim bir akşam vardı ya; işte yüzüğü o zaman kaybetmiştim.” Diye bir çırpıda her şeyi açıklar (yaa, bizde böyle anacım… 😀 yoksa siz benim on bölüm boyunca yanlış anlaşılmaları sündüreceğimi mi zannetmiştiniz? :P)

Jin Ki ise yüzünde yarı şaşkın, yarı sevinçli bir ifadeyle: “Yaaa…” diyebilir yalnızca. Berna yine başını iki yana sallar:

“Bazen çok saf olabiliyorsun, biliyor musun?? Yirmi iki yaşındayım ben daha, ne nişanı, ne yüzüğü?? Hem de sevgili bile olmadığım bir insanla. Yani ben sana ne diyeyim ki!”

Böyle deyip “cık cık cık…” diyerek odadan çıkar. Jin Ki taşlaşmış gibi olduğu yerde kalakalmıştır. (Taru Chocalate) Sonra birdenbire otuz iki dişini birden göstererek sırıtmaya başlar, odadan şimşek hızıyla çıkıp salona koşar:

“Bernaaa!”

Berna ve Sun Yong yemek masasından şaşkın şaşkın ona bakarlar. Jin Ki heyecanla derin derin solumaktadır. Sonra yaramazlık yapmış bir çocuk gibi sevimli bir yüzle:

“Eee… Ben de kızarmış pilav yiyebilirim, öyle değil mi??” deyip onlara bakar.

Berna gülmeye başlar. “Gel bakalım gel… Gel de yemeğini ye!”

Böyle deyip anaç bir tavırla Jin Ki’nin tabağını yaptığı yemeklerle doldurmaya başlar. Jin Ki gelip neşeyle masaya oturur; üç çocuğun muhabbetin tavanına vurdukları eğlenceli yemek yeme sahnelerini izleriz.

Sahne 4 (Berna’nın okulu) Ertesi gün… Berna dersten sonra kitaplarını toplamakla meşguldür ki, Min Hee yanıbaşında belirir:

“Berna!”

“Ah, selam çingu…” der Berna gülümseyerek. Sonra biraz da çekinerek ona bakar: “Nasılsın?”

Min Hee neşeyle gülümsemektedir. “Çok iyiyim!” Sonra, dostça Berna’nın kolunu tutar:

“Aslında biraz zamanın varsa, seninle bir kahve içelim… Hem konuşmak istediğim şeyler var…”

Berna biraz ürkekçe gülümser: “Ta-tabii! Hadi kahve içerken konuşalım…”

Biraz sonra iki kızı okulun kantininde bir masada oturmuş kahve içerken görürüz. Min Hee:

“Dün için özür dilerim,” diye söze başlar, “Sizi tamamiyle yanlış anlamışım… İşin içyüzünün böyle olduğunu bilmiyordum…”

“Nereden bilebilirdin ki?” diye gülümser Berna. Min Hee ciddi ciddi:

“Olsun, Jung Woo’ya daha çok güvenmeliydim,” diye başını sallar. “Ayrıca sana da… Sen en iyi arkadaşlarımdansın benim…”

Berna ne diyeceğini bilemez gibi bir an durur. Sonra gülümser: “Teşekkür ederim Min Hee… Böyle düşündüğünü bilmiyordum…”

Min Hee şirin şirin güler. Sonra, yüzüne mahzun bir ifade düşer.

“Ben çocukluğumdan beri Jung Woo’ya âşığım Berna, biliyor musun? Hayallerimde her zaman sadece o oldu. Başka hiçkimseyi gözüm görmedi. Hep onunla birlikte geçireceğim bir geleceğin hayalini kurdum…”

Sonra, yeniden sevimlice gülümser:

“Fakat neyse ki o da beni seviyor! Zaten bana söz verdi: Okulu bitirip iyi bir iş bulunca benimle birlikte olacağına dair söz verdi. Bana da sadece o güne kadar sabırla beklemek düşüyor…”

Böyle deyip yüzünde saf, içten bir gülümsemeyle Berna’ya bakar. Berna ne diyeceğini bilemez gibi kalmıştır. Fakat hemen sonra, o da gülümser:

“Çok sevindim Min Hee… Ben… ben aranızdaki ilişkinin bu kadar ciddi olduğunu bilmiyordum…”

Sonra yanlış anlaşılma korkusuyla çabuk çabuk ekler:

“Yani şeyy, sizin için mutlu oldum demek istiyorum! Cidden! Jung Woo’nun akıllı ve güvenilir bir insan olduğunu hep bilirdim zaten…”

“Evet, öyle değil mi?” diye güler Min Hee. Sonra birden heyecanla:

“Ah! Sana ev bulduğumuzdan bahsetti mi peki??” diye atılır. “Dün konuşurken ona bahsetmiştim.”

Berna’nın gözleri şaşkınlıkla irileşir:

“Ev mi? Ne evi?”

“Ah, demek söylemedi…” Min Hee şaşırmıştır, ama sonra yeniden gülümser: “Heralde müjdeyi benden duymanı istedi: Sana iki kızın kaldığı bir ev ayarladım Berna!”

Berna dut yemiş bülbül gibi kalır. Min Hee ise neşeyle konuşmaya devam etmektedir:

“Evin kirası şimdi verdiğin kiradan bile daha ucuz! Üstelik buraya çok daha yakın… Kızları ben de tanıyorum, çok sevimli kızlardır…”

Sonra Berna’nın kolunu dostça sıkar. Yüzünde acımaklı bir ifade vardır:

“Ah zavallı Berna… Bunca zamandır üç erkekle aynı evi paylaştığına inanamıyorum. Onlarla baş etmek çok zor olmalı…”

Berna ilk şoku atlatmıştır; burukça gülümser:

“Aslında… o kadar da kötü değildi… Hatta çok eğlenceli olduğu bile söylenebilir!”

Min Hee ona hayranlıkla bakar: “Ne kadar da iyisin!”

Berna “Abartma Min Hee, beni utandırıyorsun,” diye mırıldanır. Min Hee’yle göz göze gelince çarçabuk gülümser. Fakat başını önündeki kahve fincanına eğdiği zaman yüzünde yeniden düşünceli bir anlam belirmiştir.

Sahne 5 (Berna’nın okulu) Berna öğrenci işlerine girmiş, masadaki görevliye:

“Afedersiniz, beni buradan çağırdılar, harç taksitlerimde bir sorun varmış galiba…” diye açıklama yapmıştır. Bu sırada hemen yanında bir başka uzun boylu, kumral çocuk masaya eğilmiş bir form doldurmaktadır. Görevli adam Berna’ya: “Adınız?” diye sorup Berna: “Berna Yalçın” diye cevapladığında, yandaki çocuk merakla başını kaldırır. Berna’ya:

“Afedersiniz,” der Türkçe olarak, “Siz de Türk’sünüz galiba…”

Berna merakla ona doğru döner. Mert (Birkan Sokullu) tüm yakışıklılığı ile gülümsemektedir.

“Türkçe bir şeyler işitmeyeli uzun zaman olmuştu!” diye gülümser Berna. Sonra elini uzatır: “Ben Berna.”

“Memnun oldum, ben de Mert,” der Mert ve bu güzel kızın elini sıkar. Sonra: “Seul’de, hem de kendi okulumda memleketimden birini görmek doğrusu çok güzel,” diye gülümser. “Burda öğrencisiniz, değil mi?”

“Evet, exchange öğrencisiyim,” der Berna. Sonra merakla: “Ya siz?” diye sorar. Mert:

“Bense tam dört senedir bu okulun öğrencisiyim,” diye cevaplar. Berna’nın şaşkınlıkla baktığını görünce ekler: “Benim babam Seul Türk konsolosluğunda ataşedir. Yedi senedir Seul’de yaşıyoruz…”

“Ah, ne güzel…” der Berna yarı neşe, yarı şaşkınlıkla. Mert yine gülümser:

“Eee, burda yaşamaya alışabildiniz mi bari?”

“Başlarda epeyce zorlandığımı kabul etmeliyim,” diye güler Berna. “Ailemden ayrı ilk kez bu kadar uzun süre yalnız başıma kalıyorum… Ayrıca başta yemeklere alışamadım, ilk günlerde resmen aç kaldım!”

Böyle deyip gülmeye başlar. Sonra: “Ama neyse ki sonradan güzel yemeklerini de keşfettim…” diye ekler. Mert:

“Haklısınız, bazı yemekler bizim damak tadımıza göre biraz fazla baharatlı gelir,” diye ona hak vermiştir, “Ama mesela bibimbap bayağı iyidir. Bizdeki sebzeli pilav gibi bir yemek… Sonra, ızgaraları da çok lezzetlidir Koreli’lerin: Samgyupsal’ı bilir misiniz? Gerçi bu domuzdan yapılır; ama et ve tavukla yapılan ızgaralar da oldukça hoştur…”

Berna yüzünde keyifli bir gülümsemeyle genç adamı dinler.

Sahne 6 (Berna’nın bölümü – dış mekân) Jung Woo elinde bir kitap, Berna’nın bölüm binasının dışında bir bankta oturmuş onun çıkışını beklemektedir.

Birden, hemen yanında birisinin dikildiğini fark edip başını kitaptan kaldırır. Gelen Jin Ki’dir:

“Burada ne yapıyorsun?”

Jung Woo kitabını kapatır, sakin bir sesle: “Hiç… Berna’yı bekliyorum,” diye cevaplar.

Jin Ki’nin somurttuğunu görürüz. Geçip o da Jung Woo’nun yanına oturur.

“Neden bekliyorsun?” diye sorar. “Ona bir şey mi söyleyeceksin?”

“Evet, onunla konuşmam gereken bir şey var,” der Jung Woo yine, sakin sakin. Sonra yüzüne alaycı bir ifade gelir: “Asıl sen neden bekliyorsun?”

Jin Ki meydan okuyan bir tavırla gülümser. “O benim bileceğim iş…”

Jung Woo onun bu tavrına inanmaz gibi bakar. Sonra alaycı bir biçimde “hıh”lar:

“Hâlâ Berna’nın peşinde dolandığını söylemeyeceksin değil mi?? Onun senin bir hareketinle kucağına düşen o kalın kafalı kızlardan biri olmadığını hâlâ fark etmedin mi?!”

Bu defa Jin Ki yerinde doğrulur, Jung Woo’ya döner. Onun gözlerinin içine dik dik bakar:

“Bundan sana ne? Onun peşinde koşup koşmayacağımı sana mı soracağım?”

Sonra aldırmaz bir tavırla ekler:

“Hem ayrıca ben Berna’yı diğer kızlarla aynı kefeye koymuyorum. O benim için çok değerli…”

Jung Woo’nun suratı allak bullak olur. Kekeleyerek:

“N-nasıl yani??” diye bağırır. “Ne demek istiyorsun?? Yoksa…”

Sonra kafasını toplar, daha sakin bir sesle:

“Bana bak, aynı evin içindeyken onunla sevgili olamazsın!” diye konuşur. Bir yandan da işaret parmağını Jin Ki’nin göğsüne doğru uzatmıştır. Dişlerinin arasından: “Berna’yla sevgili olmanıza izin vermiyorum!” diye tıslar.

Bu defa Jin Ki de kızmıştır.

“Sen ne karışabilirsin ki? Bu Berna’yla benim aramda olan bir mesele…” Sonra gözlerini kısar, abartılı bir tavırla:

“Yoksa… yoksa sen Berna’ya âşık mısın?!” diye bağırır.

Yanlarından geçenler şaşkınlıkla dönüp bu iki çocuğa bakarlar. Jung Woo şaşırmıştır, kızarıp bozarır. Sonra öfkeyle:

“Ne münasebet!” diye bağırır, “O benim arkadaşım! Ben sadece onu senin gibi kadın avcılarından korumaya çalışıyorum!”

Jin Ki alaycı bir biçimde “hıh”lar, suratında küçümseyen bir gülümsemeyle:

“Merak etme, o kendini korumayı becerir,” der. “Senin tepene atlayıp ense traşı yaptığı günleri unuttun mu?”

(Doink!) Jung Woo’nun gözleri irileşir. Bir an durur, sonra o da:

“Diyene bak!” diye bağırır, “Asıl sen tokat yediğin günü hemen unutmuşa benziyorsun!”

(Doink!) Jin Ki’nin de gözleri iri iri açılır! Sonra Jung Woo’nun yakasına yapışır:

“Seni var ya…”

“Asıl ben seni…”

İki çocuk birbirinin yakasından tutmuş, yumruklarını sıkmış halde dövüşmeye hazır bir halde birbirlerini süzerken önlerinden:

“Jung Woo! Jin Ki! Siz böyle ne yapıyorsunuz??” diyen bir sesle irkilirler.

İkisi de aynı anda dönüp bakarlar. Berna, şok olmuş gözlerle onlara bakmaktadır!

“Utanmıyorsunuz değil mi böyle dövüşmeye??” diye paylar onları, “Kocaman çocuklarsınız! Neyi paylaşamıyorsunuz anlamıyorum ki!”

Jung Woo somurturken Jin Ki “hıh!” diye sırıtır, sonra kendi kendine: “inan bana bilmek istemezsin…” diye mırıldanır.

O sırada Berna’nın arkasında bir ses:

“Yakın arkadaşların galiba…” diye yorum yapar. Jung Woo ve Jin Ki dönüp bakınca, Berna’nın yanında dikilmekte olan Mert’i görürler. Berna ona döner:

“Evet, ikisi de çok yakın arkadaşlarımdır… Normalde böyle kavgacı çocuklar değillerdir ama… Neyse…” diye mırıldanır. Sonra Jung Woo ve Jin Ki’ye döner: “Çocuklar, bu arkadaşım Mert. Mert, bunlar da Jung Woo ve Jin Ki.”

İki kavgacı horoz somurtarak “memnun oldum…” diye mırıldanırlarken Mert:

“Ben de çok memnun oldum,” diye gülümseyip yeniden Berna’ya dönmüştür: “O halde bir gün seni bir gün Gyongbokgung Sarayı’na götüreceğim, sözüm söz! Ah, dur bir dakika, senin telefonunu alayım ben…”

Böyle deyip telefonunu çıkartır, Berna’nın numarasını kaydeder, sonra Berna’yı çaldırır. Jin Ki ve Jung Woo ise yüzlerinde: “bu da ne şimdii??” gibisinden ifadelerle onları izlemektedirler. Sonra Mert:

“Tamam o zaman, sonra görüşürüz…” deyip yanlarından ayrılır. Berna da yüzünde sevimli bir gülümsemeyle:

“Görüşürüz!” diye bağırır, sonra Türkçe olarak ekler: “Tanıştığımıza memnun oldum!”

Mert arkasını döner, o da Türkçe: “Ben de! Kendine iyi bak Berna!” diye bağırıp el sallar.

Jin Ki artık dayanamaz:

“Bu da kim böyle??” diye patlar. “Sen bu çocuğu nerden tanıyorsun Berna??”

“Okulda tanıştık, n’ooldu ki?” der Berna şaşırarak. Jung Woo asık bir yüzle:

“O da mı Türk?” deyince yüzünde yeniden bir gülümseme belirir: “Evet… Uzun zamandır ilk defa yüz yüze Türkçe konuşabileceğim birine rastladım… O kadar mutlu oldum ki anlatamam!”

Jin Ki bu kez alınmış bir şekilde:

“Aşkolsun… Bizim arkadaşlığımız sana yetmiyor mu?” deyince Berna gülmeye başlar. Onun saçını karıştırır.

“Olur mu öyle şey?? Sizin arkadaşlığınızı hiçbir şeye değişmem!” İki çocuğun yüzünde güller açarken ekler: “Ben sadece… hımm, nasıl anlatsam… biraz sıla hasreti çekiyordum galiba…”

Jin Ki heyecanla:

“Ooo, eğer öyle bir şey varsa bize söylemen yeterliydi! Seni Kore’deki en iyi Türk restoranlarına götürürüz!”

“Ya da Türk mahallelerine gideriz,” diye ekler Jung Woo. Berna iyice mutlu olmuştur. İkisinin ortasına geçer, ikisinin birden koluna girer:

“Çok teşekkür ederim! Şimdilik durumun o kadar vahim olduğunu zannetmiyorum, ama ileride lâzım olursa söylerim…” der. Sonra gülerek bir ona bir de diğerine bakar: “Eee, eve gelen var mı?”

Böylece üç çocuk neşeyle yürümeye başlarlar.

Sahne 7 (Ev) Akşam… Jung Woo odasında yine tek başına oturmaktadır. Ders çalışmaya çalışır, ama bir türlü başaramaz. Sıkıntıyla oflayarak masanın başından kalkar. Odasında bir sağa bir sola yürür. Sonra ani bir hareketle odadan çıkar. Koridoru geçip Berna’nın odasının kapısını çalar:

“Berna! Müsaitsen senle bir şey konuşabilir miyim?”

Berna odasında ders çalışmaktadır. Jung Woo’nun sesini duyunca elindeki kalemi bırakır, gidip kapıyı açar.

“Efendim Jung Woo? Ne oldu?”

“Şey…” Jung Woo sıkıntılıdır. Gözlerini kaçırarak: “Senle bir şey konuşmak istiyordum…”

“Tabii, gel içeri,” der Berna da. Jung Woo girer, Berna ona kendi yatağının üzerinde yer gösterir. Kendisi de onun karşısına, çalışma masasının sandalyesine oturur ve merakla Jung Woo’nun diyeceklerini beklemeye başlar.

Jung Woo derin bir nefes alır. Söze nasıl başlayacağını bilemez gibidir.

En sonunda:

“Bak Berna,” der, “Dün Min Hee’yle konuştuğumuz zaman bana bir şey söyledi. Ev arkadaşı arayan iki kız arkadaşından bahsetti bana.”

Berna usulca gülümser: “Biliyorum…”

“Biliyor musun?” Jung Woo şaşkınlıkla bakar ona. Berna:

“Evet, Min Hee’yle biz de konuştuk bugün,” der. Sonra bir an susar. (Tearliner – We Quit Us) Sonra Jung Woo’nun gözlerinin içine bakar:

“Ben… ben galiba kızlarla görüşüp onların evine geçeceğim Jung Woo…”

Jung Woo’nun birden gözleri irileşir. Şaşkınlıkla kekeleyerek:

“Ne?? Na…nasıl yani, hemen karar verdin mi?”

Berna burukça gülümser:

“Evet ya… Size yeterince sorun çıkardım şimdiye kadar… Bırakalım biraz da başkaları çeksin benim dertlerimi, öyle değil mi?”

Yapmacık bir kahkaha atar. Sonra: “Hem sen de bunu istemiyor muydun zaten?” diye ekler. “Odama benle bunu konuşmak için geldiğine göre kızların evine geçmemin daha doğru olduğunu düşünüyor olmalısın…”

Jung Woo bir an cevap veremez. Sonra yavaşça:

“Evet, öyle,” diye onu onaylar. “Yani, senin için daha rahat olur… Bizim gibi üç tane yaramaz oğlan çocuğuna daha fazla annelik yapmak zorunda kalmazsın böylece… Hem… hem yakalanmamak için her gün bıyık ve perukla evden çıkmak zorunda da kalmazsın!”

Berna gülerek onun sözünü keser:

“Bak bu son dediğin doğru! Ayrıca artık rahat rahat etek giyebilirim! Kız olduğum anlaşılmadan evden çıkabilmek için bol, salaş kıyafetlerle gezmekten ya da okulda üzerimi değiştirmek için yanımda koca bir çanta taşımaktan bıktım yahu!”

Jung Woo da güler. Sonra yüzündeki gülümseme kaybolurken:

“Evet,” diye mırıldanır… “Galiba hepimiz için en iyisi bu…”

İki çocuk bir an sessizce kalırlar. Sonra Jung Woo yerinden kalkar:

“Neyse… İşte ben de bunu konuşmak için gelmiştim… Meseleyi hallettiğimize göre ben artık gidebilirim.”

Böyle deyip kapıya doğru yürür, kapıyı açıp çıkar. Berna ise oturduğu yerde çivilenmiş gibi kalakalmıştır. Dalgınca:

“Doğru…” diye mırıldanır kendi kendine. “Hepimiz için en iyisi bu…”

Sahne 8 (Okul) Ertesi gün, Berna okul koridorunda yürürken arkadan birisinin kendisine seslendiğini duyar:

“Berna!”

Dönüp bakınca, Mert’in neşeyle el salladığını görür. Gülümseyerek onun yanına yaklaşmasını bekler.

“N’aber Mert?”

“İyidir, senden?”

“İyidir işte, ben de dersten çıktım, kütüphaneye gidiyordum…”

“Birlikte yürüyelim mi? Dışarıda hava çok güzel,” der Mert. Berna sevimlice başını sallar: “Olur tabii…”

Dışarıda yürürlerken Mert: “Ben de spor salonuna gidiyordum,” diye anlatır. “Yarım saat sonra antremanımız var…  Ben üniversitenin futbol takımındayım.”

“Gerçekten mi? Süpermiş,” der Berna. “Benim de bir arkadaşım okulun voleybol takımında. Üniversiteler arası şampiyonalarda bizim okulun çok iyi olduğunu duydum…”

“Eh, voleyboldaki kadar değilsek de futbol takımı olarak biz de fena değiliz,” diye güler Mert.

Aynı anda yürüdükleri yolun kenarındaki çimenler üzerine oturmuş, çay içmekte olan Min Hee ve Jung Woo’yu görürüz. Min Hee birdenbire sevinçle:

“Ah! Şu geçen Berna değil mi?” der, sonra bağırarak el sallamaya başlar: “Bernaaa! Berna gelsenize, biz burdayız!”

Berna merakla sesin geldiği yöne döndüğü zaman Min Hee ve Jung Woo’yu görüp bir an duraklar. Jung Woo da aynı anda Berna’nın Mert’le yürüdüğünü görmüş, şüpheyle kaşlarını çatmıştır: “Bu çocuk gene nerden çıktı?”

Berna Mert’e döner: “İleride arkadaşlarımı gördüm, onların yanına uğrayalım mı?”

Mert kaygısızca: “Sen nasıl istersen…” diye cevaplayınca iki çocuk Min Hee ve Jung Woo’nun yanına doğru ilerlerler.

“Selam Min Hee, Jung Woo,” der Berna onların yanına gelince, “N’apıyorsunuz böyle?”

“Güzel havanın tadını çıkarıyoruz,” der Min Hee sevimli bir gülümsemeyle. Sonra önündeki termosu işaret eder: “Ginseng çayı yapmıştım; Jung Woo Oppa’yı görünce onu da çay içmeden göndermedim.”

“İyi yapmışsın,” der Berna gülerek. Min Hee hemen:

“Siz de birer bardak içersiniz, öyle değil mi?” deyip yanındaki plastik bardaklara uzanmıştır. Berna ve Mert birbirlerine bakarlar, sonra “neden olmasın?” diye cevaplarlar.

Az sonra dört genç hep birlikte çay içip konuşmaktadır. Konuşan daha çok Mert’tir, genç adam neşeyle bir şeyler anlatıp durmakta, kızlarsa keyifle onu dinlemektedir. Jung Woo ise muhabbetin başından beri nerdeyse tek kelime etmemiştir, arada bir soğuk soğuk Mert’i süzmekte, çayından yudumlar alıp susmaktadır.

Sonunda Min Hee’nin ilgisini çeker bu durum:

“Oppaaa! Senin canını sıkan bir şey mi var? Neden hiç konuşmuyorsun?”

“Sınavlarının birinden yüz yerine doksan sekiz almıştır da, o yüzden surat asıyordur,” diye kıkırdar Berna. Jung Woo ona ters ters bakar.

O sırada Mert:

“Berna, bu arada hani Gyeongbok Sarayı’na gitmeyi düşünüyorduk ya… Bu Pazar ben müsaitim, ne dersin?” diyerek Berna’ya dönmüştür.

Berna henüz cevap veremeden Min Hee heyecanla:

“Ah, ne güzel! Biz de ne zamandır Gyeongbok’a gitmeyi düşünüyorduk, ama bir türlü fırsat bulamadık… Değil mi Oppa?” diye konuşur. Jung Woo şaşırarak: “Ne zaman düşündük?” deyince de çocuk gibi surat asar: “Aşkolsun Oppa! Seul’a geldiğimiz ilk sene bir türlü fırsat olup da gidememiştik ya hani… Sen de ileriki zamanlarda gideriz diye söz vermiştin…”

“Hiç hatırlamıyorum,” diye dudak büker Jung Woo. Berna, Min Hee’nin yüzünün asıldığını görünce:

“İsterseniz hep birlikte gidelim,” diye atılır, “Siz de görmediyseniz hep beraber gezmiş oluruz.”

Min Hee heyecanla el çırpar:

“Sahi mi! Bu süper olur! Double date gibi yani!”

(doink!) Berna ve Jung Woo aynı anda kıpkırmızı olurlar. Berna:

“Ah… Hayır yok canım, date falan değil, öylesine turistik bir gezi…” diye mırıldanır. Mert’se keyifle gülümsemektedir.

“O halde Pazar günü için anlaştık, değil mi?” der ve ayağa kalkar. “Şimdilik bana müsaade o zaman… Antremana yetişmem gerekiyor…”

Sonra Min Hee’ye dönüp neşeyle gülümser: “Tanıştığımıza çok memnun oldum. Çay için çok teşekkürler!”

“Bir şey değil,” der Min Hee ve Berna’yla ikisi, uzaklaşan Mert’e el sallarlar. Sonra Min Hee Berna’ya döner:

“Çok tatlı bir çocuk… Nerden tanıyorsun?”

“Tesadüfen tanıştık,” der Berna da. “Bizim elektrik elektronik mühendisliği bölümünde okuyormuş; son sınıf…”

“Yaaa,” der Min Hee etkilenmiş bir biçimde. Jung Woo’nun suratı iyice asılır.

Bu arada Berna da ayaklanmıştır:

“Ben sizi daha fazla rahatsız etmeyeyim arkadaşlar, çay için ben de teşekkür ederim,” deyip gitmeye davranır. Min Hee arkasından seslenir: “Berna! Ev için numarasını verdiğim arkadaşları aradın mı?”

Berna ve Jung Woo kısa bir an göz göze gelirler, sonra ikisi de bakışlarını kaçırırlar. Berna:

“Hayır, henüz aramadım… Ama bugün arayacağım…” der.

Sonra gülerek Min Hee’ye el sallar, arkasını dönüp yürümeye başlar. Yürüdüğü zaman yüzüne yine düşünceli bir anlam gelip yerleşmiştir…

Sahne 9 (Ev) Jin Ki ve Sun Yong’un ev halini görürüz. Sun Yong televizyonun karşısındaki kanepeye boylu boyunca uzanmış, bir yandan abur cubur yemekte, diğer yandan boş bakışlarla ekranı izlemektedir. Jin Ki saçını tepeden bir lastikle tutturmuş, salondaki masanın üzerinde repliklerini çalışmaktadır.

Berna dışarı çıkmak için uygun bir biçimde giyinmiş halde odasından çıkar. Koridordan geçip kapıdan çıkmadan önce salondaki ev arkadaşlarına seslenir:

“Millet, ben markete gidiyorum. İstediğiniz bir şey var mı?”

“Berna, biraz cips alır mısın?” der Sun Yong elindeki boş paketi sallayarak. Jin Ki ise:

“Ben de bira istiyorum,” der. “Benimkileri gene Sun Yong içmiş.”

“Hiç de bile, sen kendin içiyor, sonra da hatırlamıyorsun!” diye atılır Sun Yong. Jin Ki: “Manyak mısın, bu nasıl mümkün olabilir?” diye itiraz edince: “Kabul et Hyung, alkole hiç dayanıklı değilsin. Üçüncüden sonrasını hatırlamıyorsun ki!” diye cevabı yapıştırır. Berna gülerek “bunlar adam olmaz” gibisinden başını sallar ve çıkmak üzere kapıyı açar.

Birdenbire, karşı kapıda Chang Ui ile göz göze gelir!

(Golden Pops – Family) Berna derhal gerisin geri içeri kaçıp kapıyı çarpar gibi kapatır! Kafasında alarm zilleri çalmaya başlamıştır bile!

“Eyvah! Allah kahretsin! Perukla bıyığı unuttum!!! Ne yapacağım, ah, ne yapacağım??”

Sonra bir an yüzüne bir rahatlama gelir: “Belki de görmemiştir… Tabii ya…”

Fakat aynı anda kapının zili ısrarla çalmaya başlar. Berna panikle mercekten bakar. Chang Ui sanki görebilecekmiş gibi mercekten içeri bakmaktadır!

O sırada Jin Ki ve Sun Yong da koşup Berna’nın yanına gelirler. Berna ağlar gibi onların boynuna atlar, arkalarına saklanır:

“Hiiii! Kurtarın beniii! Gördü beni, gördü!”

“Sakin ol, kim gördü??” der Jin Ki hemen. Berna yüzünde büyük bir bozgun ifadesi ve panikle: “Chang Ui!” diye bağırır. Jin Ki:

“Emin misin, belki de görmemiştir,” deyince Berna umutsuzca başını iki yana sallar: “Hayır, kesinlikle eminim… Göz göze geldik…”

Bu arada zil ısrarla çalmaya devam etmektedir. Jin Ki yüzünü buruşturur:

“Yapacak bir şey yok,” diye umutsuzca başını iki yana sallar, “Kapıyı açıp onunla yüzleşmek zorundayız.”

“Hyung-nim, belki kapıyı açmazsak bıkıp gider, ha?” der Sun Yong yüzünde küçük bir ümitle. Jin Ki alaycı alaycı sırıtır: “Chang Ui’den bahsediyoruz burda! Sence öyle bir olasılık var mı?”

Sun Yong içini çeker: “Haklısın… Gerekirse sabaha kadar kapımızın önünde kamp kurar, gene de biz kapıyı açmadan vazgeçmez…”

Jin Ki “aynen…” diye mırıldanır ve içini çekip “ne olursa olsun…” diye mırıldanarak kapıyı açar. Berna ve Sun Yong onun arkasına sinmişlerdir. Yüzlerinde büyük bir korku vardır.

Kapıda Chang Ui’nin suratında sinir bozucu bir somurtma, parmağını zile dayamış, onların açmasını beklediğini görürüz. Kapı açılınca üç çocuğu tip tip süzer. Burnunun üzerindeki gözlüğü düzeltir. Sonra birden:

“Biliyordum!” diye bağırır! “Bunun böyle olduğunu biliyordum!”

Üç çocuğun üçünün de yüzü karmakarışık olur. Berna: “Bu iş buraya kadarmış…” diye mırıldanır, Sun Yong: “Elveda Berna… Elveda evimiz…” diye dudaklarını sarkıtır, Jin Ki uyuz bir biçimde dudaklarını büker.

“Bernardina’yı eve atmaya çalıştığını biliyordum!”

(Doink!)

Üç çocuk “hö??” diye kalırlar. Chang Ui yine tip tip Jin Ki’yi süzmektedir. Sonra Jin Ki’de birden jeton düşer. Berna’ya sarılır.

“Evet, Berna… eee yani Bernardina benim kız arkadaşım!” der. “Hem sana ne bundan?”

“Sanane mi?? Ev sahibemiz bize eve kız getirmeyi kesinlikle yasakladı, bunu bilmiyor musun sanki??” diye bağırır Chang Ui. “Böyle bir şeye izin veremem! Hele bunu zavallı güzeller güzeli Bernardina’ya yapmana asla müsaade edemem!”

Sun Yong “Güzeller güzeli Bernardina mı??” diye gözlerini kırpıştırırken Chang Ui çoktan Berna’ya dönmüştür.

“Bak sevgili Bernardina,” diye söze başlar, “Bu Jin Ki denen herif çapkının önde gidenidir. Seni de listesindeki kızların arasına eklemekten başka bir derdi yok! Lütfen bu oyunlara kanma…”

Berna kekeleyerek:

“Ah… Eh… Şey, been…” diye konuşmaya çabalar. Chang Ui ise onu dinlemez bile, konuşmaya devam etmektedir:

“Bak Bernardina. Biliyorum, sen buralara benzemez yerlerden geldin… Ve bizim gibi Doğulu erkekler senin çok ilgini çekiyor, sana egzotik geliyor olmalı… Evet biliyoruz, biz Uzak Doğulular çok yakışıklıyız… Ve bir Avrupalı kızın isteyeceği her şey vardır bizde… O yüzden çekimimize kapılman çok normal…”

Chang Ui konuştukça Berna’nın kaşı gözü seğirmeye başlamıştır. Sun Yong kendi kendine korkuyla: “Eyvaaah… Bir “Avrupalı” vakası daha geliyor,” deyip Chang Ui’nin kolundan çekiştirmeye başlar: “Hyung-nim! Chang Ui Hyung-nim!” Ama Chang Ui kendini kaptırmıştır bir kere:

“Ama lütfen şunu düşün: Bir kızın en değerli varlığı, iffetidir. Jin Ki’nin yatağından geçmek sana hiçbir şey kazandırmaz, sadece kaybettirir… Onun güzel yüzüne kanma sevgili Bernardina… Güzellik hiçbir zaman namusun yerini tuta-“

“ÇOTANKKKK!”

Berna’nın yumruğu Chang Ui’nin suratında patlar. Chang Ui’nin gözlüğü bir tarafa, kendisi bir tarafa uçar! Berna kızgın bir boğa gibi solumaktadır.Öfkeyle:

“Sen kimin namusuna laf ediyorsun ulaannnn!” diye bağırır. “Benim namusumu korumak sana mı kaldı?? Kimin evine istersem gelirim, sana mı sorcam! Aghlaspvjüğdşajsdj!”

(Son kısımlar Türkçe küfür olduğu için bizimkilerin kulağına böyle geliyor :D) Ve öfkesini kusan Berna hınçla koşturarak merdivenlerden iner, apartmandan çıkar.

Jin Ki hemen “Bernardina!” diye onun peşinden koşar. Chang Ui üzerinden buldozer geçmiş gibi yerde iki seksen kalakalmıştır. “O neydi ya… Ben kimim?? Nerdeyim??” diye sayıklamaya başlar. Sun Yong onun başına gelir, yüzüne eğilir ve sırıtır:

“Ben seni uyarmaya çalışmıştım Hyung… Akdenizli kızlara böyle şeyler demeye gelmiyor… Öfkelerinden Tanrı bizi korusun!!!”

Sonra üşümüş de ürpermiş gibi “bırrr!” deyip titrer!

Sahne 10 (Dış mekân) Bu sırada Berna dışarı çıkmış, sokakta koşturmaya başlamıştır. Jin Ki onun peşinden soluk soluğa çıkar; sağına soluna bakıp Berna’yı ileride koşarken görünce o yöne seğirtir. Berna’nın sokaklarda koşmaya devam ettiğini, nihayet bir çocuk parkının kenarına gelince soluk soluğa durduğunu görürüz. Salıncaklardan birinin demirine tutunup derin derin soluklanır.

Az sonra Jin Ki de aynı yerden koşarak geçer. Sonra birden Berna’yı parktaki salıncaklardan birinde görüp, yüzünde bir rahatlama ifadesiyle yavaşlar. Yavaşça yürüyerek onun yanına gider.

(tearliner- http://www.youtube.com/watch?v=0qMd16-5lqA&feature=related)

Berna salıncaklardan birine oturmuş, üzgün üzgün düşünmektedir. Jin Ki sakince gelir, onun başında dikilir. Berna üzüntüyle yüzünü kaldırır, onun yüzüne bakar.

“Aptal bir herifin bir lafı için kendini üzmeyeceksin, öyle değil mi?” der Jin Ki. Yüzü ciddidir. Berna:

“Onun laflarını taktığım falan yok,” der sıkıntılı bir tavırla. Jin Ki:

“O halde neden böyle kaçar gibi koştun?” deyip onun yanındaki salıncağa oturur. Berna ayağıyla kendini hafif hafif sallamaktadır. Omuz silker:

“Sorun sadece bu değil ki… Sorun…” deyip duraklar. Jin Ki merakla onun sözünü tamamlamasını beklemektedir. Sonra Berna derin bir nefes alır, sıkıntıyla:

“Ben başka bir ev buldum Jin Ki,” der yavaşça… “Oraya geçiyorum…”

Jin Ki’nin yüzüne büyük bir hayalkırıklığı gelip yerleşir.

“Ama neden??” diye haykırır. “Berna bizden bıktın mı yoksa?? Sana yeterince iyi davranmıyor muyuz?” Sonra bir an duraklar, korkuyla: “Ben miyim, yoksa asıl sorun ben miyim? Bilmeden bir hata mı yaptım, seni kırdım mı yine?”

“Hayır hayır, saçmalama, yok öyle bir şey!”

“Eee, o zaman sorun ne??” diye haykırır Jin Ki de. Yüzü acıyla çarpılmıştır.

“Sorun şu ki, ben sizi her gün, her an tehlikeye atıyorum!”

Berna’nın bu aniden gelen lafına çok şaşırır Jin Ki.

“Ama bu çok… çok saçma!” diye itiraz etmeye çabalar. Berna yorgunca gülümser:

 “Öyle olduğunu sen de biliyorsun… Benim yüzümden her an yakalanma ve evden atılma tehlikesi içindesiniz! Bir anlık dalgınlığım nelere mal oluyor…”

“Ama gördün işte! Chang Ui seni Bernardina zannetti!” diye itiraz eder Jin Ki, ama Berna:

“Bugünlük kurtarmış olabiliriz, ama yarın evsahibesinin baskın yapmayacağı ne malum?” diye haykırır. “Ya da başka birinin gidip ona yetiştirmeyeceği, ya da… bilmiyorum işte! Sonuçta ben bu evde kaldıkça sizin başınıza beladan başka bir şey getirmiyorum!”

Jin Ki ne diyeceğini bilemeden kalmıştır. Sonra Berna:

“Yeni bir ev buldum,” der yavaşça. “En kısa zamanda toparlanıp oraya taşınacağım… Sizi de artık rahat bırakacağım…”

Jin Ki derin bir nefes verir, salıncağın iki yanındaki iplere sıkıca tutunup başını sıkıntıyla geriye doğru atar. Sonra birden, aklına bir fikir düşer. Heyecanla başını kaldırır:

“Küçük Prens’in gülü ne diyordu Berna, hatırlasana: Kelebeklerinin olmasını istiyorsan, tırtıllara katlanmak zorundasın!”

Sonra heyecanla ayağa kalkar, gelip Berna’nın olduğu salıncağın dibinde diz çöker. Umutla ve korkuyla onun yüzüne bakar:

“Sen bizim kelebeğimizsin Berna,” der duygu dolu bir sesle. “Senin bizim için değerin öyle büyük ki, bu uğurda katlanılması gereken birkaç tırtılın hiçbir önemi yok… Biz senin bizle kalman için yakalanma riskini almaya razıyız! İstersek hep birlikte evden atılalım, gerekirse başka bir yer buluruz! Lütfen sırf bu sebepten dolayı evden ayrılma…”

Berna’nın dudakları titremektedir. Yüzünde duygu dolu bir ifadeyle Jin Ki’ye bakar, gözleri nemlenmiştir. Sonra usulca gülümser:

“Teşekkür ederim,” der fısıltı gibi çıkan bir sesle. “Bunları duymak benim için her şeyden önemliydi…”

“O halde kalıyorsun!” der Jin Ki yüzünde zafer pırıltılarıyla. Berna dudaklarını ısırır:

“O kadar basit değil… Sen böyle düşünüyor olabilirsin, ama Sun Yong ve Jung Woo belki başka türlü düşünüyorlardır…”

“Haha! Çok saçma! Eminim onlar da benimle aynı şeyi söyleyecek!”

“Hayır işte!” der Berna. “Jung Woo gitmemin hepimiz için daha doğru olacağını söyledi!”

Jin Ki şaşkınlık içinde duraklar. Sonra:

“Ciddi olamazsın!” der. “Tamam; bencil, kendini düşünen, prensiplerinden ödün vermeyen, hatta gıcık bir herif olabilir, ama Jung Woo bile senin evden gitmeni istiyor olamaz! Yooo, yanlışın var Berna!”

Berna içini çeker: “Bana kendi söyledi Çingu…”

Sonra yorgunca gülümser. Jin Ki’ye sevgiyle bakar.

“Sen boşver bunları… Sonuçta ben nereye gidersem gideyim, her zaman sizin arkadaşınız olarak kalacağım…”

Jin Ki bunun üzerine başka bir şey diyemez. İki çocuk sessizlik içinde öylece kalırlar…

Sahne 11 (Gyeongbok Sarayı) (Prologue) Yine cıvıl cıvıl, güzel bir bahar günü. Kamera yollardaki, sokaklardaki, Seul’ün turistik yerlerindeki insan manzaralarını gösterir.

Sonra Berna, Mert, Jung Woo ve Min Hee’den oluşan dörtlüyü görürüz. Berna ve Min Hee şapkalarını takmış, ellerine birer turist broşürü almış, Gyeongbok sarayını gezmeye gelen kalabalığın arasına karışmışlardır. Mert de son derece şık, spor giyinmiş olarak onlara gülümseyerek eşlik etmektedir. Jung Woo’yu ise yine gömlek-kumaş pantolon ikilisi içinde görürüz. Söylemeye gerek var mı, somurtmaya devam etmektedir!

Birden kamera saray binalarının birinin duvarı arkasına saklanıp dört genci izleyen iki çocuğa döner: Dedektifçilik yapan bu iki çocuk Sun Yong ve Jin Ki’den başkası değildir!

Sun Yong mızmızlanmaktadır:

“Jin Ki Hyung-nim, bizim burda ne işimiz var?? Berna ve Jung Woo sevgilileriyle double date’e çıktılar, biz niye onların peşinden geziyoruz ki??”

“Çünkü bizim salak Jung Woo Berna’yı şu Mert denen heriften koruyamaz da, o yüzden!” der Jin Ki. Dudaklarını yine uyuz bir biçimde bükmüştür: “Bu çocuğu hiç gözüm tutmadı… Durup dururken Berna’ya musallat oldu herif!” Sonra Sun Yong’a döner: “Söylesene Sun Yong, bu hoş bir şey mi?? Yani ne idüğü belirsiz elin herifi gelip bizim ev arkadaşımıza sarkıyor!”

“Elin herifi mi? Hyung-nim, adam Türk! Berna da Türk… Bu durumda elin herifi biz olmuyor muyuz sence??”

“Hiç de bile!” diye haykırır Jin Ki. “Biz Berna’yı daha uzun süredir tanıyoruz! Hayır efendim, hangi milletten olduğumuzun bir önemi yok, elin herifi, o züppe Mert işte!”

Sonra yine uyuz olmuş gibi dudak büker:

“Zaten tipsiz herifin teki! Berna’nın onunla ne işi var hiç anlamıyorum…”

“Tipsiz mi? Hyung-nim, yani göz var izan var, yapma rica edeceğim…” der Sun Yong cık cıklayarak. O sırada bizim dörtlünün yanından geçen bir grup kızın durup birbirlerine heyecanla Mert’i işaret ettiğini görürüz. Sun Yong “ben demiştim” gibisinden sırıtır; Jin Ki ise surat asar: “Orda ben olsaydım, Mert havasını alırdı!”

Bu arada bizim dörtlü sarayın geniş bahçesinde ilerlemeye başlamıştır bile. Sun Yong ve Jin Ki onları kaçırmamak için koştururlar.

“İyi ki geldik, öyle değil mi oppa?” diye Jung Woo’nun kolunu tutup neşeyle konuşmaktadır Min Hee. Berna bağırarak:

“Vaooov, şu tavan süslemelerine bakın!” diye sarayın tavanlarını işaret eder, “Bütün bunlar da taa 14. Yüzyıldan mı kalmış Jung Woo?”

Jung Woo cevap vermek için ağzını açmıştır ki Mert:

“Hayır hayır, saray 1592 yılında Japon istilası sırasında tamamen yanmıştır,” diye açıklama yapar. “Bütün bu gördükleriniz 1867 yılında saray yeniden inşa edildikten sonra yapılanlardır…”

Jung Woo ona ters ters bakar: “Koreli olan sen misin, yoksa ben miyim??”

Bu arada Mert onu duymamış, anlatmaya devam etmektedir:

“Bu geniş avluyu görüyor musunuz? Burada yüksek rütbeli devlet memurları mevkiilerine göre sıralanır, kralın geçişini beklerlerdi. Şu kapının adı Geunjeongmun dır. Gördüğünüz gibi üçe bölünmüştür ve ortadaki geçiş kapısından sadece kral geçme hakkına sahiptir…”

Kızlar hayranlıkla sarayın onlarca metre yükseklikteki tavanını, duvar işlemelerini, her taraftaki ejderha ve diğer hayvan heykellerini izlemeye başlarlar. Dört bir yanları dünyanın her yerinden gelen turistlerle çevrilidir. Bir ara, bir Japon grubunun yanından geçerken Berna aniden şaşkınca duraklar:

“Oh! Az önce yanımdan geçen grupta Sun Yong yok muydu??!”

Sonra durur, kendi kendine güler:

“Saçmalama kızım Berna! Artık Uzak Doğulu’ları birbirinden ayırmaya başladığını düşünüp sevinmiştin, ama baksana, hiç ilerleme kaydedememişsin: Her gördüğün adamı kendi ev arkadaşına benzetiyorsun!”

Berna kendi saflığına gülerek yürümeye devam ederken Sun Yong son anda Japon turistlerin arasına karışıp görülmekten kurtulduğu için için derin bir oh çeker!

Sahne 12 (Roof bar) (Clazziquai – Wizard of OZ) Dört gencin sarayı gezmeyi bitirdikten sonra şehirde gezmeye devam ettiğini izleriz. Salaş bir restoranda yemek yer, şehrin sokaklarında dolaşır, bir alışveriş merkezindeki mağazalara bakarlar. Sun Yong ve Jin Ki de sürekli dördünün peşlerindedir! Zaman zaman içlerinden biri tarafından görülmekten son anda kurtulurlar. (Ki bunun üzerine bayağı geyik sahneler döner burda, onları da sizin hayal gücünüze bırakıyorum :D)

Nihayet Mert, Berna, Jung Woo ve Min Hee, yüksek bir alışveriş merkezinin en üst katına çıkmışlardır. Mert:

“Şimdi sizi götüreceğim mekân oldukça hoş bir yerdir,” diye anlatmaktadır. “Arada bir arkadaşlarla bir şeyler içip jazz dinlemek için buraya geliriz. Temiz, nezih bir yerdir…”

“Senin gibi conconlar için iyidir tabii…” diye mırıldanır Jung Woo. Berna onu duyup kaşlarını çatarak hemen ona bir dirsek atar! Jung Woo “hınk!” diye karnını tutarak iki büklüm olur.

Dört genç içeri girerler. Garsonlar tarafından iltifatlarla karşılanarak sahneyi tam da karşıdan gören bir masaya oturtulurlar.

Bu sırada yine Jin Ki ve Sun Yong’u görürüz. Berna ve diğerlerinin girdiği mekânı uzaktan uzağa süzerler. Jin Ki gözlerini kısıp:

“Bu hiç hoşuma gitmedi…” diye mırıldanır. “Adamın seçtiği mekâna bak! Kıza içirip içirip sarhoş edecek, bir yandan da duygusal müziklerle kanına girecek!”

“Hyung-nim, sence de biraz fazla abartmıyor muyuz?” der Sun Yong yine. “Berna kocaman kız, kendini korumayı başarabilir.”

“Olsun… İşi şansa bırakamayız,” der Jin Ki ve Sun Yong’u çekiştirir: “Gel benimle!”

Bu arada içeridekilerin bir masada oturmuş, yüzlerinde keyifli bir ifadeyle (Jung Woo hariç tabii…) slow müzikler çalan bir piyanisti dinlediklerini görürüz. Berna neşeyle sağ yanında oturan Mert’in kulağına eğilir:

“Burası gerçekten çok güzel bir yermiş Mert! Bizi getirdiğin için teşekkür ederim…”

“Rica ederim. Yine gelelim, ben bugün çok eğlendim,” der Mert de, müziğin sesini bastırmak için onun kulağına eğilerek. Jung Woo ikisini ters ters süzer. Bu arada Min Hee de ona bakmaktadır.

“Ne iyi ettik de bugün Mert ve Berna’yla çıktık, değil mi oppa?” der gülümseyerek. Jung Woo bakışlarını Mert ve Berna’nın üzerinden ayırır, Min Hee’ye çevirir. Kendini gülümsemeye zorlar:

“Evet, iyi oldu,” der. “Ne zamandır dışarı çıkmıyorduk…”

Fakat sonra, eklemeden edemez:

“Yalnız şu ukala herife gıcık oldum… Beyefendi her şeyi biliyor sanki!”

“Anlaşılan gezmeye ilgisi var,” der Min Hee, “Bence akıllı ve bilgili bir çocuk.”

Jung Woo ona hayalet görmüş gibi bakar:

“Ciddi olamazsın!”

“Yoo, gayet ciddiyim,” der Min Hee de. Sonra yüzüne geniş bir gülümseme yerleşir: “Ne oldu? Yoksa onu övdüm diye kıskandın mı?”

Jung Woo kekeleyerek:

“Ne?! Ben mi? Yok artık!” diye bağırır. Mert ve Berna merakla onlara bakınca utanarak boğazını temizler. Min Hee ise epeyce eğlenmiştir, şirin şirin güler.

Bu sırada müzikler slow’a dönmüş, ortam loşlaşmış, insanlar dans etmek için ayağa kalkmaya başlamıştır. Min Hee yüzünde hevesli bir ifadeyle:

“Oppa? Biz de dans edelim mi?” diye sorar.

Jung Woo gönülsüzdür, ama sonra Min Hee’nin yüzündeki hevesi görünce onu kıramaz. Elinden tutup kız arkadaşını dansa kaldırır.

Berna ve Mert ise içkilerini yudumlayıp onları izlemektedirler. Mert yüzünde hoş bir gülümsemeyle:

“Çok tatlı arkadaşların varmış Berna,” der ona. “Özellikle Min Hee çok sevimli bir kız.”

“Öyledir,” der Berna da. “Aslında Jung Woo da iyidir ama… Nedense bugün havasında değildi galiba…”

“Bence Jung Woo benden pek hoşlanmadı,” der Mert de. Berna hemen: “Onu da nerden çıkardın?” deyince: “Öyle, öyle,” diye ısrar eder. Sonra gülümseyerek:

“Önemli değil… Ben siz bayanlara kendimi sevdirebildiysem, benim için kâfi…”

Berna şirince gülümser. Bu sevimli çocuğa kanı kaynamıştır.

O sırada Mert:

“Biz de dans edelim mi?” diye sorar. Berna piste bakar. Min Hee ve Jung Woo hâlâ el ele dans etmektedirler.

“Neden olmasın?” diye yanıtlar ve Mert’in elinden tutarak piste doğru ilerler.

Min Hee onları görünce neşeyle gülümseyip el sallamaya başlamıştır. Ama Jung Woo’nun hiç hoşuna gitmemiştir bu durum. Birden keyfi kaçar. Sonra Min Hee’nin kulağına eğilir:

“Min Hee-ya! Ben biraz yoruldum; artık otursak olur mu?”

“Olur tabii,” diye onu yanıtlar Min Hee. İki çocuk yerlerine dönerler.

Berna ve Mert ise bir yandan dans etmekte, bir yandan da konuşmaya devam etmektedirler. Mert:

“Burada üniversiteyi bitirdikten sonra belki Türkiye’ye döner, orada master yaparım,” diye gelecek planlarını anlatmaktadır. “Uzun yıllardır Türkiye’den ayrıyım… İş bulmak veya yüksek lisans için geri dönmek güzel olurdu…”

“Neden olmasın? Eminim ki rahatlıkla iş bulursun,” der Berna da. Mert ona bakar:

“Ya sen? Galiba sen de bir-iki aya kadar Türkiye’ye dönüyorsun…”

Berna birden durgunlaşır. Sonra hafifçe gülümser:

“Evet, öyle… Sadece bir dönemliğine geldim ben… Yaz döneminde Türkiye’ye dönmeliyim ki burda alamadığım iki dersi daha alıp mezun olabileyim…”

“O zaman senin de burda çok vaktin kalmamış… Yaza şurada ne kaldı?” der Mert. Berna “Hıhı…” diye onaylar. Sonra da gözle görülür biçimde durgunlaşır.

Masada ise Min Hee’nin sıkılmaya başladığını görürüz. Jung Woo hiçbir şey söylemeden, dalgın bakışlarla pisttekileri izlemektedir.

En sonunda Min Hee:

“Oppa… Ben lavaboya gidiyorum…” deyip masadan kalkar. Jung Woo onu duymamıştır bile. Az önce neşeyle dans ederlerken şimdi derin bir sessizliğe bürünmüş olan Berna ve Mert’i merakla izlemekte, yüzlerinden bu durumun sebebine dair bir şeyler çıkarmaya çalışmaktadır.

Birden, dans edenlerin arasından geçmekte olan gözlüklü, salak tipli bir garson:

“Afedersiniz efendim!” diye kendine yol açmaya çalışırken elindeki tepsiyi pat diye Mert’in üzerine boca eder! Mert tepeden tırnağa içkiye bulanmıştır.

Garson kekeleyerek: “A-afedersiniz efendim! Hemen temizliyorum…” diye cebinden bir mendil çıkarır, ama temizlemek yerine çocuğun üstünü başını daha da berbat eder. Mert dayanamaz:

“Siz bırakın lütfen! Ben hallederim,” deyip garsonun elinden mendili alır, kendisi yapmaya başlar. O sırada olanları şaşkınlıkla izlemekte olan Berna’nın birden gözleri irileşir:

“Jin Ki!”

Garson birdenbire elindeki tepsiyi alıp koşa koşa uzaklaşır! Berna arkasından hayret içinde bakakalır:

“Bugün aklımı kaybediyorum! Her baktığım yerde ev arkadaşlarımı görmeye başladım!”

Sonra dudak büker: “Ama o garson hakikaten Jin Ki’ye çok benziyordu…” Ama hemen sonra garsonun inek yalamış gibi olan saçlarını, kalın gözlüklerini ve peltek konuşmasını düşünüp kendi kendine güler: “Jin Ki gerçekte böyle olsaydı, heralde intihar ederdi!”

(Aynı anda restoranın mutfağına kaçmış, kıs kıs gülmekte olan Jin Ki’yi görürüz. Nasıl etmişse etmiş, garson kılığına girmeyi başarmıştır. Az önceki garson, gerçekten de kendisidir!)

Bu arada Mert üzerindeki içki lekelerini mendille silmenin yolu olmadığını anlamış, üzüntü içinde Berna’ya dönmüştür:

“Berna! Kusura bakmazsan ben lavaboya gideyim… Bunu böyle temizlemek mümkün değil…”

“Elbette Mert, sen işine bak,” der Berna, sonra da ekler: “Geçmiş olsun bu arada…”

“Ne yaparsın, görünmez kaza işte,” diye gülümser Mert ve lavabonun yolunu tutar.

Berna da çaresiz, masaya döner. Masada sadece Jung Woo vardır.

“Hayrola? Sevgili arkadaşının üzerine içki mi döktüler?” der Jung Woo sırıtarak. Berna ona ters ters bakar:

“Senin bugün neyin var Allahaşkına?? Nedir bu terslikler, bu havalar??”

“Hiiiç, neyim olacak,” diye dudak büker Jung Woo. “Sadece, o Mert denen çocuktan hoşlanmadım, hepsi bu.”

Berna sabırlı olmaya çalışarak derin bir nefes alır:

“Bazen sana inanamıyorum Jung Woo! Çocuğun nesi var; gül gibi çocuk…”

“Siz kızlar için öyledir tabii; nerde ukala adam var, hepsine bayılırsınız…” der Jung Woo bilgiçlikle. Berna:

“Öfff, hiç senle uğraşamam…” deyip elindeki içkiyi karıştırmaya başlar.

Jung Woo onu kırdığını anlamıştır. Bir süre kaşları çatık, sıkıntılı bir ifadeyle susar. Sonra birden:

“Özür dilerim,” deyiverir. “Kötü bir niyetim yoktu… Sadece… sadece Mert’ten hoşlanmadım, hepsi bu.”

Berna ilk defa gülümser: “Eh… Dürüst davrandın, e bu da bir şeydir…”

O sırada müzik bir anlığına kesilir. Sonra piyano, yepyeni bir şarkıya başlar: She Could Be You çalmaktadır.

Jung Woo Berna’ya bakar, Berna ona bakar. Jung Woo:

“Dans edelim mi?” diye sorar.

Berna sevimlice gülümser, başını sallar. Jung Woo elini uzatır. Onun narin elini tutar, iki genç piste doğru ilerlerler.

Biraz sonra, bir eli Jung Woo’nun elinde, diğeri onun omzuna yaslanmış haldeyken düşünmektedir Berna. Seul’da çok az vaktinin kaldığı düşüncesi bıçak gibi saplanmıştır aklına. Jung Woo da sessizdir.

Birden başını kaldırır Berna, Jung Woo’ya bakar. O da kendisine çevirir bakışlarını. Berna hüzünle:

“Biliyor musun, burada iki aydan daha az vaktim kaldı…” der. “Haziran bitmeden Türkiye’ye dönmek zorundayım…”

Jung Woo ağzını açar, ama bir şey diyemez. Sonra:

“Düşünüyorum da Berna,” diye söze başlar. Berna merakla başını kaldırır, ne diyecek diye ona bakar. Jung Woo’nun yüzüne hafif bir sıkıntı düşmüştür. Nasıl söyleyeceğini bilemez gibidir. Sonra birden, “Amaaan, ne olursa olsun!” gibi boşvermiş bir ifade gelir yüzüne. Bir çırpıda:

“Acaba evden ayrılmasan mı?” deyiverir.

Berna sevinç ve şaşkınlık içinde durur, onun yüzüne bakar. Jung Woo bu bakışı yanlış anlar, hemen:

“Yani… Yani istersen tabii!” diye ekler. “Sen bilirsin yani… Ama bence… Yani, benim fikrimi soracak olursan… yani, şeyy… düşünsene, iki aydan az bir zaman kaldı, şimdi tekrar taşınmakla uğraş, eşya taşı falan, zor işler bunlar…”

Berna hâlâ hiçbir şey demeden durup onun yüzüne bakmaktadır. Jung Woo artık gerilmeye başlamıştır, tam: “neyse boşver, unut gitsin,” diyeceği sırada Berna:

“Çok isterim!” der hıçkırır gibi. Sonra yutkunur, daha alçak bir ses tonuyla: “Çok isterim…” diye tekrarlar.

Jung Woo’nun yüzüne muhteşem bir gülümseme gelip oturur. Sevinçle Berna’ya bakar:

“Gerçekten mi?? Yani cidden gitmiyor musun?”

Berna şirin şirin gülümseyerek:

“Yani şimdi, eşya taşımak, yeniden yerleşmek falan… Üfff, bir sürü iş!” der şakacı bir sesle. Jung Woo ufak bir kahkaha atar. Berna da gülmektedir. Sonra, yüzünde derin bir sevgi ve rahatlama ifadesiyle, başını Jung Woo’nun göğsüne yaslar. Jung Woo da yüzünü, onun saçlarına gömer. İki genç, yüzlerinde mutlu bir tebessümle dans etmeye devam ederler…

Görüntü, masasına dönmüş, geçip oturmak üzereyken onların bu halini gören Min Hee’nin şok içindeki yüz ifadesinde donup kalır.

Posted in Uncategorized | Tagged , , , | 46 Comments

5. Bölüm

Shawn Hlookoff – She Could Be You

Edward Chun – Everything

zitten – feel alright

zitten – because

edward chun – give my love

Clazziquai – Gentle Giant

Sahne 1 (Ev) Sahne, yüzünde ciddi bir ifadeyle ayakta dikilmekte olan Jung Woo ve karşısında ona silah doğrultmuş mafya babası görüntüsü ile açılır. Jung Woo ciddiyetle:

“Annemle kız kardeşimi bırakın,” der. “Ne konuşacaksak biz konuşalım…”

“Sen önce parayı çıkar, sonra pazarlık et,” diye sırıtır mafya babası.

“Üzerimde para yok,” der Jung Woo yine ciddi ama sakin olmaya çalışan bir ses tonuyla. “Bakın, isterseniz senet imzalayayım. Ama şu anda üzerimde o kadar para yok!”

“Çok yazık!” diye sırıtır mafya yine; “O zaman annen ve kız kardeşin bizimle kalacak demektir…”

“Bırakın onları diyorum!” diye bağırır Jung Woo, artık sükunetini kaybetmek üzeredir. Sonra birden mafya babasının üzerine atılmak için hamle yapar! Fakat patronun adamları derhal kollarına yapışırlar, birisi karnına hızlı bir yumruk atar! Jung Woo iki büklüm olurken annesi ve kız kardeşi çığlık çığlığadırlar.

Birden kapıdan bir ses:

“Bırakın onu! Para istiyorsanız ben vereceğim!” diye bağırır.

Bütün başlar kapıya doğru döner. Kapıda Berna, cesur olmaya çalışarak, fakat dudakları titreyerek onlara bakmaktadır.

Mafya babası ona bakarak:

“Vay vay vay,” diye sırıtır, “Küçük bey kız arkadaşını da yanında getirmiş… Gel bakalım tatlım…”

Berna irkilerek geriler. Jung Woo dişlerinin arasından zorlukla:

“Berna…” diye bağırır, “Tanrı aşkına, senin burda ne işin var?!”

Berna ona bakar, sonra tekrar mafya babasına döner:

“Lütfen Jung Woo’yu ve ailesini rahat bırakın. Alın!” Böyle deyip çantasını boşaltır, kredi kartları, paralar yerlere saçılır: “Bakın bütün param bu… Lütfen alın ve onları bırakın!”

Mafya babası göbeğini tutarak kahkahalar atar. Sonra Berna’ya yaklaşır, sert bir hareketle onun çenesini tutar. Berna dehşetle ona bakarken Jung Woo yine adama doğru bir hamle yapmış, fakat diğer korumalar tarafından engellenmiştir. Mafya babası kızın yüzünü sağa sola çevirir, Berna ise kendini kurtarabilmek için onun ellerine yapışmıştır. Birden mafya babasının gözü, Berna’nın elindeki yüzüğe takılır.

“Ooooo! İşte bak bunu alırım,” der ve yüzüğü Berna’nın parmağından koparır gibi çıkarır. Jung Woo:

“Yapmayın!” diye atılırken Berna da:

“O olmaz! Lütfen onu almayın!” diye çırpınmaya başlamıştır. Mafya babasının yüzüne geniş bir gülümseme yerleşir:

“Demek bu kadar değerli ha! Evet, hakikaten de öyle görünüyor, şu taşın büyüklüğüne de bakın!”

Sonra tekrar Berna’ya döner:

“Pekala agasshi… Bu seferlik sizin güzel hatrınız için bu genç adamı ve ailesini bağışlıyorum… Fakat…” Tekrar dehşet içindeki Jung Woo ve ailesine döner: “Babanız olacak adama söyleyin, bir daha bu kadar şanslı olmayabilir!”

Ve gürültülü bir kahkaha savurarak evin kapısını tekmeyle açar, çıkıp gider. Adamları da son an’a kadar silahlarını Jung Woo’nun üzerinden ayırmaz, en sonunda onlar da koşarak uzaklaşırlar.

Anne ve kız kardeşi koşarak gelir, Jung Woo’ya sarılırlar. Jung Woo ise yüzünde büyük bir suçluluk ve üzüntü ile, düştüğü yerde derin derin soluyan Berna’ya bakmaktadır.

Sahne 2 (Opera binası) Jin Ki’nin son bir umutla opera binasının önünde Berna’yı beklediğini görürüz. Çevresinden güzel giyimli insanlar geçip binaya girmektedir. Saat 8’e birkaç dakika kalmıştır. Jin Ki umutsuzca sağa sola bakınmakta, Berna’nın son anda bir yerlerden koşarak geleceğini ummaktadır. Telefonunu çıkarır, arama yapar, fakat karşı taraftan “Aradığınız kişiye şu anda ulaşılamıyor” sesi işitilir.

Sahne 3 (Park) Jung Woo ve Berna bir parkta, bir bankın üzerinde oturmaktadırlar. İkisinin de yüzünde acıklı bir ifade vardır.

Jung Woo gözlerini yere diker. Üzüntüyle:

“Bunu neden yaptın?” diye sorar.

Berna omuz silker. Yorgunca:

“Başka ne yapabilirdim ki?” der, “Sizi öylece izleyecek değildim ya…”

“Ama dedenden kalan yüzük gitti…” der Jung Woo. Berna’nın gözleri dolar, zorlukla yutkunur. “Biliyorum…”

Sonra gözlerinde yaşlarla gülümsemeye çabalar:

“Olsun… Sizin hayatınızdan değerli değil ya… Çok şükür annenle kız kardeşine bir şey yapamadılar!”

Jung Woo yine bir süre susar. Sonra:

“Teşekkür ederim…” der. “Sen olmasan… sen olmasan…”

Başını çevirip Berna’ya büyük bir minnetle bakar. Berna da ona bakar, üzgün, ama vicdanı rahat bir biçimde gülümser.

(She could be you)

Sahne 4 (Opera binasının önü) Jin Ki hâlâ umutsuzca opera binasının önündeki merdivenlerde beklemektedir. Artık dışarıda kimse kalmamıştır. Jin Ki saatine bakar. Saat 10’a 5 vardır.

Sonra Jin Ki yüzünde büyük bir umutsuzluk ifadesiyle yerinden kalkar. Yorgun adımlarla yürümeye başlar. Bir çöp kutusunun yanından geçerken elindeki çiçek demetini çöpe atar. Kamera çöpteki çiçeklere odaklanır, Jin Ki yürüyerek uzaklaşır.

Sahne 5 (Ev) Berna yatağına uzanmış, elleri başının arkasında kenetli, gözlerini üzüntüyle tavana dikmiştir. Birden telefon çalar. Berna telefona bakınca açıp açmamakta kararsız kalır. Nihayet açıp kulağına götürür.

“Alo?”

“Benim güzel kızım nasılmış bakalım?” der karşıda babasının sesi. Berna’nın yüzüne hüzünlü bir tebessüm gelir.

“İyiyim babacığım, siz nasılsınız?” der.

“Sesin pek de öyle gelmiyor ama…” der babası kaygıyla. “Kızım, bir şeyin mi var yavrum?”

“Hayır hayır, ben gayet iyiyim,” diye yalan söyler Berna. “Sadece biraz yorgunum babacığım… Sınav dönemi, malum…”

Babası pek inanmamıştır ama yine de kızının fazla üzerine gitmez.

“Kendini çok yorma evladım… Bak annen de selam söylüyor. Onunla da konuşacak mısın?”

“Ben sizi yarın arasam, o zaman MSN’den uzun uzun konuşsak olur mu baba?” der Berna. Baba: “Olur, olur tabii kızım…” deyince de “Tamam o zaman, şimdilik iyi akşamlar,” deyip telefonu kapatır.

Telefonu kapattığında derin bir nefes verir. Sonra tekrar sırt üstü yatağına devrilir. Gözlerinde yaşlar birikmiştir.

“Ah baba… Dedemden kalan yüzüğü kaybettiğimi sana nasıl söylerim??”

Ve üzüntüyle ağlamaya başlar.

Sahne 6 (Ev) (She could be you- devam) Jung Woo’nun odasında bir sağa bir sola hırsla yürüdüğünü görürüz. En sonunda hınçla kendini yatağa atar. Bir elini alnının üzerine koyar, derin derin solur. Öfke ve çaresizlikle dişlerini sıkmıştır.

Jin Ki ise bezgin adımlarla eve girer. Kapıda durup bir an Berna’nın odasına bakar. Işığın yandığını görünce yüzünde önce bir rahatlama belirir; hemen sonra bu rahatlama ifadesi yerini öfke ve kırgınlığa bırakır. Alaycı bir “hıh”la, odasına geçer.

Berna ise hâlâ yatağında sırt üstü yatmakta, dedesinin fotoğrafına bakıp kara kara düşünmektedir…

Sahne 7 (Okul) Okul binasını, neşeli öğrencileri görürüz. Kampüs cıvıl cıvıldır. Bahar…

Jin Ki’yi tiyatro sahnesinde görürüz. Sıra ona gelince repliklerini okumaya başlar.

Seni sevmiyorum, o yüzden beni takip etme!

Lysander ve güzel Hermia nerde?

Ki, birini ben öldüreceğim, diğeri beni katletti,

Sen bana bu korulukta olduklarını söyledin-“

Fakat repliğin yarısında takılıp kalır, bir türlü gerisini hatırlayamaz. Ön sıradaki koltuklarda oturan hocaları onu yüzlerinde bir tatminsizlik ifadesi ile izlemektedirler. Nihayet Jin Ki provayı arka taraftan aldığı suflelerle tamamlar ve sahneden çıkar.

Jin Ki’nin kaşları çatılmış, yüzünde bir bozgun ifadesiyle sahne arkasında yürüyüp kulise geçmesini izleriz. Kuliste genç adam kendini büyük bir düşkırıklığı ile sandalyelerden birinin üzerine bırakır. Başını sıkıntıyla geriye atar.

O sırada okulun kostüm görevlisi bayan içeri girer. Elinde ufak bir paket tutmaktadır.

“Jin Ki-sshi! Bunu genç bir bayan senin için bıraktı. İçeri girip seni beklemek istediğini söyledi ama ben giremeyeceğini söyleyince “O halde bunu Han Jin Ki’ye verir misiniz?” deyip gitti.”

Jin Ki merakla pakedi kadının elinden alır. Heyecanla açmaya başlar. Pakedin kağıdı yırtılınca içinde bir kitap kapağı görürüz: “Küçük Prens”.

Jin Ki birden hatırlar (flashback): Birlikte yemek yedikleri bir gün Berna onu Küçük Prens diye çağırmıştır…

(Edward Chun – Everything)

Birden yerinden fırlar. Üstünü bile değiştirmeden koşa koşa okul binasından dışarı çıkar. Bahçede, heyecanla sağına soluna bakınır.

Ve aradığı kişiyi ileride, bir bankta otururken görür: Berna, elindeki kitaba gömülmüş, sakince oturmaktadır.

Yanına birisinin yaklaştığını görünce kitaptan başını kaldırır. Jin Ki, üzerinde hâlâ oyun kostümü, elinde Küçük Prens, yüzünde saklayamadığı bir gülümseme ile başında dikilmektedir.

Berna gülerek:

“Kitabını aldın demek…” der, “Üzerindeki kıyafetlere bakınca sana çok yakışan bir seçim yapmış olduğumu görüyorum.”

“Eh, sonunda benim bir prens olduğumu kabullendiğine sevindim,” diye sırıtır Jin Ki de. Sonra Berna’ya kırgın olduğunu anımsayıp ciddileşir. Berna hemen:

“Geçen akşam için çok özür dilerim,” diye söze girer, “Hiç hesapta olmayan şeyler oldu… Başıma öyle şeyler geldi ki, bırak seni arayıp haber vermeyi, hiçbir şey düşünemeyecek haldeydim…”

Jin Ki’nin yüzünden bir kaygı ifadesi geçer. Ama Berna hemen elini “boşver” dercesine sallayıp gülümser:

“Neyse, geçti gitti artık, hallettik… Sen şimdi bana şunu söyle: Bana çok fazla kızmadın, öyle değil mi?”

Jin Ki onun yanına geçip oturur. İleriye bakarak:

“Aslında kızdım,” diye itiraf eder. “Ama bunu telafi edeceğine söz verirsen seni bağışlayabilirim…”

Berna gülümser, serçe parmağını uzatır, Jin Ki’nin serçe parmağından tutup: “Söz!” der. Jin Ki yüzünde tuhaf, duygulanmış bir anlamla bakar yine. Berna bakışlarını onun yüzünden çevirdiği halde Berna’ya bakmaya devam eder…

Berna ise neşeyle kitabı işaret etmektedir:

“Bu arada, Küçük Prens’i okumuş muydun? Benim en sevdiğim kitaplardandır!”

“Şeyy, çok küçükken okumuştum, ama hatırlamıyorum,” diye itiraf eder Jin Ki. Berna gözleri parlayarak:

“O halde bir kez daha okumalısın,” der. “Çocuk kitabı deyip geçtiklerine bakma; bu kitap her yaşta okunacak kitaplardandır…”

“Tamam, okuyacağım,” der Jin Ki de gülümseyerek. Kamera uzaklaşırken Berna hâlâ heyecanla kitapla ilgili bir şeyler anlatmakta, iki genç bankta gülüşerek muhabbet etmektedirler…

Kamera, iki çocuktan yirmi-otuz metre uzakta, kampüste bir ağacın ardında durup Berna ve Jin Ki’yi izleyen bir kadını gösterir. Yüzünde üzüntülü bir anlam olan bu kadın, Jin Ki’nin annesidir.

Sahne 8 (Yetimhane) Jung Woo’yu büyük bir sıkıntıyla, elleri ceplerinde, sokakta yürürken görürüz. Sonra, az ilerisinde sarı tek katlı bir ev olan bir sokağa sapar.

Sarı evin bahçesinde küçük çocuklar neşeyle oyun oynamaktadır. Jung Woo gülümseyerek onlara yaklaşır. Küçük bir oğlan çocuğu:

“Hyung-nim! Jung Woo Hyung-nim gelmiş!” diye bağırarak onun kucağına atılır.

Diğerleri de koştururlar. Jung Woo’nun yüzü ilk defa gülümser. Onlara:

“Nasılsınız bakalım? Cho Hye, yaramazlık yapmıyorsun değil mi? Chae Ri, senin kolun nasıl oldu?”

Çocuklar neşeyle gülüşerek ve birbirlerinin sözünü keserek ona cevaplar verirler. O sırada orta yaşlı bir kadın gülümseyerek Jung Woo’ya yaklaşır:

“Jung Woo-sshi! Sizi ne zamandır göremiyorduk… Nasılsınız?” diye sorar.

Jung Woo yorgun bir gülümsemeyle:

“Özür dilerim Eun Ju Noona; bu aralar çok yoğundum, çocuklara vakit ayıramadım,” diye cevaplar. “Fakat bugün burdayım… Dilediğiniz kadar kalırım…”

Kadın gülümseyerek teşekkür eder, içeri geçer. O sırada onu ilk gören oğlan çocuğu Jung Woo’nun ceketinin kenarından tutmuş, onu çekiştirmektedir. Jung Woo ona dönünce:

“Hyung-nim, sen neden üzgünsün??” diye sorar.

Jung Woo bir an şaşırır. Sonra gülümseyerek:

“Onu da nerden çıkardın?” der. Çocuk parmağını uzatır:

“Sen üzgün olunca burda böyle bir çizgi oluyor, bak tam burda,” deyip kaşının üzerini işaret eder. Jung Woo farkında olmadan sıkıntıyla kaşlarını çattığını anlar, birden gevşeyip güler. Sonra küçük oğlan çocuğunun omzuna elini koyar, ona kardeşi gibi sarılır.

“Haklısın galiba Cho Hye, üzgünüm… Bir arkadaşım, çok önemli bir eşyasını benim yüzümden kaybetti…”

“Ona yenisini alamaz mısın?” der küçük çocuk. Jung Woo hüzünle başını sallar.

“Alamam… Çok pahalıydı…”

Çocuk bir an durur, sonra:

“Olsun… Arkadaşın seni seviyorsa üzülmez ki… Arkadaşlar birbirlerine kızmaz…” der.

Jung Woo düşünceli bir halde kalakalır.

“Öyle midir gerçekten…” diye mırıldanır. “Beni seviyorsa, kızmaz mı acaba?”

Sonra bir an durur, yeniden: “Beni seviyorsa…” diye mırıldanır.

Sahne 9 (Sun Yong’un okulu) Sun Yong ağzı açık, yüzünde kaymış bir ifadeyle okulda çimenlerin üzerine uzanmış, ders çalışmaktadır. Birden önüne bir broşür düşer. Sun Yong merakla toparlanır, arkasında ona gülümseyen Berna’yı görür.

“N’aber Çingu?” der Berna. “N’apıyosun bakalım?”

“Tarih çalışıyorum, sadece tarih sınavım kaldı…” der Sun Yong. Sonra yüzüne aptal âşıklara özgü bir sırıtma ile ekler: “Tarih sınavında Yoon Ah’la aynı sınıfta olucaz…”

“O zaman sınavdan sonra onu kaçırma da şu festivale davet et,” der Berna önündeki broşürü işaret ederek.

Sun Yong merakla broşürü eline alır, “Yeoudio Kiraz Çiçekleri Festivali…” diye okur. Sonra merakla:

“Gelir mi acaba?”

“Sen güzel bir şekilde sorarsan gelir,” diye sırıtır Berna. “O işi sen çöpçatanına bırak!”

Sahne 10 (Sokak) Jung Woo sarı binadaki çocuklara el sallayarak oradan ayrılır. Sokakta kendi başına sıkıntılı sıkıntılı yürümeye başlar. Birden telefonu çalar. Jung Woo telefonu açar.

“Alo?”

“Alo? Jung Woo, oğlum?”

Jung Woo birden olduğu yerde zınk diye durur. Sert bir sesle:

“Beni ne yüzle arıyorsun??” diye bağırır. “Senin yüzünden başımıza neler geldi!”

“Biliyorum oğlum, özür dilerim,” der telefonun diğer ucundaki baba. Yüzü pişmanlıkla doludur. “Ama söz veriyorum kendimi size affettireceğim… Bir daha asla kumar oynamayacağım, hem bak şimdi iş buldum ve-“

“Senin yalanlarını daha fazla duymak istemiyorum!” diye bağırarak onun sözünü keser Jung Woo. “Senin yüzünden annemle kızkardeşimin başına silah dayadılar! Senin yüzünden arkadaşım en değerli aile mücevherini o adamlara kaptırdı! Bana daha ne anlatıyorsun??”

“Jung Woo-ya, özür dilerim, çok üzgünüm oğlum!” demektedir baba hâlâ. Jung Woo birden durur. Aklına bir şey gelmiştir:

“O adamları nerde bulabilirim?”

“Ne? Nasıl yani?” der baba şaşırarak. “Oğlum, ben o adamlarla ilişkimi tamamen kestim, artık kumar-mumar yok diyorum sana…”

“Bana onların adresini ver dedim!”

“Jung Woo, bu adamlar çok tehlikeli! Kendin de gördün zaten… Artık onlara bulaşma oğlum…”

“Onları bulabileceğim yeri söyle baba, yoksa seninle bir daha hayat boyu konuşmayacağım, her şeyin üzerine yemin ederim!” der Jung Woo büyük bir kararlılıkla. Baba bir an duraksar, sonra boyun eğer:

“Peki oğlum…”

Sahne 11 (Okul) Min Hee kampüste tek başına yürümektedir. Birden karşıdan gelen bir kız onu durdurur:

“Min Hee-sshi, nasılsın? Baksana, senin bir arkadaşın kalacak yer arıyordu değil mi? Bizim üçüncü ev arkadaşımız evden ayrılıyor; eğer o bahsettiğin arkadaşının hâlâ ihtiyacı varsa bizi arasın, görüşelim…”

Min Hee: “Tamam, süper olur, ben onu arar senin numaranı veririm,” deyip kızdan ayrılır.

Kendi başına yürümeye devam ederken birden durur. Yüzünde kararsız bir anlam belirmiştir:

“Acaba Jung Woo’ya mı söylesem, yoksa Berna’ya mı? Jung Woo’nun kimin için aradığını bilmiyorum; oysa Berna benim daha yakın arkadaşım… Ama diğer taraftan da, bana ilk soran Jung Woo’ydu.”

Min Hee yüzünü buruşturur, kafası karışmıştır.

Sahne 12 (Mafya mekânı) Jung Woo kötü muhitlere ait olduğu belli olan bir sokaktan geçer, eski, terk edilmiş bir bar görünümündeki binanın kapısında durur. Derin bir nefes alır. Sonra, kapıyı çalar.

Kapıyı yüzünde bir yara izi olan, iri yarı bir adam açar. Ona ters ters bakar:

“Ne istiyorsun??”

“Fan Jong He’yle görüşmeye geldim,” der Jung Woo kararlılıkla. “Ona bir teklifte bulunacağım…” Çam yarması herifin kendisini küçümseyen bakışlarla süzdüğünü hissedince, ekler: “Reddedemeyeceği bir teklif… Elindekinden çok daha fazlasını kazanacak…”

Adam sağına soluna bakınır, sonra Jung Woo’ya başıyla “Geç içeri” hareketi yapar. Jung Woo içeri girer.

Onu bir odaya alırlar. Odanın köşesinde, annesi ve kızkardeşini tehdit eden adam, iki tarafında iki tane yarı çıplak kızla oturmaktadır. Jung Woo’yu görünce:

“Oooo, kimleri görüyorum?” diye gevrek gevrek güler. “Küçük arkadaşımız bizi ziyarete gelmiş… Yoksa babanın yarım kalan efsanesini sen devam ettirmek için oyun oynamaya mı geldin, ha?”

“Oyun oynamaya falan gelmedim,” der Jung Woo soğuk soğuk. “O gün kız arkadaşımdan aldığınız yüzüğü istiyorum!”

Mafya babası bir kahkaha atar; yanındakiler de ona katılırlar. Adam yeniden Jung Woo’ya baktığında yüzünde küçümseme dolu bir ifade vardır:

“Bak seeeen… Peki karşılığında bize ne vereceksin bakalım ufaklık?? Yanlışsam düzelt ama sen de çulsuz bir öğrenciydin eninde sonunda…”

“Babamın kalan borcu kadar senet yaparız, üzerine istediğiniz kadar faiz eklersiniz. Hepsini ödemeye hazırım!” der Jung Woo heyecanla. Mafya babası gevrek bir kahkaha atar, sonra pis bir sırıtışla:

“O yüzük ne kadar ediyor biliyor musun: Tam 30 milyon won! Üstelik bu fiyatı henüz tek bir mücevher uzmanından aldım, belki ederi daha da yüksektir… Yani ufaklık, kusura bakma ama senin değersiz imzan karşılığında ayağıma kadar gelen talihi kaçıracak değilim. Hadi şimdi uza bakalım!”

Böyle deyip adamlarına işaret eder; iki çam yarması Jung Woo’nun iki koluna girip onu itekleyerek götürürken Jung Woo hâlâ:

“O yüzüğü sende bırakmayacağım! Geri alacağım onu!” diye bağırmaktadır.

Kapının önüne boş bir çuval gibi atılan Jung Woo’nun görüntüsü ile sahne biter. Jung Woo düştüğü yerde derin derin solumaktadır. Dişlerini ve yumruğunu sıkar.

Sahne 13 (Sun Yong’un okulu) (Zitten – Feel Alright) Yoon Ah okul koridorunda tek başına yürümektedir. Bir merdiven altından geçerken, birdenbire başından aşağı sakura yaprakları dökülür. Yoon Ah şaşkın şaşkın yukarı bakınır; ama yaprakları döken Berna çoktan kaçıp kenara gizlenmiştir! Aynı anda Yoon Ah yanıbaşında yumuşak bir ses duyar:

“Prenses…”

Sun Yong, uçuşan sakura yaprakları arasında gülümseyerek Yoon Ah’ın karşısında durmaktadır. Üzerinde bu kez bir pelerin, belinde de yine bir kılıç vardır. Bir şövalye edasıyla kızın elini alır, üzerine bir öpücük kondurur. Sonra bütün yakışıklılığı ile onun gözlerinin içine bakar:

“Bu yapraklar sizin güzelliğiniz yanında nedir ki? Sizin için dünyadaki bütün sakura ağaçlarının yapraklarını toplasam, başınıza taç yapsam, ayaklarınıza sersem, yine de yetmez…”

Sonra cebinden bir mektup zarfı çıkarır, Yoon Ah’ın eline tutuşturur:

“Fakat belki… Yetmese bile belki Yeouido adasındaki sakuraları yolunuza serebilirim! Evet evet, siz de isterseniz bunu yapabilirim!”

Böyle der ve yine abartılı bir reveransla selam verip arkasını döner, pelerinini savurup koşarak uzaklaşır. Yoon Ah şaşkın şaşkın kalakalmıştır. Merakla elindeki zarfı açar. İçinden yine sakura yaprakları, ve üzerinde “kuleye hapsedilmiş bir prenses ve onun kurtarıcısı olan şövalye” resmi olan bir kart düşer. Yoon Ah’ın yüzüne bir gülümseme yayılır. Kartı açar. İçinde: “Yarın saat 4’te, Yeouido adasında Mapo köprüsünün çıkışında, hanbok’unu giyinerek gelecek olan bir prenses beklenmektedir…” yazmaktadır.

Yoon Ah neşeyle güler.

Sahne 14 (Ku Jon San’ın evinin önü) Jung Woo önündeki büyük binaya bakar. Son çare olarak, daha önce tarihi kitabı getirdiği eve gelmiştir.

Kapıdaki görevlilere yaklaşır:

“Efendi Ku Jon San’la görüşmek istiyorum.”

“Efendi Ku Jon San şu anda evde değil. Resmi bir iş için Japonya’da. Hem zaten buraya böyle gelemezsiniz; sizi beklediğine dair bize bilgi ulaşması lâzım…”

“Fakat çok önemli!” der Jung Woo çaresizce. “Lütfen söyleyin, kendisi Japonya’dan ne zaman döner?”

Adamlar onu bir kez daha süzünce:

“Daha önce bu eve gelmiştim, biliyorsunuz, beni tanıyorsunuz!” diye atılır. “Lütfen söyleyin, Efendi Ku Jon San’la nasıl görüşebilirim?”

Nihayet görevlilerden biri onun haline acır:

“Pekala… Kendisi bu akşam geri gelecek… Belki yarın gelirseniz…”

“Hayır! Ben burda onun dönüşünü beklerim!” der Jung Woo ve kararlı bir biçimde gidip evi karşıdan gören bir köşeye, kaldırıma oturur. İki adam birbirlerine bakarlar, sonra omuz silkip “canı nasıl isterse…” gibisinden Jung Woo’yu rahat bırakırlar.

Sahne 15 (Ku Jon San’ın evinin önü, gece) Jung Woo’nun kaldırım taşı üzerinde başını omuzlarının arasına gömmüş, içi geçmiş biçimde oturduğunu görürüz. Belli ki saatlerdir orada beklemektedir.

Birden büyük villanın önüne siyah bir resmi araba yanaşır. Güneş gözlüklü korumalar hemen arabanın kapısını açmak için koştururlar.

Jung Woo arabayı görünce birden ayılır; yerinden doğrulur. İçinden Ku Jon San’ın indiğini görünce sevinçle ona doğru atılır:

“Efendi Ku Jon San!”

Yaşlı adam kendisine seslenen kişiye doğru dönerken korumalar hemen atılıp Jung Woo’nun müsteşara daha fazla yaklaşmasını engellemişlerdir. Fakat Ku Jon San karşısındaki genç adamı tanıyınca yüzü yumuşar.

“Bırakın gelsin…”der.

Jung Woo sevinçle onun yanına koşar. Önüne gelince, belini sonuna kadar kırarak eğilir:

“Efendi Ku Jon San! Sizden benim için çok ama çok önemli bir şey istemeye geldim. Karşılığında bütün hayatımı hizmetinize adamaya hazırım…”

Böyle deyip başını kaldırmadan beklemeye başlar. Ku Jon San bir an kaşlarını çatar, karşısında eğilen genç adama bakıp bir süre düşünür. Sonra:

“Bana değil, fakat hayatını ülkene adamaya razı mısın?” diye sorar.

Jung Woo başını yerden kaldırmadan:

“Siz ne emrederseniz yaparım… Yeter ki bana yardım edin…”

Genç adamın sesindeki çaresizliği fark eden Ku Jon San’ın bakışları yumuşar. “Hımmm…” diye bir an düşünür. Arkasını dönüp eve doğru yürümeye başlar. Sonra başını çevirmeden seslenir:

“Kim Jung Woo! İçeri gelin ve bana istediğiniz şeyi anlatın…”

Jung Woo’nun ilk defa gözlerinin ışıldadığını görürüz.

Sahne 16 (Yeouido adası) Bahar festivali zamanı… Ekrana, Yeouido adasındaki çiçek açmış sakura ağaçları, adanın nehir kenarındaki yürüme yolunu boylu boyunca doldurmuş rengarenk giysili binlerce insan, cıvıl cıvıl bir görüntü gelir.

http://seoul.manuelhc.com/yeouido-spring-flower-festival/

Yoon Ah, hanbok’unu giymiş, kartta yazılı olan yerde beklemektedir. Yüzünde heyecan ve neşe karışımı bir ifade vardır.

(Zitten – Because) Birdenbire önünde renkli ışıklar ve çiçeklerle süslenmiş beyaz bir fayton durur. Yoon Ah merakla başını kaldırıp bakınca faytonun içinde kendisi gibi geleneksel kıyafetler giymiş genç bir adamın ayağa kalkıp kendisine elini uzattığını görür:

“Prenses!

Yoon Ah şaşkınlıkla bu yakışıklı çocuğa bakakalır: Faytondaki bu kendisine gülümseyerek elini uzatan çocuk, Sun Yong’dan başkası değildir.

Sonra, Yoon Ah üzerindeki şaşkınlıktan silkinir, gülümseyerek o da elini uzatır. Sun Yong onun elinden tutarak faytona binmesine yardımcı olur. Aynı anda arabacı da kırbacı şaklatır; fayton hareketlenir.

İki gencin faytonla Yeouido adasının caddelerinde ilerlerken yüzlerindeki neşeli ifadeleri, saçlarının uçuşmasını, gülerek etraflarını seyretmelerini izleriz. Yoldaki insanlar da merakla bu genç çifte bakmaktadır.

Nihayet fayton, sakura ağaçlarının en görkemli, kutlamaların en canlı olduğu sokağın başında durur. Sun Yong hemen faytondan aşağı iner; yine Yoon Ah’ın elinden tutarak onun da inmesine yardımcı olur.

İki çocuk festivalin merkezine doğru ilerlerken insanlar merak ve saygıyla iki yana açılmakta, tuhaf tuhaf bu geleneksel kıyafetler içindeki çifti süzmektedirler. O sırada bir ses:

“Majestelerini selamlayalım! Majesteleri, hoşgeldiniz!” diye bağırır.

Birden, çevredeki herkeste bir dalgalanma olur. Millet Sun Yong ve Yoon Ah çiftini alkışlamaya, onlara tezahürat yapmaya, hatta fotoğraf çekmeye başlar. Yoon Ah bu olanlara inanamaz gibi bakmaktadır; ağzı açık kalmıştır. Sun Yong ise kırk yıllık hanedan üyesi gibi sırıtarak etrafındaki insanları selamlamaktadır. Kalabalığın içinde kendilerine bağırarak tezahürat yapan Berna’yı görürüz. Sun Yong onunla göz göze gelince göz kırpar; Berna da sevinçle “OK!” işareti yapar.

Biraz sonra Berna kalabalıktan çıkıp yemek standlarının başında balık keklerini götürürken yanıbaşında duran Jin Ki hâlâ hayretle Sun Yong ve Yoon Ah’ın arkasından tezahüratlar yapmakta olan halkı izlemektedir.

“Her şeyi anladım da, bu kalabalığı tezahürat yapmaları için nasıl ayarladın Berna??” diye merakla sorar. Berna gülerek:

“Bir şey yapmadım ki… Demin majestelerini selamlayalım diye bağırdım sadece… Gerisini halk halletti…”

“Nasıl yani?”

(Flashback: Berna’nın “majestelerini selamlayın!” diye bağırdığı an’a gideriz. Onu duyan hemen yanındaki yaşlı kadın merakla:

“Afedersiniz kızım, bu bayanla beyefendi ünlü birileri midirler?” diye sorar. Berna:

“Elbette ajumma! Joseon hanedanının son prensinin beşinci göbekten torunu olan Lee Sun Yong’u ve onun nişanlısı Min Yoon Ah’ı nasıl tanımazsınız?!” diye hayretle bağırır. Yaşlı kadın derhal gaza gelir:

“Oh! Tabii ya! Elbette!” deyip Sun Yong ve Yoon Ah’a döner, heyecanla bağırır: “Efendi Lee Sun Yong! Sizi çok seviyoruz!”

Sonra yanındakileri dürtükler: “Bu genç adam kral soyundan geliyor! Onu alkışlasanıza!”

Kalabalıkta onu duyan başkaları da bağırmaya başlamıştır:

“Prens Lee Sun Yong! Sizi burda görmek ne şeref!”

“Yaşasın asil Lee Sun Yong ve genç nişanlısı Min Yoon Ah!”

“Sun Yong Oppa! Seni seviyoruuuuuuz!” (bunlar fan girl’ler tabii ki de…))

Flashback biter. Berna Jin Ki’ye göz kırpar: “Dedikodunun gücünü asla hafife alma çingu!”

Sahne 17 (Yeouido adası) Sun Yong ve Yoon Ah’ın Sakura festivalinde geçirdikleri güzel anları izleriz. Birlikte sokak standlarından satın aldıkları yemeklerden yer, ateş yutan adam gösterilerini izler, şarkı söyleyen bir grubun sahnesinin önünde dikilip keyifle müzik dinlerler. Bu arada kendilerinin hep birkaç adım gerisinde Berna ve Jin Ki onları takip etmekte, gerekirse Sun Yong’a teknik destek sağlamak için tetikte beklemektedirler 😀

Nihayet, güneş batarken Sun Yong ve Yoon Ah’ı adanın yüksek bir tepesinde görürüz. Kamera, onları yine uzaktan izleyen Berna ve Jin Ki’ye döner. Berna keyifle gülümsemektedir:

“Sanırım artık Sun Yong’un bize ihtiyacı kalmadı…”

Jin Ki dik dik ona bakar:

“Şaka mı yapıyorsun? En güzel kısıma yeni geldik!”

Berna yarı şaka yarı kızgın, onu kolundan çekiştirmeye başlar: “Hadi hadiii! Bizim burdaki işimiz bitti!” Jin Ki: “Amaa…” diye itiraz etmeye çalışsa da başaramaz; iki çocuk kameranın görüş alanından çıkıp uzaklaşırlar.

Tekrar genç çiftimize döneriz. Yoon Ah’ın yüzünde çok eğlenmiş olanların yüzüne özgü bir neşe vardır. Sun Yong’a döner:

“Sen çok ilginç bir çocuksun Sun Yong-sshi… Seni bir türlü çözemedim…”

“Ben çözülmek için değil, sizi mutlu etmek için varım,” der Sun Yong yine adeta bir şövalye kibarlığıyla. Yoon Ah’sa şaşkındır:

“Bütün bunları neden yapıyorsun? Neden bu kadar uğraştın?”

Bu sözler üzerine Sun Yong’un yüzünde duygulu bir ifade belirir. (Edward Chun – Give My Love) Yoon Ah’a döner, gözlerinin içine bakar. Titreyen bir sesle:

“Çünkü… Çünkü seni seviyorum prenses…” der.

Yoon Ah’ın gözleri hayret ve sevinçle açılır. Ne diyeceğini bilemezmiş gibi bir an ona bakar. Sonra bir şey demek için ağzını açar, fakat Sun Yong parmaklarını onun dudaklarının üzerine koyup onu susturur. Sonra duygulu bir sesle:

“Doubt thou the stars are fire

Doubt that the sun doth move

Doubt truth to be a liar

But never doubt I love…”

Yoon Ah’ın ağzı tek kelimeyle açık kalmıştır:

“Fakat bu… bu…” diye kekeler. Sonra kendini toparlar, adeta haykırarak: “Sen Hamlet de mi biliyorsun?! Nasıl bir çocuksun sen??” diye bağırır. (Kız İngiliz dili ve edebiyatı öğrencisi bu arada, kendisi Hamlet’i su gibi biliyordur heralde…)

Sun Yong usulca:

“Sadece seni mutlu etmeye çalışan bir çocuk…” diye cevap verir.

Sonra eğilir, Yoon Ah’ın dudaklarından öper.

O sırada havai fişekler atılmaya başlanır…

Sahne 18 (Yeouido adası) Berna ve Jin Ki’yi rengarenk ışıklandırılmış sakura ağaçlarının çevrelediği festival alanında dolaşırken izleriz. Berna keyifle gülümsemektedir.

“Sanırım artık Sun Yong’un yardımlarımıza ihtiyacı kalmadı… Bizim küçük ev arkadaşımız nihayet aşkı bulmuş gibi görünüyor!”

Sonra Jin Ki’ye döner, onu hayranlıkla süzer:

“Ona Hamlet’ten ezberlettiğin dizeler gerçekten çok etkileyiciydi! Nerden de aklına geldi?”

Jin Ki omuz silker, sonra usulca gülümser:

“Shakespeare severim, biliyorsun…”

Berna da gülümser, “bilmez miyim!” diye mırıldanır. Bir süre iki çocuk sessizce yürürler.  Sonra Berna muhteşem güzellikteki sakura dallarını işaret eder:

“Ne kadar da güzeller! Muhteşem görünüyorlar…”

Jin Ki gülümseyerek ona bakar. “Senin kadar değil,” diye geçirir içinden. Sonra:

“İstanbul’da ise erguvan çiçekleri vardır, öyle değil mi?” der. “Mor renkli çiçekler açarlar…”

Berna hayretle ona bakar:

“Nereden biliyorsun?”

“Biraz araştırmıştım…” der Jin Ki ilgisiz olmaya çalışan bir sesle. O sırada havai fişekler atılmaya başlar.

Berna heyecanla:

“Ah, muhteşem! Şuraya bak Jin Ki! Sence de harika değil mi??” diye bağırır. Gözlerini göğe dikip heyecanla havai fişekleri izlemeye başlar.

Jin Ki ise gözlerini onun yüzünden alamamaktadır. Fısıldar gibi bir sesle:

“Evet, gerçekten harika…” diyebilir.

(ağır çekim) Bir süre, iki gencin bu halini izleriz. Berna her şeyden habersiz, gözlerini gökyüzündeki cümbüşe dikmiş… Güzel yüzünde ışıltılı bir yaşama sevinci, çocuksu bir neşe var… Arada bir uçuşan sakura yaprakları saçlarına, yanaklarına dokunuyor… Jin Ki ise büyük bir hayranlık ve sevgiyle onu izlemekte…

Sonra Jin Ki, yavaşça başını çevirir, o da gözlerini havai fişeklere diker. Yüzünde biraz buruk bir gülümseme vardır. Fısıldayarak kendi kendine bir Shakespeare sonesi okur:

“…Bazen, sana baka baka kendime çektiğim ziyafetle

Doydum sanırken, bir bakışın açlığıyla ölüyorum sonra…” (75. Sone)

Sakura ağaçlarının arasında yan yana durup gökyüzündeki büyülü gösteriyi izleyen iki genci izleriz. Yüzlerine havai fişeklerin ışığı vurmuştur.

Sonra görüntü, iki gencin arkasından gökyüzündeki havai fişeklere yükselir.

Sahne 19 (Şehirde bir cafe) Min Hee bir cafenin dışarıdaki masalarından birine oturmuş, neşeyle gelen geçeni izlemektedir. Arada bir saatine bakar, fakat acelesi yok gibidir. Önünden koşarak geçen sporcuları, anne babalarının elini tutmuş çocukları, gelin gibi kuşanmış ağaçları izlerken yüzünde büyük bir keyif vardır.

O sırada birisi:

“Unni! Min Hee unni!” diye bağırır.

Min Hee sesin geldiği yöne bakınca ona doğru neşeyle koşturan Hyo ju’yu görür. O da yerinden kalkıp sevinçle arkadaşına el sallar.

İki kız yan yana gelince özlemle kucaklaşırlar. Min Hee:

“Hyo Ju-ya! Görüşmeyeli ne kadar oldu? Bir seneyi geçti, öyle değil mi? Sen ne kadar büyümüşsün böyle!” Hyo Ju neşeyle:

“Artık on dokuz oldum unni, büyüdüm tabii!” diye yanıtlar. Sonra iki kız masaya geçip otururlar.

Biraz sonra önlerindeki limonataları yudumlarken Hyo Ju:

“İşte bizim oralarda hayat böyle unni,” diye sözünü bağlar, “Eee, biraz da sen anlat bakalım…”

Min Hee omuz silker:

“Benden ne olsun… Her zamanki monoton hayata devam!” deyip güler. Hyo Ju:

“Aaa, oldu mu ama… Senin gibi güzel bir kız… Bak abim bile bir sevgili yapmış, o bile bulduysa senin çoktan bulmuş olman lâzımdı!”

Birden Min Hee’nin şok içinde gözlerinin irileştiğini görürüz. Kekeleyerek:

“N-nasıl yani??” der. “Jung Woo’nun sevgilisi mi varmış?”

Hyo Ju ise onun şaşkınlığını farklı yorumlar, kıkırdayarak:

“Evet, sen de şok oldun di mi? Abim gibi bir kalastan kim beklerdi ki?” Sonra heyecanla anlatmaya başlar:

“Babamın borçları yüzünden başımıza gelenleri biliyorsun Unni… Adamlar Seul’de bile izimizi buldular! O akşam korkunç bir akşamdı: Biz her şeyden habersiz Gae Sun ajummanın evinde annemle oturuyorduk… Birdenbire adamlar eve daldılar, annemle ikimizi rehin aldılar! Sonra “arayın babanızı gelsin, sizi kurtarsın; yoksa hiç acımadan işinizi buracıkta bitiririz!” diye bizi tehdit ettiler! Çok korkunçtu Unni… Annem “Kocamın nerde olduğundan haberim yok” deyince “O zaman sana ilk parayı kim getirdiyse onun ismini ver” dediler. Annem söylemek istemedi, ama adam benim başıma tabancayı dayayınca annem ağlayarak abimin para verdiğini söylemek zorunda kaldı…”

Zavallı Min Hee yüzünde şok-dehşet karışımı bir ifadeyle, karşısında sakin sakin bunları anlatan Hyo Ju’ya bakar.

“Aman Tanrım, neler olmuş!”

“Yaa, işte böyle…” der Hyo Ju ve önündeki limonatadan birkaç yudum içip devam eder: “Sonra, adamlar annemin telefonunu alıp abimi aradılar. Abim zaten o akşam bizdeydi, çıkalı fazla olmamıştı. O yüzden hemen yanımıza geldi. Adamları “size senet imzalayayım, yeter ki annemle kızkardeşimi bırakın” diye ikna etmeye çabaladı, ama nafile…”

“Eee??” der Min Hee adeta haykırarak. Artık bayılmak üzeredir; hem Hyo Ju’nun ve Jung Woo’nun yaşadıkları korkunç anlar, hem de az önce aldığı kötü haber sinirlerini harap etmiştir.

“Sonra… Sonrası resmen mangalardaki gibiydi Unni!” der Hyo Ju heyecandan gözleri parlayarak. “Birdenbire kapı açıldı. Üzerinde prenses gibi bir elbise olan, çok güzel bir kız pat diye odaya daldı! Sonra adamlara dönüp demez mi, benim bütün paramı alın, yeter ki Jung Woo ve ailesini rahat bırakın diye! Aman Tanrım, kız olmasaydım, o anda ona ben âşık olurdum!”

Hyo Ju’nun gözleri hülyalı hülyalı parlarken Min Hee:

“Kız kimmiş peki?” diye atılır. Heyecan ve meraktan dudakları titremektedir. Hyo Ju:

“İşte onu bir türlü öğrenemedim…” der hafif bir hayalkırıklığıyla… “Adamlar kızın değerli bir mücevherini alıp gittiler. Ondan sonra abim kızı elinden tuttuğu gibi koşarak evden çıkardı. Bize hiçbir şey söylemedi! Kızın kim olduğu hakkında hiçbir fikrim yok… Yalnız… Konuşması biraz değişikti, aksanlıydı. Yabancı olabilir…”

Min Hee’nin birdenbire gözleri kayar, genç kız fenalaşarak arkaya doğru devrilir. Hyo Ju korkuyla:

“Unni! Unni, iyi misin?? Ne oldu??” diye bağırır. Garsonlar koşturup bir bardak su getirirler, bunu yarı baygın Min Hee’ye içirirler. Min Hee başını tutarak kendine gelir, yarım yamalak gülümsemeye çalışırken:

“İyiyim ben, bir şey yok, açlıktan oldu galiba…” diye mazeret bulmaya çalışır. Hyo Ju derin bir nefes alır:

“Unni! Beni böyle korkutma! Yoksa yaşadıklarımızı dinlemek mi seni böyle kötü etti? Ah benim canım Unni’m, korkma biz iyiyiz bak…” der ve yüzünde büyük bir sevgiyle Min Hee’ye sarılır. Min Hee de ona sarılır; ama yüzünde büyük bir şüphe ve üzüntü vardır…

Sahne 20 (Ku Jon San’ın evi) Jung Woo büyük bir saygıyla Ku Jon San’ın önünde eğilir.

“Efendi Ku Jon San! Size minnetimi nasıl belirteceğimi bilemiyorum…”

“Bana değil, ülkemizin başarılı polislerine teşekkür etmelisin,” der Ku Jon San. “Bahsettiğin kumar çetesinin inine baskın yapıp çökertilmesini sağlayan onlardı…”

“Yine de sizin yardımınız olmadan başaramaz, yüzüğü geri alamazdım,” der Jung Woo. Heyecandan dudakları titremektedir. Ku Jon San onun bu haline gülümser:

“Bu mücevher, şu senin yanlış anlama üstadı genç bayan arkadaşına ait, öyle değil mi?”

Jung Woo hayretle “Nerden bildiniz?” der gibi ona bakar, Ku Jon San’ın yüzüne bilge bir “ben anlamıştım” gülümsemesi yayılır.  Sonra:

“Şimdi gidebilirsin genç Kim Jung Woo,” der. “Fakat sözünü unutma: Bundan böyle, devletin sana ihtiyacı olduğunda görevlendirdiğimiz işi yapacaksın…”

“Elbette efendim. Sözüm onurumdur,” der Jung Woo ve müsteşarın huzurundan ayrılır.

O çıktıktan sonra Ku Jon San’ın yüzünde düşünceli bir tebessüm görürüz.

Sahne 21 (Dış Mekân) Berna dışarıda avare avare yürümekte, dondurma yemektedir. Güzel bir akşamüstü, insanlar kendilerini dışarı atmış, kaldırımlar cıvıl cıvıl… Berna’nın yüzünde keyifli bir ifade görürüz, belli ki hayatından memnundur.

Sonra bir an, yüzü hüzünle gölgelenir. Gözleri sağ elinin artık boş olan orta parmağına takılmıştır. Derin derin içini çeker.

Sonra omuz silker.

“Ne yapalım… Dedemi sadece maddi eşyalarla hatırlayacak değilim ya…”

Ama aklına bir düşünce düşmüştür; dudaklarını şaşkın bir biçimde büker:

“Son günlerde Jung Woo eve bile uğramadı nerdeyse… Acaba kendini mi suçluyor? Yoksa benim yüzüme bakmaya utanıyor mu?? Ama onun ne suçu var ki?”

Jung Woo’yu düşününce yüzüne bir tebessüm düşmüştür.

“Jung Woo böyle bir adam ama,” diye mırıldanır, “Böyle bir şeyi onur meselesi yapar o. Eski zaman erkekleri gibi bir onur anlayışı var…”

O sırada karşıdan koşarak gelen Jung Woo’yu görür. Heyecandan gözleri irileşir:

“Ooo! Jung Woo değil mi bu?? Gökte ararken yerde bulmak diye buna denir!”

Sonra neşeyle el sallamaya başlar:

“Jung Woo-sshi! Jung Woo-sshi!”

Jung Woo da onu görmüştür; yüzüne parlak bir sevinç yayılır. Hiç hızını kesmeden Berna’nın yanına geldiği gibi onun koluna yapışır:

“Hadi yürü, gidiyoruz!”

Ve “Heeey, n’oluyo yaa?” diye sızlanan Berna’nın itirazlarına aldırmadan onu sokak ortasında koşturmaya başlar (Clazziquai – Gentle Giant)

İki gencin insanlar arasından hızla koşturmasını izleriz. Berna şaşkındır, nefes nefese kalmıştır. Jung Woo’nun ise yüzü neşeyle parıldamaktadır. Yüzüne kendisine çok yakışan (ama pek sık göstermediği) o sevimli gülümseme gelip yerleşmiştir. Birden, iki çocuğun hızla geçip gittiği bir sokağın kesiştiği bir başka sokakta, sakin tavırlarla yürüyen Jin Ki’yi görürüz. Önünden yıldırım hızıyla geçen bu deli insanlara ters bir bakış atar; ama bu bakış yerini bir hayrete bırakır:

“Berna?? Jung Woo??”

Yüzüne şüphe ve merak karışımı bir anlam gelir, o da iki arkadaşının peşinden aynı yöne doğru koşmaya başlar.

Bu arada Berna ve Jung Woo nihayet bir parkın girişinde durmuşlardır. Berna nefes nefesedir:

“Jung Woo! Sen aklını mı kaçırdın?? Ne diye durup dururken beni koşturuyorsun??”

Jung Woo da nefes nefesedir, soluklar arasında:

“Sana söyleyeceğim çok önemli bir şey vardı!” diye açıklama yapar, “Ama bunu sokak ortasında söyleyemezdim!”

Berna ona şüpheyle bakar:

“Ee, şimdi sokakta değil miyiz sanki??”

“Öyle değil,” der Jung Woo ve parka doğru birkaç adım attıktan sonra gözleri parlayarak gelir, Berna’yı yine kolundan tutar, onu ilerideki bir havuza doğru yürütür. Şimdi, parkın ortasında, içinden fıskiyeler yükselen bir havuz kenarında durmaktadırlar. Etraflarında kimsecikler yoktur; manzara kartpostal gibidir. Jung Woo “işte burası doğru yer…” diye mırıldanır. Sonra, yüzünde parıldayan neşeyle ev arkadaşının gözlerinin içine bakar:

“Sana çok önemli bir şey getirdim,” der.

Berna olanlardan hiçbir şey anlamamış, hâlâ garip garip onu süzmektedir.

Bu arada Jin Ki’nin uzaktan koşarak geldiğini, onların yirmi-yirmi beş metre uzağında durup bir ağacın ardına gizlenerek, şüpheyle gözlerini kısıp neler olduğunu anlamaya çalıştığını görürüz.

Jung Woo emredercesine bir sesle:

“Gözlerini kapat…” buyurur. Berna ters ters:

“Allah Allah, nedenmiş o?” deyince de:

“Hadi, huysuzluk yapma da dediğimi yap!” diye tekrarlar. “Bir kere de bana güven be kızım!”

Berna uyuz uyuz dudak büker. Jung Woo ise aksine çok eğlenmektedir; yüzündeki gülümseme Berna’nın itirazlarına rağmen silinmemiş, aksine daha da genişlemiştir sanki. Berna oflayıp puflar, sonra gözlerini yumar.

“İyi hadi, kapattım…”

“Tamam, şimdi elini uzat…”

Berna abartılı bir iç çekişle bunu da yapar. Jung Woo artık heyecandan yerinde duramamaktadır; bir eliyle Berna’nın elini tutar, diğer eliyle de cebinden bir şey çıkarır. Aynı sırada yüzünde koca bir sırıtmayla: “Sakın gözlerini açma haa!” diye onu tehdit etmektedir.

(Clazziquai – Gentle Giant)  Berna birden parmağına geçen bir metalin hissi ile irkilir. Derhal gözlerini açar.

Bu arada ikisini izleyen Jin Ki’nin gözleri hayret ve dehşetle açılır! “Kıza yüzük taktı!”

Berna’nınsa yüzüne muhteşem bir gülümseme yayılır. Gözlerini parmağındaki yüzükten alamamaktadır.

“Dedemin yüzüğü!” diye bağırır. “Aman Allah’ım, dedemin yüzüğü! Jung Woo, bunu nasıl geri aldın?? İnanamıyorum yaa!”

Jung Woo ise onun bu sevincini büyük bir mutlulukla izlemektedir. Yüzünde büyük bir kıvançla:

“Üzümünü ye, bağını sorma,” der (Korece’sini tabii :D) “Bir şekilde aldım işte…”

Berna birden durur. Gözlerinde yaşlar tomurcuklanmış, dudakları titremeye başlamıştır. Sonra birden:

“Teşekkür ederim!” diye haykırarak Jung Woo’nun kollarına atılır!

Jin Ki artık bu kadarını kaldıramaz, olduğu yerde sendeler. Düşmemek için ağaca tutunur.

Jung Woo ise bir an şaşkınlık içinde kalır. Ama hemen sonra yüzüne az önceki kadar kocaman bir gülümseme gelir; Berna’ya o da sıkıca sarılıp kızı havaya kaldırır, kollarının arasında döndürmeye başlar.

“Bulduk onu! Yüzüğünü bulduk Berna! Yaşasın!”

“Bulduk! Yaşasın, bulduk!” diye haykırır Berna da; sıkıca boynuna sarıldığı çocuğun omzuna yaslanmış, gözlerinden süzülen yaşlarla.

Sonra Jung Woo Berna’yı yere indirir. Birbirlerinin gözlerinin içine bakıp bir kez daha sevinçle kıkırdarlar.

Jin Ki ise arkasına gizlendiği ağaca sırtını dayamış, onlara artık bakamamaktadır. Gözlerinden yaşlar süzülür…

Sahne 22 (Bar) (Edward Chun – Everything) Jin Ki’yi bir barda tek başına içerken görürüz. Yüzünde yıkılmış bir anlam vardır. Cebinden çıkardığı İstanbul anahtarlığına içi acıyarak bakar. Sonra alaycı bir gülüşle:

“Demek böyle Berna hanım…” der, “Demek Jung Woo’yu seçtin…”

Sonra gözleri yaşarır, dudaklarını ağlayacak gibi büker:

“Ama… ama ben seni ondan daha çok seviyorum!”

Acı acı güler. Bardağını eline alır, hatırlamaya çalışır gibi gözlerini ileriye diker, sonra ezberden bir şiir okur:

“Ah, sen kalbimi ezdin geçtin gaddarlığınla;
Şimdi üstüme atma tüm kötülüklerini!
Beni gözünle değil, şu dilinle yarala,
Hileyle değil, gerçek gücünle öldür beni.
Gözüme baka baka, ‘Sevdiğim başkası,’ de;
Canım, başka bir yana çevirme o bakışı;
Türlü aldatmalarla yaralamak da niye,
Zaten savunma gücü nedir ki sana karşı?
Seni bağışlasam mı? Ah, sevgilim bilir ki
Güzelim bakışları olmuştur bana düşman.
Düşmanları hep benden öteye çevirir ki
Başkaları devrilsin o amansız oklardan.
Vazgeç, işte ben artık yarı ölüyüm ama,
Bak da büsbütün öldür beni, son ver acıma…” (Shakespeare 139. Sone)

Sonra başını masaya dayayıp hüngür hüngür ağlamaya başlar…

Sahne 23 (Ev-dış mekân) O geceden enstantaneler…

Berna odasında yatağına sırt üstü yatmış, yüzünde kocaman bir gülümsemeyle dedesinin yüzüğüne bakmakta…

Jung Woo da aynı şekide kendi odasında yatağına sırt üstü uzanmış, yüzünde büyük bir gülümseme, elinde kurbağa oyuncağı, düşünmekte…

Sun Yong ve Yoon Ah’ın el ele ışıltılı bir caddede el ele yürüdüğünü görürüz. İkisi de çok neşeli görünmektedirler.

Min Hee ise odasında ders çalışmaktadır. Sonra bir an durur, kalemi bırakır, yüzüne ciddi bir ifade düşer. (Flashback) Berna’nın kurbağa oyuncağını alışı ve Jung Woo’nun çantasında o oyuncağı görmesi aklına gelir.

Nihayet Jin Ki’yi görürüz: Sokakta sallanan adımlarla yürümektedir. Sonra apartman merdivenlerden çıkışını, kapıyı açıp girişte bir an durmasını, sonra Berna’nın odasına doğru yürümesini izleriz. Tam kapıya geldiğinde elini kaldırır, kapıya vurmak üzeredir. Ama sonra, eli havada kalakalır. Hüzünlü bir bakışla son bir defa kapıya bakar; sonra sallanan adımlarla odasına geçer.

Sahne 24 (Dış mekân) Ertesi gün… Önce okuldaki öğrenci kalabalığı gösterilir.

Kampüsün çıkış kapısında arkadaşlarıyla vedalaşıp yürümeye başlayan Berna’yı görürüz. Genç kızın yüzünde son derece neşeli bir ifade vardır.

Onun biraz arkasında, kendini gizlemeye çalışarak onu takip eden Min Hee görünür sonra. Min Hee ise yorgun, şüpheci, mutsuz görünmektedir.

Berna önde, Min Hee arkada, uzun bir süre böyle yürürler. Nihayet, Berna’nın evinin olduğu sokağın bir aşağı sokağına gelirler.

Berna sağına soluna bakar; Min Hee hemen bir duvarın arkasına saklanır.

Sonra Berna kimsenin kendisini görmediğine emin olunca sokağın köşesindeki bir çalının arkasına çömelir. Çantasından çıkardığı peruk ve takma bıyığı artık alışmış hareketlerle iki saniyede kafasına ve dudağının üzerine monte eder.

Onu uzaktan izleyen Min Hee ise şaşkınlıktan düşüp bayılmak üzeredir! Kekeleyerek:

“N-nasıl yani yaa?? Oppa ve arkadaşları Berna’nın kız olduğunu bilmiyor olamazlar, öyle değil mi?!”

Sonra sinirli sinirli güler: “Berna’ya bakan, onun kız olduğunu şıp diye anlar! Bu ne saçma iş!”

Bu arada Berna gizlendiği yerden çıkmış, erkeksi bir yürüyüşle yürümeye devam etmektedir. Min Hee gülsem mi ağlasam mı dercesine onun bacaklarını aça aça yürüyüşüne bakar… Sonra “teallaam yaa…” der gibi başını sallayıp güvenli bir mesafeden arkadaşını izlemeye devam eder.

Biraz sonra Berna neşeyle apartmana girer. Daire kapısına anahtarını soktuğu sırada karşı kapı açılır; Berna Chang Ui’yi neşeyle (ve tabii erkeksi bir tonlamayla) selamlar:

“N’aber lan Chang Ui? (lan erkeksi tonlama oluyo…) Nasılsın adamım? Baksana, bana söz verdiğin halı saha maçını ne zaman yapıyoruz?”

“Ah abicim, ben üzerine afiyet grip gibiyim bu aralar… İyileştiğim zaman yaparız, olur mu?” der Chang Ui yapmacık bir gülüşle ve içeri kaçar.

Berna eve girdiği zaman kıkırdamaktadır. Kafasından peruk ve dudağından bıyığı çıkartırken “Ulan Chang Ui… Ne yalancı herifsin… Hani futbolu pek severdin; üç seferdir soruyorum, üçünde de mazeret buluyorsun…” diye kendi kendine söylenir.

Bu sırada mutfaktan çıkan Jung Woo Berna’yı görür.

“Oh, sen mi geldin Berna? Bak yeni çay demledim, Türk çayı… Mutfaktan alabilirsin…”

“Ah, yanında gyung dan da var mı??” diye ellerini çırpar Berna hevesle. Jung Woo bir an kendi kendine sırıtır: “Bi dakka yav… Türk çayını onun demlemesi, gyung dan’ı benim sormam gerekmez mi?”

Berna mutfağa doğru ilerlerken aynı anda Sun Yong odasından şimşek gibi fırlar, bir yandan da:

“Geç kaldım, geç kaldım!” diye bağırmaktadır. Aceleden eli ayağına dolanmıştır, çorabının tekini ayağına geçirmeye çalışırken nerdeyse takılıp düşecek olur. Jung Woo:

“Yavaş oğlum, bu ne acele…” deyince hüzünlü bakışlarla:

“Yoon Ah’la bugün ikinci date’imize çıkıyoruz… Eğer geç kalırsam bunca zamandır yaptığım bütün şövalye gösterileri boşa gidecek! Prensesi bekleten şövalye olur mu hiç??”

“Neden olmasın? Mario her oyunda bekletiyordu,” diye dudak büker Jung Woo.

O sırada Berna ağzı dolu dolu, elinde bir kupayla mutfaktan çıkar. Anaç bir tavırla:

“Taksiyle git… Eğer gene de geç kalırsan geçerken yoldan bir çiçek al, bu ona geç kaldığını unutturacaktır… Eğer çiçeğin bile bağışlatamayacağı kadar geç kaldıysan yalan söyle! Yaşlı bir amcaya yardım etmek zorunda kaldığını, o yüzden geç kaldığını anlat…”

Sun Yong ona: “Vaoooovv, Berna çok akıllısın!” diye bakarken Jung Woo surat asar: “Çocuğu yalancılığa teşvik ediyorsun!”

“Ben sadece kızın gözündeki karizmasını kurtarmaya çalışıyorum,” diye omuz silker Berna. Jung Woo pes etmemeye kararlıdır:

“Doğruyu söylemek her zaman yalan söylemekten daha iyidir! Dürüst bir şekilde “özür dilerim aşkım, geç kaldım” derse eminim ki kız onu hemen bağışlayacaktır…”

Berna alaycı bir biçimde sırıtır:

“Hı Hı… Peki bu yargıya daha önce yaşadığın ilişkilerinin kaç tanesindeki engin tecrübelerinle vardığını sorabilir miyim??”

Jung Woo kızarırken Sun Yong bir kahkaha patlatır. Sonra:

“Valla kalıp sizin bu atışmanızı dinlemek isterdim ama cidden çok acelem var!” diye sırıtır. “Hadi bay!”

“Dikkat et, koşturma, merdivenlerden inerken düşersin!” diye bağırır Jung Woo arkasından. Berna da:

“Akşam erken gelirsen haber ver, ona göre yemek pişireyim!” diye ekler. Sun Yong:

“Tamam yav, bu kadar üzerime düşmeyin, kendimi anne ve babamla yaşıyor gibi hissettim… Hadi hoşçakalın anneciğim, babacığım!”

(Doink!) Sun Yong böyle deyip kendini dışarı atarken Jung Woo ve Berna arasında tuhaf bir sessizlik olur. Sonra ikisi aynı anda:

“Ben televizyon açayım bari-“

“Ben çamaşır yıkayacaktım-“

Diye başlarlar. Sonra aynı anda susar, bir an göz göze gelir ve utangaçça kıkırdarlar.

“Neyse… Ben çamaşırlarımı atacaktım…” der Jung Woo ve odasına doğru yürür. Berna da koltuğa oturur, televizyonun kumandasına uzanır. O sırada kapı çalar.

Berna yerinden doğrulurken odasına henüz girmemiş olan Jung Woo’ya sırıtır:

“Bizim aceleci ufaklık kesin bir şey unuttu…”

Böyle deyip yüzünde “bakalım ne unuttun…” gibisinden bir bakışla kapıyı açar.

Kapının açılmasıyla birlikte Berna’nın gülümsemesi dudaklarında donar:

Kapıda Min Hee durmaktadır!

Min Hee yüzünde inanamaz bir bakışla ona bakar. Aynı anda Jung Woo da:

“Kim o, Sun Yong değil mi?” diye aldırmaz bir tavırla kapıya yaklaşmıştır. Min Hee’yi görünce o da olduğu yerde zınk diye durur, şok içinde kalakalır.

Görüntü, her biri taş kesilmiş gibi yüzlerindeki şok ifadesiyle birbirlerine bakmakta olan üç çocuğun üzerinde donar…

Posted in Uncategorized | Tagged , , , , , , , , | 16 Comments

4. Bölüm

Joshua Radin – They bring me to you

Clazziquai – Wizard Of Oz

Taru – Chocolate

Mozart – Türk Marşı

Edward Chun – Everything

Lee Han Na_Prologue

Tearliner – We Quit Us

Clazziquai – Gentle Giant

Sahne 1 (Büyük evin içi) Jung Woo’nun olduğu odanın kapısı açılır ve mafya tipli korumalar Berna’yı itekleyerek içeri getirirler. Elemanlardan birisi saygılı bir biçimde:

“Efendi Ku Jon San, bu hırsızı evinizin bahçesinde yakaladık,” der. O sırada Berna:

“Ben hırsız değilim! Bırakın beni!” diye bağırmaktadır. Jung Woo’nun gözleri hayretle irileşir:

“Bernaaa??”

Jung Woo’nun karşısındaki yaşlı adam Jung Woo’ya döner:

“Sen bu genç bayanı tanıyor musun?” diye sorar. Jung Woo:

“Evet efendim,” der. “Kendisi benim arkadaşımdır… Sanırım bir yanlış anlaşılma oldu…”

Bu sırada Berna:

“Jung Woo! Senin bu rezil adamlarla bir arada olmana inanamıyorum!” diye bağırır. “Para için bu kadar küçüleceğini asla tahmin edemezdim! Yazıklar olsun!”

Jung Woo’nun suratı karmakarışık olurken Ku Jon San büyük bir sükunetle:

“Küçük hanım, rezil adam derken ne kast etmektesiniz sorabilir miyim?” diye konuşur. Jung Woo hemen atılır:

“Efendim, kendisi yabancıdır, dilimizi tam olarak konuşamıyor… Eminim söylemek istediği şeyi kast etmemiştir…”

Berna öfkeyle:

“Hayır, bal gibi de onu kast ettim!” diye bağırır. Sonra Ku Jon San’a döner, parmağını tehdit eder gibi ona uzatır: “Ne iş yaptığınızı tam olarak bilemiyorum ama kirli işler çevirdiğiniz kesin! Jung Woo’ya kuryelik yaptırdığınızı biliyorum! Artık uyuşturucu mu kaçırıyorsunuz yoksa başka bir şey mi, orasını Tanrı bilir…”

Jung Woo’nun suratı daha beter biçimde karışır. Gözlerinden ateş saçarak:

“Berna-sshi, sen ne dediğinin farkında mısın?? Efendi Ku Jon San ülkemizin ileri gelen devlet büyüklerindendir! Dışişleri bakanlığında müsteşardır!” der.

Berna birden kıpkırmızı kesilir. Yüzüne bir şüphe düşer. Fakat sonra tekrar:

“Yaaa! Madem öyle, seni ne diye Busan’a gönderdi?? O çantanın içinde ne var, söylesene ha, söylesene!” diye bağırır.

Bu kez Ku Jon San yüzünde bir tebessüm ve sakin bir sesle:

“Çantanı açar mısın lütfen Kim Jung Woo?” der. Jung Woo asık bir yüzle denileni yapar.

Çanta açılır. Ku Jon San Berna’yı tutan adamına işaret eder, adam Berna’yı bırakır. Berna şüpheyle ilerler, kutunun içindekine bir göz atar.

“Ama bu… bu…” diye kekeler…

Ku Jon San gayet sakin:

“Evet, bu bir kitap,” diye onun sözünü tamamlar. “Bu kitap Goryeo hanedanı döneminden kalma, yaklaşık dokuz yüz elli yaşında çok değerli bir kitaptır… Yıllar önce yurtdışına kaçırılmıştı; fakat yıllar boyu sürdürülen diplomatik yazışmalar sonrası, ülkemize geri getirilmesini sağlamış bulunuyoruz. Kitabın Busan’dan alınıp ait olduğu Seul müzesine getirilmesi için güvendiğimiz genç bir çalışanımızı görevlendirdik. Bu görev, aynı zamanda kendisinin liyakat testi olacaktı… Nitekim, genç Jung Woo, bu vazifeyi başarıyla tamamlayarak kendisini dış işleri bakanlığına stajyer olarak almamızın ne kadar yerinde bir seçim olduğunu kanıtlamış bulunuyor…”

Jung Woo saygıyla eğilirken, Ku Jon San’ın yüzünde takdir eden bir tebessüm vardır. Berna’nınsa ağzı açık kalmıştır. Kekeleyerek:

“Ama… ben… şey…” Sonra kendine gelir, boğazını temizler: “Öhöm… Ben… Ben galiba yanlış anlamışım…”

Jung Woo’nun kaşı gözü seğirir: “Bu kadarcık mı??”

Ku Jon San yüzünde babacan bir gülümseme ile:

“Sanırım şimdi işin içyüzünü anladınız genç bayan,” diye tekrar söze başlar. “Fakat az önceki davranışınızı çok yürekli bulduğumu size iletmek isterim. Korkusuz davranışınızdan dolayı sizi tebrik ederim.” Jung Woo’ya döner: “Kim Jung Woo, lütfen bu genç hanıma kızmayın. Kendisi, çok dürüst ve cesur bir genç hanım.”

Jung Woo büyük bir saygıyla eğilir:

“Elbette efendim… Onun adına tekrar özür dilerim.”

Ku Jon San yeniden gülümser. Berna ise mahcup, otuz iki dişini birden gösterip sırıtır; belinin elverdiği kadar öne doğru eğilir.

Sahne 2 (Sokak) Berna ve Jung Woo evden çıkmış, yürümektedirler. Jung Woo’nun suratı yine sirke satmaktadır, hızlı adımlarla yürümekte; Berna ise ona yetişmek için nefes nefese koşturmaktadır. Berna en sonunda:

“Jung Woo lütfen ama! Özür dilerim dedim ya! Bak Efendi Ku Jon San bile beni affetti, sen neden affetmiyorsun??”

Jung Woo birden durur, ona döner, öfkeyle:

“Sen benim mafyayla iş yaptığımı nasıl düşünebilirsin??” diye patlar. “Manyak mısın sen yaa?? Nasıl bir hayalgücün var? Kafanda nasıl bir senaryo yazdın??”

“Valla benim kafamdakiler gerçekte olandan çok daha mantıklıydı,” diye dudak büker Berna. Sonra hemen: “Özür dilerim, özür dilerim!” diye atılır. “Ne bileyim, genç çocuksun, paraya olan zaafın da malum… Belki bir hata yapmışsındır diye düşündüm…”

Jung Woo birden, acayip alınmış bir biçimde bakar. “Paraya olan zaafım mı??”

Sonra öfkeyle güler. Kaşları iyice çatılır.

“Senin de babanın 12 milyon won kumar borcu olsaydı, senin de paraya bir miktar zaafın olurdu! Ben haftalardır ailemi bu beladan nasıl kurtarırım diye çalmadık kapı bırakmadım! Kaygılar içinde debeleniyorum! Ve senin bana bakınca gördüğün şey yalnızca bir para düşkünü, öyle mi?!”

Jung Woo’nun yüzü öfke ve üzüntüyle çarpılmıştır. Sözlerini bitirdiği anda öfkeyle arkasını döner, hızlı hızlı yürümeye başlar. Berna ise şok olmuş halde kalakalmıştır. Sonra kendini toparlar, “Jung Woo! Özür dilerim! Bekle lütfen, konuşalım!” diye bağırarak onun arkasından koşturur, fakat Jung Woo onu beklemeden bir taksi durdurmuş, otomobile bindiği gibi uzaklaşmıştır. Berna yüzünde büyük bir üzüntü ifadesiyle sokak ortasında kalakalır…

Sahne 3 (Ev – dış mekân) Berna bezgin adımlarla eve girer. Bu arada Jin Ki’nin odasında bilgisayar başında bir şeylerle uğraştığını, fakat kapının kapanma sesiyle birlikte dikkat kesilip yerinden kalktığını görürüz. Berna başındaki peruğu ve dudağındaki bıyığı dalgın bir ifadeyle çıkarır, ayaklarını sürüye sürüye odasına girer. Jin Ki sessizce odasından dışarı süzülür; parmak uçlarına basa basa mutfağa geçer; buzdolabının kapağını açıp içindeki bir pastaya uzanır. Pastanın üzerinde: “Özür dilerim” yazmaktadır. Jin Ki yüzünde büyük bir gurur ifadesiyle pastayı dolaptan çıkarır; yine yavaş adımlarla Berna’nın odasının kapısına kadar gelir. Kapıyı çalar:

“Berna-sshi! Geldin mi??”

Berna yatağında yüz üstü yatmaktadır. Kapısının vurulduğunu duyunca çabuk bir hareketle toparlanır, yatakta oturur vaziyete gelir. Çarçabuk gözlerini siler.

“Efendim?”

Jin Ki yavaşça kapıyı aralar, içeriye başını uzatır. Berna’ya bakar bakmaz onun ağlıyor olduğunu fark eder. Yüzüdenki gurur ve neşe karışımı ifade yerini hızla kaygılı bir bakışa bırakır:

“Sen… iyi misin?” diye sorar.

Berna başını çevirmeden, donuk bir sesle:

“İyiyim Jin Ki, merak etme,” diye yanıtlar. “Sadece… Ben… Şu anda kimseyle konuşacak havada değilim… İzin verirsen yalnız kalmak istiyorum…”

Jin Ki’nin yüzünde büyük bir hayalkırıklığı belirir. Yine de zoraki bir gülümsemeyle:

“Anlıyorum…” der. “Peki…”

(They bring me to you) Sonra yavaşça kapıyı tekrar kapatır. Bir süre kapıda elinde pastayla öylece dikilip kalır. Bu arada Berna’nın odasından ağlama sesi geldiğini duyunca yüzü üzüntüyle karışır. Eli tekrar kapının koluna uzanır; fakat açmaya cesaret edemez. Sonra elindeki pastaya gözü ilişir. Yüzünü asıp mutfağa gider. Çöp kutusunun kapağını kaldırır, içine pastayı atıverir. Yüzünde büyük bir hayalkırıklığı ve acı okuruz.

Berna yatağına yan yatmıştır, gözlerinden yağmur gibi yaşlar inmektedir.

Jung Woo’yu ise akşam karanlığı çökmüş sokaklarda, elleri cebinde dolaşırken görürüz. Yüzünde sıkıntılı bir anlam vardır. Birden telefonu çalar. Jung Woo telefonu açar.

“Hyo Ju? Bir şey mi oldu?”

Hattın karşı ucunda Kim Hyo Ju’yu görürüz. Genç kız ağlamaklıdır.

“Oppa, çok kötü şeyler oldu! Bugün babamın borcunun olduğu adamlar yine evimize geldiler! Borcumuzu üç gün içinde ödemezsek başımıza çok kötü şeyler geleceğini söyleyip beni ve annemi tehdit ettiler! Oppa, çok korkuyorum!”

Jung Woo’nun yüzü karmakarışık olmuştur. Telaşla:

“Hyo Ju, evde kalmayın! Teyzemin evine gidin! Ben stajyerlik paramı gelecek hafta alıyorum, alır almaz size yollayacağım! Ama lütfen o zamana kadar kendinizi koruyun!”

“Tamam abi, biz teyzeme gideceğiz,” der Hyo Ju. “Ama lütfen sen de çabuk ol! Babam hâlâ ortalıklarda yok, onun başına bir şey gelecek diye çok endişeleniyorum!”

Jung Woo telefonu kapatırken boğazına bir şeyler düğümlenmiştir. Ağlayacak gibi gözlerini kısar, başını yukarı kaldırır. Hafifçe mırıldanır.

“Normal bir hayat… Sadece normal bir hayat istedim senden…”

(They bring me to you – yükselir)

Sahne 4 (Ev) Bir önceki sahnenin müziği eşliğinde ertesi sabahı izleriz. Jung Woo kahvaltı masasındaki Berna ve Sun Yong’un yüzüne bile bakmadan evden çıkar gider. Berna birden çok fena olur; elindeki çatalı bırakır. Sun Yong’a zoraki gülümseyerek kahvaltı masasından kalkar, odasına geçer. O sırada mutfaktan salona doğru yürümekte olan Jin Ki koridorda Berna’yla karşılaşır, yana çekilerek yol verir. Berna yüzünü yerden kaldırmadan odasına geçerken Jin Ki üzgün ve biraz kırgın bir ifadeyle arkasından bakar.

Sahne 5 (Berna’nın okulu) Berna başını sırasının üzerine koymuş, dalgınca düşünmektedir. O sırada önüne oyuncak bir civciv uzatılır. Çizgi film seslendirmesi gibi bir ses:

“Burada üzüntülü bir genç bayan varmış! Acaba bu genç bayanın canını kim sıkmış olabilir??”

Berna yorgunca gülümser, önüne bırakılan civcive elini uzatır. Civcivi arkadan tutan kişinin neşeyle gülümseyen Min Hee olduğunu görürüz. Berna yorgun ve hüzünlü, arkadaşının elinden civcivi alıp dalgınca okşarken Min Hee onun önündeki sıraya oturur, merak ve kaygıyla gözlerini arkadaşının yüzüne diker:

“Berna-sshi! Neler oluyor? İki gündür çok üzgün görünüyorsun…”

Berna yorgunca içini çeker:

“Ben birisini çok kırdım Min Hee… Şimdi onun gönlünü nasıl alacağımı bir türlü bilemiyorum… Benim yüzüme bile bakmıyor!”

Ellerini sıkıntıyla yüzüne kapatır. Min Hee arkadaşının haline üzülmüştür. Onu teselli etmek için:

“Üzülme tatlım, sen iyi niyetini belli edip özür dilersen her şey yoluna girecektir…” diye konuşur. Sonra işi biraz şakaya vurmak için: “O kişiye bir elma vermeyi denedin, öyle değil mi?(*)” der. Berna şakayı anlar, gülümser, Min Hee de neşeyle sırıtır. Sonra Berna yine içini çeker:

“Galiba bu iş bir “elma”yla çözümlenecek kadar kolay olmayacak…”

Min Hee bir an onun üzüntüsünü paylaşarak durur. Sonra birden gözleri ışıldar:

“Gel benimle! Bir fikrim var!”

Sonra, üzüntülü arkadaşının elinden tuttuğu gibi “Hadi! Ne duruyorsun??” diye çekiştirerek koşturur. Berna da şaşkınca onu takip eder.

Sahne 6 (Oyuncakçı) Min Hee Berna’yı bir oyuncakçı dükkanına götürmüştür. Neşeyle:

“Burdan sevimli bir hediye alıp özür dileklerinle birlikte sunarsan, arkadaşının seni mutlaka bağışlayacaktır,” der. “Birlikte bakalım mı?”

Berna’nın birden yüzü aydınlanmıştır:

“Doğru söylüyorsun! Haydi uygun bir şeyler bakalım…”

( Wizard of Oz) İkilinin oyuncakçı rafları arasında gezinmelerini, bir o oyuncağa bir bu oyuncağa saldırmalarını, Berna’nın da iyice neşelenip havaya girmelerini izleriz. Min Hee ile birbirlerinin kafasına şapkalar geçirir, komik gözlükler takarak şebeklik yapar, oyuncakları birbiriyle konuşturarak kendi çaplarında eğlenirler (ah ah, gençlik güzel şey :D).

Sonunda Berna kurbağa şeklinde bir anahtarlığı eline alır. Kurbağanın karnına ufak bir bas-konuş alet yerleştirilmiştir. Min Hee:

“Bu oyuncakları biliyor musun? Bak, şöyle yapacaksın” deyip kurbağanın kayıt düğmesine basar, sesini yine bir çizgi film sesine dönüştürerek: “Berna, Berna, al bana bir elma!” diye konuşur. Sonra bir başka düğmeye bastığında kurbağacığın “Berna, Berna, al bana bir elma” diye tekrarladığını görürüz. Berna heyecanla:

“Süper bişiymiş buuuu! Tamam işte budur, bunu alıyorum,” der ve ödeme yapmak için neşeyle kasaya koşturur.

Sahne 7 (Oyuncak dükkanının dışarısı) İki kız dışarıda yürürlerken Berna sevinçle yeni oyuncağına bakıp bakıp durmaktadır. Min Hee onun gülen yüzünü görünce sevimli bir şekilde:

“Şimdi daha iyisin, değil mi Berna-sshi?” diye sorar. Berna gülümseyerek ona döner:

“Evet Min Hee-sshi, çok daha iyiyim! Sana çok ama çok teşekkür ederim…”

Min Hee’nin de yüzüne bir gülümseme yayılır. İki kız gülüşerek yürümeye devam ederler.

Sahne 8 (Ev) Berna odasında oturup ders çalışmaktadır. Birden daire kapısının açılma sesi gelir. Berna elindeki kalemi bırakıp kulak kesilir.

Jung Woo’nun elinde bond çantasıyla içeri girdiğini görürüz. Odasına geçer. Işığı yakar.

Üzerindeki paltoyu ve atkıyı çıkarırken birden yatağının üzerine bırakılmış ufak bir hediye paketi dikkatini çeker. Merak ve şüpheyle paketi eline alır.

Kutuyu saran ipleri açmaya başlar. Önce ipleri, sonra parlak ambalaj kağıdını, en son da kutunun kapağını çıkarır.

İçindeki kurbağa anahtarlığını görünce gözleri şaşkınlıkla açılır. Elinde evirip çevirir, bir anlam veremez.

(Taru Chocolate) Sonra, anahtarlığın köşesindeki kırmızı düğmeye basmayı akıl eder. Berna’nın sesi odayı doldurur:

“Özür dilerim, özür dilerim, özür dilerim! Seni kırdığım için özür dilerim! Lütfen affet beni!”

Jung Woo’nun yüzünü sevimli bir gülümseme doldurur. Küçük kurbağayı gerçek bir evcil hayvanmış gibi eliyle okşar.

O sırada aralık duran kapıdan içeri süzülmüş olan Berna’yı görürüz. Berna yüzünde affedilmeyi bekleyen küçük çocuk bakışlarıyla:

“Özür dilerim,” diye tekrarlar. Sonra Jung Woo’ya yaklaşır, yatakta onun yanına oturur. Jung Woo’nun gözlerinin içine bakıp içtenlikle konuşur:

“Ben senin sadece parayı düşünmediğini biliyorum… Arkadaşlarına nasıl değer verdiğini gördüm… O gün efendi Ku Jon San’ın evinde olanlardan sonra çok şaşkındım, ağzımdan kast etmediğim sözler çıktı… Ama lütfen sen de uzatma ve beni bağışla, olur mu?”

Böyle deyip başını sevimli bir şekilde eğer, arkadaşının yüzüne bakar. Jung Woo bir an naz yapacak gibi olur, ama sonra dayanamaz, çocuksu bir somurtmayla:

“Tamam, seni affediyorum” der. Sonra ciddileşir, kurbağa oyuncağını Berna’dan uzaklaştırır:

“Ama bunu geri vermiyorum!”

Ve çocuk gibi kurbağasına sarılır. Berna kıkırdar: “Tamam verme… Onu sana aldım zaten…” Sonra ayağa kalkar, gitmeye hazırlanır. Ama geri dönüp gitmeden önce birden Jung Woo’ya doğru atılır, ona sıkıca sarılır! Jung Woo’nun gözleri şaşkınlıkla irileşir; ama o henüz bir tepki veremeden Berna biraz utanmış biraz keyiflenmiş bir gülüşle koşturarak odadan çıkar.

Odada kalan Jung Woo irileşmiş gözlerle taşlaşmış gibi bir süre daha öylece oturur. Sonra yüzüne kocaman bir gülümseme yayılır; elindeki kurbağacığı abartılı bir sevinçle göğsüne bastırır.

Sahne 9 (Okul) Sun Yong’u yine bir ağacın arkasında, yüzünde büyük bir hüzünle uzaktaki Yoon Ah’ı izlerken görürüz. Birden önüne bir voleybol topu düşer. Sun Yong dönüp baktığında Berna’nın sırıtarak ona doğru yaklaştığını görür.

“N’aber Sun Yong-ya? Antremandan kaytarıp tembellik mi yapıyorsun?”

Sun Yong üzüntülü bir gülümsemeyle ilerideki kızı işaret eder:

“Sana bahsettiğim kız vardı ya… İşte bak, orada.”

Berna heyecanla atılır: “Hani, nerde??” Başını uzatıp görmeye çalışır. Sun Yong ise üzgündür.

“Aslında artık bir önemi kalmadı… Geçen gün ona çok fena rezil oldum… Bir daha asla onun yüzüne bakamam…”

“Ama neden??” der Berna adeta haykırarak. Sonra Sun Yong’un kolunu tutar: “Hey, ufaklık, bana bak! Bu kadar çabuk pes etmemelisin!”

Sun Yong acı bir gülüşle:

“Yararı yok,” diye söylenir, “Beni hep en kötü anlarımda gören bir kızın, bana bakınca bir şövalye görmesini nasıl sağlayabilirim ki?”

Berna bir an duraklar: “Şövalye mi dedin? Hımm… Şövalye demek…”

Düşünceli yüzü aniden bir gülümsemeyle aydınlanır: “Sen bu işi bana bırak! Ben her şeyi halledeceğim! Bak şimdi…”

Berna Sun Yong’un koluna girer, ona planını anlatmaya başlar. (Müzik gir: Wizard of Oz)Berna konuştukça Sun Yong’un yüzüne şaşkın bir sevinç düşer. Sonra, iki çocuğun hızlı çekimle oradan oraya koşturmasını, tiyatro bölümüne gidip Jin Ki’yle buluşmalarını, onunla konuşup bir şeyler istediklerini görürüz.  Bir sonraki sahnede ise Berna kendi evindedir: Mutfak dolabından cezve ve üç tane fincan almış, sırıtarak el çantasına sokuşturmaktadır.

Sahne 10 (Okul) Yoon Ah kitaplarını toplamış, sınıftan çıkmak üzeredir. Diğer iki kız arkadaşı yanına gelir.

“Yoon Ah-ya! Kafeteryada çay içelim mi?” Yoon Ah sevimli sevimli:

“Bilmem, olabilir…” derken yanıbaşlarında bir ses duyulur:

“Afedersiniz! Ben Yabancı Diller Bölümü’nün bölüm başkanlığını arıyorum, siz nerde olduğunu biliyor musunuz?”

Üç kız merakla sesin sahibine bakarlar. Berna en tatlı haliyle gülümsemektedir. Kızlardan biri:

“Evet, üst kata çıkacaksınız, koridorun sonundadır,” deyince Berna yine sevimli bir gülümseme takınır:

“Çok özür dilerim, ama ben bir türlü bulamadım! Rica etsem bana yardımcı olabilir misiniz?”

Kızlar birbirlerine bakarlar, sonra Yoon Ah: “Neden olmasın?” der. “Biz sizi götürürüz.”

Berna onlarla birlikte yürümeye başlarken:

“Çok teşekkür ederim!” diye neşeyle konuşur. “Gerçekten harika oldu bu! Yarım saattir okul binasında dönüp duruyordum… Ben aslında Seul kampüsünde okuyorum, fakat Anseong’da görmem gereken birisi vardı… O yüzden bugün ilk defa buraya geldim… Bu arada siz hangi bölümlerdesiniz?”

“Biz İngiliz Dili ve Edebiyatı öğrencileriyiz,” der Yoon Ah’ın arkadaşlarından biri. Berna el çırpar:

“Ne güzel! Ben matematik öğrencisiyim… Bir dönemliğine Türkiye’den geldim.”

“Ah, ne hoş…” der Yoon Ah sevimlice gülümseyerek. Dört kızın konuşmaya devam ederek koridorda ilerlediğini görürüz. Bu arada Berna diğerlerine çaktırmamaya çalışarak bir an arkasına göz atar; koridorun köşesinde duvarın arkasına gizlenmiş onları izlemekte olan Sun Yong’la göz göze gelip göz kırpar. Sun Yong sevinçle yumruğunu sıkar; planın ilk bölümü başarıyla tamamlanmıştır!

Sahne 11 (okul kafeteryası) Yoon Ah ve iki arkadaşı okul kafeteryasında bir masada oturup çay içerek muhabbet etmektedir. Berna gülerek onların masasına yaklaşır:

“Tekrar selam arkadaşlar! İşimi hallettim, çok teşekkür ederim! Yardımlarınız olmasa bölüm başkanlığını bir türlü bulamayacaktım…”

“Rica ederiz, bir bir şey yapmadık ki…” der Yoon Ah kibarca. Berna hemen atılır:

“Aaa, olur mu hiç?? Siz beni götürmemiş olsaydınız ben orayı bulana kadar yarım saat daha geçerdi. Üstelik görüşmek istediğim kişi ben odasına girerken çıkmak üzereydi, onu nerdeyse kaçırıyordum yani! O yüzden çok yardımcı oldunuz, çok teşekkür ederim!”

Kızların yüzüne birer gülümseme yayılırken Berna fırsatı kaçırmaz:

“O yüzden ben de size birer kahve ısmarlayıp borcumu ödemek istiyorum! Ne dersiniz?”

“Ah lütfen! Hiç ama hiç gerek yok,” der Yoon Ah hemen. Berna:

“Aaa lütfen amaa, ısrar ediyorum,” diye atılır; diğer kızlar da böyle bir şeye gerek olmadığını tekrarlarlar. Bunun üzerine Berna boynunu büker:

“Eh peki o zaman… O halde izin verin ben de sizin için bir şey yapayım: Size Türk usulü fal bakayım!”

Kızlar şaşkınlıkla:

“Nasıl yani?”

“Fal mı? Geleceği okumak gibi mi?”

“Evet evet, aynen öyle!” der Berna gözleri parlayarak. “Ben çok iyi fal bakarım. İçeceğiniz kahvelerin fincanda bıraktıkları izlere bakarak geleceğinizi söyleyebilirim.”

Kızların yüzünde şaşkınlıkla karışık meraklı bir sevinç ifadesi yakalayınca neşeyle:

“Burda on dakika bekleyin beni lütfen! Hemen geri geleceğim!” diye bağırır ve koştura koştura kafeteryanın arka tarafına geçer. Kızlar merakla onun arkasından bakar, sonra birbirlerine bakıp şaşkınlık içinde “bu da neydi?” gibisinden kıkırdarlar.

Sahne 12 (okul kafeteryası mutfağı) (Türk marşı) Berna’yı kafeteryanın arka tarafındaki mutfakta ocak üzerinde Türk kahvesi pişirirken görürüz! Şef giysili orta yaşlı bir adam:

“Fakat agasshi, bunu yapmanız yasak, öğrenciler bu tarafa geçemez!” diye sızlanmaktadır. Berna ise aldırmaz bir tavırla:

“Tamam tamam ajusshi, bakın bitiyor zaten, azıcık kaldı!” diye konuşarak onu oyalamaya çabalamaktadır. Diğer garsonlarsa gülerek bu deli kızla şeflerinin atışmasını izlemektedirler. O sırada Sun Yong koşturarak girer:

“Her şeyi öğrendim Berna: Yoon Ah’ın yanındaki iki arkadaşının adı Jae Hee ve Do Eun. İkisi de Yoon Ah’la aynı sınıftalar. Birisi Incheon, diğeri Seul’den. Haklarındaki diğer bilgiler de şöyle…”

Şef gene: “Buraya böyle giremezsiniz! Kime diyorum beeennn!” diye Sun Yong’a sarar bu defa da. Sun Yong oralı bile olmayıp Berna’ya öğrendiklerini anlatmaya devam edince, şef ağlamaklı bir ifadeyle mutfak tezgahlarının birine kapanır! Berna ise heyecanla Sun Yong’a:

“Süper! Aferin Sun Yong! Şimdi sen git hazırlan!”

Sun Yong mutfaktan çıkarken Berna kaynamaya başlayan kahvenin altını kapatır, fincanlara doldurur, sonra tepsiyi alıp çıkarken içeridekilere:

“Ben birazdan cezvemi almaya gelirim! Bana yardımcı olduğunuz için çok teşekkür ederim,” diye selam verip gülerek mutfaktan çıkar. Yaşlı şefi yine “Böhüüüü! Kimse beni sallamıyor!” diye yüksek perdeden bir sesle ağlarken görürüz.

Sahne 13 (okul kafeteryası) Berna elinde küçük kahve fincanlarıyla hâlâ kafeteryada oturmakta olan kızların yanına gelir.

“Şimdi bunları içip, fincanları ters çevireceksiniz,” diye açıklama yapar. “Sonra da ben fincanlardaki izlere bakıp size geleceğinizi anlatacağım!”

Kızlar yine kıkırdayarak birbirlerine bakarlar. Sonra her biri birer fincana uzanır.

(Wizard of Oz) Üç kızın birer fincan kahve içtiğini, Berna’nın onları neşeyle izlediğini, bu arada muhabbete devam edip gülüştüklerini izleriz.

Biraz sonra, Berna eline ilk fincanı alır, Yoon Ah’ın arkadaşlarından Jae Hee’ye döner:

“Tatlım, sen Seul’den değilsin. Ama buraya yakın bir şehirden geliyorsun. Geldiğin şehir de Seul gibi büyük bir şehir.”

Do Eun heyecanla bağırır: “Aman Tanrım, bildi! Jae Hee, Incheon’dandır!”

“Devam et lütfen,” der Jae Hee heyecanla. Berna fincanı incelemeye devam eder; şekilleri çözmeye çalışır gibi gözlerini kısar, sonra:

“Senin bir erkek arkadaşın var galiba… Ama şu anda ayrısınız… Bak, burdaki kız sensin; şurdaki erkek de o. Aranızda okyanus var…”

Do Eun cıyak cıyak: “Evet evet, bu da doğru! Jae Hee’nin sevgilisi Japonya’ya çalışmaya gitti…” derken Jae Hee de heyecanla bağırmaktadır:

“Aman Tanrım, bunları nasıl biliyorsun??”

“Size bu işte iyi olduğumu söylemiştim,” der Berna gülerek ve Yoon Ah’a göz kırpar. Yoon Ah şaşkın şaşkın onu izlemektedir.

Sıra şimdi Do Eun’a gelmiştir. Berna:

“Sen geçen sene bir hastalık geçirdin mi?” diye söze başlayınca bu kez kızların üçü birden bağırışmaya başlarlar:

“Bu kadar da olamaz!”

“Aman Tanrım!”

“Sen bir falcıda çalışmadığına emin misin?”

Son söz üzerine hepsi gülerken Berna “hayır hayır, ben sadece amatörüm,” diye onları yatıştırır.

Son olarak, sıra Yoon Ah’a gelmiştir. Berna:

“Senin hoşlandığın bir çocuk var,” diye söze başlar. Yoon Ah’ın arkadaşları heyecanla:

“Yoon Ah! Bize neden söylemedin??”

“Bunu bizden nasıl gizlersin??” diye bağırışırken Yoon Ah şaşkınlık içindedir: “Ama benim hayatımda kimse yok ki… Siz de biliyorsunuz kızlar…”

“Canım ben de sana hayatında biri var demedim,” der Berna hemen, “Sadece aklında olan birinin olduğunu söylüyorum… Bu kişiyle ya yeni tanıştın, ya da tanışmak üzeresin… Veeeee, bu kişi senin kaderin olacak!”

Kızların üçü birden heyecanla “yaaaa!” diye bağırırlar. Berna ise gözlerini kısmış, fincanı incelemektedir. Sonra birden, çok ilginç bir şey görmüş gibi:

“Oooo! Bakın burda ne var!” diye bağırır. Kızların üçü birden merakla fincana doğru eğilirler. Berna:

“Aman Tanrım, bu bir şövalye! Evet evet, şövalye giysileri içinde birisi var! Bakın, tam şurda!”

Kızlar fincanı birbirlerinin elinden kaparak Berna’nın gösterdiği şövalyeyi görmeye çalışırlar, hatta Do Eun: “Evet evet!” diye bağırır, “Bu gerçekten de bir şövalye!”

(Görüntüye fincandaki kahve lekesi girer: Aslında şövalyeyle falan alakası yoktur tabii; en fazla bir tavşan silüetine benzetilebilir!)

Berna kendi kendine kıkırdar, ama istifini bozmadan: “Tabii ya! Ben bu işte iyi olduğumu size söylemiştim…”

“Peki ama bu ne demek?” diye sorar Jae Hee. “Yani Yoon Ah İngiltere’den gelen bir şövalyeyle tanışacak değil ya?”

“Hımm, bunu bilemem,” der Berna da, “Ben yalnızca fincanda gördüklerimi söylerim… Neyse, şimdilik bu kadar kızlar. Bugünkü yardımlarınız için tekrar teşekkürler, kendinize iyi bakın!”

Böyle deyip fincanlarını da alarak (kahve fincanlarını bırakacak diil ya, cık cık cık…) masadan kalkar, kızlara el sallayarak uzaklaşır. Kızlar arkasından bakakalırlar.

Sahne 14 (Sun Yong’un okul bahçesi) (Wizard of Oz) Üç kız nihayet kafeteryadan kalkmış, kitapları ellerinde, evlerine gitmek üzere okulun çıkış kapısına doğru yürümektedirler. Jae Hee:

“O Türk kız ne kadar da ilginç biriydi, değil mi?” diye söze başlar. “Kaşla göz arasında nerden kahve bulup geldi acaba??”

“Ama söyledikleri hep doğruydu, değil mi kızlar?” der Do Eun da heyecanla. Sonra Yoon Ah’a döner: “Ya senin şövalye olayına ne demeli?”

“Bu çağda bir şövalye bulabileceğimi zannetmiyorum,” diye kıkırdar Yoon Ah. Aynı anda Jae Hee çığlığı basar: “Aaaaa!”

Diğer kızlar:

“Ne olduuu?” diye telaşla ona dönerler. Jae Hee konuşamayacak kadar heyecanlanmıştır. Titreyen parmağıyla ileride bir grup genci işaret eder.

Diğer kızlar da o yöne baktıkları zaman ağızları hayretle açılır: Bir grup kostümlü genç, bir oyun provası yapar gibi bir araya toplanmışlardır. Ortaçağ saray kadınları gibi giyinmiş birkaç kız, başlarında peruklarla zamanın soylularını canlandıran birkaç genç erkek, hatta başında taç olan bir kral görürler. Grupta bir de, üzerinde bir zırh ve pelerin, yüzünde demir bir başlık, elinde kılıç olan bir çocuk vardır.

Jae Hee ve Do Eun heyecanla Yoon Ah’ı sarsmaya başlarlar:

“İşte bulduk! Şövalyeni bulduk!”

Aynı anda kostümlü gençler arasındaki şövalye kılığındaki çocuk başındaki demir maskeyi çıkarır. Kamera, Yoon Ah’ın yüzüne zoom yapar; genç kızın ağzı hayretle açılmıştır: Şövalye kostümlü çocuk Sun Yong’dur!

(Ağır çekimde) Sun Yong’un başlığı çıkardıktan sonra saçlarını savurmasını, yanındaki diğer kostümlü çocuklarla birlikte gülüşmesini, sonra başlık elinde, kılıcı kolunun altında, kızların olduğu tarafa doğru yürümesini izleriz. Yoon Ah’ın yanındaki iki arkadaşı heyecandan yerlerinde duramayıp kıkır kıkır gülüşürlerken, Yoon Ah hâlâ şaşkındır. Sun Yong hiçbir şeyden habersiz gibi yürüyerek kızlara yaklaşır; tam yanlarından geçerken de Yoon Ah’a bakıp gülümser, göz kırpar. Sonra da arkasına bile dönmeden büyük bir karizmayla yürümeye devam eder.

Bu sırada olan biteni az ileride gizli bir köşeden izlemekte olan Berna ve Jin Ki’yi görürüz. Berna:

“Yehuuuu! İşte budur, işte budur!” diye sevinçle havaya zıplar, yanında elleri ceplerinde cool bir tavırla dikilen Jin Ki’nin boynuna atılır: “Başardık Jin Ki! Oldu bu iş!”

Berna kendisine sarılınca Jin Ki bir an şoke olmuştur, ama hemen sonra yüzü değişir, keyifle, o da kollarını uzatır. Tam Berna’ya sarılmak üzereyken Berna kendini geriye atar, kendi kendine heyecanla:

“Evet, şimdi başka şeyler de düşünmek lâzım… Acaba bir sonraki aşama ne olmalı??” diye mırıldanarak bir sağa bir sola yürümeye başlar. Jin Ki ise kollarının boşluğu kucaklaması ile bir an dengesini kaybedip sendelemiştir! 😀 Dağılan karizmayı toparlamaya çalışarak öksürür.

“Ehem… Ama heralde bugünlük işimiz bitti…”

“Evet, tabii canım! Öyle her şey üst üste olmaz, şimdi Yoon Ah’ın şövalyesinin varlığına bir süre daha alışması lâzım…” diye kıkırdar Berna. Jin Ki’nin yüzüne şeytani bir gülümseme yayılır, aklına bir fikir gelmiştir. Çapkın bir ifadeyle:

“O zaman biz de bu başarımızı kutlayalım,” der. “Ne dersin? Birlikte bir şeyler yapalım mı?”

Berna omuz silker: “Olur tabii, neden olmasın? Ah, sinemaya gitmeye ne dersin? Ne zamandır görmek istediğim bir film vardı…”

“Harika olur!” diye sırıtır Jin Ki. Sonra muzip bir yüzle yukarı doğru bakar; hayal kurmaya başlar…

(Ekran buğulanır, Jin Ki’nin ilk hayalini izleriz:) Berna ve Jin Ki bir korku filmine girmişlerdir. Berna yüzünde korku dolu bir ifadeyle koltuğunda büzüldükçe büzülmekte, Jin Ki’ye yaklaşmaktadır. En sonunda “oppa!” diye bağırarak Jin Ki’ye sarılır. Jin Ki’nin suratında bir sırıtma görürüz.

Birden bu hayal “CD’yi durdurma” (hani Djler filan elleriyle yapar ya… işte o ses) sesiyle kesilir: Jin Ki başını iki yana sallayarak kendine gelir.

“Bi dakka ya… Berna korku filmlerinden korkmuyor ki…”

Sonra gözlerini havaya diker, “hımmm” diye mırıldanır, “belki romantik bir film olursa…”

(Yine ekran buğulanır, ikinci hayale geçeriz) Bu kez Berna gözlerinde yaşlarla, dudakları titreyerek sinema perdesine bakmaktadır. Jin Ki’nin yüzüne çapkın bir sırıtış gelir, Berna’ya doğru eğilir. Berna da ona döner, gözlerini kapatır…

Bir kez daha CD durdurma sesiyle Jin Ki kendine gelir. Yüzünde korku dolu bir ifade belirmiştir:

“Ama ya geçen seferki gibi olursa??”

Flashback’le Berna’nın Jin Ki’ye tokat atma sahnesini izleriz. “Çatttt!” Görüntü, Jin Ki’nin yüzünün yediği tokatla yamulması anında donar.

Ardından günümüze döneriz. Jin Ki sanki o anda tokat yemiş gibi yüzünde bir acı ifadesi ile yanağını tutmaktadır. Sonra başını sallayıp kendine gelir:

“Yok canım… Daha neler… O bir kere olur… Bu defa işimi sağlama alıp ağır ağır ilerleyeceğim.”

Sonra muzipçe Berna’ya döner: “Eee, hadi, gitmiyor muyuz Berna??”

“Tamam, ama önce senin bölüme uğrayıp kostümleri geri bırakmamız gerekiyor, öyle değil mi? Ayrıca yardımları için arkadaşlarına da teşekkür etmek gerek…”

Sonra Jin Ki’nin koluna girer, onu neşe içinde sürüklemeye başlar.

Sahne 15 (Kampüs)  Berna ve Jin Ki, Jin Ki’nin bölüm binasından çıkarlar. Berna birden:

“Ah, bak orda kim var?” der neşeyle. Jin Ki merakla o tarafa baktığında yüzüne bir sıkıntı düşer: Gelen Jung Woo’dur.

“N’aber Jung Woo-sshi?” diye neşeyle onu selamlar Berna. “Nereye, eve mi?”

Jin Ki somurtmaya başlamıştır bile. Jung Woo bir Berna’ya, bir Jin Ki’ye bakar; sonra:

“Evet, siz de geliyorsanız beraber gidelim hadi…”

Jin Ki alaycı bir biçimde gözlerini Jung Woo’ya diker, adeta meydan okur gibi:

“Sen git Jung Woo-sshi… Bizim başka planlarımız var…” der.

Jung Woo şaşkınca: “Ne planı?” diye sorunca da:

“Başka plan işte… Hadi bay baaay!” deyip Berna’yı çekiştirir. Berna kendini onun elinden kurtarır:

“Bi dakka yahu, çekiştirme!” Jung Woo’ya döner: “Sinemaya gidiyoruz biz; benim ne zamandır merak ettiğim bir bilimkurgu filmi gelmiş…”

(Komik efekt, doink!) Jin Ki’nin gözleri hayretle açılır, suratı ekşir: “Bilimkurgu mu??”

Jung Woo ise hemen:

“E iyiymiş… Ben de geleyim o zaman…” deyiverir. Berna “neden olmasın?” gibisinden bir hareket yapar, ama Jin Ki bunu duyar duymaz yerinde sıçramıştır!

“Olmaz! Yani şeyyy, sen eve gitmiyor muydun yahu??”

“Vazgeçtim,” der Jung Woo, “Sizle birlikte sinemaya gelmek daha iyi bir fikir gibi göründü…”

Sonra “kaja?” der ve Berna’yla birlikte önden yürüyerek uzaklaşmaya başlar. Jin Ki arkasından bağırır:

“Bir dakka yaa! Senin ders çalışman gerekmiyor mu bee?? Jung Woo-sshi! Kim Jung Woo!”

Fakat bağırış-çağırışlarının ciddiye alınmadığını görünce somurtarak öndeki arkadaşlarına yetişmek için koşturur.

Sahne 16 (Sinema) (Prologue) Sinemada film seçmeye çalışan üç çocuğun maceralarını izleriz. Berna ısrarla bir bilimkurguyu işaret etmekte; Jin Ki ise onu romantik komediye götürmeye çalışmaktadır. Öte yandan Jung Woo da ciddi bir ifadeyle ikisini izlemekte, Jin Ki Berna’ya fazlaca yakınlaştığı (elinden kolundan tuttuğu) zamanlarda müdahale edip kızın kolunu kurtarmaktadır.

Sinema salonuna girerlerken Berna elinde mısır patlakları, her şeyden habersiz önden ilerleyip yürümüştür. Arkada ise iki çocuğun iktidar mücadelesine şahit oluruz: Berna’nın hemen arkasından giren olabilmek için birbirlerini itekler, çekiştirirler. Nihayet, Jin Ki Jung Woo’nun ayağına basar, o acıyla olduğu yerde zıp zıp zıplarken sırıtarak Berna’nın arkasından yerlerinin olduğu sıraya doğru ilerler. Jung Woo onun Berna’nın yanında oturacağını görünce öfkeyle koşturur; bir üstteki koltukların sırasından insanları eze eze ilerler; Jin Ki Berna’yı üçlü koltuk sırasının en köşesindeki koltuğa oturtmaya çabalarken arka sıradan yaptığı hamle ile elindeki çantayı oraya koyuverir. Berna şaşkın şaşkın ona bakar; sonra dudak büküp hemen yanındaki yere oturur. Jin Ki de somurtarak Berna’nın diğer tarafında kalan koltuğa geçer.

Sahne 17 (Sinema) Sinema perdesinde alien’ımsı tuhaf bir yaratığın korkunç sesler çıkararak insanlara saldırması sahnesini izleriz (anlaşılan Berna dediğini yaptırıp bilimkurgu filmine girmelerini sağlamıştır… :D)

Kamera filmi izleyen üç çocuğun yüzlerini gösterdiği zaman Berna’nın pür dikkat filmi izlediğini, Jung Woo’nun esnediğini, Jin Ki’ninse Berna’nın kucağında duran patlamış mısır kabına sık sık daldırdığı eline dikkatle baktığını görürüz. Sonra gözlerini yukarı kaldırır, yüzünde şeytani bir anlam belirmiştir. Başını Berna’dan tarafa çevirmemeye çalışarak elini uzatır, mısır alma bahanesiyle Berna’nın kucağındaki mısır kabına daldırır. Bu sırada Berna filmdeki sahneye dikkat kesilmiştir, gözlerini bile kırpmadan izlemektedir. Aynı anda Jung Woo da aldırmaz bir tavırla mısır almak üzere elini uzatır.

Jung Woo eli mısır kabının içinde başka bir ele temas edince birden irkilir. Çaktırmamaya çalışarak gözlerini o tarafa kaydırır.

Jin Ki de aynı anda eline dokunan bir el olduğunu fark edip keyifle ve çapkınca gülümsemeye başlamıştır. Eline dokunan parmakları okşayarak, yüzünde kızları eriteceğine inandığı bir gülümsemeyle Berna’ya bakar; sonra bakışlarını mısır kabına indirir.

İki çocuk aynı anda mısır kabına bakarlar, sonra yüzlerinde “olamaz!” gibi bir ifade belirirken başlarını kaldırır ve göz göze gelirler! Sonra elektrik çarpmış gibi aynı anda ellerini çekip koltuklarının köşesine büzülürler! Yüzlerinde iğrenmiş gibi bir anlam vardır. 😀

Berna ise iki yanında birden yaşanan bu ani hareketliliğe anlam verememiş, şaşkın şaşkın bir ona bir de diğerine bakar.

Sahne 18 (Okul) Jung Woo kampüste yürümektedir. Birden ağaçların arasından:

“Oppa! Jung Woo oppa!” diye birisinin seslendiğini duyar.

Bakınca, kendisine el sallayan Min Hee’yi görür. Gülümseyerek onun yanına doğru gider.

Min Hee de birlikte çimenlerin üzerinde oturup ders çalıştığı arkadaşlarına bir şey söyleyip ayağa kalkar; Jung Woo’ya doğru yürür. İki çocuk tam ortada karşılaşırlar.

“Nasılsın Oppa?” der Min Hee neşeyle. “Sormama gerek yok, ama sınavlar nasıl gidiyor? Bitti mi ilk vizeler?”

“Bitmek üzere… Sadece bir tane kaldı…” der Jung Woo da. “Senin sınavlar nasıl gidiyor?”

“Hâlâ çalışıyoruz işte,” diye sevimli bir biçimde güler Min Hee. “Ama az kaldı… Haftaya salı bitiyor…”

“Hımmm, doğru, Pazartesi-Salı son iki vizeniz var, değil mi?” der Jung Woo da, Berna’nın kendisine söylediklerini hatırlayarak. Min Hee’nin yüzüne bir şaşkınlık düşer:

“Sen nerden biliyorsun?”

Jung Woo bir an bocalar, “eee, bir arkadaştan duydum,” deyip konuyu kapatır. O sırada Jung Woo’nun telefonu çalar. Jung Woo:

“Afedersin, ben şuna bakayım,” deyip omzuna astığı çantasını açar, çantanın ön gözünden telefonunu çıkarır. Bu arada Min Hee sabırlı bir tebessümle onun işini bitirmesini beklemektedir.

Birden gülümsemesi dudaklarında donar: Jung Woo’nun çantasının ön gözünde, Berna’nın birkaç gün önce satın aldığı kurbağalı anahtarlığı görmüştür!

Bu arada Jung Woo telefonu açar, Min Hee’ye işaret edip biraz uzağa gider. Zavallı Min Hee’nin yolun ortasında donup kaldığını fark etmez bile.

“Efendim anne? Bir şey mi oldu?”

Telefonun diğer ucunda anneyi görürüz. Yüzü gülmektedir.

“Merhaba Jung Woo-ya! İyiyiz oğlum, sadece haber vermek için aradım seni… Gönderdiğin parayı aldık…”

Jung Woo derin bir nefes alır, yüzüne bir rahatlama ifadesi düşer. Sonra:

“Babamdan ne haber? Çıktı mı ortaya?” diye sorar. Anne:

“Hayır, yüzü yok ki gelebilsin! Boyu devrilesice! (Korece’si nappunsekki veya shibalsekya :D)” diye öfkeli bir cevap verir. Sonra sevinçle:

“Aaa, biz Hyo Ju’yla Seul’a geliyoruz,” diye müjdeyi verir, “Gae Sun ajumman bize kısa süreli bir iş ayarladı orda; iki hafta kalıp döneceğiz… Hem seni de görmüş oluruz…”

“Çok sevinirim anneciğim, gelince arayın” diye yanıtlar Jung Woo. Sonra vedalaşıp telefonu kapatır.

Min Hee ise ilk bıraktığı andaki gibi olduğu yerde put gibi kalmıştır. Jung Woo’nun gülen bir yüzle ona doğru geldiğini görünce toparlanır, yüzüne bir gülümseme kondurur. Jung Woo:

“Annemlerle konuştum. Seul’a geleceklermiş… Hyo Ju seni mutlaka arar…” diye açıklama yapar. Bir yandan da telefonunu koymak için çantanın ön gözünü açmıştır. Min Hee fırsattan istifade hemen atılır:

“Ah! O yeşil şey de ne?”

Ve Jung Woo’nun bir şey demesine kalmadan elini uzatıp anahtarlığı eline alır. Sağını solunu incelemeye başlar. İçindeki ses kaydını dinleme düğmesine basmak üzereyken Jung Woo sert bir hareketle uzanıp anahtarlığı elinden kapar!

(We Quit Us) Min Hee şaşkın, kırgın kalakalmıştır. Dudaklarının titremeye başladığını görürüz. Jung Woo ise bu kaba hareketinden dolayı mahcup olmuştur. Bakışlarını kaçırıp:

“Şeyy… Özür dilerim…” diye mırıldanır, “İçinde biraz… biraz “özel” bir şey var… O yüzden sana dinletemem, özür dilerim…”

Min Hee kendini toparlar, buruk bir gülümsemeyle:

“Önemli değil,” diye mırıldanır… Sonra Jung Woo’nun yüzüne bakar: “Neyse, hadi ben seni tutmayayım… Ben de ders çalışıyorum zaten… Sonra görüşürüz, tamam mı?”

Böyle deyip arkasını döner, arkadaşlarının olduğu tarafa doğru yürümeye başlar. Jung Woo’nun bir şey diyecekmiş gibi ona doğru baktığını, sonra vazgeçip yürümeye başladığını görürüz. Min Hee’ninse gözlerinde yaşlar tomurcuklanmıştır.

Sahne 19 (Okul) Chang Ui yemekhanede tek başına oturmuş yemek yemektedir. Birden gözü, az ileride yemek tepsisi ile yürümekte olan Berna’ya takılır. Heyecanla yerinden fırlar, ona seslenir:

“Bernardina! Bernardina!”

Fakat Berna onu duymaz; az ilerideki bir başka masaya geçer. Chang Ui başını sağa sola uzatıp masadakileri görmeye çalışır. Berna’nın hemen yanında oturan ve ona çok samimi davranan Jin Ki’yi görünce sinirle dişlerini gıcırdatır:

“Ulan Jin Ki! Bütün güzel kızları da sen kapmak zorunda mısın?? Biraz da bize bırak bee!”

Bu sırada Jin Ki:

“Opera sever misin?” diye sorar Berna’ya, “Yarın akşam Mozart’ın Saraydan Kız Kaçırma operasına iki biletim var… Birlikte gidelim mi?”

Berna uyumlu bir halle:

“Neden olmasın?” der. “Ben de zaten çok sıkıldım bu aralar… Vizelere çalışmaktan evden bile çıkamadım ne zamandır…”

“Yapma yahu? Oysa ki Seul’e sadece birkaç aylığına geldin… Gezip görmeye öncelik vermen lâzım…” der Jin Ki bilmiş bilmiş. Sonra yüzüne çapkın bir gülümseme gelir yine: “O zaman sen o işi bana bırak: Şu andan itibaren “Berna’yı gezdirme projesi”ni resmi olarak başlatmış bulunuyorum!”

Berna bir kahkaha atar: “Berna’yı gezdirme projesi mi? Jin Ki, sen son günlerde pek bir iyi oldun, farkında mısın?”

Jin Ki abartılı bir reverans yapar: “Ben kızlara karşı her zaman iyiyimdir, adeta asil bir prens gibi, agasshi!”

Sonra yarı şaka yarı ciddi ekler: “Eğer sana da kahve falı bakmış olsaydık, senin fincanında da bir prens çıkacaktı!”

Berna gülerek:

“O prens de sen misin yoksa?”

Jin Ki gururla: “Tabii ki!” deyince, Berna bir kahkaha atar, onun saçlarını karıştırır:

“Yapma yahu? Seni gidi “Küçük prens” seniiiii!”

Jin Ki önce bozulur gibi olur, “biz aynı yaştayız Berna!” ama sonra o da güler. İki çocuk konuşup gülüşerek yemeklerine devam ederler.

Sahne 20 (Okul çıkışı) Berna tek başına yürümekteyken arkasından bir ses:

“Berna! Berna-sshi!” diye seslenir. Berna dönüp bakınca Min Hee’yi görür. Sevinçle:

“Aaa, Min Hee! Selam…” diye selamlar onu. Min Hee:

“Eve mi gidiyorsun?” der, “Ben de… Hadi beraber yürüyelim…”

Berna bir an: “E, ama senin yurdun diğer yönde değil mi?” diyecek olur, ama sonra omuz silkip vazgeçer: “Tamam, peki…”

İki kız yürürlerken Berna’nın yüzü neşeli, Min Hee’ninse kaygılıdır. Bir süre sessizlik olur, sonra Min Hee:

“Bu arada… Geçen gün oyuncak aldığın arkadaşınla barıştınız mı?” diye sorar. Berna’nın yüzü aydınlanır:

“Aaa, evet, oyuncak kurbağa çok işe yaradı Min Hee, sağol canım! Onun sayesinde barışmış olduk…”

“Yaa… Çok sevindim…” der Min Hee de, ama yüzü sevinçliden çok şüphe doludur. Sonra dayanamaz, yine:

“Peki bu arkadaşın… Eee… Şeyy… Yakın bir arkadaşın mıydı?” diye sorar.

Berna her şeyden habersiz:

“Öyle de denebilir,” diye cevaplar. “Aslında ev arkadaşım o benim…”

Birden Min Hee’nin yüzüne bir rahatlama ifadesi geldiğini görürüz. Sevinçle:

“Ev arkadaşın demek! Oh, çok sevindim!” der. Berna’nın ona şaşkın şaşkın baktığını görünce de hemen ekler: “Yani barışmış olmanıza demek istiyorum! Neyse Çingu, benim burdan ayrılmam lâzım, kendine iyi bak olur mu?”

Böyle deyip gülerek Berna’ya el sallar, yan sokağa sapar. Berna da şaşkın şaşkın ona el sallar. Sonra “Allah Allah?” anlamında dudak büküp yoluna devam eder.

Sahne 21 (Ev) Sun Yong’un karnını ovuştura ovuştura odasından çıkıp mutfağa doğru gidişini izleriz. Salonda Jin Ki TV seyretmektedir. Sun Yong “Ders çalışmak insanı çok acıktırıyo yaa…” diye kendi kendine söylenip dolabın kapağını açar; karşısında bomboş bir dolap görünce üzüntüyle dudaklarını sarkıtır. O sırada Berna mutfağa girer.

“N’aber Sun Yong? Yiyecek bişeyler mi aradın?”

“Evet ama hiçbir şey kalmamış…” der Sun Yong. “Berna-sshi, sen de iki ayda bize benzedin; artık doğru dürüst yemek pişirmiyorsun…”

“Ne yapayım, üç tane aç oğlanı doyurmak kolay mı sanıyorsun?” diye dudak büker Berna, “Kendimi sizin anneniz gibi hissetmeye başladım…”

O sırada Jung Woo da içeri girmiştir, son sözleri işitip yarı şaşkın yarı somurtuk:

“Kim?! Sen mi?? Sen anne olmak için fazla genç değil misin??”

“Berna’nın çocuğu mu varmış??” diye hayretle içeri dalan Jin Ki görünür. Diğerleri gülmeye başlarlar.

“Hah! Sağır duymaz uydurur diye boşuna dememişler…” diye Türkçe mırıldanır Berna.

O sırada Jung Woo dolabı açıp kapatır: “Ah… Yiyecek bir şeyler kalmadı mı??”

Üç çocuk yavru köpek bakışlı gözlerle Berna’ya bakarlar. Berna hiç oralı olmaz. Nihayet Jin Ki iç çeker…

“Sanırım bu akşam dışarıdan pizza söyleyeceğiz…”

Sahne 22 (Ev) Dört ev arkadaşını salonda oturmuş pizza yerken izleriz. Jin Ki dibinde birkaç yudum kalmış bira şişesini kafaya diker; sonra boş şişeyi yan yatırıp sehpanın üzerinde çevirmeye başlar. Berna’nın gözü ona takılınca birden aklına gelen fikirle yüzü aydınlanır:

“Aha! Millet, ders çalışmaya biraz ara verip bir oyun oynamaya ne dersiniz?”

“Ne oyunu?” der Sun Yong merakla. Berna gözleri parlayarak:

“Şişe çevirmece!” diye yanıtlar. Sun Yong ve Jung Woo boş bakışlarla birbirlerine bakarlar. Ama Jin Ki oyundan haberdardır; heyecanla:

“Cesaret mi doğruluk mu oyunundan bahsediyorsun, öyle değil mi?” der. Berna “evet” deyince hemen:

“Tamam! Ben varım!” diye atılır. Berna diğerlerine: “Bakın, bu oyun şöyle oynanıyor…” diye açıklama yaparken kamera Jin Ki’ye odaklanır. Jin Ki suratında muzip bir gülümsemeyle bakışlarını yukarı kaldırır, bir şeyler hayal etmektedir. Ekran buğulanır, Jin Ki’nin hayallerini izleriz.

Hayalinde şişe Berna’nın önünde durmuştur. Jin Ki yüzünde şeytani bir gülüşle:

“Şimdi aramızdaki en yakışıklı kişiyi öp!” buyurur.

Berna’nın yeni gelin gibi mahcup tavırlarla nazlandığını, ama sonra yerinden kalkıp Jin Ki’nin yanına gelerek kollarını onun boynuna doladığını izleriz. Jin Ki de ona doğru döner, Berna tam onun dudaklarına bir öpücük konduracakken…

“Jin Ki! Hadi gelmiyor musun??”

Üç çocuk masanın etrafına toplanmış, hepsi merakla ona bakmaktadır. Jin Ki başını sallayıp yüzündeki aptal ifadeden kurtulur, “Tamam tamam, geldim!” diye onlara katılır.

Berna şişeyi eline alır, muzip bakışlarla diğerlerine bakar:

“Başlıyoruz!”

Ve şişeyi çevirir.

(Gentle Giant) Dört arkadaşın epeyce eğlenerek oynadığı oyun sahnelerini izleriz. Cesaret seçen Sun Yong’un başına sarı bir peruk takılmış, dudaklarına Berna tarafından ruj sürülmüştür; Jin Ki ve Jung Woo gülmekten kırılarak onları izlerler. Sonra cesaret seçen Jin Ki’nin önüne kocaman bir damacanayla su getirilir, Jin Ki artık kusma vaziyetine gelene kadar o suyu içmeye devam eder. Bitirip baygın bir halde arkaya devrildiğinde göbeği kocaman olmuştur.

(müzik yavaşla) Şişenin Jung Woo’nun önünde durduğunu görürüz. Jung Woo başını kaldırıp merakla onlara bakar. Berna, Jin Ki’ye “soru sorma sırası senin” gibisinden bir hareket yapar. Jin Ki şeytani bir biçimde sırıtır.

“Pekala… O halde sevgili Jung Woo-sshi seçsin bakalım: Cesaret mi yoksa doğruluk mu?”

Jung Woo bir onu, bir de hâlâ kafasında perukla, dudağında rujla oturmakta olan Sun Yong’u süzer. Sonra:

“Tabii ki doğruluk,” diye cevap verir. Bunun üzerine Jin Ki’nin yüzündeki şeytani gülümseme daha da genişler. Masanın üzerinden ona doğru eğilir:

“O zaman söyle bakalım Jung Woo-sshi: Şimdiye kadar kaç kızı öptün?”

Jung Woo birden: “Bu ne biçim soru yaaa?” diye parlar, ama arkadaşlarının hepsi itiraz ederler:

“Yağma yok Jung Woo! Cevap vermek zorundasın!”

“Hadi Hyung, söyleyiver işte…”

Jung Woo kızarıp bozarır, bir ona bir öbürüne bakar, bu arada çocuklar da sabırsızlanmaktadır. “Öff, abartma Jung Woo, söyle işte,” der Berna, “Üç mü, dört mü, sekiz mi, on mu…”

“Sıfır…” der Jung Woo duyulur duyulmaz bir sesle.

Birden ortam sessizleşir. (doink!) Berna’nın ağzının açık kaldığını ve Sun Yong’un gözlerini kırpıştırdığını (wink wink!) izleriz. Berna:

“N-nasıl yaa… Sen kaç yaşındasın?? Yirmi iki? Yirmi üç??” derken Jin Ki’ninse ağzından kıkırdamaya benzer bir “kıhhh” sesi çıkar. Jung Woo ise söylediğine söyleyeceğine pişman olmuştur; kıpkırmızı bir suratla:

“Öfff, tamam yaaa, hadi sıra kimde artık??” diye şişeyi tekrar çevirir.

Bu defa şişe Berna’nın önünde durur. Berna onların yüzlerine bakar; Jin Ki’nin şeytani bakışlarını görünce hemen:

“Doğruluk,” diye yanıtlar.

Bunun üzerine başlar Jung Woo’ya döner. Jung Woo gözlerini tavana dikip düşünür. Sonra:

“Pekala… Söyle o zaman, Haedong Yonggungsa tapınağına gittiğimiz zaman ne diledin?”

Jin Ki hayretle: “Siz ne zaman gittiniz oraya be?” derken Berna itiraz etmiştir bile:

“Olmaz dedim ya! Dilekler söylenmez! O yüzden başka bir şey sor…”

Jung Woo bir süre düşünür, sonra:

“İyi o zaman şeyi söyle,” der, “Hoşlandığın biri var mı?”

Üç çocuk merakla Berna’ya bakarlar. Berna omuz silker:

“Yok…”

“Yalan söyleme!” diye kükrer Jin Ki. Berna şaşkınca: “Niye yalan söyleyeyim, yok işte…” deyince surat asıp köşesine çekilir (köşesinde mantar yetiştirmeye başlar :D).

Bu arada Berna şişeyi çevirmiştir. Sıra yine Jung Woo’dadır.

“Evet, cesaret mi doğruluk mu?” der Berna.

Jung Woo az önce ağzının payını almıştır, somurtarak: “Cesaret,” diye yanıtlar.

“Peki o zaman…” der Berna gözleri parlayarak. “Aramızda en çok sevdiğin kişiyi yanağından öp o halde!”

(doink!) Jung Woo’nun suratı değişir. Jin Ki ve Sun Yong kıkırdamaya başlarlar. Jung Woo itiraz etmeye kalkınca Berna: “Şükret ki dudağından demedim! İlk öpücüğünü daha özel bir an’a saklamak istersin diye düşündüm,” diye kıkırdar. Jung Woo somurtarak susar.

Sonra bir an düşünür. Jin Ki’ye bakar, Jin Ki korkuyla gerileyince hemen:

“Merak etme, aralarında en sevdiğim sen değilsin!” diye ters ters cevaplar.

Bu arada Sun Yong ve Berna sırıtarak beklemektedirler. Berna şımarık kız çocuğu sesiyle:

“Oppaaa… Hadi ama, seçimini yap: Sarışın mı, esmer mi?” diye başında sarı kız peruğu ile oturan Sun Yong’u ve kendisini işaret eder.

Jung Woo ne yapacağını bilemez gibi bir an durur. Jin Ki ise gözlerini kısmış, öfkeyle onu süzmektedir, adeta “Eğer Berna’yı öpersen elimden çekeceğin var!” der gibi bakmaktadır ona. Jung Woo nihayet gider, Sun Yong’un yanağından öper. Hemen sonra da dudaklarını silmeye başlar.

“Öff, bu çok saçmaydı…”

Sun Yong kıkırdayarak bir kız gibi: “Oppaaa! Beni sevdiğini biliyorduuuum” diye miyavlarken Berna ise üzülmüş taklidi yapmaktadır: “Ah, olamaz! Demek en çok onu seviyorsun!”

Jung Woo ciddi ciddi:

“Aranızda en uzun zamandır tanıdığım o…” diye cevap verir ve şişeyi tekrar çevirir. Şişe bu kez Sun Yong’da durur. Sun Yong da bu defa doğruluk seçer.

“Bir sonraki maçınız ne zaman?” diye sorar Jung Woo ve Berna tarafından fırlatılan yastığı kafasına yer.

“Ne biçim soru bu be??”

“Ne varmış? Ben sizin gibi kimsenin özel hayatını falan merak etmiyorum,” der Jung Woo da. Berna ona dil çıkarır. Sun Yong’sa:

“İki hafta sonra,” deyip şişeyi yeniden çevirmiştir. Bu defa sıra Berna’dadır. Sun Yong keyifle sırıtır:

“Berna-sshi, söyle bize: Üçümüz arasından sence en yakışıklı olanımız kim?”

(doink!) Bütün başlar aynı anda Berna’ya döner. Üç çocuk da merakla gözlerini ona dikmiş, vereceği cevabı beklemektedir.

Berna bir sağa bir sola bakar. Her birinin merakla ve hevesle kendi adını söylemesini beklediğini anlayınca mahcupça sırıtır. Bir yandan da “nasıl sıyrılacağım ben bu işten?” diye kendi kendine düşünmektedir.

Bu arada oğlanlar sabırsızlanmaya başlamıştır bile.

“Hadi Bernaaa, uzatma da söyle…”

“Bu kadar düşünecek ne var? Tabii ki kızların bayıldığı insan, Jin Ki diyeceksin!” diye sırıtır Jin Ki. Sun Yong hemen itiraz eder: “Berna girly erkeklerden hoşlanmıyor, yoksa unuttun mu?”

Berna en sonunda: “Susun, susun!” diye bağırır, “Tamam işte yaa, bence hepiniz birbirinden yakışıklı çocuklarsınız…”

Üç çocuk birden itiraz etmeye başlar:

“Olmaz öyle! Doğru dürüst isim ver!”

“Bir kişiyi seçmek zorundasın!”

“Tamam tamam, öfff…” Berna bir an canı sıkkınca durur. Sonra aklına bir fikir gelir. Neşeyle sırıtır:

“Bence aranızda en yakışıklı olan… yanında en çok eğlendiğim kişi ile aynı insan!”

Üç çocuk birden “hö?” diye kalırlar. Bir an sessizlik olur. Sonra Sun Yong:

“Yaşasın! O zaman o benim!” diye neşelenir. Jin Ki hemen itiraz eder: “Olur mu yaa, en eğlenceli olanınız benim, kesin benden bahsediyor…”

“Onu da nerden çıkardın? Sen eğlenceli falan değilsin,” der Jung Woo. Jin Ki bu kez ona saldırır: “Hah! Sen hiç konuşma! Senin hiç şansın yok!”

“Hıh… Sen öyle zannet,” diye sırıtır Jung Woo, aklına Busan yolculuğu gelmiştir. O sırada Sun Yong:

“Berna nerde??” diye merakla sağına soluna bakınır. Çocuklar tartışmayı kesip çevrelerine bakınınca Berna’nın çoktan odasına gitmiş olduğunu görürler. Jin Ki derin bir nefes verir:

“Kaçmış! Alacağın olsun Berna!”

Berna ise odasında yatağına yatmış, yastığına sarılmış, neşeyle sırıtmaktadır.

Sahne 20 (Dış mekân) Ertesi gün… Akşam karanlığında ışıltılı Seul sokaklarını görürüz. Berna ve Jin Ki operaya gitmek üzere birlikte yürümektedirler. Berna son derece şık, kırmızı bir elbise giymiş, saçlarını topuz yapmış, gözlerinde kalem ve rimel, dudaklarında kırmızı bir ruj ile çok çekici görünmektedir. Jin Ki ise siyah, İtalyan kesim bir takım elibse giymiş, yine siyah bir kravatla takımını tamamlamıştır. Jin Ki ileride bir cafeyi işaret eder:

“Opera için daha vaktimiz var… Şurda bir şeyler içelim mi, ne dersin?”

“Neden olmasın?” der Berna da ve iki genç cafeye doğru ilerlerler.

Sahne 21 (Cafe) (Everything) Garson kız üzerine kalp desenleri yapılmış iki cappuccino’yu masaya bırakır. Berna teşekkür edip fincanı eline alır, kahvesinden bir yudum içer. Jin Ki yüzünde bir gülümseme ile onu süzmektedir:

“Böyle giyinip kuşanınca çok güzel olmuşsun… Aslında zaten her zaman güzelsin de, böyle daha bir güzel olmuşsun… Prensesler gibi…”

Berna bir an şaşırır, sonra mahcupça gülümser. İşi şakaya vurur:

“Teşekkür ederim ama bu çapkınlık numaraları bende sökmez Jin Ki-sshi. Hâlâ öğrenemedin mi??”

“Numara falan yapmıyorum,” der Jin Ki sakince. “Güzelsin işte, sadece bunu söyledim…”

Berna gülümser, bakışlarını kaçırır, Jin Ki’nin söyledikleri hoşuna gitmiştir. Onun sevindiğini görünce keyifli bir gülümseme de Jin Ki’nin yüzüne yayılır. Tam başka bir şey daha söylemek için ağzını açmıştır ki, telefonu çalmaya başlar. Canı sıkılan Jin Ki telefonu açar.

“Efendim? Ha? Ne?? Bensiz halletsenize be! İşim var benim… Öfff, evet biliyorum, anahtar bende…” Bir an saatine bakar, sonra: “Tamam, bekleyin, geliyorum,” deyip telefonu kapatır. Berna merakla onu izlemektedir:

“Ne oldu, işin mi çıktı?”

“Bizimkiler kostüm odasının anahtarını benden almayı unuttular, gidip anahtarı vermem gerekiyor…” der Jin Ki sıkkın bir sesle. Sonra hemen ekler: “Ama merak etme, bir taksiyle gidip gelirim, yarım saat bile sürmez… Sen burda oturup beni bekler misin?”

“Tabii, hiç problem değil. Sen işine bak,” der Berna hemen. Jin Ki ona gülümser, hızlı adımlarla cafeden çıkar. Bir taksi durdurup bindiğini görürüz.

Berna ise cafede tek başına oturup etrafı seyrederek kahvesini içmeye devam eder.

Sahne 22 (Dış Mekân, cafe) Jung Woo’nun annesi ve kardeşiyle vedalaşıp sokakta yürümeye başladığını görürüz. Annesi arkasından bağırır:

“Jung Woo-ya! Yarın akşam da vaktin olursa gel, sana udon pişireyim!”

“Tamam anne! Görüşürüz!” deyip el sallar Jung Woo. Sonra arkasını dönüp yürümeye başlar.

Biraz sonra ışıltılı bir caddeye çıkar. Sağlı sollu dükkanlar, cafeler, restoranlar arasında yürümeye koyulur. Birden gözü, önünden geçmekte olduğu cafede tek başına oturan Berna’ya takılır. Şaşırır, şüpheyle gözlerini ovuşturur. Gerçekten gördüğü kişinin Berna olduğunu anlayınca yüzüne merak-sevinç karışımı bir ifade yayılır.

“Burada yalnız başına ne yapıyor? Üstelik böyle giyinmiş…”

Bir an tereddüt eder. Ama sonra merakı galip gelir; kapıyı açıp içeri dalar.

Berna cafeye giren çocuğa ilgisizce bir göz atar. Ancak girenin Jung Woo olduğunu anlayınca yüzüne sevinçli bir gülümseme yayılır:

“Oh! Jung Woo-sshi! Sen nerden çıktın?”

“Asıl sen nerden çıktın?” der Jung Woo merakla. Berna’nın karşısındaki sandalyeye oturur. Gelen garson kıza “bir macchiato alabilir miyim?” der. Berna ise şirin şirin gülümsemektedir:

“Jin Ki’yi bekliyorum… Birlikte operaya gideceğiz.”

Jung Woo alaycı bir biçimde “hıh”lar:

“Seni ekmiş olmasın?? Böyle burda tek başına beklediğine göre…”

Berna bozulmuştur, kızgınca:

“Hayır efendim, birazdan gelecek,” der hemen, “Acil bir işi çıktı…”

“Onun her zaman acil bir işi vardır,” der Jung Woo yine alaycı alaycı. “O işlerin adı da başka kızlardır!”

“Çocuğun günahını alma!” der Berna yine öfkeyle. “Geleceğim dediyse gelecektir!”

Jung Woo bu kez hakikaten bozulur, ona asık bir yüzle bakar:

“Bana neden onu savunuyorsun? Zamanında o çapkınlık numaralarını senin üzerinde de denemedi mi sanki?”

Berna ağzını açıp ters bir cevap vermek üzereyken bu kez de Jung Woo’nun telefonu çalar. Jung Woo ilgisizce bakar, “bir dakika, annem bir şey unuttu galiba…” deyip Berna’yı susturur. Berna sabırsızca parmaklarıyla masada tempo tutarak onun konuşmasını bitirmesini beklemeye başlar (Bu çocukların telefonu hiç susmaz mı?!)

“Efendim anne, neyi unuttun?” diye telefonu açar Jung Woo.

(Gerilim müziği) Telefonun diğer ucunda kötü bakışlı bir adam görürüz. Alaycı bir sesle:

“Babandan kalan borcun faizini ödemeyi unutmuş…” diye cevap verir. “Sonra da bizim ne kadar hatırşinas insanlar olduğumuzu unutmuş annen; Seul’e gelip borcundan kurtulacağını zannetmiş…”

Jung Woo sandalyeden öyle bir fırlar ki sandalye devrilir! Cafedeki herkes merakla ona dönüp bakar. Berna ters bir şeyler olduğunu anlamıştır, o da ayağa kalkar, yüreği ağzında, Jung Woo’nun konuşmasını dinlemeye başlar.

“Ne istiyorsunuz??” der Jung Woo taşlaşmış bir yüzle. Elleri titremeye başlamıştır.

Görüntü tekrar telefonun diğer ucundaki kötü adama döner. Adamın arkasında, başlarına silah dayanmış olan anne ve kızkardeşi görürüz.

“Bana ait olanı…” der, “Gel ve paramı getir! Yoksa annen ve kızkardeşine telefonda veda etmek zorunda kalacaksın…”

“Yapma!” diye haykırır Jung Woo. Cafeden dışarı fırlar. Berna da peşinden koşturur: “Jung Woo, neler oluyor??”

Jung Woo ise onu duyacak halde değildir; şimşek gibi bir hızla koşmaya başlamıştır. Berna:

“Jung Woo! Nereye?? Ne oldu Jung Woo??”

Diye bağırır. Fakat Jung Woo’nun cevap verecek durumda olmadığını görünce ayağındaki topuklu ayakkabıları çıkartır, bütün gücüyle onun peşinden koşturmaya başlar.

Sahne 23 (Cafe) Cafenin önünde taksiden inen Jin Ki’yi görürüz. Elinde bir demet çiçek vardır. Kendi kendine gülümseyerek cafeye girer. Berna’yı bıraktığı masaya doğru bakınır.

Berna’yı hiçbir yerde göremeyince garson kızı durdurur:

“Afedersiniz! Biraz önce burada kırmızı elbiseli genç bir bayan vardı…”

“Ah, o bayan az önce bir beyle birlikte çıktı. İkisinin de acelesi var gibiydi, koşturarak gittiler,” der garson kız. Jin Ki yüzünde bir şok ifadesiyle kalakalır.

Sahne 24 (Dış mekân – Ev) Jung Woo soluk soluğa koşmaktadır. Bir köşe başına gelince karanlık bir sokağa saptığını görürüz. Biraz sonra, onun geldiği taraftan ayakkabıları elinde koşmakta olan Berna görünür. O da soluk soluğa kalmıştır. Köşe başına gelince şaşkınlıkla duraklar. Sonra, ileride en köşedeki evin bahçe kapısından girmekte olan Jung Woo’yu görür. Yüzünde bir rahatlama belirir. Hemen onun peşinden seğirtir.

Jung Woo’nun bahçe kapısından girdiği evin sokak kapısı da aralıktır. Berna bunu görünce şaşkınlıkla duraklar. Sonra çekine çekine ilerler.

Açık olan kapıyı hafifçe aralayıp içeri baktığı zaman yüzünde bir dehşet ifadesi belirir. Ellerini ağzına kapar, elindeki ayakkabılar yere düşer.

İçeride, Jung Woo, kendisine silah doğrultmuş bir adamla karşı karşıyadır!

Görüntü, kapı aralığından onları izlemekte olan Berna’nın dehşet dolu yüz ifadesinde donar.

(*) Korece’de elma ve özür aynı kelime ile ifade edilir:

http://sendmetokorea.blogspot.com/2009/02/will-you-take-my-apology-or-my-apple.html

Posted in Uncategorized | Tagged , , , | 30 Comments